Şuarâ Sûresi 13. Ayet

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ  ١٣

“Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Hârûn’a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap).”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَضِيقُ ve daralıyor ض ي ق
2 صَدْرِي göğsüm ص د ر
3 وَلَا ve
4 يَنْطَلِقُ açılmıyor ط ل ق
5 لِسَانِي dilim ل س ن
6 فَأَرْسِلْ onun için elçilik ver ر س ل
7 إِلَىٰ
8 هَارُونَ Harun’a da
 

Çoğu zaman insanlar peygamberleri yalancılıkla itham etmişlerdir. Hz. Mûsâ böyle bir durumla karşılaşmaktan endişe ettiği için moralinin bozulacağını, bunun da dilinin dolaşmasına sebep olacağını (krş. Tâhâ 20/27), dolayısıyla peygamberlik görevini yerine getirirken rahat konuşamayacağını Allah Teâlâ’ya arzetmiş; ya kendisine yardımcı olmak veya tek başına Firavun’a elçi olarak gitmek üzere kardeşi Hârûn’un görevlendirilmesini niyaz etmiştir. Ayrıca İsrâiloğulları’ndan biriyle kavga eden bir Kıptî’yi öldürmüş olmasından dolayı kendisinin de öldürülmekten korkması böyle bir talepte bulunmasına sebep olmuştur (bu konuda bilgi için ayrıca bk. Kasas 28/15).

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 149-150
 

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَض۪يقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. صَدْر۪ي  mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَنْطَلِقُ  fiili, atıf harfi و ‘la makabline matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَنْطَلِقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لِسَان۪ي  mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أصبح رسولا فأرسل

(Eğer Resul olursa, gönder.) şeklindedir.

اَرْسِلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اِلٰى هٰرُونَ  car mecruru  اَرْسِلْ  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَنْطَلِقُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi  طلق ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar. 

اَرْسِلْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

 

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilen  وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

صَدْر۪ي - لِسَان۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الضِّيقُ  lafzı,  السِّعَةِ ‘nin zıttıdır. الغضب (öfke) ve  الكَمَدِ (keder) anlamında istiare olmuştur. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يَض۪يقُ  ve  يَنْطَلِقُ  cümleleri, اِنّ۪ٓي ’ deki  إِنَّ ’nin haberine atıfla merfûdur;  اَنْ يُكَذِّبُونِۜ ’deki  أَنْ ’in sılasına atfedilerek mansub da olabilir. Bu ikisi arasındaki anlam farkı şudur: Merfû olduğunda onda üç illet bulunduğunu ifade eder; yalanlanmadan korkmak, göğsünün daralması ve akıcı konuşamamak. Mansub olduğunda ise hissettiği korku her üçüyle de (yalanlama, göğsün daralması, akıcı konuşamama) ilişkili olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَض۪يقُ صَدْر۪ي  [Göğsüm daralır] - وَلَا يَنْطَلِقُ [konuşamam] arasında güzel bir mukabele sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Hz Mûsâ, bu arzuhalini üç şey üzerine bina etmiştir: yalanlanma korkusu, kalbin daralması ve zaten kendisinde mevcut olan dil tutukluluğunun, sıkılması halinde ruhî bunalımın kalbini etkilemesiyle kendisini konuşamaz hale getirmesi. Zira bunlar bir araya gelince, dil tutukluğu tuttuğunda kendisini takviye edecek bir yardımcıya şiddetle ihtiyacı hasıl olur ki, davetine halel gelmesin ve hücceti inkıtaa uğramasın. Hazret-i Mûsa'nın bu gerekçeleri, İlâhî emri telakki etmesiyle bir ilgisi yoktur. Bu, emri yerine getirmek için yardımcı talep etmesi ve özür beyan etmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن أصبح رسولا (Eğer rasul olursa) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Burada, alt seviyede olandan üst makama yöneltilen emir, dua manası ifade ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husûle gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir (ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ [Harun'a da peygamberlik ver] cümlesinde îcâz vardır. Zemahşerî şöyle der: Bunun aslı şudur: Harun'a da Cebrail'i gönder, onu da peygam­ber yap, onunla beni kuvvetlendir ve destekle. Burada Yüce Allah çok güzel bir kısaltma yapmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayetin zahirinde Hz Musa'nın, Hz Harun'nun kendisiyle birlikte nebî olmasını istediği hususu yer almamaktadır. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın, “Biz alemlerin Rabbinin gönderdiği peygamberiz deyin" (Şuara, 16) şeklindeki ifadesi buna delâlet etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)