21 Temmuz 2025
Şuarâ Sûresi 1-19 (366. Sayfa)
Şuarâ Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 227 âyettir. Sûre, adını 224. âyette geçen “eş-Şu’arâ” kelimesinden almıştır. “Şu’arâ” şairler demektir. Sûre de başlıca Mûsâ, İbrahim, Nûh, Hûd,Salih ve Şu’ayb peygamberlerin kıssaları dile getirilmekte; müşriklerin, Kur’an’ın vahiy dışı bir kaynağa dayalı olduğu iddialarına karşılık, onun bir vahiy eseri olduğu vurgulanmakta, söz konusu kaynakların Kur’an üzerinde hiçbir etkisinin bulunamayacağı ifade edilmektedir.
Mushaftaki sıralamada yirmi altıncı, iniş sırasına göre kırk yedinci sûredir. Vâkıa sûresinden sonra, Neml sûresinden önce Mek­ke’de inmiştir. 197. âyeti ile son dört âyetinin (224-227) Medine döneminde indiğine dair rivayetler de vardır (Süyûtî, el-İtkān, I, 12; İbn Âşûr, XIX, 89-90).
Ağırlıklı olarak Allah’ın birliği, peygamberlik, vahiy ve âhiret inancı gibi konular ele alınmaktadır. Ayrıca Kur’an-ı Kerîm’den, onun kaynağından, şanının yüceliğinden ve müşriklerin Kur’an karşısındaki tutumundan bahsedilmekte, örnek ve ibret alınması için bazı peygamberlerin kıssaları ve tebliğlerinden kesitler verilmektedir. Bu kıssalarda tarih sürecinde insan karakterinin değişmediğine, bu sebeple insanda gerçeği inkâr etme eğiliminin her dönemde görülebileceğine, insanoğlunun zenginlik, iktidar, nüfuz ve şöhret düşkünlüğüne, kitlesel kültür ve ideolojilere körü körüne bağlılığına dikkat çekilmektedir. Kur’an’ın bir şair tarafından meydana getirildiği iddiaları çürütülmekte; gerçeği kabul etmeyen dönemin şairleri yerilmekte, ancak mümin ve makbul şairlerin de bulunduğu ifade edilmektedir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Şuarâ Sûresi 1. Ayet

طٰسٓمٓۜ  ١


Tâ Sîn Mîm.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 طسم Ta sin mim

Bazı sûrelerin başında bulunan bu tür harflere “hurûf-ı mukattaa” adı verilmektedir (bilgi için bk. Bakara 2/1).

Sûre başlarındaki hurûf-ı mukattaadan sonra genellikle kitaptan, âyetlerden veya vahiyden söz edilmektedir. Nitekim burada da aynı üslûp kullanılmıştır. “Apaçık kitap” ifadesinden kastedilenin hangi kitap olduğu konusunda farklı görüşler olmakla birlikte müfessirlerin çoğunluğu bunun Kur’an olduğu kanaatindedir (Râzî, XXIV, 118; Şevkânî, IV, 91; İbn Âşûr, XIX, 92; bu konuda bilgi için ayrıca bk. Ra‘d 13/1; Hicr 15/1). “Apaçık” diye tercüme ettiğimiz mübîn kelimesi “açıklayıcı” anlamına da gelmektedir. Buna göre Kur’an âyetleri gelişigüzel söylenmiş sözler değil; anlamı açık, doğruluğunda şüphe olmayan ve gerçekleri açıklayan ilâhî kitabın âyetleridir. Bu sebeple ona şanına yakışır bir şekilde saygı gösterilmesi ve emirlerinin yerine getirilmesi gerekir.

طٰسٓمٓۜ

 

طٰسٓمٓ  hurûf-u mukattaa harfleridir.

طٰسٓمٓۜ

 

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâetü-l istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. Hurûf-u mukattaâ ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: Bunlar Allah'ın Kur'an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah'ın, her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah'ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah'tan geldikleri gibi okuruz. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Aynı mukatta harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır.

Kur'an-ı Kerim’de mukattaa harfleriyle başlayan surelerin hepsinde bu harflerden sonra muhakkak kitapla ilgili bir açıklama gelir.

Başında hurûf-u mukattaa bulunan surelerin hepsi vahiy ve nübüvvetin ispatıyla ilgili ayetlerle söze başladığı halde yalnızca üç tanesi; Meryem, Rûm ve Ankebût sûreleri bu genel üslubun dışında kalır. Meryem sûresi Hz. Zekeriya’nın, Rûm sûresi, uğradığı mağlubiyetten sonra Bizans’ın yakın bir gelecekte kazanacağı zaferin müjdesiyle başlamaktadır. Ankebût ise müminlerin birtakım fitne ve belalara uğratılıp imtihana çekileceklerini bildiren ayetlerle başlar ve kendisinden sonra yine başında “elif-lâm-mîm” bulunan diğer üç sure ile birlikte bir grup oluşturur. (TDV İslam Ansiklopedisi) 

طٰسٓمٓ  ifadesi,  ط ’daki uzatma sesinin kalın telaffuz edilmesi veya  ى ’ya meylettirilmesi ile; س ’deki  ن ’un izhar veya idgamıyla okunmaktadır.

Bu surenin ismi, manasını Allah bilir. … den, …den,… dan diye Muhammed b. Kâ'b'dan bir rivayet de vardır. Şiddet harflerinin en şiddetlisi, kalkale harflerinin en serti, isti'lâ harflerinin en kalını olduğundan, ilk seste bu surenin şiddetli bir korkutma ifade ettiğini hissettirir. "Ta"nın Tûr Dağına, "sîn"in Mûsa'ya, "mîm" in Muhammed'e işaret olduğu da zihne çarpar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Şuarâ Sûresi 2. Ayet

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ  ٢


Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تِلْكَ şunlar
2 ايَاتُ ayetleridir ا ي ي
3 الْكِتَابِ Kitabın ك ت ب
4 الْمُبِينِ apaçık ب ي ن

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  muhatap zamiridir. اٰيَاتُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْـكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْمُب۪ينِ  kelimesi  الْـكِتَابِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُب۪ينِ۠ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ

 

Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  تِلْكَ  ile ayetlere işaret edilmiştir. Böylece ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi, aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

Müsned olan  اٰيَاتُ الْـكِتَابِ  izafeti, hem muzâf hem de muzâfun ileyhin şanı içindir.

Müsnedin izafetle marife olması, az sözle çok anlam amacı taşımasının yanında işaret edilene tazim ifade eder. 

الْمُب۪ينِ  kelimesi, الْـكِتَابِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

الْمُب۪ينِ , bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) Hud/96

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ , Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

Bu ayetteki Kitap ile Kur'ân'ın kastedildiğinde şüphe yoktur. الْمُب۪ينِ [açıklayıcı] olan da, gerçekte konuşabilen bir varlığın sıfatı olsa bile, kendisine bakılıp-okunduğunda, bazı şeylerin açıklığa kavuşmuş olması bakımından, bazen bir söz veya yazı için de kullanılabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mucizeliği ve Allah katından olduğunun doğruluğu apaçık olan kitabın ayetleridir. Apaçık kitaptan kasıt, bu sure veya Kur’an’dır. Mana ‘’Böyle müstakil harflerden oluşan bu şeyin ayetleri, apaçık kitabın ayetleridir’’ şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الْمُب۪ينِ  kelimesi: "بَانَ " manasına  أبانَ den "beyyin" gayet açık, parlak demek olduğundan; kitab-ı mübîn, i'cazı açık olan kitap demek olur ki, kastedilen Kur'an'dır. Hakkı açıklayan demek dahi olabilirse de buraya uygun olan öncekidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Şuarâ Sûresi 3. Ayet

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ  ٣


Ey Muhammed! Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَعَلَّكَ sen neredeyse
2 بَاخِعٌ helak edeceksin ب خ ع
3 نَفْسَكَ kendini ن ف س
4 أَلَّا diye
5 يَكُونُوا etmiyorlar ك و ن
6 مُؤْمِنِينَ iman ا م ن

Bu âyetlerde müşriklerin Kur’an’a inanmamalarından ve ona karşı gösterdikleri düşmanca tavırdan dolayı üzülen Hz. Peygamber ve müminler teselli edilmektedir (krş. Kehf 18/6; Fâtır 35/8). Çünkü Peygamber’in görevi onları zorla iman ettirmek değil, Kur’an’ı tebliğ edip doğru yolu göstermektir (Nahl 16/82). 4. âyette ifade edildiği üzere Allah Teâlâ isteseydi inkârcıları iman ettirecek bir mûcize ve bir felâket göndererek onların boyun eğmelerini sağlardı. Ancak böyle bir zorlama imtihan hikmetine aykırıdır. Allah dünyayı, hayatı ve ölümü imtihan için yaratmıştır. İnsanın bu imtihanı kazanması serbest ve özgür iradesiyle Allah’a inanmasına ve itaat etmesine bağlıdır.

  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 144

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ

 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder.

كَ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  بَاخِـعٌ  kelimesi  لَعَلَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

نَفْسَكَ  ism-i fail  بَاخِـعٌ ’un mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

أَنْ  masdar harfidir. لاَ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  أَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf harf-i cerle  بَاخِـعٌ ‘e mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

يَكُونُوا  nakıs, نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı  يَكُونُوا  ‘nün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  يَكُونُوا ‘nun haberi olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 

1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 

5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 

6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَاخِـعٌ  sülâsî mücerredi  بخع  olan fiilin ism-i failidir. 

اَلْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Terecci harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu  لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ cümlesi, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَعَلَّ ’nin haberi olan  بَاخِـعٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Fiil gibi amel eden  بَاخِـعٌ ‘un mef’ûlü olan  نَفْسَكَ  izafetinde Hz. Peygambere aid zamire muzaf olan  نَفْسَ , şeref kazanmıştır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  لا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ  cümlesi masdar tevilinde olup  لِ  harfiyle birlikte  بَاخِـعٌ ‘e mütealliktir. 

Menfi nakıs fiil  كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.

لَعَلَّ ; şefkat gösterme anlamı vermektedir; kavminin İslâm’a girmemesindeki başarısızlığa üzülerek, ölürcesine kendini harap etme, kendine acı çektirme demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetteki  فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ  [Belki de helak edeceksin/Helak mi edeceksin?] ifadesi istifham-ı inkârî olup nehiy anlamındadır. Yani onların imandan yüz çevirmelerine üzülerek kendini helak etme/tüketme demektir. Nitekim İbni Âşûr da şöyle demektedir.  لَعَلَّ , gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. Zira istenilmeyen bir işin vukuunun beklenilmesi için zaman söz konusu değildir. İşte burada da  لَعَلَّ  Resulullah’ı (s.a.v), kavminden iman etmeyenlerin imansızlığına kederlenip hüzünlenmekten sakındırmak için kullanılmıştır. Bu, aynı zamanda Hz. Peygambere bir teselli anlamı da taşımaktadır. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbn Hişâm ve İbn Mâlik’de haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

بَاخِعٌ  ; boğazlarken en derindeki  البخاع  denilen damara ulaşılmasıdır. Keserken ulaşılan en uç nokta burasıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Peygamberin muhataplarının iman etmemesi kendisini üzmekte ve yıpratmaktadır.

Kur'an'ın onları imana sokucu olamayacağına dikkat çekmek için “Onlar mümin olmayacaklar diye, neredeyse kendine kıyacaksın. Binaenaleyh bu hususta, fazla üzülüp esef etme. Çünkü eğer çok ileri gider fazla üzülürsen, kendini öldüren, canına kıyan kimse gibi olursun ve böyle yapmakla da bir şey elde edemezsin “ buyurdu ve Hz Peygamber (s.a.v)'i sabra davet edip, kalbini takviye etti. Açıklama ve izah özelliği çok ileri seviyede bir kitabın bulunmasına rağmen, onların bundan istifade edemeyeceklerini beyan ettiği gibi, bu husustaki keder ve üzüntüsünün de hiçbir fayda vermeyeceğini Hz Peygamber'e bildirdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 4. Ayet

اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ  ٤


Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنْ eğer
2 نَشَأْ dilesek ش ي ا
3 نُنَزِّلْ indiririz ن ز ل
4 عَلَيْهِمْ onların üzerine
5 مِنَ -ten
6 السَّمَاءِ gök- س م و
7 ايَةً bir mu’cize ا ي ي
8 فَظَلَّتْ ve oluverir ظ ل ل
9 أَعْنَاقُهُمْ boyunları ع ن ق
10 لَهَا ona
11 خَاضِعِينَ eğilip kalmış خ ض ع

اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَشَأْ  şart fiili, sükun ile meczum muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  نُنَزِّلْ  cümlesi şartın cevabıdır.

نُنَزِّلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  نُنَزِّلْ  fiiline mütealliktir. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  نُنَزِّلْ  fiiline mütealliktir.  اٰيَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. ظَلَّتْ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.  

ظَلَّتْ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. اَعْنَاقُهُمْ  kelimesi  ظَلَّتْ ‘in ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَهَا  car mecruru  خَاضِع۪ينَ ‘e mütealliktir. خَاضِع۪ينَ  kelimesi  ظَلَّتْ ’in haberi olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُنَزِّلْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

خَاضِع۪ينَ ; sülâsî mücerredi  خضع  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  نَشَأْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نُنَزِّلْ  fiiline müteallik  عَلَيْهِمْ  ve  مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecrurları,  konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  اٰيَةً  kelimesindeki nekrelik, kesret manasının yanında tazim de ifade eder.

نَشَأْ  ve  نُنَزِّلْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ  cümlesi, takip ifade eden atıf harfi  فَ  ile cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

İstimrar fiillerinden olan nakıs fiil  ظَلَّ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber  ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لَهَا  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için amili olan  خَاضِع۪ينَ  ‘ye takdim edilmiştir.

ظَلَّ ’nin haberi olan  خَاضِع۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُنَزِّلْ - فَظَلَّتْ  kelimeleri arasında muzari fiilden mazi fiile geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır. 

عَلَيْهِمْ - لَهَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.  

فَظَلَّتْ  fiili,  اَعْنَاقُهُمْ  kelimesine isnad edilmiştir. Eğilerek kalmanın boyunlara isnad edilmesi, mecazi bir isnaddır. Gerçekte eğilen boyunlar değil, boyunların sahipleridir. Azaya isnat alakasıyla mecaz-ı mürseldir. 

Bu ifadeyle ayet, onu kontrol altında tutarak imana mecbur etmeyi kastetmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَظَلَّتْ  cümlesi,  نُنَزِّلْ  ile başlayan cevap cümlesine atfedilmiştir; ancak  انزلنا  denilseydi de doğru olurdu. Bunun benzeri  فصدق  ve  أكن  [tasaddukta bulunsam ve salihlerden olsam…] (Münâfikūn 63/10) ayetidir; sanki  فصدق (tasaddukta bulunayım) denilmiştir. Ayet (mazi muzari değişikliğiyle)  لو شأنا لو أنزلنا و فتظل أعناقهم  şeklinde de okunmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayet-i kerîme’de geçen  فَظَلَّتْ  lafzı, muzari manasında olup cümle  تظل تدوم  takdirindedir. Ayrıca  اَعْنَاقُ  kelimesi, haddizatında sahiplerinin sıfatı olan  خضع۪ (teslim olmak) ile sıfatlanınca, sıfat da akıl sahiplerine mahsus olan sıyga ile cemi oldu. (Celâleyn Tefsiri)

Şayet  خَاضِع۪ينَ ’nin haberi olarak gelmesi nasıl doğru olur? dersen şöyle derim: Kelamın aslı  فظل لها خَاضِع۪ينَ  şeklindedir. İşin boyun eğilerek yapıldığını açıklamak için boyunlar kelimesi eklenmiş ve ifade aslı üzere bırakılmıştır; tıpkı  ذهبت أهل اليمامة  (Yemame ehli gitti) cümlesindeki gibi ki sanki ehli zikredilmemiş gibidir. Ya da boyun eğme fiiliyle akıl sahipleri nitelendiğinden, tıpkı  َلِي ساجِدِينَ […bana secde ediyorlar] (Yûsûf 12/4) örneğinde olduğu gibi boyunlardan, akıllıymışlar gibi  خَاضِع۪ينَ  şeklinde bahsedilmiştir. Şu da söylenmiştir:  عنق من الناس insanların liderleri ve önde gelenleridir; onlardan baş, alın/perçem, göğüs (sadr) kelimeleriyle bahsedildiği gibi, onlar boyunlara da benzetilirler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَعْنَاقُ  lafzı,  عُنُقٍ un cemisidir. Denilir ki “ Burdaki nun harfi damme olursa müennes, sukun olursa müzekkerlik ifade eder”. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ  [Boyunları ona eğilir] cümlesinde güzel bir kinaye vardır. Yüce Allah, bu sözüyle, daha önce izzetli ve şerefli iken on­lara gelen zillet ve horluğu kinaye etti. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الخُضُوعِ  lafzının,  الأعْناقِ  lafzına isnad edilmesi mecazî aklîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

“Boyunlar”  اَعْنَاقُ  ancak akıllı varlıklara nisbet edilerek  الخُضُوعِ (itaat etme) sıfatı ile tavsif edilince, tıpkı “(O yıldızları) bana secde ediyor gördüm” (Yusuf, 4) ayetinde olduğu gibi, cemi müzekker olarak  خَاضِع۪ينَ  şeklinde getirilmiştir. Bu ifade ile kâfirlerin liderlerinin ve ileri gelenlerinin kastedildiği; tıpkı, “Onlar başlardır, göğüslerdir” denildiği gibi, ileri gelenlerin, “boyunlara” teşbih edildiği de ileri sürülmüştür. Yine bununla, insan topluluklarının kastedildiği, Arapça'da “bir grup insan” manasına geldiği de söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sıfat, (ضارب) ve (مضروب) gibi, ism-i fail ya da ism-i mef’ûl şeklinde bir fiili tavsif etmek için gelirse, hudûs (sonradan meydana gelme, zaman zaman meydana gelme) ifade eder. Ama böyle olmaz da sıfat-ı müşebbehe olursa, sübut (devamlılık ve süreklilik) ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Şuara/56)

İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.

İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbn Hişâm ve İbn Mâlik’de haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهَا , amili olan  خَاضِع۪ينَ ‘ye ihtimam için takdim edilmiştir.

Şuarâ Sûresi 5. Ayet

وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ  ٥


Rahmân’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 يَأْتِيهِمْ onlara gelmez ا ت ي
3 مِنْ hiçbir
4 ذِكْرٍ Zikir (uyarı) ذ ك ر
5 مِنَ -dan
6 الرَّحْمَٰنِ Rahman- ر ح م
7 مُحْدَثٍ yeni ح د ث
8 إِلَّا
9 كَانُوا olmadıkları ك و ن
10 عَنْهُ ondan
11 مُعْرِضِينَ yüz çevirici ع ر ض

6. âyet, inkârcıların şimdi yalan saydıkları gerçeklerle bir gün karşı karşıya kalacaklarını haber vererek onları tehdit etmektedir. Halbuki akıllarını kullansalar inkâr ettikleri şeylerin gerçek olduğunu onlara gösterecek nice deliller vardır. Hayata elverişli kılınmış olan yerküre ve onda her türden bitkilerin, canlıların üremesi Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren apaçık deliller değil midir? Şüphe yok ki toprağı, suyu, havası ve iklimi aynı olan bir arazi üzerinde bitki türlerinin yaratılmasında; tadı, rengi ve şekli ayrı olan meyve ve ürünlerin meydana gelmesinde üstün bir iradenin, sonsuz bir bilgi, hikmet ve kudretin mevcudiyetini gösteren deliller vardır. Bununla birlikte insanların çoğu inanmaz. Oysa 9. âyette ifade buyurulduğu gibi Allah’ın gücü de rahmeti de sonsuzdur; inkârlarından dolayı onları cezalandırma gücüne sahip olduğu gibi, tövbe edip iman eden ve iyi işler yapanları bağışlayacak merhamete de sahiptir.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 144-145

وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَأْت۪ي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen merfûdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. ذِكْرٍ  lafzen mecrur,  يَأْت۪يهِمْ ‘in faili olarak mahallen merfûdur.  مِنَ الرَّحْمٰنِ  car mecruru ذِكْرٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.  مُحْدَثٍ  kelimesi ذِكْرٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ  cümlesi, يَأْت۪يهِمْ ‘deki mef’ûlun bihin hali olarak mahallen mansubdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَنْهُ  car mecruru  مُعْرِض۪ينَ ’ye mütealliktir. مُعْرِض۪ينَ  kelimesi  كَانُوا ‘nun haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُعْرِض۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُحْدَثٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i mef’ûludur.

وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …إن نشأ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır

Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayet, kasr ve zaid harf olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir.

Nefy harfi  مَٓا  ve istisna harfi  اِلَّا ile oluşmuş iki tekit hükmündeki kasr, hal sahibi ile hali arasındadır.  يَأْت۪يهِمْ  fiilinin mef’ûlü olan  هِمْ  mevsuf/maksûr, hal cümlesi olan  كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ  sıfat/maksûrun aleyh, olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Onların  الرَّحْمٰنِ ’dan yeni bir zikir gelmesiyle, muhakkak yüz çevirdiklerini, kesin bir dille belirtmiştir.

مِنْ ذِكْرٍ , lafzen mecrur mahallen merfû olarak  تَأْت۪يهِمْ  fiilinin failidir.  مِنْ  tekid ifade eden zaid harftir.

ذِكْرٍ ‘deki nekrelik nev umum ve tazim ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit etmiştir.

مِنَ الرَّحْمٰنِ  car-mecruru, ذِكْرٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rahmân isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Matufun aleyhteki azamet zamirden bu ayette Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rahman ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

مُحْدَثٍ  kelimesi, مِنْ ذِكْرٍ  için ikinci sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مِنْ ذِكْرٍ ‘ deki  مِنْ  umumun nefyini tekid eder.  مِنَ الرَّحْمٰنِ  daki  مِنَ  de ibtidaiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayet-i kerîme’de geçen  مُحْدَثٍ  lâfzı, sıfat-ı kâşifedir. (Celâleyn Tefsiri) 

كَانُوا۟ عَنۡهُ مُعۡرِضِینَ  cümlesi,  يَأْت۪يهِمْ  fiilindeki mef’ûlden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَنۡهُ  car-mecruru önemine binaen amili olan  كَان ’nin haberine takdim edilmiştir.

كَانَ ’nin haberi olan  مُعْرِض۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.

İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbn Hişâm ve İbn Mâlik’de haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

كَانَ  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Râgıb el-İsfahânî, Müfredât)

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan, s. 124)

İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiillerin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir.

(KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 Arapçada İsm-i Fail Ve İşlevleri Yrd.Doç.Dr. M. Akif Özdoğan)

Bu ayet, Peygamberimizin yüksek fazilet ve şerefine ve kavminin kendisine karşı olan tutumlarının pek çirkin olduğuna delalet etmektedir. Rahmân unvanının zikredilmesi de, onların şenaatlerinin pek büyük ve cinayetlerinin pek korkunç olduğunu göstermek içindir. Zira Allah (c.c) tarafından mutlak olarak onlara gelen şeylerden yüz çevirmeleri, ne kadar feci ve çirkindir. Allah'ın rahmeti mucibince ve sırf onların menfaati için gelen şeylerden yüz çevirmeleri ise daha feci ve daha çirkindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şuarâ Sûresi 6. Ayet

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  ٦


Onlar (Allah’ın âyetlerini) yalanladılar, fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَقَدْ şüphesiz
2 كَذَّبُوا yalanladılar ك ذ ب
3 فَسَيَأْتِيهِمْ ama kendilerine gelecektir ا ت ي
4 أَنْبَاءُ haberleri ن ب ا
5 مَا şeyin
6 كَانُوا oldukları ك و ن
7 بِهِ onunla
8 يَسْتَهْزِئُونَ alay edip duruyor(lar) ه ز ا

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  ta’liliyyedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن يكذّبوا ( kim yalanlarsa) şeklindedir.

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَأْت۪ي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْبٰٓؤُ۬ا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’ye mütealliktir. يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  cümlesi, كَانُوا ‘nun haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

كَذَّبُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  هزأ ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

فَقَدْ كَذَّبُوا 

 

فَ  ta’liliyyedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

قَدْ  tekid ifade eden tahkik harfidir. Ayet, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)

Fiilin mef’ûlü yani yalanladıkları şey belirtilmemiştir.  كَذَّبُوا  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar.  كَذَّبُوا  fiili,  تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı en belirgin anlam, kesrettir.

قَدْ  kaseme cevap olarak vaki olan fiil cümlelerinde, tekid yönünden cevap olarak kullanılan isim cümlelerindeki  انّ  ve  لا  gibidir. (Süyûtî, el-İtkan fî Ulûmi’l-Kur’ân)

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri;  من يكذّب (kim yalanlarsa) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cevap cümlesi olan  فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ , istikbal harfi ile tekid edilmiştir. İstikbal harfi  سَ , vaat ve vaîd siyakında tekid ifade eder.

Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Bu takdire göre mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.  

نبئ  kelimesinin çoğulu olan  اَنْبٰٓـؤُ۬ا , önemli haber demektir. Sıradan haberler için kullanılmaz.

اَنْبٰٓـؤُ۬ا ’nun muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  بِه۪  car mecruru önemine binaen amili olan  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’ye takdim edilmiştir. 

كَانَ  ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Alay edegeldikleri şeyler haber verilecek] ifadesine, Allah Teâlânın, zalimlerin hak ettikleri cezayı gerçekleştireceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  (Alay edip durdukları şeyin haberleri, yakında kendilerine gelecektir) cümlesi tehdit ve korkutma ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

س  harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

Alay ettiklerinin haberleri, dünyada ve ahirette uğrayacakları cezalardır. Bu cezaların haberler olarak ifade edilmesi, ya Kur’an-ı Kerîm'in haber verdiği hususlardan olmasından dolayıdır yahut onlar, haberlerini duymakla gizli şeylere vâkıf oldukları gibi, bu cezaları görmekle de, Kur’an'ın hakikatine vâkıf olacaklardır. Bu ifade, cezanın korkunçluğunu bildirmektedir. Zira ayetin metninde zikredilen  نبأ (Haber), korkunç büyük haberler için kullanılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)

Bu ifade tıpkı, "Onun haberini (gerçek olduğunu) bir müddet sonra öğreneceksiniz" (Sad, 88) ayeti gibidir. Kötülük eden kimselere bir tehdit olmak üzere, "Artık sen gününü görürsün" demek adettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ kâfirleri önce yüz çevirme, ikinci olarak tekzip (yalanlama) ile, üçüncü olarak da, istihza etme ile nitelemiştir ki, bunlar, şekavette yol alanların mertebeleridir. Çünkü böylesi kimseler önce yüz çevirir, sonra açıkça tekzibe başlar, üçüncü olarak da onunla istihza edecek dereceye varır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 7. Ayet

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ  ٧


Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her türden nice güzel ve yararlı bitkiler bitirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَرَوْا bakmadılar mı? ر ا ي
3 إِلَى
4 الْأَرْضِ yeryüzüne ا ر ض
5 كَمْ kaç
6 أَنْبَتْنَا bitirmişizdir ن ب ت
7 فِيهَا orada
8 مِنْ çeşitten
9 كُلِّ her ك ل ل
10 زَوْجٍ çifti ز و ج
11 كَرِيمٍ güzel ك ر م

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  وَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri;  أجحدوا (İnkar mı ettiler?) şeklindedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَوْا  fiili  نْ ’un hazfıyla mahzuf elif üzere meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الْاَرْضِ  car mecruru  يَرَوْا  fiiline mütealliktir.  

كَمْ  istifham ismi, haberiyye olup mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْبَتْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  اَنْبَتْنَا  fiiline mütealliktir.  مِنْ كُلِّ  car mecruru  كَمْ ‘in temyizidir. زَوْجٍ  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.  كَر۪يمٍ  kelimesi  زَوْجٍ  sıfat olup kesra ile mecrurdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَمْ  kelimesi mebni bir isimdir, daima cümle başında bulunur. Müphemdir, temyize muhtaçtır. İstifham manası taşır. Fakat Kur’an’da bu manada kullanılmamıştır. Pek çok manasında haber olarak gelir, ekseriyetle iftihar makamında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

اَنْبَتْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نبت ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ 

 

Cümle  وَ  atıf harfiyle, takdiri  أجحدوا  (İnkâr mı ettiler?) olan mukadder istînâfa matuftur.

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Hemze takrîri istifham harfi, لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bu cümle kınama ifade eder. Bu soru, ibret gözüyle bakmadıklarından dolayı onları kınamak için sorulmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ

 

Beyanî istinaf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Haberiye olan  كَمْ  soru harfidir. اَنْبَتْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü olarak mahallen mansubdur ve çokluktan kinayedir. İstifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle amili olan  اَنْبَتْنَا  fiiline takdim edilmiştir. Tehdit ve uyarı içindir. Nice manasındadır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ , mukaddem mef’ûl  كَمْ ‘in temyizidir. 

اَنْبَتْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

زَوْجٍ  kelimesinin nekre gelişi kesret, nev ve tazim ifade eder.

مِنْ كُلِّ  deki  مِنْ  teb’ızıyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كَر۪يمٍ  kelimesi  زَوْجٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

كَمْ  kelimesi mebni bir isimdir, daima cümle başında bulunur. Müphemdir, temyize muhtaçtır. İstifham manası taşır. Fakat Kur’an’da bu manada kullanılmamıştır. Pek çok manasında haber olarak gelir, ekseriyetle iftihar makamında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

Ayet-i kerîme’de geçen  كَمْ  lafzı, haberiyye olup  كثيراً  manasındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetteki  كُلِ  kelimesi, bütün bitki çeşitlerini etraflıca içine aldığına delalet eder,  كَمْ (kaç) lafzı ise kuşatanların son derece çok olduğuna delalet eder. İşte Cenab-ı Hakk'ın bu iki kelimeyi birlikte kullanmasının hikmeti budur. O, bunları kudretinin mükemmelliğini göstermek için peş peşe kullanmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

كَر۪يمٍ  her şeyin iyisi, a'lâsı, faydalısına,  زَوْجٍ  burada sınıf, cins, neve, نَبْتًا  görünüşte sadece bitkilere has gibi görünürse de hayvanlara ve insanlara da işaret eder. Zira hepsinde artma gücü vardır. Bununla beraber yalnız bitkileri düşünmek de yeterlidir. Yani o yeryüzünde sınıf sınıf her türlüsünden ne kadar güzel ve faydalı bitkiler bitirmişiz ve bitirmekteyiz? Baksalar ya! Gerçekten yeryüzündeki o çeşit çeşit bitkileri güzel bir sınıflandırma ile gözden geçirmeli de bir bakmalı; o ne kadar hoş, ne kadar çeşitli, ne kadar faydalı çiftler? Aynı çevre içinde o türlü renkler, o türlü şekiller, türlü çiçekler ve meyveler türlü özellikleriyle o kadar değişik sınıflar, cinsler, neviler, çeşitler, o güzel çiftler nasıl tertip ve tanzim olunup çıkıyor? Hem ölüp kuruduktan sonra yeniden yeniye kaç kereler bitirilip bitirilip duruyor. Hiç bu mükemmel sanat, kör bir doğanın kendi kendine gelişmesi ile olur mu? (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Şuarâ Sûresi 8. Ayet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ٨


Şüphesiz bunlarda (Allah’ın varlığına) bir delil vardır, ama onların çoğu inanmamaktadırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 فِي vardır
3 ذَٰلِكَ bunda
4 لَايَةً bir ibret ا ي ي
5 وَمَا ama yine
6 كَانَ değillerdir ك و ن
7 أَكْثَرُهُمْ çokları ك ث ر
8 مُؤْمِنِينَ inanıcı ا م ن

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  muhatap zamiridir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

اٰيَةً  kelimesi  اِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)


وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

Önceki ayette olan  يَرَوْا ‘ daki failin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.   مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَكْثَرُهُمْ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُؤْمِن۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَكْثَرُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَةً ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Müsnedün ileyhin nekre gelişi, teksir ve tazim ifadesi içindir.

ذٰلِكَ , bu delillere dikkat çekmek ve muhatabın zihnine iyice yerleştirmek için gelmiştir. اِنَّ ‘nin haberine müteallık olarak takdimi de önemine işaret etmektedir.

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. 

Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder. Allah’ın, her türden nice güzel ve yararlı bitkiyi yaratmasına işaret eden,  ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. Böylelikle Allah’ın yaratıcı kudreti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde de istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilen, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)

Şayet; çeşitleri zikredip, çokluk ve kapsamlılık kelimeleriyle de buna işaret edildiğinde -ki bu yönüyle onu sadece gaybı bilen sayabilir- neden bunda bir ayet vardır buyurdu da ayetler vardır buyurmadı? dersen şöyle derim: Bu iki şekilde açıklanabilir; burada  انبتنا (bitirdik) ifadesinin masdarına işaret edilmiş ve sanki “Bitkinin bitirilmesinde bir ayet var; ama ne ayet!..” buyrulmuştur. Ya da “Bu çiftlerin her biri bir ayettir” anlamı kastedilmektedir ki benzer birçok örnek daha önce geçmişti.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

Cümle, önceki ayetteki  يَرَوْا ‘deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.  

Menfî  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ ,  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. ((Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Bu cümle Kur’ânda sadece bu Sûrede tam 8 defa tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bir görüşe göre; Allah'ın ilminde ve takdirinde mümin olmadılar. Zira Allah (c.c) ezelden biliyordu ki, teklifin ölçütü olan onların ihtiyarı (seçimleri), şer tarafına döndürülecek ve onlar, bu büyük ayetleri tefekkür etmeyeceklerdir. Sîbeveyhi'ye göre bu cümlenin Arapça metnindeki  كَان  fiili zait olup manası: fakat onların çoğu mümin değildir, şeklindedir. Onların iman etmelerini gerektiren birçok deliller kendilerine Allah (c.c) tarafından geldiği halde kibir ile inatta azgınlık ve aşırılık gösterdiklerini beyan makamına en münasip olan mana budur. Birinci tefsire göre, onların küfrünü Allah'ın ilmine ve takdirine isnad etmek, zahire göre onların mazur oldukları vehmini uyandırabilir. Zira işaret edilen tahkik, takva sahibi mahir âlimlerce bile bilinmeyebilir. Bu tefsire göre sanki şöyle denilmiştir: bunda, imanı gerektiren gayet açık deliller vardır; fakat bununla beraber onların çoğu mümin değildir; çünkü onlar küfür ile dalalette çok ileri gitmişler ve azgınlık ile cehalete tamamıyla batmışlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette imansızlık, onların hepsine değil çoğuna isnad edilmiş, çünkü onlardan bazıları iman edeceklerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şuarâ Sûresi 9. Ayet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟  ٩


Şüphesiz senin Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّ ve şüphesiz
2 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
3 لَهُوَ işte O
4 الْعَزِيزُ üstündür ع ز ز
5 الرَّحِيمُ merhamet edendir ر ح م

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

هُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟  cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  الرَّح۪يمُ۟  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

 

Ayet, önceki ayetteki  اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً  cümlesine atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

اِنَّ ’nin ismi olan  رَبَّكَ  ‘nin izafetle marife olması, Hz. Peygambere destek ve muhabbetle muamelenin işaretidir. Ayrıca, Peygambere şan ve şeref ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

الْعَز۪يزُ  haberdir. Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir. Ayrıca müsnedin  ال  ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Bu bölümde kullanılan delil, aklî bir delildir; yani mantık ve düşünce yoluyla anlaşılabilecek bir kanıttır. Bu nedenle sadece bir kez zikredilmiş ve farklı aklî kanıtlarla tekrarlanmamıştır. Buna karşılık, geçmiş kavimlerin başına gelenlerden ibret alınarak ortaya konan deliller ise birçok kez tekrar edilmiştir. Örneğin, “Rabbin Mûsâ’ya seslendiğinde…” (Şuarâ 26/10) ayetinden başlayıp, Ashab-ı Leyke kıssasının sonuna kadar geçen bölümler bu tür tekrarlara bir örnektir. Yani akıl yürütme yoluyla getirilen deliller tek sefer anlatılırken, ibret alınacak tarihî olaylar tekrar tekrar hatırlatılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Haber olan iki vasfın, aralarında  وَ  olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. 

الرَّح۪يمُ - الْعَزٖيزُ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ  cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan, İtkan, c. 2, s. 176)

Bu cümle Kur’ânda sadece bu Sûrede tam 8 defa tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Son iki ayet, kıssanın en güzel şekilde sona ermesi olan hüsn-i intihâ sanatına örnektir.

Ayet, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Bu cümlede olduğu gibi mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Ayetteki "Şüphesiz ki senin Rabbin aziz ve rahimdir" ifadesinde Cenab-ı Hak burada Azîz oluşunu Rahîm oluşundan önce zikretmiştir. Çünkü eğer bunu önce zikretmemiş olsaydı, çoğu kez "Allah, onlara azap etmekten aciz olduğu için rahmet etmiştir" denilebilirdi. Böyle bir vehmi silmek için galip, üstün, kahir demek olan izzetinden bahsetmiş ve bu izzetine rağmen kullarına rahmetli olduğunu bildirmiştir. Çünkü rahmet, ne kadar tam ve mükemmel bir kudret sahibinden kaynaklanıyorsa konum bakımından o nispette değerli olur. O halde Cenab-ı Hakk'ın bundan muradı şudur: Onlar kâfir oldukları ve ben de onların cezalarını hemen verecek kudrette olduğum halde, daha önce zikrettiğim gibi, her kerim bitkiyi yaratıp insanların her birine sıhhat, akıl ve hidayet kabiliyeti vermem açısından onlara hep merhamet ettim. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

Şuarâ Suresinde art arda gelen (8 ve 9) bu iki ayet sekiz yerde tekrarlanmıştır. İlki Hz. Muhammed'i (s.a.v) ve Rabbinden gelenleri yalanlayanları tekzip açıklamasından sonra gelmektedir. Daha sonra her tekrarlanış önceki yalanlayanların kıssalarının hemen ardından her bir kıssadan sonra gelmiştir. Her birinin farklı bir durum için gelmesi, ifadenin zikredilişine güzel bir anlam katmıştır. (Ömer Özbek, Arap Dili Ve Belâgatı'nda Itnâb Üslûbu)

Şuarâ Sûresi 10. Ayet

وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ  ١٠


10-11. Ayetler Meal  :   
Hani Rabbin, Mûsâ’ya; “Zalimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git! Başlarına geleceklerden hâlâ korkmuyorlar mı?” diye seslenmişti.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ hani
2 نَادَىٰ seslenmişti ن د و
3 رَبُّكَ Rabbin ر ب ب
4 مُوسَىٰ Musa’ya
5 أَنِ diye
6 ائْتِ git ا ت ي
7 الْقَوْمَ kavmine ق و م
8 الظَّالِمِينَ zalimler ظ ل م

Bulunduğu ortam ve dini tebliğle görevli olduğu muhatapları bakımından Hz. Mûsâ’nın durumu bir yönüyle Hz. Muhammed’in durumundan daha çetindi. Mûsâ aleyhisselâm köle gibi muamele gören bir kavme mensup olduğu halde bölgenin güçlü hükümdarı Firavun ve kavmini dine davetle görevlendirilmişti. Hz. Peygamber ise sosyal statü bakımından muhataplarıyla aynı seviyede bulunuyordu. Öte yandan Mekkeli müşrikler Arap yarımadasının hatırı sayılır kabilesi olmakla birlikte Firavun ve adamları kadar güçlü değillerdi. Bu âyetler, o zor şartlarda Hz. Mûsâ nasıl başarılı olduysa Hz. Peygamber’in de öyle başarılı olacağına işaret etmekte, müminlere ümit ve cesaret vermektedir.

Firavun İsrâiloğulları’nı köle gibi istihdam ediyor, onları ağır işlerde kullanıyordu. Nüfuslarının çoğaldığını görünce, kendi yönetimi için tehlike oluşturacakları endişesiyle yeni doğan erkek çocuklarını öldürtmeye başladı. İşte bu tutumları yanında Allah’ın varlığını ve birliğini de tanımamaları sebebiyle Allah onları “zalim kavim”olarak nitelendirmektedir.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 149

  Nedeye ندي :  Nida نِداء  kavramı sesin yükselmesi ve ortaya çıkışı manasını taşır. Ayrıca bazen salt anlamda ses için de kullanılır.      نِداء sözcüğünün asıl anlamı ise rutubet/nemdir. Bu kelimenin müstear olarak (istiare yoluyla) ses manasında kullanılmasının temelinde bir kimsenin ağzının fazla rutubetli olduğunda sesinin de güzelleşmesi yatmaktadır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 53 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nida, münâdi ve Daru-n Nedve'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. نَادٰى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

نَادٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُوسٰى  mef'ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَادٰى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  ندي ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. اَنِ  tefsiriyyedir. Veya  اَنِ ‘nin masdariyye olmasıda cazidir. اَنِ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب  harf-i ceriyle  نَادٰى  fiiline mütealliktir.  

ائْتِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  الْقَوْمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ ‘in sıfatı olup, nasb alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

الظَّالِم۪ينَۙ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Zaman zarfı  اِذْ , takdiri  اذكر (Hatırla, düşün!) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır. 

اِذْ  harfi ekseriyetle geçmiş zaman için kullanılan bir isimdir.

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّكَ  izafeti, Rab ismine muzaf olan  كَ  zamirinin aid olduğu Hz. Peygamber’e tazim ve teşrif ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ

 

Müstenefe olan cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Cümleye dahil olan  اَنِ  tefsiriyye, akabindeki ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  cümlesi, müfesseriyedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ  için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

ائْتِ  fiili kolay gelişi ifade eder. Hem somut hem soyut, hem hayır hem şer için kullanılır. Getirmek, vermek anlamları için de bu fiil kullanılır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât) Bu ayette gitmek manasındadır.

Zalim kavim ifadesini öncelikle söyleyerek bunların zalimliğini tescillemiş oldu; sonra, zalim kavmin anlam ve çevirisi firavun kavmi imişçesine Firavun kavmine ifadesini ona atf-ı beyan yaptı. Sanki bunlar aynı manada olmak üzere peşpeşe gelmiş iki ibare imiş de, bunlardan bahseden biri, dilerse zalim kavim diyerek dilerse firavun kavmi diyerek aynı şeyi ifade ediyormuş gibi. Zalim ismini ise iki yönden hak etmişlerdir; inkârcılık ve kötülükleriyle kendilerine zulmetmeleri yönüyle; İsrâiloğullarını köleleştirmeye çalışarak onlara haksızlık etmeleri yönüyle. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Şuarâ Sûresi 11. Ayet

قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ  ١١


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَوْمَ kavmine ق و م
2 فِرْعَوْنَ Fir’avn’ın
3 أَلَا
4 يَتَّقُونَ onlar korunmayacaklar mı? و ق ي

قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ 

 

Cümle, önceki ayette geçen  الْقَوْمَ ‘den bedel olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  اَلَا يَتَّقُونَ

 

Fiil cümlesidir. اَلَا  taaccüp manasında arz edatıdır. Hemze ve nâfiye (olumsuzluk) lâ (لا ) ‘sının birleşmesiyle ortaya çıkan mürekkep bir edattır.

يَتَّقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَلَا ; konuşmacı dinleyenlerin dikkatini çekmek,onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır.Onun için bu edata istiftah ve tembih edatı denilmiştir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

يَتَّقُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ 

 

Fasılla gelen ayetteki  قَوْمَ فِرْعَوْنَ  ifadesi  الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ’den bedeldir. Atf-ı beyan olması da caizdir. 

Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Muzâfun ileyh olan  فِرْعَوْنَ  kelimesi a’cemi alem olduğu için îrab kurallarına uymamıştır. Son harfin harekesi olan fetha, kesradan naibdir.

قَوْمَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette, "O zalimler kavmi/güruh" ifadesinden sonra "Firavun kavmi" denilmesi, bu kavmin zulümde artık özel isim gibi olduğunu, sanki zalimler kavminin manasının ve tercümesinin Firavun kavmi, olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 اَلَا يَتَّقُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Hemze inkârî istifhâm, لَا  nefy harfidir. Menfi muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve inkâr manası murad edildiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

أَلَا یَتَّقُونَ  ifadesi  نَ ‘un kesresiyle  أَلَا یَتَّقُونِ  şeklinde de okunmuş olup anlamı, ‘’Hala benden sakınmayacaklar mı?’’ şeklindedir. İki  نَ  yan yana geldiğinden dolayı  نَ , kesre ile yetinildiğinden dolayı da  ى  hazfedilmiştir. Şayet (Hala sakınmayacaklar mı?!) cümlesi neyle ilişkilidir? dersen şöyle derim: Bu, Musa’yı kendilerine uyarı için göndermenin akabinde getirilmiş yeni bir cümle olup; Firavun kavminin çirkin zulüm ve adaletsizlikleri, hiçbir akıbet endişesi taşımamaları, Allah’ın (azap) günlerinden az korkup az sakınmaları karşısında Hazret-i Musa’yı şaşkınlığa sevketmek için Hala sakınmayacaklar mı?! buyrulmaktadır. “Hala sakınmayacaklar mı?!’ ifadesinin ‘zalimler’ ifadesindeki zamirden hal olması da mümkündür; ‘Allah’tan ve O’nun cezalandırmasından korkmadan zulmeden kavme’ demektir; daha sonra bu hale, yadırgama ifade eden hemze eklenmiştir. İfadeyi muhatap sıygasıyla  أَلَا یَتَّقُونَ (Hala sakınmayacak mısınız?!) şeklinde okuyanlara gelince, memnuniyetsizliklerini onların yüzüne yüzüne ifade etmek ve yadırgamalarını yüzlerine söylemek maksadıyla iltifat sanatı yapmışlardır. Şayet iltifatın anlamı nedir? Konuşmada Musa (a.s)’a hitap edilmektedir. İltifat edilen kimseler ise o an gaibdirler ve ne hissettikleri bilinmemektedir?” dersen şöyle derim: Bu sözün, onlara gönderilen zatla yapılan konuşmadaki varlığı, sözü bizzat onların yanında söylemek ve onların kulağına işittirmek anlamındadır; zira bu sözü tebliğ eden, insanlara ulaştırıp onlar arasında yayan odur. Bu ifadede onun takvasını arttırmaya yönelik bir teşvik ve incelik vardır. Kâfirler hakkında indirilen nice ayetler vardır ki onu düşünmek ve onun varlığından ibret almak noktasında en büyük pay müminleredir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

Bu iki ayette (10-11) tevbîh manası olmaksızın sadece tahdîd anlamı vardır. Son ayette  ألا  edatı tahdîd manası için gelmiştir. Nitekim bu edat, tahdîd ve arz manalarının ikisi için de gelmektedir.  Ayrıca burada bir de emir manası vardır: ‘Savaşın!’, ‘Bize melekleri getir!’, ‘Korunsunlar!’. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

Hz Mûsa'nın uyarı için gönderilmesinden sonra bunun zikredilmesi, onların zulümdeki taşkınlık ve düşmanlıklarındaki aşırdıklarından taaccüp ettirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şuarâ Sûresi 12. Ayet

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ  ١٢


Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Musa) dedi ق و ل
2 رَبِّ Rabbim ر ب ب
3 إِنِّي şüphesiz ben
4 أَخَافُ korkuyorum خ و ف
5 أَنْ diye
6 يُكَذِّبُونِ beni yalanlayacaklar ك ذ ب

Çoğu zaman insanlar peygamberleri yalancılıkla itham etmişlerdir. Hz. Mûsâ böyle bir durumla karşılaşmaktan endişe ettiği için moralinin bozulacağını, bunun da dilinin dolaşmasına sebep olacağını (krş. Tâhâ 20/27), dolayısıyla peygamberlik görevini yerine getirirken rahat konuşamayacağını Allah Teâlâ’ya arzetmiş; ya kendisine yardımcı olmak veya tek başına Firavun’a elçi olarak gitmek üzere kardeşi Hârûn’un görevlendirilmesini niyaz etmiştir. Ayrıca İsrâiloğulları’ndan biriyle kavga eden bir Kıptî’yi öldürmüş olmasından dolayı kendisinin de öldürülmekten korkması böyle bir talepte bulunmasına sebep olmuştur (bu konuda bilgi için ayrıca bk. Kasas 28/15).

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 149-150

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli nida ve cevabıdır.  

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ ’dur. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ى  mütekellim zamiri  إِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اَخَافُ  kelimesi  إِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اَخَافُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir  أنا ’dir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يُكَذِّبُونِ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

Merfû muzari fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir  ن  harfi getirilir.  يُكَذِّبُونِ  fiilinde olduğu gibi. Buna nun-u vikaye denir. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُكَذِّبُونِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi ve münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Nida harfi ve muzâfun ileyhin hazfi, mütekellimin münadaya yakın olma isteği sebebiyledir.

Veciz anlatım kastıyla gelen,  رَبّ۪ي  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Musa şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet onun, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işaretidir.

Nidanın cevabı olan  اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkâri kelamdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُكَذِّبُونِ  cümlesi, masdar teviliyle  اَخَافُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُكَذِّبُونِ  fiilinde mef’ûl olan mütekellim zamiri Hz. Musa’nın ruh halini beyan ve fasılaya riayet için hazfedilmiştir. Fiilin sonundaki vikaye  نِ ’ndaki kesra, hazf edilen mütekellim  یَ ’sından ivaz olarak gelmiştir.

يُكَذِّبُونِ  fiili,  تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı en belirgin anlam, kesrettir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)

Şuarâ Sûresi 13. Ayet

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ  ١٣


“Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Hârûn’a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap).”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَضِيقُ ve daralıyor ض ي ق
2 صَدْرِي göğsüm ص د ر
3 وَلَا ve
4 يَنْطَلِقُ açılmıyor ط ل ق
5 لِسَانِي dilim ل س ن
6 فَأَرْسِلْ onun için elçilik ver ر س ل
7 إِلَىٰ
8 هَارُونَ Harun’a da

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَض۪يقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. صَدْر۪ي  mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَنْطَلِقُ  fiili, atıf harfi و ‘la makabline matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَنْطَلِقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لِسَان۪ي  mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أصبح رسولا فأرسل

(Eğer Resul olursa, gönder.) şeklindedir.

اَرْسِلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اِلٰى هٰرُونَ  car mecruru  اَرْسِلْ  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَنْطَلِقُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi  طلق ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar. 

اَرْسِلْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilen  وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

صَدْر۪ي - لِسَان۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الضِّيقُ  lafzı,  السِّعَةِ ‘nin zıttıdır. الغضب (öfke) ve  الكَمَدِ (keder) anlamında istiare olmuştur. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يَض۪يقُ  ve  يَنْطَلِقُ  cümleleri, اِنّ۪ٓي ’ deki  إِنَّ ’nin haberine atıfla merfûdur;  اَنْ يُكَذِّبُونِۜ ’deki  أَنْ ’in sılasına atfedilerek mansub da olabilir. Bu ikisi arasındaki anlam farkı şudur: Merfû olduğunda onda üç illet bulunduğunu ifade eder; yalanlanmadan korkmak, göğsünün daralması ve akıcı konuşamamak. Mansub olduğunda ise hissettiği korku her üçüyle de (yalanlama, göğsün daralması, akıcı konuşamama) ilişkili olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَض۪يقُ صَدْر۪ي  [Göğsüm daralır] - وَلَا يَنْطَلِقُ [konuşamam] arasında güzel bir mukabele sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Hz Mûsâ, bu arzuhalini üç şey üzerine bina etmiştir: yalanlanma korkusu, kalbin daralması ve zaten kendisinde mevcut olan dil tutukluluğunun, sıkılması halinde ruhî bunalımın kalbini etkilemesiyle kendisini konuşamaz hale getirmesi. Zira bunlar bir araya gelince, dil tutukluğu tuttuğunda kendisini takviye edecek bir yardımcıya şiddetle ihtiyacı hasıl olur ki, davetine halel gelmesin ve hücceti inkıtaa uğramasın. Hazret-i Mûsa'nın bu gerekçeleri, İlâhî emri telakki etmesiyle bir ilgisi yoktur. Bu, emri yerine getirmek için yardımcı talep etmesi ve özür beyan etmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن أصبح رسولا (Eğer rasul olursa) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Burada, alt seviyede olandan üst makama yöneltilen emir, dua manası ifade ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husûle gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir (ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ [Harun'a da peygamberlik ver] cümlesinde îcâz vardır. Zemahşerî şöyle der: Bunun aslı şudur: Harun'a da Cebrail'i gönder, onu da peygam­ber yap, onunla beni kuvvetlendir ve destekle. Burada Yüce Allah çok güzel bir kısaltma yapmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayetin zahirinde Hz Musa'nın, Hz Harun'nun kendisiyle birlikte nebî olmasını istediği hususu yer almamaktadır. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın, “Biz alemlerin Rabbinin gönderdiği peygamberiz deyin" (Şuara, 16) şeklindeki ifadesi buna delâlet etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şuarâ Sûresi 14. Ayet

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ  ١٤


“Bir de onlara karşı ben suçlu durumundayım. Bu yüzden onların beni öldürmelerinden korkarım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَهُمْ ve onların var
2 عَلَيَّ bana yükledikleri
3 ذَنْبٌ bir suç ذ ن ب
4 فَأَخَافُ korkuyorum خ و ف
5 أَنْ diye
6 يَقْتُلُونِ beni öldürecekler ق ت ل

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَلَيَّ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  ذَنْبٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَافُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أناَ ‘dir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çevirir. 

يَقْتُلُونِ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

Merfû muzari fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir  ن  harfi getirilir.  يَقْتُلُونِۚ  fiilinde olduğu gibi. Buna nun-u vikaye denir.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mekulü’l-kavle dahil olan ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  ve  عَلَيَّ  car-mecrurları, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  ذَنْبٌ  muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyhin nekre gelişi nev içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذَنْبٌ  kelimesiyle o Kıptîyi öldürmesi kastedilmiştir. Anlam şöyledir: Üzerimde, onlara karşı işlediğim bir suçun sorumluluğu var; o da öldürme eylemine karşı bana kısas yapılmasıdır. Bundan dolayı beni öldürmelerinden korkarım. Buna göre, cümlede muzāf (sorumluluğu) hazf edilmiş olmaktadır. Ya da kötülüğün cezası kötülük olarak isimlendirildiği gibi, (Muhtemelen, Şûrâ 42/40 daki ‘’kötülüğün karşılığı dengi bir kötülüktür’’ ifadesine telmihte bulunularak, kötülüğe verilen cezanın -aslında kötülük olmadığı halde- mecazen bu adla anıldığını ifade ediyor; sözgelimi ‘insanlara hayat bahşetsin diye konulan kısas cezasına kötülük denmez, demek istiyor. Oysa burada -Mekkî bir sure olduğundan- hukukî kurumsal bir cezadan ziyade, fertlerin birbirlerine kestikleri münferit cezalardan söz edilmekte; suçluyu cezalandırırken aşırıya kaçılmaması tavsiye edilmektedir; yani aslında mağdur ve mazlum durumdaki kişi de düşmanına hakiki manada bir kötülük etmektedir, suçun sorumluluğu da suç olarak isimlendirilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَقْتُلُونِ  cümlesi, masdar teviliyle  اَخَافُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır.

یَقۡتُلُونِ  fiilinin sonundaki  نِ , vikayedir. Vikaye نِ ’ndaki kesra, Hz. Musa’nın ruh halini beyan ve fasılaya uygunluk gözetilerek hazf edilen mütekellim  یَ ’sından ivaz olarak gelmiştir.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet peygamberlerin, fazilet sahibi kimselerin, velilerin Allah'ı tanımalarına, Allah'tan başka hiçbir failin olmadığını bilmelerine rağmen korkabileceklerini de göstermektedir. Çünkü yüce Allah dilediğini, dilediğine musallat kılar. فَأَخَافُ أَن یَقۡتُلُونِ [Beni öldürmelerinden korkuyorum] ifadesi peygamberlik görevimi yapmadan önce demektir. Bu da bahane uydurma değildir, sadece beklenen belayı def etmek istemektir, nitekim bunda davet işine karşı yardım isteme de vardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Hazret-i Mûsa'nın bu sözü de, emre uymamak için bir gerekçe belirtmek anlamında değil, fakat ancak vaki olmasından önce, beklenen belâyı def etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şuarâ Sûresi 15. Ayet

قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ  ١٥


Allah dedi ki, “Hayır, korkma! Mucizelerimizle gidin. Çünkü biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Allah) dedi ق و ل
2 كَلَّا hayır
3 فَاذْهَبَا ikiniz de gidin ذ ه ب
4 بِايَاتِنَا ayetlerimizle ا ي ي
5 إِنَّا şüphesiz biz
6 مَعَكُمْ sizinle beraberiz
7 مُسْتَمِعُونَ dinliyoruz س م ع

Yüce Allah, Firavun ve adamlarının Hz. Mûsâ’ya herhangi bir zarar veremeyeceklerini kendisine bildirerek tereddütlerini giderdikten sonra ondan kendisine dayanıp güvenmesini istemekte ve yardımlarıyla onların yanında olacağını bildirmektedir.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 150

قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavl cümlesi red ve caydırma harfinin delalet ettiği şeydir. Takdiri;  ارتدع عن الخوف (Korkudan uzak dur)… şeklindedir.

كَلَّا , red ve caydırma harfidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اذْهَبَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا car mecruru  اذْهَبَا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبّسين بآياتنا  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ناً  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ناً  mütekellim zamiri  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.  مَعَكُمْ  car mecruru  مُسْتَمِعُونَ ‘ ye mütealliktir. مُسْتَمِعُونَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

كَلَّا ; Cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabı tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve bir çok nahivciler ile Basra Dil mektebinin çoğunluğu bu edatın  ك  ile olumsuzluk  لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da كَلَّا  Edatı ) 

‘Hayır, kesinlikle hayır, asla, mümkün değil’ manalarini taşıyan  كَلَّا  sözcüğü, söyleyen kişiyi azarlamak, sözlerini ret ve iptal etmektir. Bu, olumlu cevap vermek anlamına gelen evet sözcüğünün zıttıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredat)

مُسْتَمِعُونَ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ كَلَّاۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Bu ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli mahzuftur. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَلَّا  red ve caydırma harfidir.

Bir cevap edatı olan كَلَّاۜ , kendinden önce geçen cümlenin ifade ettiği düşüncenin doğru olmadığını sert bir şekilde ifade etmeye yarar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

كَلَّا , cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabı tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve bir çok nahivciler  ile Basra Dil mektebinin çoğunluğu bu edatın  ك  ile olumsuzluk  لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da كَلَّا  Edatı ) 

‘Hayır, kesinlikle hayır, asla, mümkün değil’ manalarini taşıyan  كَلَّا  sözcüğü, söyleyen kişiyi azarlamak, sözlerini ret ve iptal etmektir. Bu, olumlu cevap vermek anlamına gelen evet sözcüğünün zıttıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)


 فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا 

 

فَ  atıf harfiyle mahzuf mekulü’l-kavle atfedilen bu cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بِاٰيَاتِنَٓا  car mecruru  اذْهَبَا  ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Car mecrurun müteallakının hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır.

اٰيَاتِنَا  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan ayetlere, tazim ve teşrif ifadesi vardır.

Şayet  فَاذْهَبَا  sözü neye atfedildi?” dersen şöyle derim:  كَلَّاۚ 'nın işaret ettiği fiile atfedilmiştir. Adeta; “Ey Musa! Endişe ettiğin şeyi önemseme. Sen ve Harun gidin.” denmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu kelâmda, Allah (c.c), Hz Mûsa'nın her iki talebine de icabet buyurduğunu beyan etmektedir: Onların şerrini def etmek ve kardeşi Harun'u da yanına katmak. Yani ey Mûsâ! O zannettiğin şeyleri bırak da, istediğin gibi kardeşinle beraber gidin... (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

"Mûcizelerimizle" denilmesi, bu mucizelerin, Hz Mûsa'nın korktuğu şeyi def edeceğine işaret etmektedir. "Çünkü şüphesiz ki biz, sizinle beraberiz..." ifadesi de, Hz Mûsâ ile Hârun için ziyadesiyle teselli olup kâmil bir koruma altında olduklarını bildirmektedir. Nitekim diğer bir âyette de: Şüphesiz ben sizinle beraberim; her şeyi işitir ve görürüm." denilmektedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)


اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekid edilen isim cümleleri, muhkem/sağlam cümlelerdir.

قَالَ  fiilinde zamir müfred gaib iken,  اِنَّا ’da cemi mütekellime iltifat edilmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mekân zarfı  مَعَكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak ve ihtimam için amili olan  مُسْتَمِعُونَ  ’ye takdim edilmiştir.

Müsned olan  مُسْتَمِعُونَ , humasî  استمع  fiilinin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ "Biz sizinle beraberiz, sizi dinliyoruz." cümlesinde istiare sanatı vardır. Yüce Allah, kendi halini, müttefiklerine destek olmak ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmak için, insanlar arasındaki tartışmaya katılan, aralarında geçenleri dinleyen ve destek vaad eden güçlü bir adamın haline benzetmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Allah Teâlâ’nın, ‘Biz sizinle beraber işiticiyiz’ sözünde ‘Biz size düşmanlarınıza karşı yardımcı olanız’ anlamı idmâc edilmiştir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. ‘İşitiriz’ buyurularak ‘bunların gereğine göre hareket eder sizi koruruz’ demektir. 

Bu kelâmda Allah'ın hali, dostlarına yardım etmek ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmak için bir kavmin birbiriyle olan mücadelesinde hazır bulunan şevketli bir hükümdarın hak ile temsil edilmektedir. Bu, yardım vaadini kuvvetle ifade etmek içindir. Burada işitmek, mecazî olarak bilmek yerinde kullanılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada "işitme" işini mecaz kabul ettik. Çünkü "istimâ", kulak verme ve dinleme demektir. Bu ise Allahü teâlâ için söz konusu değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

Burada,  مَعَكُمْ  [sizinle be­raberim] terkibinde zamir çoğul kipinde olmakla birlikte, onunla iki kişi kastedilmiştir. Onlar Allah katında şerefli oldukları için, şereflerini daha da artırmak maksadıyla, o iki kişiye sanki çoğul kişilere hitap eder gibi hi­tap etmiştir. (Sîbeveyhi, Bahru’l Muhit)

Hz  Mûsa'ya vaad edilen, Firavun’un huzurunda gerçekleşeceği için bu hitapta çoğul zamiri kullanılmıştır. Yani biz, ikinizle Firavun arasında cereyan edecek olanların hepsini işitiriz; sonuçta sizi ona karşı muzaffer kılarız. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sıfat, (ضارب) ve (مضروب) gibi, ism-i fail ya da ism-i mef’ûl şeklinde bir fiili tavsif etmek için gelirse, hudûs (sonradan meydana gelme, zaman zaman meydana gelme) ifade eder. Ama böyle olmaz da, sıfat-ı müşebbehe olursa, sübut (devamlılık ve süreklilik) ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Şuara/56) 

İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.

İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbn Hişâm ve İbn Mâlik’de haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

Şuarâ Sûresi 16. Ayet

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  ١٦


“Firavun’a gidin ve deyin: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz”,

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأْتِيَا gidin ikiniz ا ت ي
2 فِرْعَوْنَ Fir’avn’e
3 فَقُولَا ve deyin ki ق و ل
4 إِنَّا gerçekten biz
5 رَسُولُ elçisiyiz ر س ل
6 رَبِّ Rabbinin ر ب ب
7 الْعَالَمِينَ alemlerin ع ل م

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أْتِيَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. فِرْعَوْنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. 

فَ  atıf harfidir. قُولَٓا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ‘dir.  قُولَٓا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ناً  mütekellim zamiri  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.  رَسُولُ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup, damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْعَالَم۪ينَۙ muzâfun ileyh olup cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimelere mülhaktır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

 

Atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki …اذهبا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayet, Allah Teâlâ’nın Musa ve Harun’a (a.s) sözlerinin devamıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Aynı üslupta gelen  فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَقُولَاۤ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِینَ  cümlesi, Musa ve Harun (a.s)’a, Firavun’a söyleyecekleri sözleri bildiriyor. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekid edilen isim cümleleri, muhkem/sağlam cümlelerdir.

إنَّ ’nin haberi olan  رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِینَ ‘nin, az sözle çok şey anlatmak amacına matuf izafet terkibinde gelmesi müsnedün ileyhin tazimi içindir. Çünkü müsnedin tazim anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tazimine sebeptir. Ayrıca bu izafet, Rab ismine muzâf olan  رَسُولُ  için şan ve şeref ifade eder.

إِنَّا  ve  رَسُولُ  kelimeleri arasında, cemiden müfrede geçişte iltifat sanatı vardır.

Müsned, tazim ve teşrif ifade eden kelimelere muzâf olduğunda, müsnedün ileyhin de tazimine delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında  إِنَّ  bulunur. Yani, lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda ( inkâr makamında) cevabın başına  إِنَّ  gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette ifade, Musa ve Harun’a (a.s) hitaben tesniye olarak devam ederken  رسول  kelimesi müfred olarak kullanılmıştır. Bu ise iki peygamber olmasına rağmen kelimenin  رسالة  anlamına binaen götürülen mesajın tek bir mesaj olması ve her iki kardeşin de aynı misyonu taşıması ile açıklanmış ve burada tesniyeden müfrede bir iltifatın olduğu zikredilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Resul o mâhiyetin bir mi, daha çok mu olduğunu beyân etmeksizin bir mâhiyete verilen isimdir. Elif-lâm, istiğrak değil, vahdet (tek oluş) ifade eder. Bunun delili senin "İnsan, gülendir" deyip, "Her insan, gülendir" dememen gibidir."Resul" lafzının, sadece bir mahiyet ifade ettiği, mahiyetin de bire ikiye hamledilebildiği sabit olunca, ayetteki "Biz, alemlerin Rabbinin Resulüyüz" ifadesinin doğruluğu sabit olmuş olur.

Resul kelimesi bazan, "risâlet" manasına da gelir. Buna göre ayetin manası, "Biz, Onlar aynı şeriatı getirdikleri ve kardeş olarak beraber oldukları için, her ikisi sanki bir peygamber gibi kabul edilmişlerdir. Bundan "Bizim her birimiz bir resuldür" manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Şuarâ Sûresi 17. Ayet

اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ  ١٧


“İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَنْ
2 أَرْسِلْ gönder ر س ل
3 مَعَنَا bizimle beraber
4 بَنِي oğullarını ب ن ي
5 إِسْرَائِيلَ İsrail

اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ

 

Fiil cümlesidir.  اَنْ  tefsiriyyedir. Veya  اَنِ ‘nin masdariyye olmasıda cazidir. اَنِ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب  harf-i ceriyle  اَرْسِلْ  fiiline mütealliktir.  

اَرْسِلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مَعَنَا  mekân zarfı olup  اَرْسِلْ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَن۪ٓي  mef’ûlun bih olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  نْ  hazfedilmiştir. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

اَرْسِلْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiill, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ

 

Müstenefe olan ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cümleye dahil olan  اَنْ , tefsiriyyedir. Tefsir, önce geçen sözdeki kapalılık veya karışıklığı gidermek manasıyla getirilen ıtnâb sanatıdır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَرْسِلْ  fiiline müteallik  مَعَنَا  mekan zarfı, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

 اَنِ ’in masdar harfi olması da caizdir. O takdirde cümle mahzuf  ب  harf-i ceriyle birlikte masdar tevilinde, önceki ayetteki  رَسُولُ ‘ye müteallik olur.

İki ayet arasındaki meskutun anh mevcuttur. Hazif, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek konuya odaklanmasını sağlamaktadır. Bu üslup îcaz-ı kasrdır.

Cümlenin ‘’Ve ikisi Firavun’a geldiler ve bunu kendisine söylediler’’ kısmı hazf edilmiştir. Çünkü karıştırılmayacak kadar açıktır. Bu tür özetlemeler Kur’an’da çoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetteki "İsrailoğullarını beraberimizde yollayasın diye" cümlesindeki "İrsal" (yollama) ile, salıverme, bırakma, boşaltma manaları kastedilmiş olup, Hz Musa bu ifadesi ile, "İsrâiloğullarını artık bırak, bizimle gelsinler" manasını kastetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 18. Ayet

قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ  ١٨


Firavun, şöyle dedi: “Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Fir’avn) dedi ki ق و ل
2 أَلَمْ
3 نُرَبِّكَ biz seni yetiştirmedik mi? ر ب و
4 فِينَا içimizden
5 وَلِيدًا bir çocuk olarak و ل د
6 وَلَبِثْتَ ve kalmadın mı? ل ب ث
7 فِينَا aramızda
8 مِنْ
9 عُمُرِكَ ömründen ع م ر
10 سِنِينَ nice yıllar س ن و

Vaktiyle Firavun’un, İsrâiloğulları’nın yeni doğan erkek çocuk­larını öldürtmesi sebebiyle Mûsâ dünyaya geldiğinde annesi onu bir sandık içinde nehre bırakmıştı; çocuk Firavun’un hizmetçileri tarafından bulunmuş ve Firavun’un sarayında yetiştirilmişti. Bu arada Mûsâ, İsrâiloğulları’ndan biriyle kavga eden bir Kıptî’nin saldırılarını engelleme girişiminde bulunurken bir yumruk vurmuş, adam da ölmüştü; 18 ve 19. âyetlerde Firavun bu olaylara işaret ederek Mûsâ’yı nankörlükle itham etmektedir. Tefsirlerde Hz. Mûsâ’nın, öldürme kastı olmaksızın Kıptî’ye vurduğu ve bu olayın kastı aşan müessir fiil neticesinde meydana geldiği anlatılmaktadır (ayrıca bk. Kasas 28/16).

Bu olaydan sonra Hz. Mûsâ, Firavun ve kavminin kendisini öldürmek istediklerini haber alınca korkmuş ve Mısır’ı terkederek Akabe körfezinin kuzeyindeki Medyen’e gitmişti (krş. Kasas 28/20). Cenâb-ı Hak daha sonra ona ilim, hikmet ve peygamberlik görevi verdi, kardeşi Hârûn’la birlikte Firavun ve kavmine gönderdi.

 Amera عمر :   İmaret عِمارَةٌ sözcüğü harap, viran ve terkedilmiş olmanın zıddıdır. Fiil olarak عَمَرَ arazisini sürdü, işledi ve geliştirdi anlamında kullanılır.

Ömür عُمْرٌ, bedenin hayat aracılığıyla mamur olma süresidir. İ'timar إعْتِمارٌ ve umre عُمْرَةٌ sevgiyi/sevgiliyi mamur etme hedefi taşıyan ziyarettir. Şeriatte ise belli ibadetlerin icra edildiği Kabe ziyaretidir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 24 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ma'mur, ömür, umre, Umran, tamir, îmar, imaret, mimar, hamarat, Amr, Muammer ve Ömer'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli  اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

نُرَبِّ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ينَا  car mecruru  نُرَبِّكَ  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, في منازلنا  şeklindedir. وَل۪يداً  kelimesi hitap zamirinin hali olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَبِثْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ينَا  car mecruru  لَبِثْتَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ عُمُرِكَ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

سِن۪ينَ  zaman zarfı  لَبِثْتَ  fiiline mütealliktir. Cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) نُرَبِّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi   ربو ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً  وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu ayette Allah Teâlâ, firavunun sözlerini bildirmektedir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan, muzari fiil sıygasında hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden  اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen takrir manası murad edildiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca muhatabı olan Musa (a.s)’ın bilmediği bir konudan bahsediyor değildir. Cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde olayı gözümüzün önünde canlandırmıştır. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُرَبِّكَ ‘deki  كَ  zamirinden hal olan  وَل۪يداً , zü’l-hâlin durumunu açıklayan ıtnâb sanatıdır.

Firavun bu ayetteki sözleri, onların yolculukları ve Allah'ın emrettiği şeyi bildirmelerinden sonra söylemiştir. Olayın seyrindeki meskutun anh, îcaz-ı hazif sanatıdır.

وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ  cümle atıf harfi  وَ ‘la mekulü’l-kavl cümlesine atfedilmiştir. İstifhama dahil olan cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

فِینَا  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü insanlar hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. İnsan topluluğu burada zarfa benzetilmiş, aralarındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً [Seni içimizde bir çocuk olarak büyütmedik mi? dedi] cümlesinde hazif yoluyla îcâz vardır. Bu hazfi sözün akışı göstermek­te olup takdiri şöyledir: Firavun'a gittiler ve ona bunları söylediler. O da Musa 'ya  لَمْ نُرَبِّكَ  (seni biz büyütmedik mi?) dedi. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Burada istifhamdan murad, Musa’ya büyüyüp yetişmesini hatırlatmaktır. Tebliğ ettiği risaletten ve Allah Teâlâ’nın Rab olduğu iddiasından vazgeçirme amacı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Seni bir çocukken himayemizde büyütmedik mi? Hayatının bir kaç senesini aramızda geçirmedin mi? anlamında soru mahiyetinde görünürken, aslında ‘’tabii ki büyüttük, elbette birkaç seneyi aramızda geçirdin. Bunda şüphe yok. Bunları inkâr edemezsin anlamında tahkik ve tespit’’ amaçlanmıştır. İstifham-ı takririnin bu çeşidi lafız olarak inşâ, anlamca haberdir. Lafzen inşâdır, çünkü istifham sıygası inşânın bölümlerindendir. Mana yönünden ise haberdir, çünkü haberin tespit ve tahkiki anlamında kullanılmıştır. اَلَمْ نُرَبِّكَ (Seni yetiştirmedik mi?) sorusunun anlamı: (Elbette seni yetiştirdik) şeklindedir. (Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)

Şuarâ Sûresi 19. Ayet

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ  ١٩


“(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَفَعَلْتَ ve yaptın ف ع ل
2 فَعْلَتَكَ yaptığın ف ع ل
3 الَّتِي
4 فَعَلْتَ o (kötü) işi ف ع ل
5 وَأَنْتَ ve sen
6 مِنَ -den(sin)
7 الْكَافِرِينَ nankörler- ك ف ر

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَعَلْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamiri  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. فَعْلَتَكَ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl,  فَعْلَتَكَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası فَعَلْتَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

فَعَلْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamiri  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. اَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi , فَعَلْتَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْكَافِر۪ينَ  car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cülesi şeklindedir (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْكَافِر۪ينَ ; sülâsi mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Bu ayet, Firavun’un sözlerinin devamıdır. Cümlede mütekellim Firavun, muhatap Musa (a.s)’dır. Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

فَعْلَتَكَ ; muhatap zamirine muzâf olmuş tekid ifade eden, mef’ûlu mutlaktır. 

فَعْلَتَكَ  için sıfat konumundaki müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي ‘nin sılası olan  فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَـٰفِرِینَ  cümlesi  فَعَلْتَ ‘deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْكَافِر۪ينَ  car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.

فَعَلْتَ - فَعْلَتَكَ  kelimeleri arasında iştikak cinası, bu kelimelerde ve  فَعَلْتَ ‘nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayet-i Kerimede öldürme olayının açıkça zikredilmeyip kapalı geçilmesi, bu hadisenin çirkinliği dolayısıyladır.  

Musa'nın (a.s) yaptığı işin, الفعلة (büyük bir iş) kelimesiyle ifade edilmesi, olayın korkunçluğunu ve durumun önemini ifade eder. Bundan maksat, Musa 'nın (a.s) Kıbtîyi öldürmesidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

فَعْلَتَكَ  [o yaptığın şeyi] kelimesi, Şa‘bî’den gelen rivayette  فِعْلَتَكَ  şeklinde esreli olup, kıptîyi nasıl öldürdüğünü ifade etmektedir; çünkü onu yumrukla öldürmüştür ki bu da bir öldürme nev‘idir.  الفعلة  kalıbı ise, tek bir vuruş ifade eder. (نَصْرة  kalıbı, masdar binâ-i merra, نِصْرة  kalıbı ise masdar binâ-i nev‘ olup ilki bir tek yardım etmeyi, diğeri bir çeşit yardım etmeyi ifade eder.) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَـٰفِرِینَ  ifadesinin hal olması da mümkündür: Benim nimetlerime nankörlük ederek onu öldürdün! Ya da ‘o Kıyamet saatini inkâr edenlerden’ olmakla suçladığın kişilerden biri olarak onu öldürdün!” demek istiyor; ona iftira atıyordu veya onun durumundan bîhaberdi; çünkü Musa (a.s) onların arasında ‘korkudan gerçek inancını gizleyerek’ yaşıyordu. Allah, peygamber yapmak istediği kullarını büyük -ve bazı küçük- günahlardan korur. Kâfirlikten mi korumayacak!? 

وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَـٰفِرِینَ  ifadesinin, Musa (a.s)’ın, nimete nankörlük edenlerden olduğuna dair müstakil bir hüküm olması da mümkündür. Çünkü nimete nankörlüğü alışkanlık haline getiren birinin, kendisine nimet veren kişinin has adamlarını öldürmesi beklenmedik bir şey değildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Firavun, Hz Mûsa'yı yetiştirip büyütmesi gibi ona yaptığı iyilikleri saydıktan sonra ona "Yaptığın işi de yapmıştın" diyerek kendisinin aşçısı olan kibtîyi öldürmesinden dolayı onu kınadı ve bunu çok büyütüp kendisini rezil-rüsva etmeye çalıştı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَـٰفِرِینَ  cümlesi, sen iyiliklerime nankörlük ettin; nitekim benim has adamlarımdan birini öldürdün. Yahut sen kâfirin tekisin, demektir. Buna göre. Firavun, Hz Mûsa'ya iftira etmişti, yahut onun gerçek durumunu bilmiyordu. Nitekim Hz Mûsâ, onun sarayında yaşarken takiyye ediyordu yoksa Hz Mûsâ nerde, onların dinine iştirak etmesi nerde! Yahut Firavun'un bu sözü, Hz Mûsa'nın, onun ilâhlığını inkâr ettiği, yahut onların dinine göre kafir sayıldığı anlamındadır. Zira onların taptıkları başka bir ilâhları vardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Allah, insanı çok farklı melekelerle, kabiliyetlerle yaratmış ve ona irade, yani seçme hürriyeti vermiştir. Ayrıca, onu inanma ve ibadet etmeye eğilimli yaratmıştır. Bunun yanısıra, kâinat ve insan, baştan sona Allah'ı gösteren apaçık işaretlerle doludur. Her insanın hayatında da ona “Allah” dedirtecek, vicdanının sesini duyuracak o kadar çok hadise cereyan eder ki! Bütün bunlardan ayrı olarak Allah (c.c.) insanlık tarihi boyunca her biri Allah hakikatinin en canlı şahidi olan çok sayıda peygamber göndermiş ve onların peygamber olduğunu gösteren onca açık delilin yanısıra, bir de onlara mucizeler lütfetmiştir. Kısaca Allah (c.c.), insan aklına imanın bütün kapılarını açar, ama irade verdiği, seçme hürriyeti tanıdığı insandan bu iradeyi ve seçme hürriyetini almak manâsına gelecek şekilde onları imana zorlamaz. Küfür, inanmak için yeterli delilin olmamasından kaynaklanmaz; tam tersine kibrine, cehaletine, zulmüne, yanlış bakış açışına, şartlanmışlığına ve nefsaniyetine mağlup olan insanın bu delilleri bilerek örtmesinden kaynaklanır. Geçmişte helâk edilen kavimlerin açık tarihleri, bunu apaçık göstermektedir. Onlar, onca delilin yanısıra istedikleri farklı mucizeler de kendilerine gösterildiği halde hem inkârda, hem de her biri helâk sebebi zalimliklerinde, ağır günahlarında ısrar etmişlerdir. (Meselâ, bkn. A'râf Sûresi/7: 73-79)
Sayfadan Gönüle Düşenler

Yeryüzünün bitkilerinden ibret almalı. 

Her çiçek dalında güzeldir. Kendi toprağındayken ışıltılıdır. Her çiçek, tefekküre açılan yeni bir kapıdır. Onlara baktığında hayatın bir çok evresine şahit olur insan: 

Yapraklarını açmak için sabırsızlananlar; 
Açmış ve hayatının bütün evrelerini tamamlamış, artık yeryüzündeki son anlarını yaşayanlar; 
Solan çiçeklerin arasında, hayatın ne olursa olsun devam ettiğini kanıtlayan, gururla serpilenler; 
Okul çantasını sallayan çocuğun darbesiyle, dalı kırılan ya da bir başkasının sevdiğini mutlu etmek uğruna, en güzel döneminde koparılanlar. 

Yağmur yağınca kimisine daha sert vurur; 
Rüzgar esince, kimisi arkasında kalanlara siper olur; 
Kimisi karşılaştıklarıyla daha çabuk yıpranır, kimisi de darbelere rağmen bir şekilde ayakta durur; 
Kimisi kendisine hiç kimsenin gözü değmeden, farkedilmeden gider, kimisi de dikkatleri üzerine çeker ama bunun da bedelini öder. 

Kimisi yumuşak sözlerden, sevgiden nasiplenir, kimisi de yoluna yoluna en sonunda çöpe atılır; 
Kimisi donar, kimisi de pişer; 
Kimisi aynı kökten gelen ailesinin acısına şahit olmadan solar, kimisi de diğerlerinin solma anında açar ve hepsinin solmasına şahit olur. 

Mevsimi bittiğinde, çiçek açan yerde hayat durur. Sanki orada hiç çiçek açmamış gibi ölü bir hale bürünür. Ve bir gün bahar geri gelir ve hiç ölmemiş gibi hayat yeniden başlar. 

Allahım! Hayatımızın her evresinde yardımcımız ol. Daima bizi iyi insanlarla karşılaştır. Etrafımızı hayırlı insanlarla donat. İhtiyacımız olduğunda; karşımıza yaptığı işi seven ve işinin ehli olan kişileri çıkar. Dünyanın içinde kaybolduğu için aklı, imanı, kalbi yarım kalmış insanların şerrinden ve halimizin onlara benzemesinden koru.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji