Neml Sûresi 13. Ayet

فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ  ١٣

Nitekim âyetlerimiz kendilerine gerçeği gösterecek biçimde gelince, “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا ne zaman ki
2 جَاءَتْهُمْ onlara gelince ج ي ا
3 ايَاتُنَا ayetlerimiz ا ي ي
4 مُبْصِرَةً açıkça görünen ب ص ر
5 قَالُوا dediler ق و ل
6 هَٰذَا bu
7 سِحْرٌ bir büyüdür س ح ر
8 مُبِينٌ apaçık ب ي ن
 
Hz. Mûsâ’nın kıssası çeşitli yerlerde çeşitli vesilelerle anlatıl­maktadır. Burada anlatılanlar biraz daha genişçe ve farklı üslûplarla A‘râf (7/104-136), Tâhâ (20/9-98) ve Kasas (28/2-46) sûrelerinde de yer almıştır. Bu âyetlerin bağlamından ve bunlar üzerine yapılan yorumlardan anlaşıldığına göre bu olay Hz. Mûsâ’nın ailesiyle birlikte Medyen’den Mısır’a yaptığı yolculuk esnasında soğuk bir gecede meydana gelmiştir. Müfessirler, Hz. Mûsâ’nın ateş sandığı ışığın gerçekte ilâhî bir nur olduğunu belirtirler (bilgi için bk. Tâhâ 20/10; Taberî, XIX, 132-133; Şevkânî, IV, 122). Ateşin, yani nurun bulunduğu yerde mübarek kılınandan maksat Hz. Mûsâ, çevresindekiler ise Cebrâil ve o yeri aydınlatmakla görevli meleklerdir (İbn Âşûr, XIX, 226). Mecazi anlamda ateş peygamberlere mahsus mânevî aydınlanma olarak da yorumlanmıştır (Esed, II, 763). Buna göre ateşin içinde olan Mûsâ, çevresinde olanlar da ona iman edenlerdir. Zemahşerî’ye göre ateşten maksat onun bulunduğu yerdir. Burada mübarek kılınanlar ise Mûsâ ile o yerin çevresinde bulunan kutsal topraklardır (III, 137). 8. âyetin son bölümünde Allah’ın, sadece İsrâiloğulları’nın değil, âlemlerin, bütün insanlığın rabbi olduğu vurgulanmakta, 9. âyette ise Allah’ın mutlak galip ve hikmet sahibi olduğu belirtilerek tevhid mücadelesinde ancak O’na güvenip dayanmak gerektiğine işaret edilmektedir (asâ mûcizesi hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/107; Tâhâ 20/17-21). 11. âyet genel olarak, haksızlık ettikten sonra pişman olup tövbe eden kimselerin günahlarının bağışlanacağına, özel olarak da gençliğinde bir Mısırlı’yı kasıtsız olarak öldürmüş olan Hz. Mûsâ’nın bağışlanacağına işaret etmektedir (Şevkânî, IV, 123; İbn Âşûr, XIX, 230; Mûsâ hakkında ayrıca bk. Kasas 28/15-16). İlâhî mesajı Firavun’a tebliğ etmekle görevlendirilen Hz. Mûsâ dokuz mûcize ile desteklenmiştir. Bunlardan sadece ikisi yani asâsının yılana dönüşmesi ve elini koynuna sokunca –sapasağlam olduğu halde– bembeyaz çıkması şeklindeki mûcizeleri burada zikredilmiş, diğerleri ise başka sûrelerde anlatılmıştır (meselâ bk. A‘râf 7/103-108, 130-136; İsrâ 17/101). Firavun ve onun ileri gelen adamları, Hz. Mûsâ’nın gösterdiği mûcizelerin insanları ikna ettiğini görüp kendileri bile bundan etkilenince şaşırıp kalmışlar; ancak iman etmeyi gurur ve kibirlerine yediremedikleri için inkâr yolunu tutup, mûcizelerin düpedüz sihir olduğunu ileri sürmüşlerdir.
 

فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ

 

فَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَتْهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. جَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰيَاتُنَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مُبْصِرَةً  hal olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ  ‘dür.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavl  هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ‘dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. سِحْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌۚ  kelimesi  سِحْرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٌ  - مُبْصِرَةً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ

 

فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. لَمَّا , cevap cümlesine mütealliktir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  اٰيَاتُنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتُ , şan ve şeref kazanmıştır.

جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا  ifadesinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan gelme özelliği, ayetlere izafe  edilerek, ayetler bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً  ifadesinde sebebe isnad alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Hakikatte ayetlerin gösterme gücü yoktur. Onları görenler düşünüp akletme yoluyla anlarlar.

İsm-i fail veznindeki  مُبْصِرَةً  kelimesi, asıl olarak görmeyi ifade eder. اٰيَاتُنَا ‘nın  مُبْصِرَةً  halinde olması, hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Veya ayetlerin mü halinde olması aklî mecazdır. Aslında gören ayetler değil, ayetleri idrak eden insandır. Sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, mütekellimin, işaret edileni tahkir amacına işaret eder. 

İşaret isminde istiare vardır. Ayetlerin işaret edildiği  هٰذَا  ile ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

مُب۪ينٌ  kelimesi  سِحْرٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

مُب۪ينٌ  kelimesi  أبانَ  fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve  بانَ  fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60) 

İnkârcılar, sözlerini isme isnad ederek, isim cümlesiyle ifade etmenin yanında, müsnedün ileyhi ism-i işaretle marife yapmışlardır. Bütün bu işaretler, kararlılıklarını ve muhatabın getirdiğini tahkir amacında olduklarını gösterir.

Ayette meknî istiare vardır. Ayetler, gören ve yol gösteren yerine konmuştur. Âmanın (gözleri görmeyenlerin) yol gösterme, hatta kendi yolunu bulma gücü yoktur. (Mahmud Sâfî, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)

Ayeti kerimede mucizelerin,  مُبْصِرَةً  olarak vasıflandırılması, zımnen şunu belirtmek içindir: Bu mucizeler, o kadar açık ve parlak idiler ki, eğer (sonuçları değil, kendileri) gözle görülecek şeyler kabilinden olsalar, kendilerini insanlara gösterirlerdi. Yahut bu mucizeler, sanki basiretli bir varlık gibi idiler; çünkü insanları hidayet ediyorlardı. Körlük ise, başkasına yol göstermesi şöyle dursun, kendisi yolu bulamaz. Yahu bu mucizeler, onlara bakıp tefekkür eden herkese hakikatleri gösteriyorlardı, demektir. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً  [Ayetlerimiz apaçık bir şekilde…] ifadesinde istiare vardır. İbsâr/görmek lafzı, açıklık ve beyan için müstear olarak kul­lanılmıştır. Çünkü insan, eşyayı gözleri ile görür.

Yani, ibsâr hakiki manada gözler için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

مُبْصِرَةً  kelimesinde mecaz-ı aklî vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haynûne manasındaki  لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

Surenin bu ilk sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)