بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ ٦٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | ve onlar |
|
| 2 | لَا |
|
|
| 3 | يَدْعُونَ | yalvarmazlar |
|
| 4 | مَعَ | ile beraber |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah |
|
| 6 | إِلَٰهًا | ilaha |
|
| 7 | اخَرَ | başka |
|
| 8 | وَلَا | ve |
|
| 9 | يَقْتُلُونَ | öldürmezler |
|
| 10 | النَّفْسَ | canı |
|
| 11 | الَّتِي | öyle ki |
|
| 12 | حَرَّمَ | haram ettiği |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 14 | إِلَّا | dışında |
|
| 15 | بِالْحَقِّ | hak(lı sebep) |
|
| 16 | وَلَا | ve |
|
| 17 | يَزْنُونَ | zina etmezler |
|
| 18 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 19 | يَفْعَلْ | yaparsa |
|
| 20 | ذَٰلِكَ | bunları |
|
| 21 | يَلْقَ | bulur |
|
| 22 | أَثَامًا | cezasını |
|
وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la 63. ayetteki birinci ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَدْعُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır يَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مَعَ mekân zarfı يَدْعُونَ fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰخَرَ kelimesi اِلٰهاً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur, gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. لَا يَقْتُلُونَ fiili, atıf harfi وَ ’la لَا يَدْعُونَ ’ye matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَقْتُلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّفْسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl النَّفْسَ ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası حَرَّمَ ’dir. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, حرّمها şeklindedir. Îrabdan mahalli yoktur.
حَرَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. بِالْحَقِّ car mecruru يَقْتُلُونَ ’deki failinin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبّسين بالحقّ (Hakka bürünmüş olarak) şeklindedir. لَا يَزْنُونَۚ fiili, atıf harfi وَ ’la لَا يَدْعُونَ ’ye matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَزْنُونَۚ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَرَّمَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi mübteda مَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَفْعَلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. İşaret ismi ذٰلِكَ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك muhatap zamiridir.
فَ karinesi olmadan gelen يَلْقَ cümlesi şartın cevabıdır.
يَلْقَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَثَاماً mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ
وَالَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ‘la 63. ayetteki عِبَادُ الرَّحْمٰنِ ‘nin sıfatı olan الَّذ۪ينَ ‘ye atfedilmiştir. Allah Teâlâ, kullarının özelliklerini saymaya bu ayette de devam ediyor.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا يَدْعُونَ fiiline müteallik مَعَ اللّٰهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminden sonra heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için zamir yerine zahir isim gelerek lafza-i celâlin zikredilmesinde tecrîd, iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.
اِلٰهاً ’deki tenvin cins, umum ve tahkir ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.
اٰخَرَ kelimesi, اِلٰهاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la ism-i mevsûlün sılasına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Kasr üslubuyla tekit edilen menfî cümle, menfî mana yanında müspet mana kazanmıştır.
النَّفْسَ için sıfat konumunda olan müfred müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ي ‘nin sıla cümlesi olan حَرَّمَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
حَرَّمَ fiili تفعيل babındandır. تفعيل babı, fiil, fail veya mef‘ûlde kesret ifade eder.
Sıla cümlesinde müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Itaati kuvvetlendirmek için zamir yerine lafza-i celâlin gelerek zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
بِالْحَقِّ car- mecruru, لَا يَقْتُلُونَ fiilinin mahzuf haline mütealliktir. متلبّسين بالحقّ takdirindedir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْحَقِّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler ve bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Nefy harfi لَا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, hal sahibiyle hali arasındadır. لَا يَقْتُلُونَ fiilinin faili, maksûr/mevsûf, بِالْحَقّ maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
وَلَا یَزۡنُونَۚ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la لَا يَدْعُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Allah’ın kullarının şirk koşmama, haksız yere öldürmeme ve zina etmeme sıfatlarının sayılması taksim sanatıdır.
Onlar, Allah'a şirk koşmazlar. Kısas, recm, dinden dönme, Allah'a şirk koşma ve yeryüzünü fesada vermeye çalışma gibi sebepler müstesna Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymazlar. بِٱلۡحَقِّ car mecrur ya mahzuf القتل / öldürmek kelimesine ya da لَا يَقْتُلُونَ ’ye taalluk etmektedir. Bu büyük günahların salih kullarda olmadığının ifadesi, onların düşmanı Kureyş ve diğerlerinin durumlarından kinayedir. Sanki şöyle denilmiştir: “Onlar o kimselerdir ki Allah, onları, sizin üzerinde bulunduğunuz halden korumuştur, temizlemiştir.” Kim bu zikredilenleri yaparsa günahının cezasını bulur. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Birbirine matuf cümlelerde لَا ’nın tekrar edilmesi, olumsuzluk anlamını kuvvetlendirir.
Öldürme yasağı haklı olmakla kayıtlanmış, zina yasağı ise mutlak olarak gelmiştir.
Ayet-i kerimedeki Allah'ın haram kıldığı candan maksat, mümin veya can emniyeti sağlanması taahhüt edilen kişidir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Bu mutlu ve kutlu kulların, ta'at ve ibadetleri ifa ettikleri beyan edildikten sonra burada da günahlardan sakındıkları beyan edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَا یَزۡنُونَ [Zina etmezler] onlara taatların asıllarını verdikten sonra onlardan ana günahları da bertaraf etti, bu da kâmil imanlarını açığa çıkarmak, zikredilen sevabın bunları topluca yapanlara vadedildiğini bildirmek ve kâfirlere de bunun zıddını telmih etmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ
وَ , itiraziyyedir. Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi يَفْعَلْ ذٰلِكَ , şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَفْعَلْ ذٰلِكَ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile şirk koşma, haksız yere adam öldürme ve zina etme günahlarına işaret edilmiştir. ذٰلِكَ ile sayılan günahlar, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi یَلۡقَ اَثَاماًۙ cümlesi, meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mef’ûl olan اَثَاماًۙ, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Kelimedeki nekrelik, kesret, nev ve tahkir içindir.
يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪۫ مُهَاناًۗ ٦٩
يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪۫ مُهَاناًۗ
Fiil cümlesidir. Cümle, önceki ayetteki يَلْقَ fiilinden bedel olarak sükun ile meczumdur.
يُضَاعَفْ sükun ile meczum meçhul muzari fiildir. لَهُ car mecruru يُضَاعَفْ fiiline mütealliktir. الْعَذَابُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. يَوْمَ zaman zarfı يُضَاعَفْ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَخْلُدْ atıf harfi وَ ’la يُضَاعَفْ fiiline mütealliktir.
يَخْلُدْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ف۪يه۪۫ car mecruru يَخْلُدْ fiiline mütealliktir. مُهَاناً kelimesi يَخْلُدْ ’deki failin hali olarak fetha ile mansubdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضَاعَفْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ضعف ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Musareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُهَاناًۗ ; ülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪۫ مُهَاناًۗ
Önceki ayetteki يَلْقَ اَثَاماًۙ cümlesinden bedel olan ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُضَاعَفْ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُضَاعَفْ fiiline müteallik لَهُ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Aynı üslupta gelen وَیَخۡلُدۡ فِیهِۦ مُهَانًا cümlesi, atıf harfi وَ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مُهَاناً kelimesi, يَخْلُدْ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir.
الْعَذَابُ - مُهَاناً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayet-i kerimede geçen يُضَاعَفْ fiili bir kıraatta şeddeli olarak يُضَعَّفُ şeklinde okunmuştur. Yine ayet-i kerimede geçen يُضَاعَفْ ile يَخْلُدْ fiilleri bedel olarak meczum, istinâf olarak da merfû okunmuştur. Ayet-i kerimede geçen مُهَاناًۗ kelimesi haldir.(Celaleyn Tefsiri)
يُضَاعَفْ [kat kat verilir.] Fiilin cezm ile gelmesi şartın cevabı olan “karşılaşır” fiilinden bedel oluşundan dolayıdır. Sîbeveyhi dedi ki: Azabın kat kat verilmesi ceza ile karşı karşıya kalmakla aynı şeydir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ [Kıyamet günü azabı kat kat olur.] sözünden maksat, ahirette, her geçen gün azap üzerine azapla eziyet edilmeleridir. Denildi ki: “Şirk koşan biri, günah işlediğinde, şirk için ayrı, günah için ayrı olarak azap görür. Bu sebepten ceza, günahların çokluğu sebebiyle kat kat artar. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Rağıb el-İsfehani ’ nin belirttiği gibi “mudaafe” birbirine denk iki miktarın birleştirilmesidir. Ona, aynısını veya daha çoğunu kattım anlamında اضعف الشىء وضعفته وضاعفته denir. Yani onun azabı günahlarının küfrüne ilavesiyle artar durur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Ayetteki “O azabın içinde hor ve hakir olarak ebedi bırakılır.” ifadesi, tıpkı mükâfatın, tazim (saygı) ile iç içe olan saf menfaat olması gibi ikabın da zelil kılma hor ve hakir kılma ile iç içe olan, katıksız bir zarar olduğuna bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً ٧٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِلَّا | dışında |
|
| 2 | مَنْ | kimse(ler) |
|
| 3 | تَابَ | tevbe eden |
|
| 4 | وَامَنَ | ve iman eden |
|
| 5 | وَعَمِلَ | ve yapanlar |
|
| 6 | عَمَلًا | bir iş |
|
| 7 | صَالِحًا | faydalı |
|
| 8 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 9 | يُبَدِّلُ | değiştirecektir |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah |
|
| 11 | سَيِّئَاتِهِمْ | onların kötülüklerini |
|
| 12 | حَسَنَاتٍ | iyiliklere |
|
| 13 | وَكَانَ | ve |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | غَفُورًا | çok bağışlayandır |
|
| 16 | رَحِيمًا | çok esirgeyendir |
|
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً
اِلَّا istisnâ edatı olup, istisna-i muttasıldır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَابَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. تَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اٰمَنَ fiili atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اٰمَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَمِلَ fiili, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
عَمِلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَمَلاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. صَالِحاً kelimesi, عَمَلاً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır: 1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
صَالِحاً ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ
İsim cümlesidir. فَ harf-i zaiddir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُبَدِّلُ اللّٰهُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يُبَدِّلُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. سَيِّـَٔاتِهِمْ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَسَنَاتٍ ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
يُبَدِّلُ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بدل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. غَفُوراً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يماً ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
غَفُوراً - رَح۪يماً ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً
Ayet, önceki ayetten istisna edilenleri bildirmektedir. Müstesna olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi olan تَابَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَاٰمَنَ ve وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً cümleleri, sıla cümlesi olan تَابَ ’ye atfedilmiştir. Her iki cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûl olan صَالِحًا ‘daki nekrelik tazim ve nev ifade eder.
Cümlede taksim sanatı vardır. İstisna edilen durumların, tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
عَمِلَ - عَمَلاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayet, tövbenin makbul olduğuna delalet eder. Buna delalet eden “istisna” değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk, o kimsenin azabının kat kat olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh bu istisnanın yerinde olabilmesi için tövbe edenin azabının kat kat olması gerekir. O halde ayette buna delalet eden, arkadan gelen [işte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir] cümlesidir.
Amel-i salih içine tövbe ve iman da girer. Cenab-ı Hakk iman ve tövbeyi, çok önemli ve şerefli oldukları için ayrıca zikretmiştir. Bunlarla birlikte mutlaka diğer salih ameller de gerekli olduğu için, bu ikisinin peşinden amel-i salihi de zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ
Beyanî istinaf olan cümlede فَ , önceki cümledeki mevsûlün şarta benzemesi sebebiyle gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ism-i işaretle marife olması, işaret edilenleri en güzel şekilde temyiz etmek ve tazim amacına matuftur. Işaret ismi bu kişileri işaret ederek sanki gözümüzün önündeymiş gibi düşünmemizi sağlar.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle اللّٰهِ isminde tecrîd sanatı vardır.
Mef’ûl olan حَسَنَاتٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
سَيِّـَٔاتِهِمْ - صَالِحاً kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy, سَيِّـَٔاتِ - حَسَنَاتٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
صَالِحاً - حَسَنَاتٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
Ta’lil hükmündeki cümlede وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan غَفُوراً ve رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
غَفُوراً ve رَح۪يماً şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak değişikliklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c, 7, s. 314)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
كَان fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde غَفُوراً ve رَح۪يماً olduğu gibi gelecekte de Gafûr ve Rahîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Bu cümle, makablinde geçen kötülüklerin imhası ve iyiliklerin ikamesi için bir izah mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً ٧١
Tevebe توب : تَوْبٌ günah işlemeyi en güzel yolla terk etmektir. Bu özür dilemenin en etkili yoludur. Çünkü özür dilemenin üç yolu vardır: 1- özür dileyenin 'ben yapmadım' demesi 2- 'şundan dolayı yaptım' demesi 3- 'onu yaptım, hata ettim, artık ondan geri döndüm' demesidir. Bunun bir dördüncüsü yoktur. İşte bu sonuncusuna tövbe denmektedir.
Şeriate göre tövbe ise 1- kötülüğünden dolayı günahı terketmek 2- yaptığına pişman olmak 3- bir daha tekrar etmeyeceğine azmetmek 4-düzeltilebilecek olan amelleri dönüş yaparak düzeltmektir. Bu dört şart bir araya geldiğinde tövbenin şartları tamamlanmış olur.
Allah'a tövbe etti anlamındaki تابَ إلى اللّهِ sözünde geçen إلى harfi ceri tövbeyle ve halisane ameller işleyerek Allah'a geri dönmeyi ifade eder. Aynı fiil علَي harfi ceriyle تابَ اللّهُ عَلَيْهِ şeklinde kullanıldığında Allah (cc) onun tövbesini kabul buyurdu demektir.
تائِبٌ kelimesi hem tövbe eden hem de tövbeyi kabul eden için kullanılır. Dolayısıyla kul tövbe eden, Allah'da tövbesini kabul edendir. تَوَّابٌ çok tövbe eden kul manasındadır. Bazen Yüce Allah'da tövbeleri çokça kabul eden olduğundan bu isimle anılmaktadır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 87 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli tövbedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَابَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَمِلَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
عَمِلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. صَالِحاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Veya masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.Takdiri, عَمِلَ عَمَلاً صاَلِحًا şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَالِحاً ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَتُوبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. اِلَى اللّٰهِ car mecruru يَتُوبُ fiiline mütealliktir. مَتَاباً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً
Ayet, atıf harfi وَ ile 68. ayette geçen itiraz cümlesi olan مَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماً ‘ye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan مَنْ تَابَ , şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki تَابَ cümlesi mübtedanın haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen تَابَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen وَعَمِلَ صَالِحاً cümlesi, şart cümlesi olan تَابَ ’ye matuftur.
عَمِلَ صَالِحاً ibaresinin aslı عَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Menûtun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
صَالِحًا ‘daki nekrelik tazim ve nev ifade eder.
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً şeklindeki cevap cümlesi, إِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اِنَّ ‘nin haberi olan يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
O kimsenin, tevbesinin kabul edilmiş olması, iman etmesi ve salih amel işlemesi özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla Allah lafzında tecrîd sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَتُوبُ fiiline müteallik اِلَى اللّٰهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mimli masdar veznindeki مَتَاباً kelimesi, يَتُوبُ fiilinin mef’ûlu mutlakıdır.
Râgıb el-İsfahânî şöyle demiştir: مَتَاباً tam bir dönüş demektir ve bu dönüş, kötü olan şeyi terk etmek ve iyi olanı da araştırmakla tahakkuk eder.
تَابَ - يَتُوبُ - مَتَاباً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûlu mutlakın tekid manasında olması caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كُلِّها takdiriyle اِنَّ ile tekid edilmesi haberin mazmununun (içeriğinin) gerçekleştiği manası içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah'ın razı olacağı, günahı silen ve sevabı kazandıran bir dönüşle döner, yahut tövbekârları seven ve onlara güzel muamele eden Allah'a döner ya da Allah'a ve sevabına güzel bir dönüşle döner. Bu da özelleştirmeden sonra genellemedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً ٧٢
وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la 63. ayetteki ism-i mevsûle matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَشْهَدُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْهَدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزُّورَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. مَرُّوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. مَرُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللَّغْوِ car mecruru مَرُّوا fiiline mütealliktir. Şartın cevabı, مَرُّوا كِرَاماً ‘dir.
مَرُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كِرَاماً kelimesi, مَرُّوا ’ daki failin hali olarak fetha ile mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كِرَاماً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır.“Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ
وَالَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ‘la 63. ayetteki ism-i mevsûle atfedilmiştir. 63. ayetten itibaren birbirine atfedilen 6. ism-i mevsûldür.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliğiyle, olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
Batıl şahitlikte bulunmazlar, ya da yalan meclislerinde hazır olmazlar, çünkü batılı müşahede etmek ona ortak olmaktır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayette bahsedilen الزُّورَ ile yalancı şahitlik manası kastedilmiş olması muhtemeldir. Buna göre mana, “Onlar, yalan yere şahitlik etmezler.” şeklindedir. Binaenaleyh bu ifadeden muzâf hazf edilmiş, muzâfun ileyh onun yerine getirilmiştir. Takdiri, مقامه şeklindedir. Yine bununla yalan konuşulan yerlerde durmama manası da kastedilmiş olabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً
Cümle, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundadaki terkipte şart cümlesi olan مَرُّوا۟ بِٱللَّغۡوِ, müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِذَا ‘nın müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi مَرُّوا كِرَاماً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şart ve cevap cümleleri arasında müşâkele ve müzavece sanatları vardır.
مَرُّوا fiilinin tekrarında cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları, الزُّورَۙ - بِاللَّغْوِ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı mevcuttur.
مَرُّوا ’daki failin hali olan كِرَاماً , durum bildirmek için kullanılan ıtnâb sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
اِذَا kelimesi, gelecek zaman için şart manası taşır. Arkasından muzari manasında gelen mazi fiil, bu fiilin kesinlikle vuku bulacağına işaret etmek içindir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi 15, s. 171)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
Ayetteki إِذَا مَرُّوا۟ بِٱللَّغۡوِ مَرُّوا۟ كِرَاماً ifadesinin, [Onlar, lağv hali gibi şeylerden ötürü, kendilerine ikram edici olarak geçip giderler] manasında olduğu, onların kendilerine ikramının da “Bu gibi şeylerden uzak durmak, hoşlanmamak, böyle şeylere destekçi ve alkışçı olmamak suretiyle olduğu söylenmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً ٧٣
وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً
Ayet, atıf harfi وَ ile 63. ayetteki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘ye matuf olup, mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ذُكِّرُوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. ذُكِّرُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru ذُكِّرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı, لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً ‘dır.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَخِرُّوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَـيْـهَا car mecruru يَخِرُّوا fiiline mütealliktir. صُـماًّ kelimesi يَخِرُّوا ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur. عُمْيَـاناً atıf harfi وَ ’la صُـماًّ ’e matuftur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذُكِّرُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ذكر ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki mevsûle atfedilmiştir. Cemi müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً cümlesi, şart üslubunda gelmiştir.
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِذَا ‘nın müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
ذُكِّرُوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Allah Teâlâ’nın özelliklerini bildirdiği kullara ait zamire, رَبِّ isminin muzâf oluşu, o kullara tazim ve teşrif ifade eder. Ayrıca ayetlerin bu tamlamaya muzâf olması onların şanı içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ذُكِّرُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِنَا izafetinde azamet zamirine muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
بِاٰيَاتِ ’deki nekrelik, muayyen olmayan nev ve tazim içindir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıyga, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَخِرُّوا fiilinin failinden hal olan صُـماًّ - عُمْيَـاناً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
يَخِرُّوا fiili, ihtimam, kıyam, emre uymak manalarının tersine, savaştan geri durmak olan oturma manasında istiaredir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً [Onlara karşı, sağır ve kör davranamazlar] cümlesinde güzel bir istiare vardır. Yani onlar, uyarıcıların uyarmalarından gafil olmadılar ki işitmeyen ve görmeyen kimseler yerine konsunlar. Bu, en güzel istiarelerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Burada temsîlî istiare vardır. Kâfirler, sağır ve körlere benzetilmiş. Bedî’ bir üslupla müminlere de sena vardır. Yani ayetlerle size vaaz edildiği zaman onlar gibi kör ve sağır olmadınız, anlayan göz ve kulaklarla dinlediniz manasında bir tariz vardır. Bu da secde etmediler bölümünden anlaşılmaktadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Ayette, yapılması gerekenin zıddının ifade edilmiş olması, kâfir ve münafıkların yaptıklarını belirtip karşı durmak içindir. Diğer bir görüşe göre ise ayetteki onlara zamiri, günahları ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Onlara Kur'an okunduğunda ya da onlara Kur'an’la vaaz edildiğinde, sağır ve kör davranmazlar. Bu, secde etmediklerini ifade etmiyor. Bilakis secde ettiklerini ispat ediyor. Sağırlığı ve körlüğü olumsuzluyor. “Zeyd beni selamla karşılamadı.” sözünde olduğu gibi. Bu, selamın olmadığını ifade ediyor, karşılaşmanın değil. Yani onlara, o ayetler zikredildiği vakit, emredildiklerinde de men edildiklerinde de ağlayarak, dikkatli kulaklarla dinleyerek ve dikkatli gözlerle bakarak secdeye kapanırlar. Münafıklar ve benzerleri gibi yapmazlar. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
خر ; ses duyulacak şekilde yukarıdan hızla düştü demektir. صُـماًّ , işitme duyusunu kaybeden anlamında اصم kelimesinin çoğuludur. Hakka kulak vermeyen ve onu kabul etmeyen kimse sağır kimseye benzetilmiştir. عُمْيَـاناً ise görme duyusunu kaybeden kişi demek olan اعمى kelimesinin çoğuludur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَاماً ٧٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | ve onlar |
|
| 2 | يَقُولُونَ | derler |
|
| 3 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 4 | هَبْ | lutfeyle |
|
| 5 | لَنَا | bize |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | أَزْوَاجِنَا | eşlerimizi |
|
| 8 | وَذُرِّيَّاتِنَا | ve çocuklarımızı |
|
| 9 | قُرَّةَ | sevinci |
|
| 10 | أَعْيُنٍ | gözler |
|
| 11 | وَاجْعَلْنَا | ve bizi yap |
|
| 12 | لِلْمُتَّقِينَ | muttakilere |
|
| 13 | إِمَامًا | önder |
|
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile 63. ayetteki ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası يَقُولُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli nida ve cevabıdır. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ ’dir.
هَبْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَنَا car mecruru هَبْ ’in mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir.
مِنْ اَزْوَاجِ car mecruru قُرَّةَ اَعْيُنٍ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذُرِّيَّاتِنَا atıf harfi وَ ’la مِنْ اَزْوَاجِنَا ’ya matuftur. Muttasıl zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قُرَّةَ amili هَبْ ’in mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اَعْيُنٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَاماً
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ile makabline matuftur. اجْعَلْنَا dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لِلْمُتَّق۪ينَ car mecruru اِمَاماً ’nin mahzuf haline müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. اِمَاماً amili اجْعَلْنَا ‘nın ikinci mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُتَّق۪ينَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَاماً
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki mevsûle atfedilmiştir. Cemi müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan يَقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. رَبَّـنَا izafeti mütekellimin Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınma isteğine, nida harfinin hazfi mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
رَبَّـنَا izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle نَا zamirinin ait olduğu kişiler şan ve şeref kazanmıştır.
Nidanın cevabı olan هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. هَبْ fiiline müteallik لَنَا car-mecruru ve mef’ûl olan قُرَّةَ ‘nin mahzuf mukaddem haline müteallik مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا car mecrurları, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَذُرِّيَّاتِنَا izafeti temasül nedeniyle اَزْوَاجِنَا ‘ya atfedilmiştir. Kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mef’ûl olan قُرَّةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Aynı üslupta gelen وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَاماً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اجْعَلْنَا fiiline müteallik olan لِلْمُتَّق۪ينَ car mecruru, ihtimam için ikinci mef’ûle takdim edilmiştir.
Birbirine matuf her iki cümle de emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
اِمَاماً ve اَعْيُنٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
قُرَّةَ اَعْيُنٍ [Göz aydınlığı] ifadesi; sevinç ve mutluluktan kinayedir.
مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا ifadesindeki مِنْ harfinde tecrîd sanatı vardır.
Terim olarak tecrîd, “mükemmelliğinde mübalağa yapmak için nitelendirilmiş bir durumdan, aynı nitelikte olan başka bir durumun çekip çıkarılması”dır. Bununla kendisinden çıkarılma yapılan birinci durumun kemâli hususunda mübalağa amaçlanmaktadır. (Kazvînî, el-Îzâh, s. 274)
“Şayet مِنْ اَزْوَاجِنَا ifadesindeki مِنْ nedir?” dersen şöyle derim: Bu kelime beyaniyye olabilir; adeta önce “Bize göz nuru-gönül süruru hibe et” denmiş, sonra göz nuru-gönül süruru ifadesi yani eşlerimiz ve çocuklarımız denilerek açıklanmıştır. Mana, “Allah’ın bunları onlar için göz nuru–gönül süruru kılması” şeklindedir. Bu ifade şekli رَأيْتُ مِنْكَ أسداً (Sende bir aslan gördüm) yani “Sen aslansın!” sözü kabilindendir. مِنْ ayrıca “Gözlerimizi parlatıp gönüllerimize sürur verecek bir taat ve salah hibe et bize onlardan” anlamında min-i ibtidâiyye de olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
مِنْ اَزْوَاجِنَا sözündeki مِنْ ibtidaiyye içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şayet قُرَّةَ اَعْيُنٍ denilerek neden nekre bir kelime ve azlık ifade eden bir çoğul kalıbı kullanılmıştır? dersen şöyle derim: Nekre kullanma göz aydınlığını belirsiz kılmak içindir; çünkü muzâf ancak muzâfun ileyhin nekre olması halinde nekre olabilir; adeta هبْ لَناَ مِنْهُمْ سُرُورًا وَفَراحاً (Bize onlardan yana bir sevinç ve neşe hibe et) denmektedir. عُيُونٍ değil de اَعْيُنٍ denilmesi ise muttakilerin gözleri murad edildiği içindir. Onların gözleri de diğerlerinin gözlerine nispetle azdır. Nitekim Allah Teâlâ [Kullarımdan pek azı şükredicidir. (Sebe Suresi, 13)] buyurur. اَعْيُنٍ kelimesinin, özel gözler, muttakilerin gözleri anlamında olduğu için nekre kullanıldığı da söylenebilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَعْيُنٍ (gözler) lafzının nekre olması sevinci de nekre kılmak düşüncesiyledir, bu da onu tazim içindir. Cemi kıllet kalıbı da muttakilerin gözlerinin diğerlerine nispetle daha az olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ ٧٥
اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ
Ayet, 63. ayetteki عِبَادُ الرَّحْمٰنِ ‘nın haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُجْزَوْنَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يُجْزَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْغُرْفَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle يُجْزَوْنَ fiiline mütealliktir.
صَبَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُلَقَّوْنَ atıf harfi وَ ’la يُجْزَوْنَ fiiline matuftur.
يُلَقَّوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru يُلَقَّوْنَ fiiline mütealliktir. تَحِيَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سَلَاماًۙ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُلَقَّوْنَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ
Ayet 63. ayetteki mübteda olan عِبَادُ الرَّحْمٰنِ ‘in haberidir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması, işaret edilenleri en güzel şekilde temyiz etmek ve tazim amacına matuftur. Uzağı işaret eden ism-i işaret olması, onların mertebelerinin yüceliğine işarettir. اُو۬لٰٓئِك işaret ismi bu kişileri işaret ederek sanki gözümüzün önündeymiş gibi düşünmemizi sağlar.
63.ayetten itibaren taksim sanatıyla açıklanan عِبَادُ الرَّحْمٰنِ ‘ın özellikleri اُو۬لٰٓئِكَ ‘de cem edilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا cümlesi, mübtedanın haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki صَبَرُوا cümlesi, masdar tevilinde, بِ harfi ile birlikte يُجْزَوْنَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)
Neye sabrettikleri söylenmediği için bu ifade, her nevi sabrı kapsamaktadır.
وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ cümlesi, aynı üslupta gelerek haber olan …يُجْزَوْنَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Onların orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklarının açıklanması, sonraki ayette de ebedî kalıcı olmaların belirtilmesi taksim sanatıdır.
یُلَقَّوۡنَ ve يُجْزَوْنَ fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. mahzuf mukaddem hale müteallik ف۪يهَا car mecruru, ihtimam için mef’ûllere takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُلَقَّوْنَ fiiline müteallik ف۪يهَا car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûllere takdim edilmiştir.
Tezayüf nedeniyle birbirine atfedilen تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Mef’ûl olan bu kelimelerdeki tenvin nev, kesret ve tazim ifade eder.
تَحِيَّةً - سَلَاماً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Ayetin işaret ismiyle başlaması; arkadan zikredilen şeylere kavuşmak için öncesinde zikredilecek şeyleri yapmakta özgür olduklarına işaret etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْغُرْفَةَ [Has oda] ile mükâfatlandırılacaklar derken cennetteki yüksek kat odaları murad edilmektedir. الْغُرْفَةَ (has oda) şeklinde tekil kullanılması, cinse delalet eden tekil kelimeyle yetinildiği içindir. Buna delil de onlar has odalarda emniyet içinde oldukları halde (Sebe Suresi, 37) ayeti ile bu ayetteki فيِ الْغُرْفَةِ kelimesinin فيِ الْغَرْفَةِ şeklinde de okunmuş olmasıdır. Sabretmelerine karşılık yani taatleri ifaya, arzulardan kaçmaya, inkârcıların eza ve cefalarına, fakirlik vb. şeylere karşı sabretmelerine karşılık demektir. Sabredilen her şeyi kapsasın diye sabır kelimesi mutlak kullanılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
الْغُرْفَةَ (yüksek ve yüce) kelimesi, cennetteki yüksek derecelerden kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
تَحِيَّةً, “Cennet nimetlerinin bakî olması, hiç kesilmemesi” anlamına geliyorken سَلَاماًۙ kelimesi, bu nimetin zarar şaibelerinden uzak olması anlamını ifade eder. Sonra bu تَحِيَّةً ve سَلَاماًۙ ’ın, Cenab-ı Hakk'ın Rahîm olan Rabb'den gelen bir söz olmak üzere selam (Yasin Suresi, 58) ayetinden dolayı Allah'tan olması da mümkün olduğu gibi [Her kapıdan melekler, “Size selam olsun” diye onların yanına (Rad Suresi, 23)] ayetinden dolayı meleklerden olması mümkündür. Onların “birbirlerini selamlamış’’ olmaları da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً ٧٦
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً
خَالِد۪ينَ kelimesi, يُجْزَوْنَ ’deki naib-i failin hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. ف۪يهَا car mecruru خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً cümlesi, قد takdiriyle الْغُرْفَةَ ‘nin ikinci hali olup mahallen mansubdur.
حَسُنَتْ camid fiil olup medih fiillerindendir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. مُسْتَقَراًّ temyiz olup fetha ile mansubdur. Mahsusu mahzuftur. Takdiri, الْغُرْفَةَ (oda) şeklindedir. مُقَاماً atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْتَقَراًّ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i mef’ûludur.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً
خَالِد۪ينَ önceki ayetteki يُجْزَوْنَ ’nin naib-i failinin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
İsm-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden خَالِد۪ينَ , car mecrur ف۪يهَا ‘ye müteallak olmuştur. خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı ’anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً cümlesi قد takdiriyle الْغُرْفَةَ ’nin halidir. Fasılla gelen bu hal cümlesi hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. Durumun, sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Hal sahibinin durumunu tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına وَ gelmez.
مُسْتَقَراًّ temyizdir, مُقَاماً ona matuftur. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
مُسْتَقَراًّ - مُقَاماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayetle 66. ayete iktibas yapılmıştır.
Cehennemliklerin azabından bahseden سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً [Cehennem ne kötü bir konak ve kalma yeridir.] şeklindeki 66. ayete karşılık, cennetliklerin nimetinden bahseden, حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً [Cennet ne güzel bir konak ve makamdır.] ayetinin zikredilmesiyle latif bir mukabele sanatı yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Kerim surenin 63. ayetinden itibaren Allah Teâlâ tarafından “Rahman’ın kulları” tabiriyle taltif edilen müminler yürüyüşleri, geceleyin ibadet etmeleri, konuşmaları, sataşmalara esenlik dileğiyle karşılık vermeleri, Allah’a yalvarışları, yardım severlikleri, bununla beraber israftan uzak durmaları, Allah’tan başkasına boyun eğmekten, cana kıymaktan, zina etmekten, yalan söylemekten ve yalan yere şahitlik etmekten kaçınmaları ve iyilik yolunda önderlik etme arzusu taşımaları gibi meziyetleriyle örnek gösterilirler. (https://islamansiklopedisi.org.tr/furkan-suresi)
قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | مَا | ne diye? |
|
| 3 | يَعْبَأُ | değer versin |
|
| 4 | بِكُمْ | size |
|
| 5 | رَبِّي | Rabbim |
|
| 6 | لَوْلَا | olmadıktan sonra |
|
| 7 | دُعَاؤُكُمْ | du’anız (ibadetiniz) |
|
| 8 | فَقَدْ | andolsun |
|
| 9 | كَذَّبْتُمْ | yalanladınız |
|
| 10 | فَسَوْفَ | bu yüzden |
|
| 11 | يَكُونُ | olacaktır |
|
| 12 | لِزَامًا | (azab) kaçınılmaz |
|
قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli مَا يَعْبَؤُ۬ا ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْبَؤُ۬ا damme ile merfû muzari fiildir. بِكُمْ car mecruru يَعْبَؤُ۬ا fiiline mütealliktir. رَبّ۪ي fail olup mukadder damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَوْلَا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “Değil mi?” manasındadır.
İsim cümlesidir. دُعَٓاؤُ۬ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْۚ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Haber mahzuftur. Takdiri, موجود (mevcuttur) şeklindedir.
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً
Fiil cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَذَّبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, من يكذّب (kim yalanlarsa) şeklindedir.
İsim cümlesidir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُ ’nün ismi müstetir olup takdiri هو’dir. لِزَاماً kelimesi يَكُونُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.
سَوْفَ ; Alimler bu edatı tesvif/erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid/vurgu olurlar.
كَذَّبْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَا يَعْبَؤُ۬ا fiiline müteallik بِكُمْ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, fail olan رَبّ۪ي ‘ye takdim edilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَبّ۪ي izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır.
لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ
Mekulü’l-kavl cümlesi içinde yer alan لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْ cümlesi beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Cümleye dahil olan şart harfi لَوۡلَا , Kur’ân’da daha çok tekid amaçlı gelir. Burada ise daha nadir olarak gördüğümüz “olmasaydı” manasındadır.
Şart üslubundaki terkipte دُعَٓاؤُ۬كُمْ cümlesi, şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi formunda gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri, موجود (mevcuttur) olan haber mahzuftur.
لَوْلَٓا ’nın, takdiri ما يعبأ بكم ربّي (Rabbim size kıymet vermez) olan cevabı, öncesinin delaletiyle mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
لَوْلَا harfi, bir şeyin mevcudiyetinden dolayı, imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı, önünde ل bulunan fiil olarak gelir. Şayet menfi mana taşıyorsa cevabı ل ’sız gelir. (Süyûtî, el-İtkan, c. 1, s. 481)
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
مَا edatı, nefy edatı ise mana “Size değer vermez” şeklindedir. Ayrıca istifham manasında olması da caizdir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
Dua ibadet demektir. مَا ise soru anlamı taşımakta olup mahallen mansub ve masdardan ibarettir; adeta “Kulluğunuz olmasa Allah size ne değer verecek?!” Yani ibadetleriniz olmasa siz değer verilmeye layık olmazdınız demektir. مَا أبأت ُ بِه sözünün asıl manası “Beni üzen ve bana ağır gelen musibetleri ona yansıtmadım.” şeklindedir. Nitekim ماَاكترسْتُ لَهُ yani “Başıma gelenleri ve beni üzen şeyleri ona anlatmadım.” dersin. Zeccâc, “Benim Rabbim size neden değer versin ki?!” cümlesini tevil ederken “O’nun nezdinde sizin ne değeriniz olabilir ki?!” demiştir. مَا (Size değer vermiyor) anlamında nefy için de olabilir. Şayet “Bu hitap kimedir?” dersen şöyle derim: Mutlak olarak insanlaradır; çünkü insanların bir kısmı mümin ve abid, bir kısmı da inkârcı ve asidir. Bu sebeple cinslerinde bulunan kulluk etme ve yalanlama dikkate alınarak kendilerine ayrım yapılmadan hitap edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Eğer duanız olmasaydı ifadesi; ibadetiniz olmasaydı demektir. Çünkü insanın şerefi ve saygınlığı; bilmesi ve itaat etmesiyledir. Yoksa o da diğer hayvanlar gibidir. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ sözündeki hitap zamiri, فَقَدْ كَذَّبْتُمْ sözünün deliliyle müşriklere yöneliktir. Bu onlar için bir tehdittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَقَدْ كَذَّبْتُمْ
فَ ta’liliyyedir. Cümle, şartın mahzuf cevabı için ta’lil hükmündedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Tahkik harfi قَدْ ’la tekid edilmiş, müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
قَدْ harfi sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Nahivciler bu harfin dört şekli olduğunu söylerler: Kesinlik ve yakınlık ifadesi için mazi fiilin başına gelir. Muzari fiilin başına geldiği zaman ise bazen azlık bazen da çokluğa delalet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazi ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi, Âşûr, Enam Suresi 33)
كَذَّبْتُمْ fiili, تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı en belirgin anlam, kesrettir.
فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkip, mahzuf şart için ikinci ta’lil cümlesidir.
فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً , muzari sıygada gelen كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. كَان ’nin müstetir ismi, ayetin mefhumu olan azaba aittir.
Tehdit makamında olan cümle, istikbal harfi سَوْفَ ile tekid edilmiştir.
Takdiri, من يكذّب (kim yalanlarsa) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümleye dahil olan rabıta فَ ’si, bu hazfin işaretidir. Bu فَ harfini, fasiha olarak yorumlayan alimler de vardır.
Mukadder şart ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
كَانَ ’nin haberi olan لِزَاماً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
كَانَ ’nin müstetir ismi, ayetin mefhumu olan azaba aittir.
Tesvif harfi سَوْفَ ’den murad, tekiddir. Çünkü iki tesvif harfi de - قَدْ harfinin mazi fiili tekidi gibi -müstakbel manayı tekid eder. Gelecekte muhakkak bileceklerini ifade eder. Şu an için bilene gelince, bunun gerçek olduğuna güveninden kinayedir. Onlar batıldadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Araf Suresi, 123)
Haberin masdar olan لِزَاماً ile haber verilmesi mübalağa içindir. Bu kelimede iki mübalağa bir aradadır: Zaruretinin (gerekliliğininin) kuvvetine delalet eden mübalağa sıygası, vasfın sübutunun gerçekleştiğini ifade eden masdarla haber verilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً [Azap onların peşini bırakmaz.] denilmiştir. Kelime sübut anlamında olan sebat gibi lüzûm anlamında olmak üzere lâm’ı fethalı olarak لَزاما şeklinde de okunmuştur. Daha güzel olanı; vaîd/tehdit edilen şeylerden olduğu bilindiği halde كَان ‘nin isminin açıkça ifade edilmemesi, meseleyi müphem bırakmak ve -tam anlamıyla anlatılamayacak hususları- içermesini sağlamak içindir. Doğrusunu Allah bilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Gerçekten yalanladınız size haber verdiğim şeyi, çünkü ona muhalefet ettiniz. Şöyle de denilmiştir: İbadette kusur ettiniz, bu da كَذَّبَ القِتَالُ deyiminden gelir ki ciddi savaşılmadığı zaman söylenir. فَقَدْ كَذَّبَ الكافِرُونَ şeklinde de okunmuştur ki içinizden kâfirler yalanladı demektir. Çünkü hitap bütün insanlaradır; içlerinde ibadet edenler de yalanlayanlar da vardır. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
سَوْفَ , uzak gelecek için kullanılır. Ancak bu ayette olduğu gibi bir vaat veya vaîde delalet eden muzari fiile dahil olduğunda tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İleride azap gerekli olacaktır. Yalanlamanın cezası lâzım olacak, sizi mutlaka saracaktır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Son sayfadaki ayetlerin fasılaları da surenin genelinde olduğu gibi dikkate şayandır. Ayet sonlarındaki kelimeler, istisnasız, فَعِيلاً ve فَعوُلاً kalıplarında muvazene teşkil ederek, harika bir aheng oluşturmuştur. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur'an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.
İnanan ve inanmayan herkese hitap eden bu son cümlenin, surenin içeriğiyle son derece uyum içinde olması, hüsn-i intihâ sanatıdır.
Hüsn-i intihâ: Mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. Kur’an’daki surelerin sonu bu sanatın en güzel örnekleridir. Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi beliğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi sûrede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Mekke sokaklarında, ayak sesleri yankılanıyordu. Yolcuların arasında biri koşuyordu.
Mescid-i Haram’ın minarelerinden yükselen ezan sessiyle durdu. Onu duymanın heyecanıyla nefesini tuttu.
Kapılardan geçtikten sonra gözlerini kapattı. Ellerindeki kalbi, ona yolu tarif etti. Kabe’ye yaklaşınca gözlerini açtı.
Sesler kesildi ve insanlar kayboldu. Sanki Kabe ile başbaşaydı. Ellerindekini yere bıraktı ve Kabe’ye doğru iteledi.
Rabbim! Koruyucuların en hayırlısı Sensin. Bizi, kendisini Sana bırakanlardan eyle. Kullarını tertemiz kalb ile yaratansın. Günahlarımızı affet ve nurun ile halimizi arındır. Nefsi terbiye etmeyi öğretensin. Bizi de dosdoğru yoluna ilettiklerin arasına kat. Bizi; Sana şirk koşmaktan, başkasına zarar verecek her türlü hareketten, zinadan ve bütün yasakladıklarından uzak duranlardan ve iki cihanda da azabından koruduklarından eyle.
Rabbim! Kullarına sevmeyi ve sevilmeyi nasip edensin. Bizi de; sevdiklerinden ve sevdiklerine bizi, bize de sevdiklerini sevdirdiklerinden eyle. Dünya nimetlerini helal kılansın. Hayatımızın her evresinde ve her gününde, aldığımız kararlarda ve kavuşmayı istediklerimizde Senin rızanı gözetenlerden olmamızı nasip eyle. “Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl." Evlilerimizin evlerini muhabbet, huzur, bereket ve nice hayırlar ile doldur.
Rabbim! Bize dua etmeyi ve hayaller kurmayı nasip edensin. Hakkımızda hayırlı olanları istememizi ve hayal etmemizi nasip eyle. Huzuruna; en güzel halimizdeyken, kalbimizde iman tam iken, dilimizde adını zikir ederken ve bedenimiz taat üzereyken gelelim. Rahmetin ile iki cihanını da kazananlardan ve dünyadan ahirete, rızanı kazanarak, hicret edenlerden olalım.
***
Bazen bir gerçek hatırlatıldığında, insanın nefsi araya girer ve savunmaya başlar. Bu genellikle, kendisiyle dünyanın arasına girildiğinde olur. Basit bir eğlence anının bozulması bile bütün keyfini kaçırır. Onun için söylenenlerin içeriği önemli değildir. Sadece dış kabuğuyla yani sözlerin kendisinin aleyhinde olmasıyla ilgilenir.
Terbiye edilmeyen nefis saldırgandır. Sağlam temellere dayanmadığı için zavallılığını gizlemek adına böyle davranır. Dünyalıkların hissettirdiği geçici gücün yalancı sarhoşudur. Karşısında kim olduğuna göre tepkileri değişir: alayla küçümsemeye, öfkesiyle korkutmaya ya da dinlemeden susturmaya çalışır.
Bazen hakikati hatırlatan tarafın da nefsi uyanır. İyilik için yaptığı bir uyarının ani patlamasıyla beraber sinirlenir, hüzünlenir ya da hırslanır. Nefis bu işte, aniden şiddetlenen duyguları sever. Belki tasdik edilmeyi, belki karşı tarafı ikna ederek bir başarının parçası olmayı, belki bildikleriyle saygı duyulmayı istemektedir.
Her seferinde başarıyla kontrol edemese de nefsiyle mücadele eden kişi öğrenir. Niyetlerini değiştirerek yani sağlam bilgilerle imanını güçlendirerek öğrenir. Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat ederek ve Rasulullah (sav)’i tanıyarak öğrenir. Bunların toplamında sadece Allah için yaşamayı ve yalnız Allah’tan istemeyi öğrenir.
Allah için hatırlatır ve çekilir. Uyarısının doğru olması ve işitilmesi için dua eder. Karşı tarafın tepkisine kararında üzülür ya da sinirlenir ama işin gerisini Allah’a bırakır. Bilir ki, önemli olan nefsin umduğu değil, Allah’ın rızasıdır. Böylelikle hem kendisinin, hem de başkalarının boş ve manasız davranışlardan vakar ile uzaklaşır.
Ey Allahım! Bizi kendimizin ve başkalarının gafletinden muhafaza buyur. Doğru yerde, doğru hatırlatmaları yapanlardan ve hatırlatılan hakikatleri işitenlerden eyle. Şiddetli duygulara ve dünyanın eğlencelerine kapılarak yanlış davranmaktan muhafaza buyur. Senin bizi her anımızda gördüğün bilinci ile yalnız Senin rızan için yaşayanlardan eyle.
Ey Allahım! Hz. Ebu Bekir (ra)’ın duası olarak rivayet edilen şu duayı bizden de kabul buyur:
"Allahım bana dünya nimetlerini bol bol ver, ama onlardan el etek çekmemi sağla, dünya nimetlerini kısarak beni onlara imrendirme.”
Amin.