بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ ٦١
İsrâiloğulları, mûcize eseri olarak denizden açılan yollardan geçip Sînâ yarımadasına çıktılar. Bunları izlemekte olan Firavun da açılmış olan bu yollara ordularıyla birlikte girdi. Ancak yüce Allah, Mûsâ ve beraberindeki müminleri kurtardı, Firavun ve beraberindekileri ise denizde boğdu (Hz. Mûsâ ve Firavun hakkında bk. Bakara 2/49-59; A‘râf 7/103-141; Tâhâ 20/9-80; Kasas 28/3-46).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 154فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ
فَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup cevaba mütealliktir. Cümleye muzâf olur. تَـرَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. تَرَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْجَمْعَانِ fail olup müsenna olduğu için ref alameti eliftir. Şartın cevabı قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى ‘dır.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَصْحَابُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مُوسٰٓى muzâfun ileyh olup, gayr-i munsarif olduğundan elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. Mekulü’l-kavli اِنَّا لَمُدْرَكُونَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مُدْرَكُونَ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَـرَٓاءَ ; mazii fiildir, bu fiilde 3 tane elif vardır. Biri رَٓ harfinden sonra gelmiş zaid bir eliftir, ikincisi hemzeden ibdal olmuş bir eliftir, üçüncüsü kelimenin son harfi olan eliftir. Bu üçüncü elif li-iltikâi’s sakineyn (Arkadan sakin elifle başlayan bir kelimenin gelmesi sebebiyle) hazf olmuştur. (Semîn el Halebî, Ed-Dürrü’l-Masûn fî Ulûmi’l-Kitâbi’l-Meknûn, tafsirap internet sitesi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
تَـرَٓاءَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi رأى ’dir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezâhür( görünmek ve zorlanmak), tedric (bir işin aşamalı olarak, aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat fâale (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı anlamda kullanılması) anlamları katar.
مُدْرَكُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ
فَ , istînâfiyyedir. لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade eden تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. لَمَّا , cevap cümlesine mütealliktir.
لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefî harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّا لَمُدْرَكُونَ cümlesi, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan لَمُدْرَكُونَۚ ism-i mef’ûl kalıbında gelmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ ve benzeri cümleler, اِنّ, isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ ifadesinde istiare vardır. Bununla kastedilen, birbirine yaklaşmaktır (et-tekârub ve’t-tedânî). Bu lafzın müstear olduğunu söyledik. Çünkü havaya kalkmış toz bulutları ve çatışma tozları gibi engeller sebebiyle birbirini görmeseler de iki topluluğun görmekle nitelenmesi güzel olmuştur. Çünkü iki topluluğun, birbirini görmesi ile kastedilen, gözlerin birbirini görmesi değil, şahısların birbirine yakın olmasıdır. Bu, Arapların birbirine yakın iki kabile hakkında söylediği, تقراء ناراهما (ateşleri birbirini görüyor) sözü gibidir ki bu ifade, iki ateş yerine iki insan olsaydı birbirini görecek olmalarından dolayı, (birbirleriyle karşı karşıya, birbirine yakın) demektir. (Şerif er-Râdî, Kur’an Mecazları)
لَمُدْرَكُونَ da okunmuştur ki إدراك الشيئ ’den gelir, o da birbirini takip edip yok olmaktır. Yani onların elleriyle arka arkaya helak olacağız demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
لَمُدَّرِكُونَ, “Birbirine karışıp yok oldu” anlamındadır.
Hasan el-Basrî, bu ifadeye, “onlar ahiret bilgisinden mahrum oldular. Bu bilginin cahili oldular” manasını vermiştir. Buna göre tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin manası, “Biz, bizden hiç kimse kalmayacak biçimde onların ellerinde yok olup gitme hususunda birbirinizi izliyoruz.” şeklinde olur. İşte tam o bu esnada Hz. Musa (a.s) onlara كَلَّا / “hayır” demiştir ki bu, onları içine düştükleri o zandan men etmek içindir.
Hz. Musa’nın onları cesaretlendirmesi, daha sonra da Hz. Musa (a.s) şu iki şey ile onların gönüllerini takviye edip yatıştırmıştır:
1- “Şüphesiz ki Rabbim, benimle beraberdir” sözüyle. Bu, ilahî yardımın ve onun tekeffül edilmiş olmasının bir delilidir.
2- “O beni, kurtuluş yoluna iletecektir” şeklindeki sözüdür. el-Hûda kurtuluş ve necat yolu demektir. Cenab-ı Hakk, Hz. Musa’ya (a.s) kurtuluş yolunu gösterip düşmanlarını helak edeceğini bildirince, böylece ilâhi yardım hususunda zirveye ulaşmış demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ ٦٢
قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.
كَلَّا red ve caydırma harfidir. Mahzuf mekulü’l-kavl için ta’liliyyedir. Takdir, …كلّا لن يدركونا (Hayır. Asla bizi yakalayamayacaklar) şeklindedir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
مَعِيَ mekan zarfı اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Mütekellim zamiri ى muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَبّ۪ي kelimesi اِنَّ ’nin muahhar ismi olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ى muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَيَهْد۪ينِ cümlesi, ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَهْد۪ينِ fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
كَلَّا ; Cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabına tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve bir çok nahivciler ile Basra dil mektebinin çoğunluğu bu edatın ك ile olumsuzluk لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da كَلَّا Edatı )
“Hayır, kesinlikle hayır, asla, mümkün değil” manalarini taşıyan كَلَّا sözcüğü, söyleyen kişiyi azarlamak, sözlerini ret ve iptal etmektir. Bu, olumlu cevap vermek anlamına gelen evet sözcüğünün zıttıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredat)
Merfû muzari fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir ن harfi getirilir. سَيَهْد۪ينِ fiilinde olduğu gibi. Buna nûn-u vikaye denir.
قَالَ كَلَّاۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l kavli mahzuftur. Cümlenin takdiri …كلّا لن يدركونا [Hayır. Asla bizi yakalayamazlar.] şeklindedir.
كَلَّا red ve caydırma harfidir.
Bir cevap edatı olan كَلَّاۜ , kendinden önceki cümlenin ifade ettiği düşüncenin doğru olmadığını sert bir şekilde ifade etmeye yarar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
كَلَّاۚ, cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabı tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve birçok nahivciler ile Basra Dil mektebinin çoğunluğu bu edatın ك ile olumsuzluk لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da كَلَّا Edatı)
“Hayır, kesinlikle hayır, asla, mümkün değil” manalarini taşıyan كَلَّا sözcüğü, söyleyen kişiyi azarlamak, sözlerini ret ve iptal etmektir. Bu, olumlu cevap vermek anlamına gelen evet sözcüğünün zıttıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ
Mahzuf mekulü’l-kavl cümlesi için ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مَعِیَ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. رَبِّی izafeti, إِنَّ ’nin muahhar ismidir.
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ي izafetinde Rab isminin Hz. Musa’ya aid zamire muzaf olmasıyla Hz. Musa, şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafet onun Allah Teâlâ’dan yardım ve destek beklediğinin işaretidir.
سَیَهۡدِینِ cümlesi إِنَّ ’nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Fiilin başındaki gelecek zaman bildiren سَ harfi, vaat ve tehdit bildiren muzari fiile dahil olduğunda tekid ifade eder.
Fiilin sonundaki kesra, fasılaya riayet için hazf edilen mütekellim zamirinden ivazdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ ٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَأَوْحَيْنَا | diye vahyettik |
|
| 2 | إِلَىٰ |
|
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa’ya |
|
| 4 | أَنِ |
|
|
| 5 | اضْرِبْ | vur |
|
| 6 | بِعَصَاكَ | değneğinle |
|
| 7 | الْبَحْرَ | denize |
|
| 8 | فَانْفَلَقَ | sonra yarıldı |
|
| 9 | فَكَانَ | ve oldu |
|
| 10 | كُلُّ | her |
|
| 11 | فِرْقٍ | bölüm |
|
| 12 | كَالطَّوْدِ | bir dağ gibi |
|
| 13 | الْعَظِيمِ | kocaman |
|
فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَوْحَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَٓا fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى مُوسٰٓى car mecruru اَوْحَيْنَٓا fiiline müteallik olup gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.
اَنِ tefsiriyyedir. اضْرِبْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بِ istiâne içindir. بِعَصَاكَ car mecruru اضْرِبْ fiiline mütealliktir. الْبَحْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
اَوْحَيْنَٓا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi وحى ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi فَ ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, فضرب فانفلق. şeklindedir.
انْفَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.
كُلُّ kelimesi كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. فِرْقٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَالطَّوْدِ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. الْعَظ۪يمِ kelimesi لطَّوْدِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْفَلَقَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi فلق ’dır.
Bu bab fiile mutavaat, mücerret yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
الْعَظ۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ
فَ , istînâfiyyedir. Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَوْحَيْنَٓا fiillinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Tefsir harfi اَنْ ‘in dahil olduğu اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ cümlesi, fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اضْرِبْ fiiline müteallik بِعَصَاكَ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf بِعَصَاكَ izafetinde Hz. Musa’ya aid zamire muzaf olmasıyla عَصَا , şan ve şeref kazanmıştır.
Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
“(Vurunca) derhal, (deniz) yarıldı” buyurmuştur. Bu ifadeyle, “o da vurdu, böylece de deniz yarıldı” manasının kastedildiğinde şüphe yoktur. Çünkü bu, neredeyse sözden anlaşılan ve bilinen bir husustur. Zira vurma işi olmadan denizin ayrılması caiz değildir. Bununla beraber Cenab-ı Hakk, ona vurmayı emretmiştir. Çünkü bu fiilin zikredilmesi, adeta oyalanma ve boşa vakit geçirme sayılır. Bir de Cenab-ı Hakk bunu asa sebebiyle meydana gelen mucizelerinden kılmıştır. Bir başka husus da şudur: Denizin o asa sebebiyle yarılması Hz. Musa (a.s) için büyük bir nimet olmuştur. Ve İsrailoğullarının, bu işin Hz. Musa’nın (a.s) Allah nezdindeki mertebesinden dolayı meydana geldiğini bilmeleri manasını daha fazla kuvvetlendirmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ
فَانْفَلَقَ cümlesi, atıf harfi فَ ile takdiri, فضرب (Vurdu) olan mukadder cümleye atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
انْفَلَقَ fiili, انفعال babındadır. Sülasi fiilin başına hemze ve sakin ن ilave edilerek yapılır. Birçok alime göre, انفعال babında mezid olan fiillerin kazandığı tek anlam mutavaattır (dönüşlülüktür). Mutavaat, bir mef’ûlün, bir failin eylemini kabul etmesi ve bu eylemle alınmak istenen neticeye olumlu cevap vermesidir. Mef’ûlün, canlı veya cansız olması fark etmez. انفعال babı mutavaat içindir. Mutavaat ise müteaddî fiilin lâzım fiile dönüşmesidir. Müteaddî fiil bu baba girince lâzım yani geçişsiz olur. Bu bâba, etkileri gözle görülen somut fiiler aktarılır.
Makabline matuf olan فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur كَالطَّوْدِ, nakıs fiil كَان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Muzafun ileyh olan فِرْقٍ ’daki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
Ayette teşbih sanatı vardır. Teşbih, vech-i şebenin hazfi nedeniyle mücmeldir. كُلُّ فِرْقٍ müşebbeh, الطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ müşebbehu bih, كَ teşbih edatıdır. Mahzuf olan vech-i şebeh, her ikisinin de muazzam olmasıdır.
الْعَظ۪يمِ kelimesi الطَّوْدِ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliği bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِ [Koca bir dağ gibi] terkibinde mürsel mücmel teşbih vardır. “Yere iyice oturmak ve öyle kalmak hususunda dağ gibi oldu.” demektir. Teşbih edatı söylenmiş teşbih yönü söylenmemiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Sıfat, tâbi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
كَان, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Râgıb el İsfehanî, Müfredât)
الفرق kelimesi, “denizden bölünen parça” anlamındadır. Bu ifade, كل فلق şeklinde de okunmuştur ki mana aynıdır. الطَّوْدِ “yüksek dağ” anlamında olup “göğe doğru yükselen” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ ٦٤
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَزْلَفْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
ثَمَّ mekân zarfı, fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اَزْلَفْنَا fiiline mütealliktir. الْاٰخَر۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَزْلَفْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi زلف ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى cümlesine, hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَزْلَفْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
ثَمَّ , mekan zarfı هناك anlamında olup اَزْلَفْنَا fiiline mütealliktir.
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَ ; Onları yani firavun ve kavmini denize yaklaştırdık demektir. Bu açıklamayı İbni Abbas ve başkaları yapmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَ ifadesiyle alakalı olarak şu iki bahis bulunmaktadır: Birinci bahis: وَاَزْلَفْنَا kelimesine “Denizin, diğerlerine açıldığı, yarıldığı o yere, firavunun kavmini yaklaştırdım.” manasını vermişlerdir. Bu hususta şu üç izah yapılmıştır:
1) Biz firavunun kavmini, Kıptîleri, İsrailoğullarına yaklaştırdık.
2) Biz o Kıptîleri birbirlerine yaklaştırdık ve onlardan hiç kimse kurtulamayacak derecede bir araya sıkıştırdı.
3) “Biz onları denize sürdük...” Bazı alimler de ayetin bu ifadesine, “Hz. Musa’nın (a.s) peşine düştüklerinde, dünyada iken onların üzerinde dikilip duran bir bulutla gölgelememiz ve böylece de şaşırmış vaziyette kalmaları suretiyle “Biz, firavun ve kavmini hapsettik” manasını vermişlerdir.
İkinci bahis: Cenab-ı Hakk bu yakınlaştırma işini, onların Hz. Musa’yı (a.s) araştırmak için birleşmiş olmaları bir küfür olmasına rağmen kendisine nispet etmiştir. Cübbaî bu hususa şu iki bakımdan cevap verir.
1) Firavunun kavmi, İsrailoğullarının peşine düşmüştü. İsrailoğulları ise bu işi, Allah'ın emriyle yapmıştı. Binaenaleyh İsrailoğullarının yola çıkışları, Allah'ın tedbiriyle olup firavunun kavmi de onların peşine düşünce, Cenab-ı Hakk bu işi, mecazi olarak kendisine nispet etmiştir.
2) Bu ifadenin manasının “O vakitte onlar ecellerine yaklaştıkları için biz onları ölümlerine yaklaştırdık” şeklinde olduğu da söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ ٦٥
وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰى mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la makabline matuf olup, mahallen mansubdur.
مَعَهُٓ mekan zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَجْمَع۪ينَ kelimesi مَنْ müşterek ism-i mevsûl için manevi tekid olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır. Veya مُوسٰى ‘nın hali olup nasb alameti ي ’dir.
Tekid, tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı îrabı alan sözdür. Tekide “tevkid” de denir. Tekid eden kelimeye veya cümleye tekid (müekkid - ٌمُؤَكِّد ), tekid edilen kelime veya cümleye de müekked ( مُؤَكَّدٌ ) denir. Tekid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Tekid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نجو ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
اَنْجَيْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Mef’ûl konumundaki مُوسٰى kelimesine matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası mahzuftur. Mekan zarfı مَعَهُٓ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَجْمَع۪ينَ kelimesi مَنْ için tekid olarak gelmiştir. Veya haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
اَجْمَع۪ينَ۟ manevî tekid lafızlarındandır.
اَنْجَيَ fiili اِفعال babındadır. Bu bab, zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ ٦٦
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَغْرَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْاٰخَر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَغْرَقْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi غرق ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ
Tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle …وَاَنْجَيْنَا cümlesine atfedilen ayet, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
اَغْرَقْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Önceki ayetteki وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى cümlesiyle, ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اَغْرَقْنَا - اَنْجَيْنَا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ٦٧
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
فِی ذَ ٰلِكَ car mecruru إِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
اٰيَةً kelimesi إِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَكْثَرُهُمْ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ayetin ilk cümlesi,
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan لَاٰيَةً ’e dahil olan لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir.
Müsnedün ileyhin nekre gelişi, teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Uzağı işaret etmede kullanılan, tecessüm ve cem’ ifade eden bu işaret isminde istiare vardır. Duruma işaret eden ذٰلِكَ ile akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’, her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)
İşaret ismine dahil olan ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Bu Allah’ın ve Resulünün emrine muhalefet etmeye yeltenenler için bir sakındırma ve Hz. Muhammed (s.a.v) için ibret alınacak bir hadise olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ
وَ , itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Menfî كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. ((Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
Bu ayet Kur’ânda sadece bu Sûrede 8 kez aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.
İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbni Hişam ve İbni Malik’te haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ٦٨
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
رَبَّ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ mübtedanın haberi olarak damme ile merfûdur. الرَّح۪يمُ۟ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
عَز۪يزُ - الرَّح۪يمُ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اِنَّ ’nin isminin Rab ismiyle marife olması, Hz. Peygambere destek ve muhabbetle muamelenin işaretidir. Ayrıca رَبَّكَ izafeti, Peygambere şan ve şeref ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
الْعَز۪يزُ haberdir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtir. Müsnedin ال ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Haber olan iki vasfın, aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
الرَّح۪يمُ - الْعَزٖيزُ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Son iki ayet kıssanın en güzel şekilde sona ermesi olan hüsn-i intihâ sanatına örnektir.
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 176)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fahreddin Râzî şöyle der: Ayette, Allah'ın الْعَز۪يزُ (güçlü) sıfatının الرَّح۪يمُ۟ (merhametli) sıfatından önce gelmesinin sebebi şudur: Akla gelebilir ki Allah, onları cezalandırmaktan aciz olduğu için merhametlidir. İşte bu vehmi ortadan kaldırmak için üstün ve güçlü manasına gelen الْعَز۪يزُ sıfatı zikredilmiş, böyle olmasına rağmen kullarına merhametli olduğu bildirilmiştir. Çünkü merhamet, üstün güçle birlikte bulunduğunda daha etkili olur.
Son iki ayet Kur’ânda sadece bu surede 8 kez aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Şuara Suresinde ard arda gelen 8 ve 9. ayetler sekiz yerde tekrarlanmıştır. İlki Hz. Muhammed'i (s.a.v) ve Rabbinden gelenleri yalanlayanları tekzip açıklamasından sonra gelmektedir. Daha sonra her tekrarlanış önceki yalanlayanların kıssalarının hemen ardından her bir kıssadan sonra gelmiştir. Her birinin farklı bir durum için gelmesi, ifadenin zikredilişine güzel bir anlam katmıştır. (Ömer Özbek, Arap Dili Ve Belâgatı'nda Itnâb Üslûbu)
Ayetteki şu muhakkak ki senin Rabbin, elbette O, mutlak galiptir ve çok merhametlidir cümlesinin önceki ifadelerle münasebeti şudur: O topluluk bu çok net mucizeleri görüp müşahede etmelerine rağmen yine de kâfir olmuşlardır. Allah Teâlâ ise onları helak etmeye kādir ve azîz, galip bir zattı. Ama buna rağmen O, onları helak etmemiş, tam aksine onlara çeşitli rahmetlerini yağdırmıştır. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın böyle olması, O'nun rahmetinin mükemmel lütuf ve ihsanının, çok geniş olduğuna delalet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayet, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Bu cümlede olduğu gibi mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ ٦٩
Hz. İbrâhim’in kıssasının bir bölümü anlatılarak onun müşriklerden olmadığına, bilâkis getirdiği dinin Hz. Muhammed’in getirdiği dinle özü itibariyle aynı olduğuna, onu sevdiklerini ve peşinden gittiklerini iddia edenlerin Hz. Muhammed’i de sevmeleri, ona tâbi olmaları gerektiğine işaret edilmektedir. Ayrıca kıssada Allah’ın birliği esasına dayanan tevhid dinini yaymak uğrunda öz vatanından hicret etmiş olan Hz. İbrâhim’in Filistin, Mısır ve Hicaz’da yaşadığı gurbet hayatı ve şirke karşı verdiği mücadele anlatılarak başta Hz. Peygamber olmak üzere müminlere ümit aşılanmakta ve teselli verilmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 157
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اتْلُ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَلَيْهِمْ car mecruru اتْلُ fiiline mütealliktir.
نَبَاَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَۢ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمْ, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ izafeti, نَبَاَ için tazim ifade eder.
نَبَاَ , büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zann-ı galib oluşan haberdir. Bu iki özelliği taşımayan habere نَبَاَ denmez. نَبَاَ diye tanımlanan haberin hakkı, yalandan arınmış olmasıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât) Her نَبَاَ haberdir, fakat her haber نَبَاَ değildir.
نَبَاَ , haber demektir. Bu, onların kabul etmek zorunda kalacakları bir delil olsun diye onlara söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Yani ey Resulüm! Müşriklere Hz. İbrahim'in O muazzam kıssasını da sana vahyolunduğu gibi oku ki daha önce zikredildiği gibi bu müşriklerin, kendilerine gelen ayetlere iki yoldan biriyle dahi (Seni Hz. İbrahim'e kıyaslamak ve kendilerini de onun helak olan kavmine kıyaslamak veya bu konuda sen kimseden bir şey duymaksızın, sana gelen vahiy ile bu kıssayı olduğu gibi anlatmanı düşünerek) iman etmediklerine vakıf olasın. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ ٧٠
Bu âyetlerin zâhirinden anlaşıldığı üzere Hz. İbrâhim’in kavmi ay, güneş ve yıldızlara veya bunların yerdeki sembolü olan putlara tapıyorlardı. Bu toplumun gökyüzündeki en büyük tanrıları güneş, yeryüzündeki en büyük tanrıları ise onun temsilcisi olan Baal adındaki put idi. Onlara göre insanların hayatını putlar yönetiyordu, yaratma ve yok etme işini de zaman yapıyordu (İbn Âşûr, XIX, 141). İşte Hz. İbrâhim, kavminin Allah’ı bırakıp da tapmış oldukları bütün tanrıların uydurma, onlara tapanların da yanlış yolda olduklarına işaret etmiş, bundan sonra da gerçek ve tapılmaya lâyık olan tanrının yaratan, hidayete erdiren, yediren, içiren, şifa veren, öldüren, hayat veren ve kıyamet gününde günahları bağışlayan Allah Teâlâ olduğuna dikkat çekmiştir.
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ
اِذْ zaman zarfı, نَبَاَ ’den bedel-i iştimâl olup mahallen mansubdur. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. لِاَب۪يهِ car mecruru قَالَ fiiline müteallik olup, harfle îrab olan beş isimden biri olup cer alameti ي ’dir. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَوْمِه۪ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli مَا تَعْبُدُونَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur..
مَا istifham ismi, mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
تَعْبُدُونَ fiili ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Ayete dahil olan zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki نَبَاَ ’den bedeldir.
إذْ قالَ (dediğinde) bir zarftır yani dediği zaman demektir. Cümle haberin açıklamasıdır. Kıssa geçmişte olmuştur. Zaman isminin kıssadan verilen habere muzâf olması münasiptir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا تَعْبُدُونَ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. Cümle muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مَا istifhâm ismi, تَعْبُدُونَ fiilinin mukaddem mef’ûlü konumundadır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Hz. İbrahim’in neye taptıklarını bildiği halde onlara bunu soru olarak yöneltmesi, tecâhül-i ârif sanatının güzel örneklerindendir.
ما cinsi tayin için gelmiş istifham ismidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ, bu surenin başında kavminin kâfir olması sebebiyle Hz. Muhammed’in (s.a.v) alabildiğine üzüldüğünü zikretmiş, daha sonra Hz. Muhammed’in (s.a.v) böylesi sıkıntıların, Hz. Musa (a.s) için de söz konusu olduğunu anlayabilmesi için Hz. Musa’nın (a.s) kıssasından yine bu sebeple Hz. İbrahim’in (a.s) üzüntüsünün de kendisinin üzüntüsünden daha şiddetli olduğunu anlayabilmesi için bunun peşinden Hz. İbrahim’in (a.s) kıssasını getirmiştir. Çünkü onları hakka davet etmek ve dikkatlerini çekmek durumu hariç kendilerini düştükleri o halden kurtaramadığı halde Hz. İbrahim’in (a.s) babasını ve kavmini cehennemde görmesi İbrahim (a.s) için en büyük bir sıkıntıdır. İşte bu sebeple o onlara, مَا تَعْبُدُونَ demiştir. Hz. İbrahim (a.s) onların putperest olduklarını biliyordu. Fakat bu soruyu onlara taptıkları şeylerin ibadete müstehak olmadıklarını göstermek için sormuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَاماً فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ ٧١
قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَاماً فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli نَعْبُدُ ’dur. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
نَعْبُدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. اَصْنَاماً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. ظَلُّ nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder.
نَظَلُّ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. نَظَلُّ ’nun ismi, müstetir olup takdiri نحن ’dur. لَهَا car mecruru عَاكِف۪ينَ ’ye mütealliktir. عَاكِف۪ينَ kelimesi نَظَلُّ ’nun haberi olup, nasb alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.
عَاكِف۪ينَ ; sülâsî mücerredi عكف olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَاماً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli نَعْبُدُ اَصْنَاماً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müşriklerin Hz. İbrahim'in sorusuna verdikleri cevaptır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ
Cümle, atıf harfi فَ ile öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
İstimrar ifade eden nakıs fiil ظَلَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهَا, konudaki önemine binaen amili olan نَظَلُّ ’nin haberine takdim edilmiştir.
نَظَلُّ ’nin haberi olan عَـٰكِفِینَ, ism-i fail kalıbında gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
عكف, bir şeye devam etmek, onu sürdürmek demektir. Onlar gece değil de bütün gün o putlara taptıkları için نَظَلُّ demişlerdir.
عَاكِف۪ينَ - نَعْبُدُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Onların sözlerine “Bütün gün onlara hizmet etmekte sabit ve devamlıyız.” ifadesini ilave etmeleri, konuyu açıklamak ve anlamını kuvvetlendirmek için yaptıkları ıtnâbdır.
Hz. İbrahim, babasının ve kavminin taptıkları şeylerin ibadeti hak etmediklerini göstermek için “Onlara neye tapıyorsunuz?” diye sorunca onlar, “Putlara tapıyor, onlara ibadete devam ediyoruz.” şeklinde karşılık vermişlerdir. Müşriklerin, hallerini açıklarken “putlara tapıyoruz” tarzında kısa cevap vermeyip “onlara ibadete devam ediyoruz” lafzını da zikrederek sözü uzatmaları sevinmelerinden ve taptıkları şeylerle övünmelerinden dolayıdır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
عاكِفِينَ ile عابِدِينَ manası kastedilmiştir. Bunun için fiil عَلى ile değil لَ ile müteaddi olmuştur. Rabbin şanı kendisine sığınmak, fayda veya zarar vermek olduğu için İbrahim (a.s) onlara bu putlarla olan durumları hakkında soru sormuştur. Putlar kendilerine dua edeni işitir mi, onlara bir fayda veya zarar verir mi demiştir. Bu sorular putların ilah olmadığının delilidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Burada, “Allah yolunda neyi harcayacaklarını sana soruyorlar. De ki: Malınızın ihtiyaç fazlasını!” “Rabbiniz neyi indirdi? Dediler ki hayır indirdi.” ayetleri ile benzerlerinde olduğu gibi yeterli cevap ile iktifa edilmeyip Hz. İbrahim'in kavminin, yaptıklarını izhar etmekle tatminkâr cevabı verdikten sonra putlara tapmaya devam edeceklerini de buna ilave etmeleri, habis nefislerindeki sevinç ve iftiharı ortaya koymak içindir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ ٧٢
قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
هَلْ istifhâm harfidir. يَسْمَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِذْ zaman zarfı يَسْمَعُونَ fiiline mütealliktir. تَدْعُونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ
Bu ayetle Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’in cevabını bildiriyor. Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tahkir ve alay anlamda geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اِذْ Zaman zarfı يَسْمَعُونَ fiiline mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan تَدْعُونَ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
[Sizi işitiyorlar mı?] cümlesinde mutlaka hazfedilen bir muzâf olduğu düşünülmelidir; “Sizin dualarınızı işitiyorlar mı?” anlamındadır. Katâde ifadeyi, “Dualarınıza cevap verdiklerini size işittiriyorlar mı, buna güçleri yetiyor mu yani!” anlamında يَسْمَعُونَكُمْ şeklinde okumuştur. اِذْ geçmiş zamandaki olayların aktarılması için kullanılmasına rağmen burada muzari fiil ile gelmiştir ve anlam şöyledir: “Dua ettiğiniz önceki zamanlardaki halinizi aklınıza getirin; hiç sizi işittikleri veya size işittirdikleri oldu mu, söyleyin!” Bu, muhatabı susturmada daha etkilidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ [Sizi duyuyorlar mı?] ifadesi أيسمعون دعائكم demektir, veya يَسْمَعُونَكُمْ تدعون demektir ki اِذْ تدعون ifadesi bu manaya delâlet ettiği için hazf edilmiştir. تدعون ’nin muzari olarak gelmesi, geçmiş halin hikâyesi olmasındandır, zihinde canlandırılmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)
ھلَ ile gelen istifham, soru ile; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazi, tehekkümi ve inkaridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)
اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ ٧٣
اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ
Fiil cümlesidir. اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. يَنْفَعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَضُرُّونَ fiili atıf harfi اَوْ ile makabline matuftur.
يَضُرُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ
Hz. İbrahim’in putlar hakkındaki sorularının devamı olan ayet atıf harfi اَوْ ile önceki ayetteki يَسْمَعُونَكُمْ fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve aşağılama anlamında geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen اَوْ يَضُرُّونَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Birbirine atfedilmiş olan bu iki cümle mukabele teşkil etmektedir.
Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.
اَوْ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يَنْفَعُونَكُمْ - يَضُرُّونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.
Ayette ihtibak sanatı vardır. Birinci cümlede يَنْفَعُونَكُمْ ibaresindeki mef’ûl, ikinci cümleden düşürülmüş, يَضُرُّونَ sözüyle yetinilmiştir.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831)
Bu; delili ortaya koymak için sorulmuş bir sorudur. Onlar size bir fayda sağlayamayıp bir zarar da veremediklerine göre sizin onlara ibadet etmenizin anlamı nedir? (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l - Kur’ân) Yani ayette lazım-melzum alakasıyla mecazi mürsel mürekkeb sanatı vardır.
Onlar “sadece putlara tapıyoruz” deseler bu yeterli bir cevap olurdu. Ama onlar, cevabı uzatmak için buna, “Onun için bütün gün onlara hizmet etmekte sabit ve devamlıyız.” ifadesini ilave etmişler. Onlar bunu, putlara tapmaktan ötürü duydukları sevinç ve iftiharı ortaya koymak için ilave etmişlerdir, işte bundan ötürü Hz. İbrahim (a.s) onların inanç ve yollarının bozuk olduğuna dikkat çekmek için هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَ اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ “Siz çağırdığınızda onlar sizi duyuyorlar mı?” yahut “Size (taparsanız) bir fayda, (tapmazsanız) bir zarar verebiliyorlar mı?” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ ٧٤
قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl cümlesi hazf edilmiştir. Takdiri, لم نجدها كذلك (Onları bu şekilde bulmadık.) şeklindedir.
بَلْ idrâb ve atıf harfidir. وَجَدْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek manasında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اٰبَٓاءَنَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَ harf-i cerdir. Bu ibare, amili يَفْعَلُونَ olan mahzuf mef’ûlün mutlak’a mütealliktir. ذٰ işaret ismi sükun üzere mebni, mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
يَفْعَلُونَ cümlesi, amili وَجَدْنَٓا ‘nin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَفْعَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ )” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada, yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا بَلْ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
İlk cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İdrâb harfi بَلْ , intikal içindir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli, takdiri لم نجدها كذلك (onları bu şekilde bulmadık) olan mahzuf cümledir.
بَلْ edatı kendisinden sonra bir cümle geldiğinde idrâb harfi olur. Bazen de bu ayette olduğu gibi bir manadan diğer bir manaya intikal için gelir. Kendisinden önceki cümle manasını korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 436; Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Putların vasıflarını kanıtlama konusundan, onların babalarını bu şekilde buldukları görüşlerine karşı kesin bir mücadele konusuna geçilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ
Müstenefe olarak fasılla gelen cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَذٰلِكَ , amili يَفْعَلُونَ fiili olan mahzuf mukaddem mef’ûlü mutlaka mütealliktir.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelam olan كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ cümlesi, وَجَدْنَٓا fiilinin ikinci mef’ûlüdür.
Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
كَذٰلِكَ (İşte böyle), aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Bu kelimeyle babalarının fiilini, kendi fiillerine benzetmişlerdir. Bu kelime mahzuf bir mastarın sıfatıdır. يَفْعَلُونَ فِعْلًا كَذَلِكَ الفِعْلِ (Bu fiil gibi fiil işlerler) şeklinde takdir edilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Onlar bu sözleriyle, taptıkları putların, hiçbir şey işitmediklerini ve hiçbir fayda ve zarar veremediklerini itiraf etmişler ve taklitten başka hiçbir dayanakları olmadığını izhar etmek zorunda kalmışlardır. Yani biz, zikredilen şeylerden hiçbirini atalarımızdan öğrenmedik ve görmedik; biz atalarımızı böyle yapar bulduk; onlar bizim ibadetimiz gibi ibadet ediyorlardı; biz de onlara uyduk. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ ٧٥
قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Hemze istifhâm harfidir. اَفَرَاَيْتُمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile mukadder mekulü’l-kavle matuftur. Takdiri, أتأمّلتم فرأيتم (Düşündünüz ve gördünüz mü?) şeklindedir.
رَاَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ ’ dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’un ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْبُدُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْبُدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli, takdiri أتأمّلتم (Düşündünüz mü?) olan mahzuf cümledir. Mekulü’l-kavl cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Hemze inkari istifham, فَ atıf harfidir.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ cümlesi, mukadder mekulü’l-kavle فَ ile atfedilmiştir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp taaccüp ve kınama anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Cümlede, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَفَرَاَيْتُمْ fiilinde istiare sanatı vardır. Bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Mef’ûl konumundaki müfred has ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ , nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan تَعْبُدُونَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Biz babalarımızı böyle bulduk. Onlar da böyle yapıyorlardı. İşte bu, taklidin batıl, delillere sarılmanın ise vâcip (gerekli) olduğuna delalet eden en güçlü delillerdendir. Çünkü işi tersinden alsak ve taklidi övüp delile sarılmayı yersek, bu hareketimiz, Cenab-ı Hakk'ın yerdiği o kâfirlerin yolunu övmek, övdüğü Hz. İbrahim (a.s) yolunu da zemmetmek olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ ٧٦
اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ
İsim cümlesidir.Munfasıl zamir اَنْتُمْ önceki ayetteki تَعْبُدُونَ ’deki fail olan zamiri tekid içindir. Mahallen merfûdur. اٰبَٓاؤُ۬كُمُ atıf harfi و ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْاَقْدَمُونَ kelimesi اٰبَٓاؤُ۬كُمُ ’un sıfatı olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ
اَنْتُمْ , önceki ayetteki تَعْبُدُونَ ’deki zamiri tekid içindir.
الْاَقْدَمُونَ kelimesi, اَنْتُمْ ‘e tezayüf nedeniyle atfedilen وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.
Sıfat, tâbi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
“Şimdi gördünüz mü, gerek sizin gerek daha önceki atalarınızın neye tapmakta olduğunuzu” diye cevap verdi. O, bu ifadesi ile batılın yeni veya eski, onu yapanların az veya çok olması ile değişmeyeceğini anlatmak istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
آباؤُكم kelimesi أنْتُمْ zamirine atfedilmiştir. Böylece bu, eskilerin onlara taptığını bildiği halde bu putlara ilgisizliğini ziyadesiyle göstermek için onların tapınmayı hak ettiği konusundaki şüphelerini geçersiz kılmayı da içeriyordu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ ٧٧
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَدُوٌّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. ل۪ٓي car mecruru عَدُوٌّ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
اِلَّا istisna edatı olup, istisna-i munkatı’adır. رَبَّ müstesna olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ
فَ , istînâfiyyedir. اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِلَّا istisna edatı, رَبَّ müstesna olarak mansubdur.
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي [Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.] tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan düşman olmak özelliği, putlara isnad edilerek, putlar iradesi olan bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte düşman Hz. İbrahim‘in kendisidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ya da sebep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Asıl düşman olunanlar, putlara tapanlardır.
Hz. İbrahim düşmanlığı putlara isnad etmiştir. Sebep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Veciz ifade kastına matuf رَبَّ الْعَالَم۪ينَ izafeti, alemlerin şanı içindir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَإنَّهم عَدُوٌّ لِي teşbih-i beliğ kabilindendir. Onlar benim düşmanım gibidir. Onlara kızıyorum ve zarar veriyorum demektir. Putlara ait zamirin فَإنَّها şeklinde değil de akıllıların çoğulu şeklinde فَإنَّهم olarak gelmesi putlarla ilgili kullandıkları ifadelerin çoğunda olduğu gibi onların idrak eden varlıklar olduğuna inandıkları içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hz. İbrahim'in, işte onlar benim, muhakkak ki düşmanlarımdır ifadesi ile onlara tapanların düşmanlığı kastedilmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
عَدُوٌّ (Düşman) ve صدق kelimeleri hem müfred hem cemi manasında kullanılırlar. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Onların ibadet edenlere düşman olduklarını kast ediyor. Şöyle ki onlara tapmakla düşmandan daha çok zarar görürler ya da onları ibadete teşvik eden en azılı düşmanlarıdır demektir ki o da şeytandır. Ancak işi kendine dönük olarak tasvir etmesi, onlara gönderme yapmak içindir. Zira bu, açıkça nasihat etmekten daha yararlıdır. Ve şunu da bildirmek istemiştir ki nefsinden başlamak kabule daha şayandır. Düşmanı عَدُوٌّ şeklinde tekil olarak vermesi, aslında mastar olup ذوُ عَدُوٌّ (adavet sahibi) manasına olmasındandır.
İstisna-i munkatı’dır ya da muttasıldır ki هُمْ zamiri taptıkları bütün mabutlara gider, atalarından Allah'a tapanlar da vardı. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Hz. İbrahim (a.s), فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي [Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.] sözüyle putların kendilerine tapanlara düşman olduklarını anlatmaya çalışmıştır. Öyle ki onlara tapanlar, onlardan, düşmandan gördüklerinden daha çok zarar görürler. Fakat bu durumu kendine dönük olarak tasvir etmesi, onlara ta’rîzde bulunmak içindir. Çünkü nasihatte bu üslup açıkça anlatmaktan daha etkilidir. Ve şunu da bildirmek istemiştir ki nasihate kendi nefsinden başlamak kabule daha şayandır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
رَبَّ الْعَالَم۪ينَ şeklindeki müstesna ifadesi istisnâ-i munkatı’ yani “Ma‘bûdun bi’l-hak olan Allah, o sahte tanrılara (putlara) dahil değildir.” manasında olup “Lakin alemlerin Rabbi bana doğru yolu gösterir.” demekte ve bununla şunu kastetmektedir: Yaratılışımı tamamlayıp bana ruh üflediğinde, bunun ardından yararıma olan ve beni ilgilendiren her konuda bana doğruyu kesintisiz bir hidayetle sürekli O gösterir. Aksi halde anne karnında kan emerek gıdalanılabileceğini ona kim öğretmiş olacak; doğar doğmaz memenin (ne olduğunu), onun yerini ve nasıl emileceğini ona kim öğretmiş olacak; dünyayı ve ahireti gösteren benzer bilgileri ona kim öğretmiş olacak (kim)?! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hz. İbrahim onlara tariz olmak üzere durumu kendi nefsinde tasvir ederek “İşte onlar gerçekten benim düşmanımdır.” demiştir. Zira nasihat konusunda tariz, sarahatten daha faydalıdır. Bir de Hz. İbrahim'in “Benim düşmanıdır.” demesi, bunun bir nasihat olduğunu ve kabule daha çok şayan olması için kendi nefsinden başladığını zımnen bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)
اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ ٧٨
اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ
الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَن۪ي ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
خَلَقَن۪ي fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki ن vikayedir. Mütekellim zamiri ى mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَهْد۪ينِ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَهْد۪ينِ fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
Merfû muzari fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir ن harfi getirilir. يَهْد۪ينِ fiilinde olduğu gibi. Buna nûn-u vikaye denir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ
اَلَّذ۪ي , önceki ayetteki رَبَّ الْعَالَم۪ينَ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Müfret müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan خَلَقَن۪ي , müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Sılaya فَ ile atfedilen فَهُوَ یَهۡدِینِ cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber olan یَهۡدِینِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
یَهۡدِینِ fiilinin sonundaki kesra, fasılaya riayet kastıyla hazfedilen mütekellim zamirinden ivazdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَهُوَ ’deki فَ , sebep içindir. Eğer mevsûl olan اَلَّذ۪ي mübteda kabul edilirse, atıf içindir. Eğer رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ ’in sıfatı kabul edilirse nazmın değişmesi اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهَداَنِى olması gerekirdi. Yaratmanın önce olup hidayetin de sürekli olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Hz. İbrahim (a.s) mazi lafzı ile خَلَقَنٖى demiş, daha sonra muzari lafzı ile يَهْدٖينِ [Bana hidayet eder] demiştir. Bunun sebebi şudur: İnsanın ve eşyanın zatı, dünyada yenilenmez, aksine malum olan bir zamana (ecele) kadar kalır. Cenab-ı Hakk’ın hidayeti ise ister dünyevi menfaatler hususunda olsun, mesela insanın duyularının faydalı şeyleri, zararlı şeylerden ayırması şeklinde olur, ister dini menfaatler hususunda olsun, mesela insanın aklının hakkı bâtıldan, hayrı şerden ayırması şeklinde olur, bu her an ve her zaman tekrar eder. Binaenaleyh bu ifade ile Hz. İbrahim (a.s) sayesinde yaratılışının tam olduğu diğer şeyleri, geçmişte tek bir defada yaratanın ve onu her an ve her zamanda çeşitli hidayetleri ile hem dini hem dünyevi menfaatlere sevk edenin Hakk Subhânehû ve Teâlâ olduğunu beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ ٧٩
وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası هُوَ يُطْعِمُن۪ي ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُطْعِمُن۪ي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُطْعِمُن۪ي damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki ن vikayedir. Mütekellim zamiri ى mefulün bih olarak mahallen mansubdur. يَسْق۪ينِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
يَسْق۪ينِ fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
Merfû muzari fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir ن harfi getirilir. يُطْعِمُن۪ي fiilinde olduğu gibi. Buna nûn-u vikaye denilir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
يُطْعِمُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi طعم ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayette geçen, sıfat konumundaki الَّذ۪ي ‘ye atfedilmiştir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan هُوَ يُطْعِمُن۪ي , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan يُطْعِمُن۪ي cümlesi haberdir.
Aynı üslupta gelen يَسْق۪ينِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la habere atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَسْق۪ينِ fiilinin sonundaki esre, fasılaya riayet sadedinde hazfedilen mütekellim zamirinden ivazdır.
يُطْعِمُن۪ي - يَسْق۪ينِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ cümleleri verilen her türlü nimetten kinayedir.
وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ de birinciye göre mahzûf mübtedanın haberidir, çünkü makabli ona delalet etmektedir, iki الَّذ۪ي için de durum aynıdır. İki veçhe (ihtimale) göre de ism-i mevsûlun tekrar edilmesinin sebebi; sılalardan her birinin hükmü tek başına gerektirmesindendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bana yediren ve bana içiren O'dur ifadesine, rızık menfaatleri ile ilgili olan her şey girer. Bu böyledir. Çünkü Hakk Teâlâ, insan için yiyecekler yaratmış ve ona onlardan yararlanma gücü vermiştir. Binaenaleyh şehvet (arzu), kuvvet ve ayırt etme (temyiz) gibi insanda yiyecekleri yiyip onlardan yararlanmasını sağlayacak özellikler bulunmasaydı, bu tam bir nimet olmazdı, bir işe yaramazdı. Hz. İbrahim burada yedirme ve içirmeden bahsederek, o iki şeyin dışında kalan diğer şeylere dikkat çekmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu sıfatların başında الَّذ۪ي ’nin tekrar edilmesi, hükmü gerektirmek noktasında her birinin Allah'ın müstakil bir yüce sıfatı olduğunu, başka bir sıfatın devamı kılınmayıp Allah hakkında bağımsız olarak zikredilmeye değer olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ ٨٠
Merada مرض: مَرَضٌ insana mahsus itidalin dışına çıkmaktır. Bu da iki çeşittir: Birincisi bedenle ilgili olan cismani marazdır. İkincisi cahillik, nifak, cimrilik, korkaklık, iki yüzlülük ve diğer ahlaki rezilliklerdir. Bunların maraza benzetilmesiyle ilgili üç görüş ileri sürülmüştür: ya bedenin kamil bir biçimde tasarrufta bulunmasına engel olan hastalık gibi faziletlere erişmeye/idrake engel olmalarıdır, ya ahiret hayatını elde etmeye engel olmasıdır, ya da hasta bedenin zararlı şeylere meyletmesi gibi bunlardan dolayı nefsin kötü inançlara meyletmesidir.
Tef'il babındaki تَمْرِيضٌ formu hastaya bakmak ve hastanın bakımıyla meşgul olmaktır. Hakikatte ise hastadan hastalığı izale etmektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 24 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri maraz ve emrâzdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. مَرِضْتُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. مَرِضْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَشْف۪ينِ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَشْف۪ينِ fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
Merfû muzari fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir ن harfi getirilir. يَشْف۪ينِ fiilinde olduğu gibi. Buna nûn-u vikaye denir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte اِذَا , şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. اِذَا ‘nın muzafun ileyhi olan şart cümlesi مَرِضْتُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَهُوَ يَشْف۪ينِ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber olan يَشْف۪ينِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَشْف۪ينِ fiilinin sonundaki esre, fasılaya riayet sadedinde hazfedilen mütekellim zamirinden ivazdır.
مَرِضْتُ - يَشْف۪ينِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ (Hastalandığımda o bana şifa verir) cümlesinde edebe uyulmuştur. Zira İbrahim (a.s), Allah'a karşı edepli davranarak وَاِذَا أمرضنى (Allah beni hasta yaptığı zaman) dememiş, hastalığı kendine isnat etmiştir. Zira her ne kadar, hastalık ve şifa Allah'tan da olsa edepli davranmış olmak için Allah'a kötülük nispet edilmez. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“O beni hasta etti” demek yerine “hastalandım” demiştir; zira hastalıkların çoğu insanın yeme, içme vb. şeylerdeki aşırılıklarından kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da hekimler şöyle derler: Ölülerin çoğuna “Ecelinizin sebebi nedir?” diye sorulsaydı, hazımsızlık derlerdi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayet Kur'an'da geçen 6 şifa ayetinden biridir.
Bu sıfat, yedirme ve içirme sıfatının devamı olarak zikredilmiş, çünkü sağlık ile hastalık, genellikle yemek ve içmekle bağlantılıdır.
Hz. İbrahim'in hasta olmayı kendi nefsine, şifayı ise Allah'a isnad etmesi, güzel edebi gözetmek içindir. Nitekim Hızır (a.s) da: “Ben onu kusurlu yapmak istedim” ve “Rabbin istedi ki o iki çocuk en güçlü çağlarına erişsin.” demişti. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ ٨١
وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ
الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ ’in üçüncü sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُم۪يتُن۪ي ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يُم۪يتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki ن vikayedir. Mütekellim zamiri ى mefulün bih olarak mahallen mansubdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُحْي۪ينِۙ cümlesi يُم۪يتُن۪ي cümlesine atfedilmiştir.
يُحْي۪ينِ fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
Merfû muzari fiillere, mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir ن harfi getirilir. يُم۪يتُن۪ي fiilinde olduğu gibi. Buna nûn-u vikaye denir.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُم۪يتُن۪ي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi موت ’dir.
يُحْي۪ينِ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi حىى ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 78. ayetteki sıfat konumundaki الَّذ۪ي ’ye atfedilmiştir. اَلَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi يُم۪يتُن۪ي , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ثُمَّ يُحْي۪ينِ cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile makabline atfedilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
يُحْي۪ينِ fiilinin sonundaki esre, fasılaya riayet sadedinde hazfedilen mütekellim zamirinden ivazdır.
يُم۪يتُن۪ي - يُحْي۪ينِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَالَّـذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ ٨٢
وَالَّـذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ
Fiil cümlesidir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّـذ۪ٓي atıf harfi و ’la makabline matuftur. İsm-i mevsûlun sılası اَطْمَعُ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اَطْمَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انَا ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf ب harf-i ceriyle اَطْمَعُ fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَغْفِرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ل۪ي car mecruru يَغْفِرَ fiiline mütealliktir. خَط۪ٓيـَٔت۪ي mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.
Mütekellim zamiri ى muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَوْمَ zaman zarfı يَغْفِرَ fiiline mütealliktir. الدّ۪ينِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiili muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّـذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayette geçen, sıfat konumundaki الَّذ۪ي ’ye atfedilen dördüncü ism-i mevsûldür.
اَلَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ cümlesi masdar tevilinde, takdir edilen بِ ile birllikte اَطْمَعُ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur ل۪ي , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Birçok ayette (75. ayetten itibaren) Hz. İbrahim, muhataplarını ikna etmek için Allah’ın birçok sıfatını sıralamıştır. Bu üslup, istidrâc sanatıdır. Ayrıca bu sıfatların sayılması taksim sanatıdır.
Az sözle çok anlam ifade etmek üzere izafet formunda gelen يَوْمِ الدّ۪ينِ , karşılıkların verildiği gün, kıyamet günü anlamındadır.
İstidrâc; muhatabı fethetmek için onu etkileyecek, yakınlaştıracak veya korkutup rağbet ettirecek, vazgeçirecek, teşvik edecek şeyleri aniden değil de alıştıra alıştıra söyleme sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
خَط۪ٓيـَٔت۪ي (hatamı) ifadesi خطاياي (hatalarımı) şeklinde de okunmuştur; kendisinden nadiren sadır olan bazı küçük günahları kastetmektedir; zira peygamberler, âlemler (yani tüm insanlık) için seçilmiş günahsız kişilerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Nehhâs dedi ki: “Günah”ın, “günahlar” anlamında kullanılması Arapçada bilinen bir husustur. Kıraat alimleri Yüce Allah'ın: [Böylelikle günahlarını itiraf edecekler.] (Mülk, Suresi, 11) ayetinde “günah” kelimesi tekil olmakla birlikte çoğul olarak; günahlar anlamındadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)
رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ ٨٣
84. âyette “Bana, sonra gelecekler içinde iyilikle anılmayı nasip eyle!” diye çevirdiğimiz cümledeki “lisân-i sıdk” (doğruluk dili) tamlaması iki türlü yorumlanmıştır:
a) Bu tamlamadaki lisân terimi dille aktarılabilecek, dille ulaştırılabilecek şeyleri veya bunları aktaranları ifade için mecaz olarak kullanılmıştır. Buna göre Hz. İbrâhim söylediklerinin doğru, gerçek ve yüce mânalar taşıyan sözler olmasını veya kendi soyundan, getirmiş olduğu hak dini sonraki nesillere aktaracak kimselerin gelmesini Allah Teâlâ’dan niyaz etmiştir. Nitekim yüce Allah duasını kabul ederek başta Hz. Muhammed olmak üzere onun soyundan birçok peygamber göndermiş ve Hz. Peygamber’e onun dinine uymasını emretmiştir (bk. Nahl 16/123; krş. Âl-i İmrân 3/95; Nisâ 4/125).
b) Bu tamlama Hz. İbrâhim’in, sonraki nesiller içerisinde iyilikle anılmak istediğini ifade etmektedir. Bundan dolayıdır ki müslümanlar onu önder kabul eder, kendisini ve soyundan gelenleri hayırla anarlar. Yahudi ve hıristiyanlar gibi Ehl-i kitap da aynı şekilde ona ve soyundan gelenlere saygı gösterirler (Zemahşerî, II, 512; krş. Meryem 19/50).
Müfessirler, 89. âyette “temiz bir kalp” diye çevirdiğimiz “kalb-i selîm” tamlamasını şu mânalarda yorumlamışlardır: Şirk ve şüpheden arınmış, iman esaslarına samimiyetle inanmış, mânen sağlıklı (İbn Kesîr, VI, 159), kötülüklerden korunmuş (Esed, II, 749), sünnete gönülden bağlı olup bid‘atlardan uzak duran, mal ve evlât sahibi olduğu için şımarmayan bir kalp (Şevkânî, IV, 103). Râzî’ye göre bu konudaki görüşlerin en doğrusu, kalb-i selîmi, “Cehaletten ve kötü huylardan arınmış kalptir” diye tanımlayan görüştür (XXIV, 151).
Hz. İbrâhim bu duayı yaptığı zaman kendisine peygamberlik görevi verilmişti (Râzî, XXIV, 147; İbn Âşûr, XIX, 145). Bu sebeple müfessirler, meâlinde “hikmet” diye çevirdiğimiz hükm kelimesini birçok yerde “peygamberlik” anlamında yorumlarken, burada 83. âyette “derin bilgi, doğru hüküm verme ve kavrama yeteneği” gibi anlamlarda yorumlamışlardır. Müfessirler, İbrâhim’in babasının affı dışındaki bütün dileklerinin kabul olunduğuna dair çeşitli deliller getirmişlerdir (Râzî, XXIV, 147-150). İbrâhim aleyhisselâm, babasının Allah düşmanı bir putperest olduğunu anlayınca ve bu inancında ısrar ettiğini görünce ondan uzaklaşmıştır (bk. Tevbe 9/114; Meryem 19/42-48). Hz. İbrâhim’in “hep iyilikle anılması” konusundaki duasının bir sonucu olarak her ümmet ona ayrı bir sevgi duymuş ve adını övgüyle anar olmuştur. Müslümanlar namazda ve namaz dışında “salli” ve “bârik” dualarını okurken Hz. Peygamber’le birlikte onu da anarlar.
Lehaqa لحق : لَحِقَ fiili arkasından yetişmek veya onu yakalamak demektir. Yine bu anlamda ألْحَقَ şeklinde de kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı fiil formunda 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ilhak olmak, mülhak ve Lâhikadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı هَبْ ل۪ي ’dir. Fiil cümlesidir. هَبْ dua manasında, sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. ل۪ي car mecruru هَبْ ‘in mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. حُكْماً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَلْحِقْن۪ي dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Sonundaki ن vikayedir. Mütekellim zamiri ى mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالصَّالِح۪ينَ car mecruru اَلْحِقْن۪ي fiiline müteallik olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَلْحِقْن۪ي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi لحق ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
صَّالِح۪ينَ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nida harfinin hazfi, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan هَبْ ل۪ي حُكْماً cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur ل۪ي ihtimam için ilk mef’ûl olan حُكْماً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan هَبْ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
حُكْماً ‘deki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Aynı üslupta gelen وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ hükümde ortaklık sebebiyle هَبْ ل۪ي حُكْماً cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümleler, emir üslubunda olmasına rağmen, emir anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak dua manasına gelmeleri nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husûle gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Surenin bu sayfasında istisnasız bütün ayetlerin fasılasındaki نَۙ - وَ ve نَۙ - ي harfleriyle oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Bazen öyle anlar yaşar ki insan. Önüne baksa, denizle gözgöze gelir. Arkasına dönse, düşmanın yaklaştığını görür. Aklında, kurtuluş ihtimallerini değerlendirir. Kaçacak yeri yoktur.
Denize doğru bir adım daha atar. Panik dalgası yayılır. Düşmana görünmeden kaçacak yerinin olmadığı manzarayı izler. Çaresizliğin soğuk ve yapışkan elini göğsünde hisseder.
Umutsuzluğun boğucu karanlığında nefes almaya çalışırken, deniz tarafından bir ses yükselir: ‘Allah’tan; görebildiğin ve idrak edebildiğin hayırları değil. Göremediğin ve bilmediğin hayırları da iste.’
Kalbine dolan umutla beraber, ağrısı dinen adam gibi huzurla hafifler ve der ki: ‘Ey Allahım! Senden hakkımda en hayırlı olacak ve gönlüme en hoş gelecek kurtuluşu istiyorum.’
Denizde açılan yola kararsız bir heyecanla baktıktan sonra ilerler. Allah’ın rahmetiyle, kendisinin kurtulduğu ama korkusunun ve sıkıntısının kaynağı olanların, denizin karanlığında kaybolduğuna şahit olur.
Ey Allahım! Senin katında hayırlar sonsuzken, kendi dilimle dualarımı daraltmaktan Sana sığınırım.
Ey Allahım! Senin dışında tapılanlar, benim düşmanımdır. Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren Sensin. Beni yediren ve içirensin. Hastalandığım zaman bana şifa verensin. Ağrımı dindirensin. Sıkıntımı giderensin. Canımı alacak olan ve sonra beni diriltecek olansın. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine Sensin.
Ey Allahım! Bulunduğum her sıkıntılı halin içindeyken, beni; ‘Rabbim benimledir! Bana bir çıkış yolu gösterecektir!’ tevekkülüne sahiplerden eyle.
Amin.
***
Kimisi vardır, kalbini ve aklını boş düşüncelerle doldurur. Boştur. Boşu sever, boşu konuşur. Ölüp gittiğinde elle tutulur geriye hiçbir şey kalmamıştır. Halbuki insan, Kur’an-ı Kerim’in ve sünnetin ışığı altında düşünmeye davet edilir. Belki de bunu yeterli ışık altında kitap okumaya benzetmek mümkündür. Karanlıkta kitabın sayfalarını çevirsin dursun, okumadığı kelimelerin faydasını görmesi mümkün değildir.
İnsan, kendisini ve içindekilerle beraber bütün alemi yaratan Allah’a daha iyi bir kul olmak için aklını doğru şekilde kullanmalıdır. Ancak o zaman hatalarını farkeder, tepkilerinin sebebini araştırır ve İslam yolunda sağlam adımlarla ilerler. Böylelikle dünyevi ve uhrevi yönlerini geliştirir. Bu şu demektir; düşünce aleminde Allah’ın kendisini gördüğünü idrak eden bir kul, hayatının her alanında iyileşmeye başlar.
Herhangi bir yoldayken, durup düşünebilmek Allah’tan gelen bir nimettir. Zira, düşünen bir kul şükreder ya da yardım için Rabbine sığınır ve harekete geçer. Ancak düşüncenin faydalı haline ulaşmak isteyen kul, her şey de olduğu için bu işi de Allah’ın rızasını gözeterek, Allah’a yaklaşmak umuduyla yapmalıdır. Aksi takdirde, yeryüzünde dolu gibi gözüken ama göklerde kıymeti olmayan düşüncelerle ömrünü çürütür.
Ey Allahım! Kullarına akıl verensin. Bizi aklını kullanan ve doğru düşünen kullarından eyle. Keyfi için değil, Sana yaklaşmak için kafa yoranlardan eyle. Karanlıklar içinde değil, imanın aydınlığında ve nefsiyle değil, kalbiyle düşünenlerden eyle. Faydasız düşüncelerden, işlerden ve insanlardan muhafaza buyur. Bizi, bize iki cihanda da fayda, huzur, bereket ve hayır getirecek düşüncelerle, işlerle ve insanlarla meşgul olan kullarından eyle.
Amin.