بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراًۜ ٣٣
وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراًۜ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la mukadder أنزلناه (onu indirdik.) fiiline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِمَثَلٍ car mecruru يَأْتُونَكَ fiiline mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ cümlesi, يَأْتُونَكَ ’deki mef’ûlun bihin hali olarak mahallen mansubdur.
جِئْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِالْحَقِّ car mecruru جِئْنَاكَ ’deki failin veya mef’ûlün bihin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبّسين بالحقّ أو متلبسّا بالحقّ (Hakka bürünerek) şeklindedir.
اَحْسَنَ atıf harfi وَ ’la بِالْحَقِّ ’ya matuf olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. تَفْس۪يراً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki mukadder …أنزلناه cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.
Nefy harfi ve istisna edatı ile oluşan kasr, hakkı ve daha güzel bir açıklamayı, Allah Teâlâ’dan başka hiç kimsenin getiremeyeceğini, kesin olarak bildirmektedir. İki tekit hükmündeki kasr, hal sahibi ile hali arasındadır. يَأْتُونَكَ fiilinin mef’ûlü كَ maksur/mevsûf, hal cümlesi جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ , maksurun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
Bazı müfessirlere göre اِلَّا istisna edatı, hal olan جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراًۜ cümlesi, müstesnadır.
يَأْتُونَكَ ‘ye müteallik, بِمَثَلٍ ’deki nekrelik, kıllet, nev ve tahkir ifade eder.
يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ ifadesinde istiare vardır. Müşriklerin sorduğu sorular, batıl olma yönünden misale benzetilmiştir. İstiare-i tasrihiyyedir. (https://tafsir.app/aljadwal/25/33 )
جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراً cümlesi, يَأْتُونَكَ fiilinin mef’ûlünün halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
بِالْحَقِّ car-mecruru, جِئْنَاكَ fiilinin failinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَحْسَنَ , atıf harfi وَ ’la بِالْحَقِّ ’ya atfedilmiştir. Gayri munsarif olması sebebiyle cer alameti fethadır.
جِئْنَاكَ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
اَحْسَنَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Temyiz konumundaki تَفْس۪يراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
لَا يَأْتُونَكَ - جِئْنَاكَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, tıbâk-ı selb ve tefennün sanatları vardır.
وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ - جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
لَا يَأْتُونَكَ [Sana getirmezler] yani her ne zaman sana -adeta batılda mesel haline gelmiş- saçma suallerinden bir soru soracak olsalar, biz mutlaka onları susturacak, جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراً [anlamca çok güzel, itirazlarını hakkıyla cevaplayan gerçek bir cevap veririz.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
O kâfirlerin, o son derece çirkin olan, akıl dairesi dışında kalan, bu yüzden de mesel gibi sayılan o anlatılan teklifleri de bu meseller cümlesindendir. Yani o kâfirler, senin ve Kur’an hakkında eleştiri maksadıyla batıllıkta misal olan acayip bir kelam getirdiler mi, Biz mutlaka onun karşılığında, sabit olan, onu iptal eden ve dedikoduyu kesen hak cevabı getiririz. Nitekim geçen o hak cevaplar da onların o çirkin suallerinin damarlarını kesip onları tamamen ortadan kaldırmıştır. Kur’an'daki temsillerin daha güzel açıklama olmaları, haddizatında son derece güzel olmasıdır. Yoksa onların getirdikleri temsillerin de kısmen güzel oldukları, Kur’an'dakilerin ise onlardan daha güzel oldukları anlamında değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
المَجِيءَ ve الإتْيانُ gelmek manasındadır. Ancak ayette Allah'ın getirmesiyle onların getirmesi bir olmadığı için farklı fiiller kullanılmıştır. المَجِيءَ kelimesi de الإتْيانُ gibidir. Fakat المَجِيءَ , daha umumidir. يَأْتُونَكَ ’den sonra جِئْنَاكَ fiilinin kullanıması, tefennün sanatıdır. (Alûsî, Rûhu’l-Me’âni)
Dahhâk dedi ki: “Ve daha güzel bir açıklama” daha güzel etraflı bilgi demektir. Yani onların örneklerinden daha güzel bir açıklama demektir. Dinleyenin bu husustaki bilgisi dolayısı ile burada “onların örnekleri” anlamındaki ifade hazf edilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اَلَّذ۪ينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَۙ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ سَب۪يلاً۟ ٣٤
اَلَّذ۪ينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَۙ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُحْشَرُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يُحْشَرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى وُجُوهِهِمْ car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; منكّسين (ters çevrilmiş olarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلٰى جَهَنَّمَۙ car mecruru يُحْشَرُونَ fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ سَب۪يلاً۟
اُو۬لٰٓئِكَ işaret ismi, اَلَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. شَرٌّ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مَكَاناً temyiz olup fetha ile mansubdur. اَضَلُّ atıf harfi وَ ’la شَرٌّ ’e matuftur. سَب۪يلاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَضَلُّ - شَرٌّ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَۙ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ سَب۪يلاً۟
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek için ve bahsi geçenlerin zikrinin kerih görülmesi dolayısıyladır.
İsm-i mevsûlün sıla cümlesi olan يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
عَلٰى وُجُوهِهِمْ car-mecruru, يُحْشَرُونَ ‘deki naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. اِلٰى جَهَنَّمَ car-mecruru ise يُحْشَرُونَ fiiline mütealliktir.
يُحْشَرُونَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Burada zamir yerine ism-i mevsûl gelmiştir ve sanki şöyle denilmek istenmiştir: هم يُحْشَرُونَ عَلى وُجُوهِهِمْ (Onlar yüzleri üzerinde haşrolacaklardır.) Bu durumda izmar makamında zamir gelerek sılada ifade edilen durumu bu zamirin ait olduğu kişilerin hak ettiğini göstermiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلَّذ۪ينَ ’nin haberi olan اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ سَب۪يلاً۟ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ’nin müsnedün ileyh olarak marife olması, durumun kötülüğüne dikkat çekmek içindir ve tahkir ifade eder.
مَكَاناً ve سَب۪يلاً۟ kelimeleri temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Müsned olan شَرٌّ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
شَرٌّ ’a matuf olan اَضَلُّ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
شَرٌّ مَكَاناً ve اَضَلُّ سَب۪يلاً۟ ibarelerinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan şerli olmak özelliği, مَكَاناً ‘e, sapmak özelliği سَب۪يلاً۟ ‘e nisbet edilerek, yol ve mekan iradesi olan canlılara benzetilmiştir. Gerçekte şerli olan o mekanda bulunan, sapan da yoldaki insandır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
شَرٌّ مَكَاناً ve اَضَلُّ سَب۪يلاً۟ ifadelerinde, mecâz-ı aklî sanatı vardır.
Burada اَلَّذ۪ينَ zemdir, merfû veya mansubdur ya da mübtedadır, haberi de اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً ’dir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Yolun, sapkın olarak vasıflandırılması, mübalağa için mecazî isnad kabilindendir. Onlardan daha üstün olan (mufaddal aleyh), Resulullah'tır (s.a.v). Sanki şöyle denilmiştir: Onları bu tekliflere sevk eden, Peygamberimizin yolunu sapık göstermek suretiyle mertebesini tahkir etmeleri ve kendi hallerinin, yerlerinin en kötü ve yollarının en sapık olduğunu bilmemeleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
شَرٌّ مَكَاناً [Yeri çok kötüdür] cümlesinde isnâd-ı mecazî vardır. Çünkü şer mekâna nispet olunmaz, ancak mekânın sahiplerine nispet olunur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يراًۚ ٣٥
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ
وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
Fiil cümlesidir. اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُوسَى mef’ûlün bih olup, gayri munsarif olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. الْكِتَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يراًۚ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la kasemin cevabına matuftur. جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مَعَهُٓ mekân zarfı جَعَلْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَاهُ mef’ûlun bih olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan nasb alameti eliftir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هٰرُون atf-ı beyan veya bedel olup fetha ile mansubdur. وَز۪يراًۚ ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يراًۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir.
Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Ayette kitabın verilmesi ibaresinde أعطي yerine, أتي fiilinin kullanılması mürâât-ı nazîr sanatının güzel bir örneğidir.
وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يراً cümlesi, kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اٰتَيْنَا ve جَعَلْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
اَخَاهُ ’dan bedel olan هٰرُونَ , kapalılığı giderme amacıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَعَلْنَا fiiline müteallik مَعَهُٓ mekan zarfı, konudaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.
Mef’ûl konumundaki وَز۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Vahyin Kur’an’da kitap olarak vasfedilişi; لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ القُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً [Kur’an ona bir defada indirilseydi ya!] (Furkan Suresi, 32) diyen müşriklerin cehaletlerinden tarizdir. Zira peygamberlere verilen kitaplar, ancak peyderpey inmiş olan ve onların toplayıp tabiilerine yazdırdıkları kitaplardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle, daha önce كَفى بِرَبِّكَ هادِيًا ونَصِيرًا [teselli ve hidayet verici ve yardımcı olarak Allah sana yeter] ayetinde de geçen hidayet ve zafer vaadinin tekidi mahiyetindedir. Zira burada zikredilen peygamberler ile kavimleri arasında cereyan eden hadiseler, icmali fakat maksat için yeterli bir şekilde hikâye edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Zeccâc şöyle demiştir: Arapçada “vezir”, kendisine başvurulan ve fikrinden istifade edilen kimse demektir. O halde وَز۪يراًۚ , “sayesinde (yanlışlıklardan), korunulan” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
آتَى fiili, اَعْطَى fiili birbirinden farklıdır: O halde bu anlatılanlardan ortaya çıkan sonuçlar şunlardır:
1- آتَى fiilindeki hemze, اَعْطَى fiilindeki ayn harfinden daha kuvvetlidir. Bunun için daha geniş ve kapsamlıdır, önemli şeyler için kullanılır. اَعْطَى ise hem az hem de çok şeyler için kullanılır. آتَى ; mal, mülk, hikmet, peygamberlerin doğruluğuna delalet eden ayetlerin verilmesi gibi konularda kullanılmıştır. اَعْطَى ise ت 'den daha yüksek ve açık olan ط harfinden dolayı zahir olan durumlarda kullanılır. Neredeyse tamamen mala ait durumlarda kullanılır.
2- آتَى fiili, maddi ve manevi konularda ve اَعْطَى fiilinin kullanılmasının güzel olmadığı yerlerde kullanılır.
3- اَعْطَى mülk edinme manasını taşır, bu mana آتَى fiilinde yoktur.
4- آتَى fiiliyle verilen şey geri alınabilir, halbuki اَعْطَى fiili böyle değildir. Çünkü onda mülk edinme manası vardır.
5- Madem ki اَعْطَى fiili sahiplik olma manasını taşıyor, o halde bu, ihtisas sebebi olur. Çünkü bir kişi sahibi olduğu şeyde istediği gibi tasarruf edebilir, onu isterse yanında tutar, isterse dilediğine verir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 107-108)
فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يراًۜ ٣٦
Zehebe ذهب : ذَهَبٌ herkes tarafından bilinen altındır. ذَهابٌ ise gitmektir.
Hem if’al babındaki formu أذْهَبَ الشَّيْء şeklinde hem de sülasi formu بِ harfi ceriyle ذَهَبَ بِالشَّيْءِ şeklinde bir şeyi götürmek anlamında hem maddi hem manevi konularda kullanılabilir.
الذَّهاب geçtiği her yerde uygunluğuna göre hususi bir hareket, bir görüş açıklamak, meslek ve yol seçip bu yol üzere suluk etmek; nur, basiret ve tevfiki kaybetmek; korku, endişe ve hasreti gidermek gibi yerlerde kullanılabilir. Yalnız bunların tamamında maddi ya da manevi bir noktadan mahsus (özel) bir hareket gerçekleşmesi mülahaza edilir. (Müfredat- Tahqiq)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 56 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri mezheb, tezhip, müzehhip ve zehaptır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ ’dir. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اذْهَبَٓا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الْقَوْمِ car mecruru اذْهَبَٓا fiiline mütealliktir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl الْقَوْمِ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
كَذَّبُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يراًۜ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; فذهبا إليهم فكذّبوهما فدمّرناهم (Onlara gittiler, onlar bu ikisini yalanladılar ve onları yerle bir ettik.) şeklindedir.
دَمَّرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَدْم۪يراً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
دَمَّرْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi دمر ’dir.
فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يراًۜ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يراً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قُلْنَا fiilinin mekulü’l-kavli olan اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْقَوْمِ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا cümlesi, müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
كَذَّبُوا fiili تفعيل babındandır. تفعيل babının cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.
كَذَّبُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Emrin cevabı mahzuftur. فذهبا إليهم (ve onlara gittiler) şeklinde takdir edilebilir. Az sözle çok mana ifade edilmiştir. Bu îcazla direk olarak muhatabı ilgilendiren sonuç söylenmiş, bu arada kolayca anlaşılacak şeylerle zihni meşgul edilmemiştir.
فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يراً cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlu mutlak olan تَدْم۪يراً , tekid ifade eder.
قُلْنَا ve فَدَمَّرْنَاهُمْ fiillerin azamet zamirine isnadı, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
فَدَمَّرْنَاهَا - تَدْم۪يراً arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hz. Musa ile Hz. Harun’un kavminin tekziple vasıflandırılmasının, ancak hadisenin Resulullah'a (s.a.v) hikâye edilmesi sırasında olması, bundan sonra zikredilecek yerle bir edilmeyi niçin hak ettiklerini beyan etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Buradaki takibiyye (hemen peşi sıra olma), helakın meydana gelmesi açısından değil, helake hükmedilmesi bakımındandır. Allah Teâlâ'nın bu kıssayı özet halinde sunmak istediği ve bundan dolayı da kıssanın sadece başı ile sonunu zikretmiş olduğu da söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)
Hz. Musa'ya Tevrat'ın verilmesi, kavminin helakından sonra olup diğer mucizeler gibi onların helakında etkili bir unsur olmadığı halde kıssanın başında zikredilmesi, kıssanın başında, Hz. Musa'nın tam kemale erdiğini ve onun emellerinin en büyüğü olan İsrâiloğullarının, firavunun sultasından kurtarılması ve Tevrat'ın hükümleriyle onların hakka irşat edilmeleri emeline nail olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَـذَاباً اَل۪يماًۚ ٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَوْمَ | ve kavmi |
|
| 2 | نُوحٍ | Nuh |
|
| 3 | لَمَّا | vakit |
|
| 4 | كَذَّبُوا | yalanladıkları |
|
| 5 | الرُّسُلَ | peygamberleri |
|
| 6 | أَغْرَقْنَاهُمْ | onları boğduk |
|
| 7 | وَجَعَلْنَاهُمْ | ve onları yaptık |
|
| 8 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 9 | ايَةً | bir ibret |
|
| 10 | وَأَعْتَدْنَا | ve hazırladık |
|
| 11 | لِلظَّالِمِينَ | zalimlere |
|
| 12 | عَذَابًا | bir azab |
|
| 13 | أَلِيمًا | acıklı |
|
وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la اٰتَيْنَا ’ya matuftur. قَوْمَ sonrasında onu tefsir eden mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri; أغرقنا قوم نوح (Biz Nuh kavmini boğduk.) şeklindedir. نُوحٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup, mahzuf fiile mütealliktir. Cümleye muzâf olur. كَذَّبُوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرُّسُلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَغْرَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَعَلْنَاهُمْ atıf harfi وَ ’la اَغْرَقْنَاهُمْ fiiline matuftur. جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru جَعَلْنَا fiiline mütealliktir. اٰيَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَغْرَقْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غرق ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَذَّبُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَـذَاباً اَل۪يماًۚ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la mukadder اَغْرَقْنَا fiiline matuftur.
اَعْتَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِلظَّالِم۪ينَ car mecruru اَعْتَدْنَا fiiline müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. عَـذَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَل۪يماً kelimesi عَـذَاباً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْتَدْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عتد ’dir.
ظَّالِم۪ينَ ; sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَل۪يماًۚ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 35. ayetteki …وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
قَوْمَ , sonraki açıklamanın delaletiyle mahzuf bir fiilin mef’ûlüdur. Takdiri, أغرقنا (boğduk) olan fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şarttan mücerret zaman zarfı لَمَّا bu ayette حين manasındadır.
Yine müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَذَّبُوا الرُّسُلَ cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَذَّبُوا الرُّسُلَ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan müstenefe cümlesi اَغْرَقْنَاهُمْ , tefsiriyyedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisaldir. Tefsir, önce geçen sözdeki kapalılık veya karışıklığı gidermek manasıyla getirilen ıtnâb sanatıdır.
Aynı üslupla gelen وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةً cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَعَلْنَاهُمْ fiiline müteallik لِلنَّاسِ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan اٰيَةً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
اَغْرَقْنَاهُمْ ve جَعَلْنَاهُمْ fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
لَمَّا ; mazi fiile dahil olduğunda iki ayrı cümlenin varlığını gerektirir. Birinci cümlenin bulunması ikinci cümlenin de bulunmasını gerektirir. لَمَّا harfi var olan birşeyden dolayı var olmayı gerektiren harftir. Bazı ulema bu takdirde لَمَّا ’nın حين manasında zarf olduğunu kabul eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَـذَاباً اَل۪يماًۚ
Cümle, atıf harfi وَ ’la mukadder yani cümlenin başında takdir edilmiş olan … اَغْرَقْنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَعْتَدْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لِلظَّالِم۪ينَ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Ayetin öncesinde bahsi geçen kimselerin zamir makamında zahir isimle لِلظَّالِم۪ينَ olarak ifade edilmesi onları tahkir ifadesinin yanında kâfirlerin zalim olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat ve ıtnâb vardır.
Mef’ûl olan عَذَابًا ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde acı çektiren manasındaki اَل۪يماً ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
عَذَاباً ‘in sıfatı olan اَل۪يماً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ahirette karşılaşılacak şiddetli azabın vaad edildiği bu fiil cümlesinde, geçmiş zaman ifade eden mazi اَعْتَدْنَا (hazırladık) sıygasının kullanılması, o azabın şimdiden hazırlanmış olup kendilerini beklediğini işaret ederek, korkuyu artırmaktadır.
اَعَدَّ fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümî inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.
‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.
عَذَاباً - اَل۪يماً۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Zalimlerin genel ve özel olma ihtimali vardır. Özelse, zamir yerine zahir konulması onları zalimlikle damgalamak içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Burada zalimlerden murad, Hz. Nuh’un kavmidir. Onların zalim olarak ifade edilmeleri, küfür ve tekzipte haddi tecavüz ettiklerini bildirmek içindir. Acıklı azaptan murad da ahiret azabıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
أ ـ ل ـ م kökünden gelen "elem" acı, ağrı; " اَل۪يماً " ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
أعْتَدْنَا fiili ifâl babında gelmiştir. İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, عَذَابٌ مُه۪ينٌ , عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , عَذَابٌ اَل۪يمٌ , عذاب شديد gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
وَعَـاداً وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُوناً بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يراً ٣٨
وَعَـاداً وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُوناً بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يراً
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la اَعْتَدْنَا fiiline matuftur. عَـاداً mahzuf fiilin mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri; دمّرنا أو أهلكنا (yok ettik veya helak ettik) şeklindedir. ثَمُودَا ve اَصْحَابَ الرَّسِّ atıf harfi وَ ‘la عَـاداً ‘e matuftur.
اَصْحَابَ muzâf olup fetha ile mansubdur. الرَّسِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قُرُوناً atıf harfi وَ ‘la عَـاداً ‘e matuftur. بَيْنَ mekân zarfı, قُرُوناً ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
İşaret ismi ذٰلِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir. كَث۪يراً kelimesi قُرُوناً ‘nin ikinci sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki şibh cümle ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعَـاداً وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُوناً بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يراً
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki اَعْتَدْنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
عَـاداً ve temasül nedeniyle ona atfedilen وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُوناً بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يراً ibareleri, mahzuf bir fiilin mef’ûlleridir. Takdiri, دمّرنا veya أهلكنا (yok ettik veya helak ettik.) olan fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre cümle mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَيْنَ ذٰلِكَ , mekan zarfı قُرُوناً ‘in mahzuf ilk sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Helak olmanın قُرُوناً ‘e isnadı aklî mecazdır. Aslında helak olan قُرُوناً değil o zaman biriminde yaşayan insanlardır. Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Ya da burada istiare düşünülebilir. Asırlar, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan helak olmak fiili, قُرُوناً ‘e isnad edilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
قُرُوناً ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade etmektedir. Teksir kemiyet bakımından tahkir ise keyfiyet bakımındandır.
Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile helak edilmiş kavimlere işaret edilmiştir.. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir..
Uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. ذٰلِكَ kavimler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
كَث۪يراً kelimesi قُرُوناً için ikinci sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
كَث۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عَـاداً - ثَمُودَا۬ - الرَّسِّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Helak edilenlerin sayılması taksim sanatıdır.
Buradaki dört ayrı isim, sonraki ayetteki تَبَّرْنا ’nın delalet eden mahzuf bir fiile nispet edilmiştir. Takdim edilmesinin (öncelenmesinin) sebebi, onlardan verilecek olan haber hakkında merak uyandırmaktır. Böylelikle bu isimlerin 36. ayetteki فَدَمَّرْناهم تَدْمِيرًا ifadesindeki mansub zamire atıfla mansub olmaları da mümkündür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin başındaki عَـاداً kelimesi ya bir önceki ayetteki onları ibret yaptık ifadesindeki هُمْ (onlar) zamirine yahut da ظَّالِم۪ينَ ifadesine atıftır. Çünkü bunun manası, “Biz zalimlere acıklı bir azap hazırladık, vaîdde bulunduk.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Onlar için bu icmâli beyan ile iktifa edilmesi, bunların her biri şöhrette ve kıssanın garabetinde, zikredilen ümmetler mesabesinde olmadığından dolayı olabilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكُلاًّ ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلاًّ تَبَّرْنَا تَتْب۪يراً ٣٩
وَكُلاًّ ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلاًّ تَبَّرْنَا تَتْب۪يراً
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la دمّرنا) عَـاداً)’e matuftur. كُلاًّ sonrasında onu tefsir eden mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri; أنذرنا أو خوّفنا (Uyardık veya korkuttuk.) şeklindedir.
ضَرَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru ضَرَبْنَا fiiline mütealliktir. الْاَمْثَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. كُلاًّ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
تَبَّرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. تَتْب۪يراً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبَّرْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi تبر ’dır.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَكُلاًّ ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلاًّ تَبَّرْنَا تَتْب۪يراً
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كُلاًّ sonraki açıklamanın delaletiyle, mahzuf bir fiilin mef’ûludur. Takdiri, أنذرنا أو خوّفنا (Uyardık veya korkuttuk) olan fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Manevî tekit ifade eden كُلاًّ ‘deki nekrelik, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ضَرَبْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ضَرَبْنَا fiiline müteallik لَهُ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Fasılla gelen ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ cümlesi, tefsiriyyedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tefsir, önce geçen sözdeki kapalılık veya karışıklığı gidermek manasıyla getirilen ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Makabline atfedilmiş olan وَكُلاًّ تَبَّرْنَا تَتْب۪يراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan manevî tekid harfi كُلاًّ , amiline takdim edilmiştir.
تَتْب۪يراً kelimesi تَبَّرْنَا fiilinin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. Mef’ûlu mutlak tekid ifade eder.
تَتْب۪يراً - تَبَّرْنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, كُلاًّ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كُلاًّ (Her birine) lafzı; “Biz bunların hepsine öğüt verip hatırlattık.” veya benzeri bir takdirle nasb edilmiştir. Çünkü misallerin verilmesi, hatırlatmak ve öğüt vermek demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
تَتْب۪يراً kelimesi, ‘kırıp dökmek, un ufak etmek’ anlamındadır. Altının, gümüşün ve camın kırıkları anlamına gelen ألتِّبْرُ kelimesi de bu köktendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَاۚ بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُوراً ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | ve andolsun |
|
| 2 | أَتَوْا | vardılar |
|
| 3 | عَلَى |
|
|
| 4 | الْقَرْيَةِ | kente |
|
| 5 | الَّتِي |
|
|
| 6 | أُمْطِرَتْ | yağmura tutulan |
|
| 7 | مَطَرَ | yağmuruna |
|
| 8 | السَّوْءِ | bela |
|
| 9 | أَفَلَمْ | -mıydı? |
|
| 10 | يَكُونُوا |
|
|
| 11 | يَرَوْنَهَا | onu görmüyorlar- |
|
| 12 | بَلْ | hayır |
|
| 13 | كَانُوا | onlar |
|
| 14 | لَا |
|
|
| 15 | يَرْجُونَ | ummuyorlardı |
|
| 16 | نُشُورًا | tekrar dirilip kalkmayı |
|
وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ
وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
Fiil cümlesidir. اَتَوْا mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى الْقَرْيَةِ car mecruru اَتَوْا fiiline mütealliktir. الَّت۪ٓي müfred müennes has ism-i mevsûl الْقَرْيَةِ sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُمْطِرَتْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اُمْطِرَتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Naib-i fail müstetir olup takdiri هى ’dir. مَطَرَ mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّوْءِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُمْطِرَتْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi مطر ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَاۚ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. Atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أيمرّون (Yürüyüp gitmiyorlar mı?) şeklindedir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُوا nakıs, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. يَكُونُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَرَوْنَهَا cümlesi, يَكُونُوا ’nün haberi olarak mahallen mansubdur.
يَرَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُوراً
İsim cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. يَكُونُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. لَا يَرْجُونَ نُشُوراً cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْجُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نُشُوراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan لَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
الْقَرْيَةِ için sıfat konumundaki has ism-i mevsûl الَّت۪ٓي ’nin sıla cümlesi olan اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ , müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlü mutlak مَطَرَ السَّوْءِ , cümleyi tekit etmiştir.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Muzafun ileyh olan السَّوْءِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ ibaresinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede مَطَرَ السَّوْءِ , helak için müstear olmuştur. Karyede yaşayanların başına gelen felaket yağmura benzetilmiştir. Çünkü ifadede السَّوْءِ , yağmura nispet edilmiştir. Kastedilen, yağmurun bütün yerleşme alanını ıslatması gibi azabın da yaşayan halkı tamamen etkilemesidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
اُمْطِرَتْ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
اُمْطِرَتْ - مَطَرَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الإتْيانُ , geliş demektir. Harf-i cerle müteaddi olması مَرُّوا manasını içerdiği içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْقَرْيَةِ kelimesi Kur’an’da, hem mesken ve yerleşim alanının hem de içinde oturan halkın (sakinlerin) adı olarak iki manada kullanılmıştır. قَرْيَةِ burada meskenler ve binalar manasındadır. Burada karyeden kasıt onun halkıdır. Çünkü zulmeden ve zulümleri sebebiyle Allah tarafından cezaya çarptırılan onlardır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)
Burada اَتَوْا fiili kullanılmıştır, çünkü onların bu gelişi kolaydı, gelişinde meşakkat yoktu, yolları üzerinde bir yere uğramışlardı. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 72)
Ayet-i kerimede geçen السَّوْءِ kelimesi ساء fiilinin masdarıdır. Bütün cinslere delalet eden masdarla vasıflanan yağmur, adeta belanın, kötülüğün kaynağı olmuştur.
Malum olduğu üzere masdarla vasıflanmak mübâlağa ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 4, s. 112)
Bu kelam-ı kerim, onların, darmadağın edilmiş bazı ümmetlerin helak kalıntılarını gördüklerini ve onlardan ibret almadıklarını beyan etmektedir. Bu kelamın başında yeminin zikredilmesi, içeriğini ziyadesiyle açıklamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَاۚ
Cümle, takdiri أيمرّون (Yürüyüp gitmiyorlar mı?) olan mukadder istînâfa فَ ile atfedilmiştir.
Hemze inkârî istifham harfidir. Menfi كَانَ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr manası taşımaktadır. “Onu görmediler mi?” zahirindeki cümle “Onu görmemiş olmaları mümkün değildir.” anlamındadır. Muhataba ikrar ettirmek amaçlıdır. Bu yüzden mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
كَانَ ‘nin haberi olan يَرَوْنَهَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُوراً
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede بَلْ , idrâb harfi intikal için gelmiştir.
بَلْ edatı kendisinden sonra bir cümle geldiğinde idrâb harfi olur. Bazen de bu ayette olduğu gibi bir manadan diğer bir manaya intikal için gelir. Kendisinden önceki cümle manasını korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 436)
بَلْ , idrâb edatıdır. Atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. İdrâb, sözlükte “dönüş yapmak, vazgeçmek” demektir. Bir yanlışı veya hatayı düzeltme amacıyla kullanılabildiği gibi bir konudan diğerine geçiş için de kullanılabilir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
بَلْ harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُوراً , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlenin müsnedi olan لَا يَرْجُونَ نُشُوراً cümlesi, menfi muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl olan وَرَحْمَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Kelimedeki nekrelik tazim içindir.
لَا يَرْجُونَ نُشُوراً [tekrar dirilmeyi ummuyorlar] sözü; ahiret hayatına inanmamaktan kinayedir.
لَمْ يَكُونُو - كَانُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُوراً [Hayır, onlar dirilmeye inanmayan, bunu ummayan kâfir bir topluluk oldular.] demektir. Alimlerin bu ayette geçen يَرْجُونَ kelimesinin tefsiri hususundaki en kuvvetli görüş Kâdî'ninkidir. Bu görüşe göre bu kelime, hakiki anlamda “ummak” manasına hamledilmiştir. Zira insan, ahiret mükafatını umduğu için, tekliflerin yorgunluklarına, tefekkür ve istidlalde bulunmanın meşakkatlerine katlanır. Binaenaleyh, ahirete inanmazsa o ahiretin herhangi bir mükâfatını ummaz, böylece de o mükellefiyetlerin zorluklarına ve şıklıklarına katlanamaz. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولاً ٤١
وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. رَاَوْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. رَاَوْ mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı اِنْ يَتَّخِذُونَكَ ‘dir.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّخِذُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. هُزُواً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّخِذُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَهٰذَا الَّذ۪ي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولاً
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. Mukadder sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri, ... يقولون أهذا الذي (Bu mu … derler.) şeklindedir. Mukadder söz يَتَّخِذُونَكَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İşaret zamiri هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası بَعَثَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
بَعَثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رَسُولاً mahzuf ait zamirin hali olup fetha ile mansubdur. Takdiri; بعثه الله مرسلا (Allah’ın resul olarak gönderdiği) şeklindedir.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelmiş ayette وَاِذَا رَاَوْكَ şart cümlesidir. رَاَوْكَ cümlesi, müteallakı şartın cevap cümlesi olan, müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواً , muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr üslubuyla tekit edilmiştir.
Nefiy harfi اِنْ ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يَتَّخِذُونَكَ maksûr/sıfat, هُزُواً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail tarafından gerçekleştirilen fiil başka mef'ûllere değil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiş olur. Bu üslupta îcâz ve mübalağa sanatları da vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَتَّخِذُونَ fiilinin muzari gelmesi bu alay etmenin devam ettiğine delalet eder. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı göz önünde canlandırmasını sağlar.
Mef’ûl olan هُزُواً ‘deki nekrelik kesret, nev ve tahkir ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Bu ayette ism-i mef’ûl yerine masdar veznindeki هُزُواً kelimesinin kullanılması hasebiyle mecâz-ı aklî vardır. Alakası mef’ûliyyedir. Masdar zikredilip ism-i mef‘ûl kastedilmiştir.
Ayetin başındaki اِذَا edatının cevabı, mukadder olan قول (söylemek) kelimesidir. Yani “İstihza ederek seni gördükleri zaman ‘Bu mu, Allah'ın peygamber olarak gönderdiği!’ derler.” demektir. Cenab-ı Hakk'ın sözleri ise اِذَا edatıyla onun cevabı arasına girmiş olan bir itiraziyye cümlesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
هُزُواً kelimesi ism-i mef'ûl manasında mastardır. Bu, mübalağa ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 4, s. 88)
اَهٰذَا الَّذ۪ي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولاً
Cümle, takdiri يقولون (Derler) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu cümle يَتَّخِذُونَكَ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan mekulü’l-kavl, isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Müsned konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولاً , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen mana itibari ile alay etmek, inkâr etmek ve aşağılamak amacı taşıyan cümle istifham manasından çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle, müsnedin de ism-i mevsûlle gelmesi mütekellimin tahkir amacının çok açık ifadesidir.
Sıla cümlesindeki mukadder aid zamirden hal olan رَسُولاً ’deki nekrelik, muayyen olmayan cinse ve mütekellimin tahkir amacına işarettir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Bu ayette, inkârcıların Resulullah’ı (s.a.v) peygamber olarak kabul etmemeleri bir soru cümlesiyle ifade edilmiştir. Şu halde “Biz seni peygamber olarak kabul etmiyoruz.” cümlesiyle mezkûr ayet arasındaki farkları ve belâgat açısından bu iki cümlenin vurgularını araştırıldığında, ayetin sibâkında da belirtildiği üzere inkâra ek olarak alay ve küçümseme anlamlarını taşıdığı görülecektir. Bu durum, hem ayetlerdeki uyumu ve her bir bölümün diğer bölümleri desteklediğini, hem de tek başlarına kaldıklarında mevcut anlam alanının zenginliğini ortaya koyar. Açık olumsuzlama öğesi içermemekle beraber zımnî ve müstehzî olumsuzlama içeren cümleler, elbette hedef anlamı belirtmek açısından çok daha etkilidir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)
Bu mu? işareti de hakaret içindir. Onu tamamen reddettikleri halde kabullenip de peygamber bu mu demeleri alay ve istihza yolludur. Eğer öyle olmasa idi: Allah'ın peygamberi olduğunu iddia eden bu mu, derlerdi? (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Burada müşriklerin sözünde Muhammed’e (s.a.v) ait zamir hazf edilmiştir. Bu; müşriklerin O’na duyduğu kin ve çekememezliğin göstergesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayeti kerimede yakınlık için olan ism-i işaret tahkir için gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنْ |
|
|
| 2 | كَادَ | nerdeyse |
|
| 3 | لَيُضِلُّنَا | bizi saptıracaktı (diyorlar) |
|
| 4 | عَنْ | -dan |
|
| 5 | الِهَتِنَا | ilahlarımız |
|
| 6 | لَوْلَا | eğer etmeseydik |
|
| 7 | أَنْ |
|
|
| 8 | صَبَرْنَا | biz kararlılık |
|
| 9 | عَلَيْهَا | onda |
|
| 10 | وَسَوْفَ | ve yakında |
|
| 11 | يَعْلَمُونَ | bileceklerdir |
|
| 12 | حِينَ | zaman |
|
| 13 | يَرَوْنَ | gördükleri |
|
| 14 | الْعَذَابَ | azabı |
|
| 15 | مَنْ | kimin |
|
| 16 | أَضَلُّ | sapık olduğunu |
|
| 17 | سَبِيلًا | yolunun |
|
اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا
İsim cümlesidir. اِنْ tekid ifade eden muhaffefe اِنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri, إنه şeklindedir. كَادَ ile başlayan isim cümlesi, اِنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَادَ mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَادَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir.
لَ harfi, اِنْ ‘in muhaffefe اِنَّ olduğuna delalet eden lam-ı farikadır. يُضِلُّنَا cümlesi, كَادَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يُضِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنْ اٰلِهَتِنَا car mecruru يُضِلُّنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Mukârebe (Yaklaşma) Fiilleri: Mübteda ve haberin başına gelerek nakıs fiiller gibi isim cümlesinin mübtedasını ismi, haberini ise haberi yaparlar. İsmini ref, haberini nasb ederler. Haberleri daima muzari fiil ile başlar. Bu fiiller -e yazdı, az kalsın … , neredeyse … , -mek üzereydi gibi manalara gelir. Bu fiillerden Kur’an’da sadece كَادَ ’nin kullanımına rastlanılmıştır. كَادَ fiili tam fiil olarak da kullanılır. Bu durumda peşinden muzari fiil gelmez ve gerçek anlamı olan “tuzak kurdu, hile yaptı, aldattı” manalarına gelir. Bu şekilde geldiğinde normal fiil gibi amel eder. Yani fail ve meful alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, اِنَّ ’den hafifletilen اِنْ ’in diğer اِنْ ’ lerden ayırt edilmesi için, haberinin başına getirilen farika (ayırt edici) lamdır.
Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.
Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)
Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri) كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضِلُّنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلٌَ ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ
لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “Değil mi?” manasındadır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; لصرفنا عنها (Bizi onlardan uzaklaştıracaktı) şeklindedir.
İsim cümlesidir. اَنْ masdariyyedir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mübteda olarak mahallen merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri, موجود şeklindedir.
صَبَرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهَا car mecruru صَبَرْنَا fiiline mütealliktir.
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. يَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
ح۪ينَ zaman zarfı يَعْلَمُونَ fiiline mütealliktir. يَرَوْنَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَرَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَنْ اَضَلُّ cümlesi, amili يَرَوْنَ ’nin mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. مَنْ istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَضَلُّ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. سَب۪يلاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
سَوْفَ ; Alimler bu edatı tesvif/erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid/vurgu olurlar.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَضَلُّ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kâfirlerin sözlerinin devamıdır.
اِنْ , tahfif edilmiş اِنّ ’dir. Nakıs fiil كَاد ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا cümlesi, كَاد ’nin haberidir. Cümleye dahil olan lam, اِنْ ’in muhaffefe olduğuna işaret eden lam-ı farikadır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin başındaki harf اِنَّ ’den hafifletilen اِنْ ’dir. لَيُضِلُّنَا kelimesinin başındaki لَ da كَادَ ’nin başındaki اِنْ ’in şartiyye ve olumsuzluk için olmadığını, bunun اِنَّ ’den hafifletilmiş olduğunu gösteren lamdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte لَوْلَا , gayr-i cazim şart edatıdır. لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا şeklindeki şart cümlesi, isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki صَبَرْنَا عَلَيْهَا cümlesi, masdar teviliyle mübteda konumundadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübtedanın takdiri موجود (Mevcuttur.) olan haberi mahzuftur.
لَوْلَٓا ’nın, takdiri لصرفنا عنها (Bizi onlardan uzaklaştıracaktı) olan cevabı, öncesinin delaletiyle mahzuftur.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Onların bu sözleri, Hz. Peygamberin (s.a.v) onları, putlara tapmaktan alıkoyma, vazgeçirme hususunda ne denli çalıştığına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَوْلَٓا (…masaydık) ifadesi Nahiv ilmi açısından değil ama mana bakımından mutlak hükmü sınırlandırmaktadır. وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ [Öğrenecekler] ifadesi bir tehdit ve verilen mühlet ne kadar uzarsa uzasın ondan kurtulamayacaklarını, azabın mutlaka gelip onları bulacağını, dolayısıyla ertelemeye aldanmamaları gerektiğinin bir delilidir. “Kimin yanlış yolda gittiğini” ifadesi “bizi saptırmasına ramak kalmıştı” sözlerine bir cevap gibidir; çünkü o ifadede, ancak kendisi sapıtmış olanın bir başkasını saptıracağı hakikati çerçevesinde, Peygambere (s.a.v) sapkınlık nispet edilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle vaîd siyakında olduğu için istikbal harfi سَوْفَ tekid ifade etmiştir.
Zaman zarfı ح۪ينَ ’nin müteallakı يَعْلَمُونَ fiilidir. Muzâfun ileyh konumundaki يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَرَوْنَ الْعَذَابَ ibaresinde istiare sanatı vardır. يَرَوْنَ fiili anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Çünkü azap görülmez, onun etkisi hissedilir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً cümlesi, يَعْلَمُونَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Istifham ismi مَنْ mübteda, اَضَلُّ سَب۪يلاً , müsneddir.
Istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَضَلُّ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
سَب۪يلاً , temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Tesvif harfi سَوْفَ ’den murad; tekiddir. Çünkü iki tesvif harfi de - قَدْ harfinin mazi fiili tekidi gibi - müstakbel manayı tekid eder. Gelecekte muhakkak bileceklerini ifade eder. Şu an için bilene gelince bunun gerçek olduğuna güveninden kinayedir. Onlar batıldadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr,Araf Suresi, 123)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً [İleride azabı gördükleri zaman yolca kimin daha sapkın olduğunu bilecekler] cümlesi de “Neredeyse bizi gerçekten saptıracaktı.” sözlerine cevaptır. Çünkü bu, ondan gerekeni ve onu lâzım kılanı bertaraf etmektedir. Bunda onlara mühlet verse de ihmal etmeyeceğine delil vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîlİ; Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ ٤٣
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. رَاَيْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّخَذَ اِلٰهَهُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اتَّخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلٰهَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
هَوٰيهُ mef’ûlun bih olup, mukadder fetha üzere mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ
Cümle, اَرَاَيْتَ ’nin ikinci mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاً cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. تَكُونُ ’nün ismi müstetir olup takdiri هى ’dir. عَلَيْهِ car mecruru وَك۪يلاً ’e mütealliktir. وَك۪يلاً kelimesi تَكُونُ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve taaccüp amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَرَاَيْتَكُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir.
اَرَاَيْتَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنِ ‘in sılası اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûlün, ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki habere dikkat çekmek ve tahkir içindir.
اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ cümlesi, اَرَاَيْتَ ’nin ikinci mef’ûlüdür. Cümlenin başındaki hemze inkâri istifham harfi, فَ , tezyin için gelmiş zaid harftir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifhâm-ı inkârî üslubu, hoşa gitmeyen bir şeyin, öyle olmaması gerektiğini soru sormak yoluyla muhataba anlatmak ve soru sormak yoluyla muhatabın yanlış davranışını kendisine sorgulatmak gayesiyle kullanılır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkarî mana murad edildiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır. اَنْتَ müsnedün ileyh, Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاً , müsneddir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur عَلَيْهِ , ihtimam için amili olan وَك۪يلاً ’e takdim edilmiştir.
كَانَ ‘nin haberi olan وَك۪يلاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Birinci istifham takrir ve şaşma içindir, ikincisi ise inkâr içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
[Hevâ ve hevesi ile ilâhını edinen kimseyi gördün mü?] anlamındadır. Bu durumda cer edatı olan ب hazf edilmiş olmaktadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
İkinci mef’ûlün öne alınması ona önem verildiği içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)
اَرَاَيْتَ ifadesi, hem bildirmek (ilâm) hem de soru için uygun olan bir ifadedir. Burada ise niteliği ve vasfı böyle böyle olan bir kimsenin cehaletine karşı duyulan şaşkınlığı dile getirmek (teaccüp) için gelmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَرَاَيْتَ sözündeki fiil ister ‘görmek’, ister ‘bilmek’ manasında olsun, رَاَى fiilinin başına istifham hemzesi gelmiştir. Çünkü ilmen görmekte, kalple görülen şeyin neredeyse gözle görülür gibi zuhur ve inkişaf ettiği manası vardır. Burada soru ru’yetin üzerinde gerçekleştiği şeyin hakikati hakkındadır. بصائر 'in (idrakin) gördüğü şey, بصار 'ın (gözün) gördüğü şeye ilave olur.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.72)
اَرَاَيْتَكَ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir. ك ise Basra ekolüne göre ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır. Bu ayette رَاَيْتُمْ kelimesinin sonuna eklenen ك - كُمْ zamiri hazf edilmiştir. Zira kendisinden önce hitabın tekidini gerektirecek herhangi bir gafletle ilgili bir söz geçmemiştir. Böylece onların sarsılması ve tenbih (uyarılması) sadece azabın hatırlatılmasıyla gerçekleşmiştir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ [Kötü duygularını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?] cümlesi, muhatabı hayrete düşürmeyi ifade eder. Burada, hayret edilen şeye itina gösterildiği için, ikinci tümleç birincisinden önce söylenmiştir. Aslı şöyledir: إتَّخَذَ هَويهُ إلهاً لَهُ (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
هَوٰي ; nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzusu, soyut isteğidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu istifhamda, onların imana gelmelerinden ümit kesme manası vardır. Ayrıca Peygamberin, onların haline üzülmemesine ve onların kendi menfaatlerini bilmemede, ileriyi görememede hayvanlar gibi olduklarına işaret vardır. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Kendi yolunu çizmek isteyen bir genç varmış. Yetişkinlerin öğütlerine gözlerini devirir, kulak vermezmiş. Geçmişle bugünün ne alakası var diye düşünürmüş. Arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde, hepsi de aynı cümleleri kuruyor diye gülermiş. Genç büyümüş, belki nefsi de biraz yaşlanmış. Kendinden küçüklere baktıkça anlamış. Özgürlüğünü ilan etme ısrarlarıyla, meğer ne kadar çok zaman kaybetmiş. Kendisine verilen nasihatleri, zamanında dinleseymiş, bulunduğu yerlere belki daha çabuk gelirmiş. Geçmişten bugüne, aslında insan özünde hep aynıymış. Hayatı belki daha da kolaylaşmış ama nefsinin istekleri pek de değişmemiş. Kalb ile nefsin mücadelesi hep var olmuş. Zamanın genci de küçüklere nasihat etmeye başlamış. Onlar da ona gözlerini devirmiş, arkasından da gülmüş. Kendi gençliğini hatırlayıp tebessüm edermiş. Bu, dünya döndükçe, devam edecek bir kısır döngüymüş. Ey Allahım! Bizi; doğru zamanda, geç kalmadan ibret alanlardan eyle. Hakikati olduğu gibi işitmemizi ve görmemizi nasip eyle. Hakikati, nefsani isteklerimize göre şekillendirme hatasına düşmekten koru. Aklını kullanarak, Senin emirlerine uygun bir hayat yaşamamızı kolaylaştır. Geçici istekler uğruna Senin rızana aykırı davranma gafletine düşmekten Sana sığınırız. Bizi; geçmiş kavimleri helaka sürükleyen hataları işlemekten koru. Ey bizi akıl ile nimetlendiren Allahım! Bizi; aklını kullananlardan ve aklını kullananlarla beraber eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji