وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ ٨٠
Bu âyetlerin zâhirinden anlaşıldığı üzere Hz. İbrâhim’in kavmi ay, güneş ve yıldızlara veya bunların yerdeki sembolü olan putlara tapıyorlardı. Bu toplumun gökyüzündeki en büyük tanrıları güneş, yeryüzündeki en büyük tanrıları ise onun temsilcisi olan Baal adındaki put idi. Onlara göre insanların hayatını putlar yönetiyordu, yaratma ve yok etme işini de zaman yapıyordu (İbn Âşûr, XIX, 141). İşte Hz. İbrâhim, kavminin Allah’ı bırakıp da tapmış oldukları bütün tanrıların uydurma, onlara tapanların da yanlış yolda olduklarına işaret etmiş, bundan sonra da gerçek ve tapılmaya lâyık olan tanrının yaratan, hidayete erdiren, yediren, içiren, şifa veren, öldüren, hayat veren ve kıyamet gününde günahları bağışlayan Allah Teâlâ olduğuna dikkat çekmiştir.
Merada مرض: مَرَضٌ insana mahsus itidalin dışına çıkmaktır. Bu da iki çeşittir: Birincisi bedenle ilgili olan cismani marazdır. İkincisi cahillik, nifak, cimrilik, korkaklık, iki yüzlülük ve diğer ahlaki rezilliklerdir. Bunların maraza benzetilmesiyle ilgili üç görüş ileri sürülmüştür: ya bedenin kamil bir biçimde tasarrufta bulunmasına engel olan hastalık gibi faziletlere erişmeye/idrake engel olmalarıdır, ya ahiret hayatını elde etmeye engel olmasıdır, ya da hasta bedenin zararlı şeylere meyletmesi gibi bunlardan dolayı nefsin kötü inançlara meyletmesidir.
Tef'il babındaki تَمْرِيضٌ formu hastaya bakmak ve hastanın bakımıyla meşgul olmaktır. Hakikatte ise hastadan hastalığı izale etmektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 24 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri maraz ve emrâzdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. مَرِضْتُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. مَرِضْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَشْف۪ينِ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَشْف۪ينِ fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
Merfû muzari fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir ن harfi getirilir. يَشْف۪ينِ fiilinde olduğu gibi. Buna nûn-u vikaye denir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte اِذَا , şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. اِذَا ‘nın muzafun ileyhi olan şart cümlesi مَرِضْتُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَهُوَ يَشْف۪ينِ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber olan يَشْف۪ينِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَشْف۪ينِ fiilinin sonundaki esre, fasılaya riayet sadedinde hazfedilen mütekellim zamirinden ivazdır.
مَرِضْتُ - يَشْف۪ينِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ (Hastalandığımda o bana şifa verir) cümlesinde edebe uyulmuştur. Zira İbrahim (a.s), Allah'a karşı edepli davranarak وَاِذَا أمرضنى (Allah beni hasta yaptığı zaman) dememiş, hastalığı kendine isnat etmiştir. Zira her ne kadar, hastalık ve şifa Allah'tan da olsa edepli davranmış olmak için Allah'a kötülük nispet edilmez. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“O beni hasta etti” demek yerine “hastalandım” demiştir; zira hastalıkların çoğu insanın yeme, içme vb. şeylerdeki aşırılıklarından kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da hekimler şöyle derler: Ölülerin çoğuna “Ecelinizin sebebi nedir?” diye sorulsaydı, hazımsızlık derlerdi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayet Kur'an'da geçen 6 şifa ayetinden biridir.
Bu sıfat, yedirme ve içirme sıfatının devamı olarak zikredilmiş, çünkü sağlık ile hastalık, genellikle yemek ve içmekle bağlantılıdır.
Hz. İbrahim'in hasta olmayı kendi nefsine, şifayı ise Allah'a isnad etmesi, güzel edebi gözetmek içindir. Nitekim Hızır (a.s) da: “Ben onu kusurlu yapmak istedim” ve “Rabbin istedi ki o iki çocuk en güçlü çağlarına erişsin.” demişti. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)