بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
طٰسٓ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍۙ ١
طٰسٓ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍۙ
طٰسٓ hurûf-u mukattaa harflerindendir.
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir. اٰيَاتُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرْاٰنِ muzâfun ileyh olup kesre ile mecrurdur. كِتَابٍ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. مُب۪ينٍ kelimesi وَكِتَابٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طٰسٓ۠
Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. Hurûf-u mukattaa ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: Bunlar Allah'ın Kur'an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah’ın, her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah’ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah’tan geldikleri gibi okuruz. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Aynı mukattaa harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır.
Kur'an-ı Kerim’de mukattaa harfleriyle başlayan surelerin hepsinde bu harflerden sonra muhakkak kitapla ilgili bir açıklama gelir.
Başında hurûf-u mukattaa bulunan surelerin hepsi vahiy ve nübüvvetin ispatıyla ilgili ayetlerle söze başladığı halde yalnızca üç tanesi; Meryem, Rûm ve Ankebût sûreleri bu genel üslubun dışında kalır. Meryem sûresi Hz. Zekeriya’nın, Rûm sûresi, uğradığı mağlubiyetten sonra Bizans’ın yakın bir gelecekte kazanacağı zaferin müjdesiyle başlamaktadır. Ankebût ise müminlerin birtakım fitne ve belalara uğratılıp imtihana çekileceklerini bildiren ayetlerle başlar ve kendisinden sonra yine başında “elif-lâm-mîm” bulunan diğer üç sure ile birlikte bir grup oluşturur. (TDV İslam Ansiklopedisi)
طٰسٓمٓ ifadesi, ط ’daki uzatma sesinin kalın telaffuz edilmesi veya ى ’ya meylettirilmesi ile; س ’deki ن ’un izhar veya idgamı ile okunmaktadır.
Sâmerrâî’nin huruf-u mukattaa ile ilgili görüşleri şunlardır:
1- Sözün başladığına işaret eden ve uyarı niteliğinde zikredilen açılış harfleridir.
2- Arap alfabesine işaret etmek için zikredilen harflerdir. Allah Teâlâ Araplara bilip tanıdıkları harflerle meydan okumaktadır. İnsanların ve cinlerin tümü bir araya gelse dahi bir benzerini getiremeyecekleri Kur’an’ın muciz nazmını, bu harflerden oluşturduğunu onlara hatırlatmaktadır.
3- Mekke’de Kur’an’ı dinlememek için köşe bucak kaçan müşriklerin ilgisini çekmek ve inen vahye kulak vermelerini sağlamak için zikredilen harflerdir. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)
تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍۙ
Surenin ilk cümlesi olan تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍ , ibtidaiyye olarak gelmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Kur’ân’ın ayetlerine işaret eden تِلْكَ ‘de istiare sanatı vardır. Ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
Müsned olan اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ izafeti, hem muzâf hem de muzâfun ileyhin şanı içindir.
Müsnedin izafetle marife olması, az sözle çok anlam amacı taşımasının yanında tazim ifade eder.
وَكِتَابٍ مُب۪ينٍ terkibi, temasül nedeniyle muzafun ileyh olan الْقُرْاٰنِ ‘ye atfedilmiştir.
كِتَابٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
مُب۪ينٍ kelimesi كِتَابٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُب۪ينٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir. İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.
كِتَابٍ - الْقُرْاٰنِ - اٰيَاتُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مُب۪ينٍۙ , bilindiği gibi إبان ‘den ism-i faildir. إبان ise hem lazım, hem de müteaddi olur. Lazım olunca mübin açık demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamında, ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Hud/96)
تِلْكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)
Böylece muhatabın zihninde müsnedün ileyh daha iyi yerleşir. Muhatap tarif edilen şeyi daha iyi tasavvur eder; daha iyi tanır.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ [Bunlar, Kur'an'ın ayetleridir] cümlesinde, uzak için konulmuş olan işaret ismi, yakın için kullanılmıştır. Bu, ayetlerin, fazilet ve şeref mevkilerinin yüksekliğini gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Kitap, Kur'an'ın kendisidir. Böylelikle onun iki tane vasfı bir arada zikredilmiştir. Bir taraftan o Kur'an (okunan)'dır. Diğer taraftan o bir kitaptır. Çünkü o hem kitabet (yazı ile) hem de kıraat ile ortaya çıkandır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bil ki ayetteki تِلْكَ kelimesi, bu sûrenin ayetlerine işarettir. كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ ile ise, levh-i mahfuz kastedilmiştir. كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ (açık ve açıklayıcı) oluşu, onda, olacak her şeyin yazılı olması demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
طٰ tefhim ile de, imâle ile de okunmuştur. تِلْكَ kelimesi, sûrenin ayetlerine işarettir. Apaçık Kitap ya Levh-i Mahfûz’dur ve apaçık oluşu, olacak her şeyin onda yazılı bulunması ve onun bunları kendisine bakanlara açıklıyor olmasıdır. Ya bu sûredir, ya da Kur’an’dır. Bu ikisinin yani Kur’an’ın ve Kitab’ın apaçık oluşu ise kendilerine tevdî edilen ilim, hikmet ve kanunlardır ve her ikisinin mucizeliği de belli ve aşikârdır. Ayetlerin Kur’an’a ve apaçık kitab’a izafe edilmesi ayetlerin mehabet ve azametini göstermek bakımındandır; çünkü azametli olana izafe edilen ona bağlı olarak azamet kazanır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَكِتَابٍ مُب۪ينٍ [Apaçık bir kitap[ terkibinde kitap kelimesinin nekre gelmesi, onu yüceltmeyi ve ona saygıyı ifade eder. Yani, (şanı yüce, değeri yüksek bir kitaptır.) (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir ; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şayet neden apaçık kitap; apaçık bir kitap şeklinde nekre kılınmıştır? dersen şöyle derim: Nekrelik, kitabın müphem bırakılması ve böylece bunun kitap için daha ziyade azamet ifade etmesi içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)
Kur’an'ın açıklayıcı olması; içerdiği hikmetleri, hükümleri, âhiret hallerini ve ezcümle mükâfat ve azabı açıklamasıdır. Veya rüşd ile azgınlık yollarını açıklaması, hak ile batılı ve helal ile haramı ayırması ya da icazı apaçık demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ ٢
هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ
İsim cümlesidir. هُدًى mahzuf mübtedanın haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Takdiri; هي هدى (O, hidayettir.) şeklindedir. Veya تِلْكَ ‘nin ikinci haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
بُشْرٰى atıf harfi و ‘la makabline matuftur. لِلْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru بُشْرٰى ‘ya müteallik olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede geçen هُدًى takdiri هى olan mahzuf mübtedanın haberidir. Mübtedanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan هُدًى ve ona tezayüf nedeniyle atfedilmiş بُشْرٰى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Car mecrur لِلْمُؤْمِن۪ينَ ‘nin müteallakı بُشْرٰى kelimesidir.
هُدًى ’in, önceki ayetteki كِتَابٍ için ikinci sıfat veya hal olduğu da söylenmiştir.
بُشْرٰى - هُدًى - مُؤْمِن۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
هادٍ şeklinde ismi fail kalıbında değil de هُدًى şeklinde masdar kalıbında gelmesi, işaret edilenin kamil manada yol gösterici olduğunun delilidir.
هُدًى ve بُشْرٰى [Bir hidayet ve bir müjde] kelimeleri mastar olup vurgu ifade etmeleri için ism-i fail yerinde kullanılmışlardır. (Doğruyu gösteren ve müjdeleyen) demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
هُدًى وَبُشْرٰى ifadesi ya nasb ya da ref konumundadır. Nasb îrabı, hal olarak vuku bulmuştur; kılavuz ve müjdeci olarak demektir ki, cümlenin amili, تِلْكَ (şu) ifadesinde yer alan işaret anlamıdır. Ref îrabının üç türlü açılımı vardır:
Birincisi: hazf edilmiş bir mübtedanın haberi olarak هي هُدًى وَبُشْرٰى (O ayetler müminlere bir kılavuz ve rehberdir) takdiri üzeredir. İkincisi: اٰيَاتُ ’den bedel olmak üzere, Üçüncüsü: haberden sonra haber takdiri üzere yapılanır; yani bu sure birtakım ayetleri ve hidayetle birlikte müjde olmayı içinde barındırmaktadır. Ayetlerin müminlere hidayet olmasındaki anlam (Çünkü mümin zaten hidayettedir… Ancak doğru yolu bulmak her zaman o yolda gidildiğini göstermez; ihtidâ hayatın sonuna kadar korunması gereken zorlu bir haldir. Nitekim hidayet kelimesi doğru yolu göstermek, doğru yola getirmek, doğru yolda sabit tutmak anlamlarına gelir ki اهدنا diye dua ederken, kişinin durumuna göre bunlardan biri geçerli olmaktadır) ise, müminlerin hidayetini artırıcı olmalarıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Müminler, zaten hidayete ermiş iken, bu ayetlerin onlar için hidayet olması, onların hidayetini arttırmasıdır. Nitekim bir ayette şöyle denilmektedir: "iman etmiş olanlara gelince, nazil olan sure, onların imanını arttırır ve onlar sevinirler." Bu ayetlerin, müminlere müjde olmasının manası ise açıktır. Çünkü bu ayetler onlara, Allah'tan (c.c) bir rahmet ile rıza ve içinde ebedi nimetler bulunan cennetler müjdelenmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ٣
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ , önceki ayetteki لِلْمُؤْمِن۪ينَ sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يُق۪يمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
يُؤْتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِالْاٰخِرَةِ car mecruru يُنْفِقُونَ fiiline mütealliktir. İkinci munfasıl zamir هُمْ birinciyi tekid için gelmiştir. يُوقِنُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُوقِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayette lafzi tekid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوقِنُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi يقن ’dir.
يُؤْتُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
Önceki ayetteki لِلْمُؤْمِن۪ينَ için sıfat olan اَلَّذ۪ينَ , bahsi geçenleri tazim ve sonraki habere dikkat çekmek için gelmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûlun sılası olan يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ve ona hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi olan وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Kasrla tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümledeki ikinci munfasıl zamir هُمْ , kasır ifade eden fasıl zamiridir.
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمْ mevsûf/maksur, يُوقِنُونَ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِالْاٰخِرَةِ car mecruru, önemine binaen amili olan يُوقِنُونَ fiiline takdim edilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُوقِنُونَ , müsneddir. İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid amacıyla tekrarlanan هُمْ zamirinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَلَّذ۪ينَ ’de cem’ edilen inananların özellikleri namazı kılmak, zekatı vermek, ahirete inanmak olarak sayılmıştır. Bu üslup cem' ma’at-taksim sanatıdır.
وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ cümlesindeki ikinci هُمْ fasl zamiridir. Kasr ifade eder. Kasr-ı izafîdir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ cümlesindeki هُمْ zamiri lafzi tekid yoluyla birinci zamiri tekrardır.
Fahreddin Râzî şöyle der: Bu cümle ara cümlesi olup sanki şöyle denilmiştir: İnanan ve iyi amel işleyen o kimseler, ahirete de kesinkes inananlardır. Ahirete ancak iman ile iyi ameli birleştirenler gerçek manada kesinkes inanırlar. Çünkü ahiret korkusu onları zorluklara katlanmaya teşvik eder.
Ebu Hayyân şöyle der: Namaz kılmak ve zekat vermek yenilenen ve bütün zamanı kapsamayan ibadet oldukları için, sıla cümlesi fiil olarak geldi. Ahirete iman ise sabit ve pekiştirilerek وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ denildi. Devamlılığa delalet etmesi için mübtedanın haberi fiil olarak geldi.
Şayet ‘’Ahirete yakînen iman edenler de onlardır’’ ifadesinin, öncesiyle irtibatı nedir? dersen şöyle derim: Bunun اَلَّذ۪ينَ ‘nin sılası cümlesinden sayılması da, cümlenin tamamlanıp, bunun ara cümle olması da muhtemeldir. Buna göre adeta, “İman edip, namazı dosdoğru kılma ve zekâtı verme gibi yararlı işler yapanlar var ya, işte ahirete kesin olarak inananlar onlardır” denmiş olmaktadır ki makbul görüş budur. Nitekim bunun başlangıç cümlesi olarak kurulup, هُمْ (onlar) mübtedanın tekrarlanması ve sonuç olarak mananın ahirete yakînen inananlar ancak iman ve salih ameli birleştiren bu kimselerdir; çünkü akıbet endişesi onları zor işleri üstlenmeye güdülemektedir” şeklinde olması da buna delildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayet, müminleri methetmektedir. Burada namaz ile zekât zikre tahsis edilmiş, çünkü ikisi, imanın karineleri ve bedenî ve mali ibadetlerin kuturları (çekici lokomotif görevi gören) olup diğer salih amelleri de arkalarından getirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ Bu cümle itiraziyyedir. Sanki şöyle denilmiştir: Hakkıyla ahirete inananlar, iman edenler ve salih ameller yapanlardır, başkaları değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ ٤
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’in ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْاٰخِرَةِ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir.
زَيَّنَّا cümlesi اِنَّ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. زَيَّنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri ناَ fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru زَيَّنَّا fiiline mütealliktir. اَعْمَالَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. Muttasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَعْمَهُونَۜ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْمَهُونَۜ fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi آمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi, زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ cümlesi haberdir.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Önceki ayetteki وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ cümlesiyle bu ayetteki لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Emin oldu anlamındaki أمن fiili, بِ harfiyle kullanıldığında inandı manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.
İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
زَيَّنَّا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمْ , siyaktaki önemine binaen mef’ûl olan اَعْمَالَهُمْ ’a takdim edilmiştir.
Amellerin süslenmesi ifadesinde istiare sanatı vardır. Ameller süslenerek güzelleşen elle tutulur bir nesneye benzetilmiştir. Cami her ikisinin de nefse hoş görünmesidir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ ile اِنَّ ’nin haberine atfedilen فَهُمۡ یَعۡمَهُونَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlenin müsnedi olan یَعۡمَهُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَعْمَالَهُمْ de amellerin (اَعْمَالَ), onlara (هُمْ) izafe edilmesi, onların bu amellere memur olmaları ve o amellerin, kendilerine vâcip olmaları itibarıyladır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
عْمَهُ ; şaşıp kalmak, hayret etmek, tereddüt etmek demektir, tıpkı yolunu şaşıranın durumu gibi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayette amellerin tezyini Allah’a isnad edilmişken aynı surenin ilerleyen kısımlarındaki وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ (Neml /24) ayetinde amellerin süslenmesi şeytana isnad edilmiştir. Bu durumu değerlendiren müfessir Zemahşerî, her iki isnadın birbirinden farklı olduğunu, şeytanın kötü işleri tezyindeki failliğinin hakîkî, Allah’ın amelleri tezyinindeki failliğinin ise mecâzî olduğunu kaydeder. Birinci ayetteki mecazî isnad, beyan ilmindeki iki farklı şekilde çözümlenebilir. Birincisi Allah’ın insanlara uzun ömür ve bol rızık nimetlerini bahşetmesi üzerine, insanların bu imkânları kötülükte kullanmaları ve neticede sorumluluklarından uzaklaşmaları cihetiyle istiare, ikincisi ise şeytana kötü işleri güzelleştirmek için mühlet tanıması ve onu salıvermesi cihetiyle mecaz-ı hükmîdir. Ayetteki bir diğer ihtimal ise fiillerin iyi işler olarak tahsis edilmesinden sonra hakikat anlamıyla Allah’a isnad edilmesidir. Buna göre anlam Allah iyi işleri güzelleştirdi olur. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)
Bundan önce müminlerin halleri beyan edildikten sonra burada da kâfirlerin halleri beyan edilmektedir. Yani Kur’an'da belirtildiği veçhile; ahirete ve onda, salih amellerden dolayı mükâfatlar ve kötü amellerden dolayı da azap verileceğine inanmayanlar yok mu, biz, onların kötü işlerini kendilerine süslü göstermişizdir. Nitekim biz tabiatlarını bu işlere iştahlı ve bu işleri nefis için cazip kılmışızdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) bir hadislerinde buyurur ki: "Cehennem, şehvetlerle kuşatılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ ٥
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ
Ayet, önceki ayeteki اِنَّ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَهُمْ سُٓوءُ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سُٓوءُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru الْاَخْسَرُونَ ‘ye mütealliktir. İkinci munfasıl zamir هُمْ birinciyi tekid için gelmiştir. الْاَخْسَرُونَ mübtedanın haberi olup, ref alameti و 'dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayet lafzi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْاَخْسَرُونَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ
Önceki ayetteki اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenleri tahkir ve kınama ifade eder.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Müsned konumundaki الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سُٓوءُ , muahhar mübtedadır.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf سُٓوءُ الْعَذَابِ izafetinde, سُٓوءُ sıfat olmasına rağmen الْعَذَابِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘kötü azap, yerine [azabın kötüsü] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Ayetin sonunda müradifi zikredilen سُٓوءُ الْعَذَابِ ifadesinde irsâd sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümledeki ikinci munfasıl zamir هُمْ , kasır ifade eden fasıl zamiridir.
هُمُ الْاَخْسَرُونَ deki هُمُ fasl zamiridir, ihtisas ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمْ mevsûf/maksur, الْاَخْسَرُونَ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فِي الْاٰخِرَةِ , önemine binaen amili الْاَخْسَرُونَ kelimesine takdim edilmiştir.
فِي الْاٰخِرَةِ ibaresinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ahiret, hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Ahiret hayatı, burada zarfa benzetilmiştir. Mücrimlerin ahiretteki durumu, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden الْاَخْسَرُونَ , haberdir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
هُمْ zamirinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
4. ayetteki وَهُمۡ فِی ٱلۡـَٔاخِرَةِ هُمُ يُوقِنُونَ cümlesiyle, bu ayetteki وَهُمۡ فِی ٱلۡـَٔاخِرَةِ هُمُ ٱلۡأَخۡسَرُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْاَخْسَرُونَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek ahirette miktarı ve süresi değişen hüsranın en büyüğünün müşriklerinki olduğuna işaret etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Küfür ve şaşkınlıkla vasıflandırılmış olan o mezkûr kimseler, Bedir Savaşında öldürülmeleri ve esir alınmaları gibi dünyada azabı en kötü olanlardır, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardır; çünkü mükâfatları kaçırmış ve azabı hak etmiş oluyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ ٦
وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. تُلَقَّى cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. تُلَقَّى fiili ى üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i fail müstetir olup takdiri أنت 'dir. الْقُرْاٰنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ لَدُنْ car mecruru تُلَقَّى fiiline mütealliktir. حَك۪يمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَل۪يمٍ kelimesi حَك۪يمٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٍ - حَك۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِنَّ , lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ‘nin haberi olan لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olması; hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُلَقَّى fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada fiilde bir dahli olmayan naib-i fail olur.
Veciz anlatım kastıyla gelen, لَدُنْ حَك۪يمٍ izafeti, muzaf olan لَدُنْ için tazim ifade eder.
مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ ifadesi (Bu iş Hakîm’in kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında لَدُنْ , yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’âm/57)
Muzafun ileyh olan حَك۪يمٍ ve onun bedeli olan عَل۪يمٍ isimlerindeki nekrelik, Allah Teâlâ’da tarifi imkansız derecede olduğuna ve tazime işaret eder. Bu kelimeler arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatı sanatları vardır. Ayrıca bu sıfatların ayetlerin bağlamıyla uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka ve isnadın tekrarı sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَدُنْ , Kur’an-ı Kerim’de 18 ayette geçmiştir. (el-Mu’cemu’l Müfehres) Türkçede ledün ilmi şeklinde kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu Kur’an’ı Anlayarak Okuma Rehberi 1)
Alim ve Hakîm'ın nekre getirilmesinin hikmeti, tekiddir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَك۪يمٍ - عَل۪يمٍ deki nekrelik tazim içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bundan önce Kur’an-ı Kerîm'in bazı şanları beyan edildikten sonra bu kelam da, bundan sonra gelecek kıssalara hazırlık olmak üzere zikredilmiştir. عَل۪يمٍ - حَك۪يمٍ vasıflarının tazim edilmiş olmaları, Kur’an'ın şanını tazim etmek ve Peygamberimiz’in (s.a.v), Kur’anî bilgisi ve büyük küçük bütün manalarını ihata etmesindeki mertebesinin yükseldiğini sarahatle ifade etmek içindir. Zira ilimleri ve hikmetleri böyle bir hakîm ve alîmden telakki eden bir kimse, sağlam ilim ve hikmetin sembolü olur. İlim de, hikmet manasının kapsamına dahil olduğu halde ikisinin (عَل۪يمٍ - حَك۪يمٍ) birden zikredilmesi, ilmin genel bir mana ifade etmesi, hikmetin ise, bir işi hakkıyla yapmak manasına delâlet etmesi itibarıyladır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
"Hikmet ya ilmin bizzat kendisidir; yahut ilim, hikmetin içinde bir şeydir. Öyle ise niçin, hikmetle birlikte ilim de zikredilmiştir? Hikmet, sadece amelî şeyleri bilmek; ilim ise bundan daha kapsamlıdır. Çünkü ilim bazen amelî, bazen de nazarî olur. Nazarî ilimler ise, amelî ilimlerden daha kıymetlidir. Böylece Cenab-ı Hak, amelî ilimleri kapsayan hikmeti ele almış, bunun peşinden de, kendisinin alîm olduğunu zikretmiştir ki, alîm, ilimde had noktaya varan demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ [Şüphesiz bu Kur'an, sana verilmektedir] cümlesinde, Kur'an hakkında şüphe edenler bulunduğu için, اِنَّ ve lam ile pekiştirme yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
مِنْ لَدُنْ , ‘nezdinden’ anlamındadır. Ancak bu lafız mureb olmayıp mebnidir. Çünkü îrab almaya elverişli değildir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراًۜ سَاٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰت۪يكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ ٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | hani |
|
| 2 | قَالَ | demişti |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | لِأَهْلِهِ | ailesine |
|
| 5 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 6 | انَسْتُ | gördüm |
|
| 7 | نَارًا | bir ateş |
|
| 8 | سَاتِيكُمْ | size getireyim |
|
| 9 | مِنْهَا | ondan |
|
| 10 | بِخَبَرٍ | bir haber |
|
| 11 | أَوْ | yahut |
|
| 12 | اتِيكُمْ | size getireyim |
|
| 13 | بِشِهَابٍ | bir ateş |
|
| 14 | قَبَسٍ | koru |
|
| 15 | لَعَلَّكُمْ | belki |
|
| 16 | تَصْطَلُونَ | ısınırsınız |
|
انس Enese : إنْس kelimesi جِنّ kavramının zıddıdır. Aynı köke ait olan اُنْس ise nefretin karşıtıdır. إنْسِيّ sözcüğü ins türüne mensup olan demektir. Ünsiyet özelliği fazla olan kendisine ünsiyet duyulan her şey için kullanılır. Her şeyin إنْسِيّ olanı, insana yakışır olanıdır. Vahşi ise onun bu tarafının karşısında yer alan kısmın adıdır. إنْس kelimesinin çoğulu أناسِيّ şeklinde gelir.
İstif'al babındaki إسْتَاْنَسَ formunun manası sıcak bir karşılama bulmak anlamına gelir.
إنْسان İnsan kavramına gelince; a) Şöyle denmiştir: İnsanın böyle adlandırılmasının nedeni birbirleriyle ünsiyet/uyumlu bir yakınlaşma kurmadıkları takdirde varlıklarını sürdüremeyecekleri bir yapıda yaratılmış olmalarıdır. Bundan dolayı insan tabiatı icabı medenidir. Zira varlığını sürdürmede biri diğerine muhtaçtır. b) Başka bir görüşe göre ülfet kurduğu her şeyle ayrıca bir ünsiyet kurmasından dolayı insana bu ad verilmiştir. c) Diğer bir görüşe göre bu sözcük إفْعِلان veznindedir. Aslı da unutmak anlamındaki نِسْيان kökünden إنْسِيان şeklindedir. Böyle isimlendirilmesinin nedeni Yüce Allah'ın kendisiyle yaptığı antlaşmayı unutmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 97 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri insan, nisa, ins, ünsiyet, munis, müennes, Enes ve Enise'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراًۜ
Zaman zarfı, اِذْ takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. لِاَهْلِه۪ٓ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. اٰنَسْتُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اٰنَسْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. نَاراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰنَسْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أنس ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
سَاٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰت۪يكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. اٰت۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri اناَ ‘ dir.
Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهَا car mecruru سَاٰت۪يكُمْ fiiline mütealliktir. بِخَبَرٍ car mecruru سَاٰت۪يكُمْ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اٰت۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri اناَ ‘ dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِشِهَابٍ car mecruru اٰت۪يكُمْ fiiline mütealliktir. قَبَسٍ kelimesi بِشِهَابٍ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur.
لَعَلّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَصْطَلُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَصْطَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَوْ ; Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَصْطَلُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صلي ’dir. Aslı تصتلون ‘dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر (Zikret, hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Veciz ifade kastına matuf لِاَهْلِه۪ٓ izafetinde Hz. Musa'ya ait zamire muzaf olan اَهْلِ , şeref kazanmıştır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ‘nin haberi olan اٰنَسْتُ نَاراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Isim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Ayetin sonunda ona delalet eden bir kelimenin zikredildiği نَاراً ‘de manevî irsâd sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
Mef’ûl olan نَاراً ’deki nekrelik, muayyen olmayan cinse işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اٰنَسْتُ fiili için bazıları "gördüm" anlamına geldiğini söylerken, diğer bazılan da, "tesadüf ettim, buldum, ona ünsiyyet keşfettim" manasına geldiğini söylemişlerse de birincisi doğruya daha yakındır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
سَاٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰت۪يكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْهَا ve بِخَبَرٍ car-mecrurları سَاٰت۪يكُمْ fiiline mütealliktir.
Muhayyerlik bildiren أَوۡ atıf harfiyle öncesine atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Geldi anlamındaki اتى fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
قَبَسٍ kelimesi, بِشِهَابٍ ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
أَوۡ atıf harfinin gelmesi, اٰت۪يكُمْ ’un tekrar edilmesi Hz. Musa’nın heyecanını yansıtmaktadır. Bu tekrarda cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِشِهَابٍ ve بِخَبَرٍ ’deki nekrelik, muayyen olmayan cinse işaret eder.
بِشِهَابٍ - نَاراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Muzari fiiller; hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِذْ (hani) zarfı gizli bir fiil ile nasb edilmiş olup, o da اذكروا (Hatırla) fiilidir. Allah Teâlâ, bunun peşi sıra adeta (O’nun hikmetinin ve ilminin nişanelerinden biri olarak Musa’nın hayat hikayesini de belle!) demektedir. اِذْ ’in, 6.ayetteki عَل۪يمٍ ismiyle nasb edilmiş olması da caizdir. Rivayete göre Musa (as)’ın beraberinde karısından başkası olmamakla birlikte, Allah, o kadını aile künyesiyle isimlendirmişti. Böylece hitabın devamı çoğul lafzı ile bu minval üzere gelmiştir ki, o da [Siz burada kalın!] (TāHâ 20/10; Kasas 28/29) ifadesidir.
بِشِهَابٍ قَبَسٍ kor haline gelmiş yahut alınmış ateş demektir. Allah’ın bir ateş koru anlamında بِشِهَابٍ ’i, قَبَسٍ ’e muzāf kılması ateşin bazen kor olup bazen olmaması sebebiyledir. ‘Bir kor ateş’ anlamında tenvinli okuyan ise قَبَسٍ ‘i “kor” anlamı taşıyan şeyden bedel veya sıfat kılmış olur. Haber, yolun durumuna dair haber verilen şey demektir; çünkü Hazret-i Musa yolu kaybetmiş bulunuyordu.
Şayet Neden Allah Teâlâ, و yerine اَوْ edatını getirmiştir? dersen şöyle derim: Burada ümit, Hz Musa’nın her iki ihtiyacı birlikte başaramadığı takdirde hiç olmazsa birisinden; ya yolu bulmaktan ya da ateşi elde etmekten mahrum kalmayacağı esası üzerine bina edilmiştir ki, bu da iki mahrumiyeti birden kuluna neredeyse hiç yaşatmayacağına dair Allah’ın genel kanununa güvenmekten ötürüdür. Hz Musa ateşi elde edeceğine dair bu sözü söylediğinde, iki izzetten ibaret olan her iki ihtiyacını da, yani hem dünya hem de ahiret izzetini birlikte elde edeceğini nereden bilecekti? (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hz. Musa'nın yanında karısından başka kimse yoktu, onun çoğul zamirini (size) kullanması, kinaye yoluyla karısını ehli olarak ifade ettiği içindir; yahut ziyadesiyle teselli olmak üzere tazim içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَصْطَلُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin, muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs , teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
تَصْطَلُونَ - نَاراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler.(Abdullah Hacıbekiroğlu,Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki, لَّعَلَّكُمۡ تَصۡطَلُونَ cümlesi ‘ısınmanız için’ demektir. Ki bu da onların ısınmaya olan ihtiyaçlarını gösterir. Bu durumda bu işin ancak soğuk bir vakitte meydana geldiği anlaşılır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 2 | جَاءَهَا | oraya geldi |
|
| 3 | نُودِيَ | seslenildi |
|
| 4 | أَنْ | diye |
|
| 5 | بُورِكَ | mübarek kılındı |
|
| 6 | مَنْ | bulunan kimse |
|
| 7 | فِي | içinde |
|
| 8 | النَّارِ | ateşin |
|
| 9 | وَمَنْ | ve olan kimse |
|
| 10 | حَوْلَهَا | çevresinde |
|
| 11 | وَسُبْحَانَ | eksikliklerden münezzehtir |
|
| 12 | اللَّهِ | Allah |
|
| 13 | رَبِّ | Rabbi |
|
| 14 | الْعَالَمِينَ | alemlerin |
|
برك Berake : بَرْكٌ kelimesinin aslı devenin göğsüdür. Yine بَرَكَ الْبَعِيرُ ifadesi deve döşünü (göğsünü) yere bıraktı demektir. Bununla birlikte bir başkası için kullanıldığında بِرْكَةٌ adı da verilir. Suyun toplandığı yere de بِرْكَةٌ adı verilmiştir. بَرَكَةٌ /bereket ise bir şeyde hayrın devamlı oluşudur. Bu isimle adlandırılmasının sebebi, suyun toplandığı yerde kalışı gibi, hayrında burada durup kalmasıdır. مُبارَكٌ sözcüğüne gelince o içinde bu hayrın bulunduğu şeydir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 32 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri bereket, tebrik, teberrük ve mübarektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı نُودِيَ ‘dir.
نُودِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
اَنْ tefsiriyyedir. بُورِكَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl naib-i fail olarak mahallen merfûdur. فِي النَّارِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ atıf harfi و ‘la makabline matuftur. حَوْلَهَا mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
نُودِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
بُورِكَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi برك ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. سُبْحَانَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mahallen mansubdur. Takdiri; نسبّح (tesbih ederiz.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
رَبِّ kelimesi اللّٰهُ lafza-i celâlden bedel olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ
Şart üslubunda gelen terkipte فَ , atıf harfidir. Cümle mahzuf bir cümleye matuftur. Ayetler arasında meskutun anh mevcuttur.
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَهَا şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. Müteallakı cevap cümlesidir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Tefsiriyye olan اَنْ ’i takip eden بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نُودِيَ ve بُورِكَ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
بُورِكَ fiilinin naib-i faili konumundaki müşterek ism-i mevsul مَنْ ’in sılası mahzuftur. Car mecrur فِي النَّارِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen ikinci mevsûl وَمَنْ حَوْلَهَا birinciye, temasül nedeniyle atfedilmiştir.
فِي النَّارِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Ateş, burada zarfa benzetilmiştir. Ateşin ışığı ile Hazret-i Mûsa arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Bu cümlenin başındaki اَنْ , tefsir için getirilen en-i müfessiredir. Çünkü nida fiilinde قال (dedi) anlamı vardır. Buna göre mana, "O Musa'ya bereket verildi" denildi.." şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hazret-i Mûsa'ya ilâhi hitabın bu şekilde başlaması, bereketleri Şam toprağına yayılacak muazzam bir dinî hadisenin kendisi için hükmedildiğine müjde olması içindir ki bu, Allah'ın, Hz. Musa ile konuşması, onu peygamber seçmesi ve onun eliyle mucizeler göstermesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu konuşmaya, ilâhi bir konuşma olduğunu gösteren bir mucize de eklenmiştir. Bu cümleden olarak, o ateşin yeşil bir ağaçta yanmasına rağmen, o ağacın kendisi yanmamıştır. Bu işte, adeta bir mucize gibi olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ateşin bulunduğu yer, "O mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi... " ayetinde geçen mekândır. Yani bu mekanda ve çevresinde bulunanlar mübarek kılınmıştır. Zahire göre bu hüküm, o vadi ve havalisi olan Şam (Filistin) toprağında bulunanların hepsine şamildir ki, bu topraklara berekât denilmektedir. Zira bu topraklar, peygamberlerin (aleyhisselâm) gönderildikleri ve hayatta da, mematta da bulundukları yerlerdir. Bundan dolayı bu topraklar ve özellikle de Allah'ın Hazret-i Musa ile konuştuğu mekân mübarektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
سُبْحَانَ mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakı olarak mansubdur. Fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِینَ , lafza-ı celalin sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَسُبْحَانَ اللّٰهِ izafeti muzâfın, رَبِّ الْعَالَم۪ينَ izafeti ise muzâfun ileyhin şan ve şerefine işaret eder.
Ayette ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler, bir arada zikredilmiştir. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde ve Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mefûl-ü mutlak, lafzî tekitlerden biridir. Mefûl-ü mutlakta temel anlam tekîddir. Mefûl-ü mutlakın bütün çeşitlerinde tekid bulunur. Amilin masdarı olarak geldiğinde mefûl-ü mutlakta tekid, temel anlam; çeşit ve sayı ifade ettiğinde ise ikincil anlam olarak kullanılır. Mefûl-ü mutlakta masdarlar, mecazî anlam ifade etmez. Masdar, fiiliyle birlikte kullanıldığında mecaz olma ihtimali ortadan kalkar. (Doç.Dr. Mehmet Akif Özdoğan, Arap Dilinde Lafız Ve Anlam Açısından Mefûl-ü Mutlak)
Allah Teâlâ’dan رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ şeklinde bahsedilmesi; her tür mahlukatın maliki olması dolayısıyla azametine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mutaffifin Suresi/5)
Ki/diye anlamındaki اَنْ , açıklama edatıdır; çünkü seslenmede, söyleme anlamı vardır. Buna göre mana: “O Musa’ya: ‘... mübarek kılınmıştır’ diye söylendi.” şeklindedir. Şayet “Bunun, انّ ’nin şeddesiz yapısı olan اَنْ olması ve نُودِيَ بأنّه اَنْ بُورِكَ (‘’Ateştekiler ve ateşin çevresindekiler mübarek kılınmıştır” diye seslenildi) şeklinde bir cümle takdir edilerek, بأنّه kelimesindeki zamirin, zamir-i şan (durum / tenbih zamiri) olması caiz midir? dersen şöyle derim: Hayır; çünkü bu durumda fiilin başında mutlaka bir قد edatının bulunması gerekir. Şayet “Peki bu, قد edatının gizli takdir edilmesine binaen de olmaz mı?” dersen şöyle derim: Bu sağlıklı olmaz; çünkü o bir alâmet olup hazfedilemez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu kelâm, Hz Musa'yı bu büyük hadiseden taaccüp ettirmekte ve bunu irade buyurup gerçekleştirenin, Âlemlerin Rabbi olduğunu bildirmektedir. Bu vaki olan hadisenin pek büyük, şanı muazzam olaylardan olup Allah'ın, alemleri terbiye etmek hükümlerinden olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَا مُوسٰٓى اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۙ ٩
يَا مُوسٰٓى اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۙ
يَا nida harfidir. Münada مُوسٰى müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ ‘dır.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُٓ şan zamiri اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنَا اللّٰهُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir اَنَا mübteda olarak mahallen merfûdur. اللّٰهُ lafza-i celâl mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْعَز۪يزُ lafza-i celâl’in sıfatı olup damme ile merfûdur. الْحَك۪يمُ lafza-i celâl’in ikinci sıfatı olup damme ile merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَا مُوسٰٓى اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مُوسٰٓى , müfred alem, münadadır.
Nidanın cevabı olan اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ’nin ismi olan هُٓ , şan zamiridir.
اِنَّ ‘nin haberi اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Lafza-ı celâlin sıfatı olan الْعَز۪يزِ ,الْحَك۪يمُ kelimelerinin arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Her ikisi de mübalağa kalıbındadır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında و olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Önce gelen الْعَز۪يزُ ismini الْحَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)
اِنَّـهُٓ [Gerçek şu ki] ifadesindeki zamirin şan (durum ve tembih) zamiri olması caizdir; yani durum şu ki, [Ben Allah’ım!] Buna göre اَنَا اللّٰهُ mübteda ve haber olup, الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ifadeleri de haberin iki sıfatıdır. Zamirin, öncesinin kendisine delalet ettiği şeye râci olması da caizdir; yani “Seninle konuşmakta olan Ben’im” demektir ki, “Allah” ifadesi “Ben”in açıklaması, “Aziz” ve “Hakîm” ifadeleri de bu açıklananın iki sıfatı olmaktadır. Bu, Allah’ın Musa’nın eliyle mucize gösterme isteğine ait bir ön hazırlıktır. Allah Teâlâ “Ben güçlüyüm, asayı yılana dönüştürme gibi, idraklerden uzak şeylere kadirim. Yapmakta olduğum her şeyi bir hikmet ve planla yapanımdır Ben” demek istiyor. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ اِنّ۪ي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَلْقِ | ve at |
|
| 2 | عَصَاكَ | asanı |
|
| 3 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 4 | رَاهَا | görünce |
|
| 5 | تَهْتَزُّ | titreştiğini |
|
| 6 | كَأَنَّهَا | gibi |
|
| 7 | جَانٌّ | bir yılan |
|
| 8 | وَلَّىٰ | dön(üp kaç)dı |
|
| 9 | مُدْبِرًا | arkaya |
|
| 10 | وَلَمْ | ve |
|
| 11 | يُعَقِّبْ | geri dönmedi |
|
| 12 | يَا مُوسَىٰ | Musa |
|
| 13 | لَا |
|
|
| 14 | تَخَفْ | korkma |
|
| 15 | إِنِّي | çünkü ben |
|
| 16 | لَا |
|
|
| 17 | يَخَافُ | korkmaz(lar) |
|
| 18 | لَدَيَّ | benim huzurumda |
|
| 19 | الْمُرْسَلُونَ | elçiler |
|
وَاَلْقِ عَصَاكَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْقِ illet harfin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَصَاكَ mef’ûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَلْقِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. رَاٰهَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. رَاٰ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَهْتَزُّ cümlesi, رَاٰهَا ‘deki mef’ûlun bihin hali olarak mahallen mansubdur.
تَهْتَزّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. كَاَنَّهَا جَٓانٌّ cümlesi, تَهْتَزّ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. كَاَنَّ kelimesi اِنَّ gibi isim cümlesinin başına gelir. İsmini nasb haberini ref yapar.
هَا muttasıl zamir كَاَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. جَٓانٌّ kelimesi كَاَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı وَلّٰى مُدْبِراً ‘dir.
وَلّٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مُدْبِراً hal olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُعَقِّبْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil, ikincisi isim cümlesi üçüncüsü müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَهْتَزّ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هزز ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلّٰى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولى ’dir.
يُعَقِّبْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عقب ‘dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
جَٓانٌّ , sülâsi mücerredi جنن olan fiilin ism-i failidir.
مُدْبِراً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ اِنّ۪ي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗ
يَا nida harfidir. Münada مُوسٰى müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Nidanın cevabı لَا تَخَفْ ‘dır.
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخَفْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَخَافُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. لَدَيَّ mekan zarfı يَخَافُ fiiline mütealilktir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمُرْسَلُونَۗ fail olup ref alameti و 'dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُرْسَلُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludür.
وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir.
وقُلْنا: ألْقِ عَصاكَ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart üslubundaki فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İki cümle arasında meskutun anh mevcuttur. Meskutun anh, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek, konuya ilgisini artırır.
لَمَّا kelimesi, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. لَمَّا , cevap cümlesine mütealliktir.
تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ cümlesi, رَاٰهَا ‘deki mef’ûlün halidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tekid ve teşbih harfi كَاَنَّ ’nin dahil olduğu كَاَنَّهَا جَٓانٌّ cümlesi, masdar teviliyle تَهْتَزّ ‘deki failin halidir. Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
كَأَنَّهَا جَٓانٌّ [O, sanki bir yılandır.] cümlesinde mürsel mücmel teşbih vardır. Çünkü burada benzetme edatı ve benzetme yönü söylenmemiştir. Böylece mürsel ve mücmel teşbih olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan وَلّٰى مُدْبِراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُدْبِراً , amilini tekid için gelmiş hal-i müekkidedir.
وَلَمْ يُعَقِّبْ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَلّٰى - مُدْبِراً - يُعَقِّبْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefî harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
جَٓانٌّ hafif ve süratli yılan demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
يُعَقِّبْۜ tereddüt etmeden, arkasına bakmadan yüz çevirmeyi, arkasını dönmeyi ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ [Asanı at! Musa onun deprendiğini görünce…] cümlesinde hazif yoluyla îcaz vardır. (Onu attı, o yılana dönüştü…) cümlesi hazf edilmiştir. Sözün akışı bunu göstermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Hz Musa da, asasını attı; atınca, baktı ki, asa, çevik bir yılan gibi deprenip süratle hareket ediyor, demektir. Bu hadise malum olduğu için ve pek süratle cereyan ettiğini göstermek için, ayette bazı kelimeler hazf edilmistir. Hz Musa, bu manzara karşısında korkudan arkasını dönüp kaçtı ve arkasına hiç bakmadı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır. Nida üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, mahzuf sözün mekulü’l-kavlidir.
Nidanın cevabı olan لَا تَخَفْ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Benden başka hiç kimseden korkma, demektir. Yahut mutlak olarak hiç korkma, demektir. Nitekim "Çünkü peygamberler benim huzurumda asla korkmazlar" cümlesinden de anlaşılan mutlak olarak korkmamaktır. Ancak bu korkmamak, bütün vakitler için değil, fakat kendilerine hitap edildiği, vahiy edildiği vakit içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنّ۪ي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗ
Ayetin son cümlesi beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
لَا یَخَافُ لَدَیَّ ٱلۡمُرۡسَلُونَ cümlesi, اِنّ۪ي ’nin haberidir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz anlatım kastıyla gelen لَدَیَّ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan لَدَی şan ve şeref kazanmıştır.
تَخَفْ - لَا يَخَافُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz ifade kastına matuf لَدَيَّ izafetinde Allah Teâlâya aid zamire muzaf olan لَدَيَّ , şan ve şeref kazanmıştır.
لَدَيَّ ifadesi (Benim huzurum) manasındadır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
لَدَیَّ ‘deki izafet hakiki anlamda olması muhaldir. Çünkü onun hakikati mekâna delalet etmesidir. Bu da Allah için imkânsızdır. “Risaletim ulaştığı zaman” anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَدَیَّ ‘deki izafet hakiki anlamda olması muhaldir. Çünkü onun hakikati mekâna delalet etmesidir. Bu da Allah için imkânsızdır. “Risaletim ulaştığı zaman” anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُٓوءٍ فَاِنّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ ١١
اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُٓوءٍ فَاِنّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ
اِلَّا istisna harfidir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ sözünden istisna-i munkatı’ olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. ظَلَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. بَدَّلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. حُسْناً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بَعْدَ zaman zarfı بَدَّلَ fiiline mütealliktir. سُٓوءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ ta’liliyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
ى mütekellim zamiri اِنَّ 'nin ismi olarak mahallen mansubdur. غَفُورٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ kelimesi اِنَّ ’nin ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir surenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَدَّلَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بدل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
غَفُورٌ- رَح۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُٓوءٍ
Önceki ayetteki korkanlardan istisna edilenlerin bildirildiği ayette اِلَّا , istisna edatı, istisna munkatı’dır.
Müstesna konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi olan ظَلَمَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
Aynı üslupta gelen ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُٓوءٍ cümlesi tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan حُسْناً ve بَعْدَ ‘nin muzafun ileyhi olan سُٓوءٍ ‘deki nekrelik, muayyen olmayan cinse işaret eder.
ثُمَّ edatı, birbirine bağlanan ögelerin, aralarında kısa da olsa bir süre sonra gerçekleştiklerini ifade eder. Bu edat, terahî ifade eder.
ظَلَمَ - سُٓوءٍ ve بَعْدَ - ثُمَّ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
حُسْناً - سُٓوءٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb, حُسْناً - ظَلَمَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatları vardır.
Bu istisna, akla gelebilecek, hiçbir peygamberin korkmadığı vehmini kaldırmak içindir. Zira bazı peygamberlerden sadır olması mümkün olan bazı küçük hatalar sadır olmuştur. Fakat onlardan bu hatalardan bir şey sadır olmuşsa da, onlar, onun akabinde, onu ortadan kaldıracak ve onun vesilesiyle Allah'ın mağfiret ve rahmetine layık olacak sevaplar işlemişleridir. Bu istisna ile Hazret-i Musa'dan sadır olan o kıbtîyi yumruklayarak öldürmesi hatasına ve sonra da mağfiret dilemesine tariz kastedilmektedir. Hazret-i Musa'nın bu hatası zulüm olarak vasıflandırılmış, çünkü: "Rabbim! Ben gerçekten kendi nefsime zulmettim; sen beni bağışla! dedi; Allah da onu bağışladı." ayetinde belirtildiği üzere Hazret-i Musa, bu hatasını zulüm olarak vasıflandırmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِلَّا (ancak), لكنّ (fakat) anlamındadır; çünkü hiçbir peygamberin korkmaması gerektiği bildirilince bu, bir şüphenin filizlenmesine yol açmış, Allah da bunu istisna tarzıyla bertaraf etmiştir. Mana, [Fakat içlerinden zulmedenler müstesna…] şeklindedir, yani Adem, Yunus, Davud, Süleyman ile Yusuf’un ağabeylerinin yanı sıra, Musa’dan sadır olan ‘Kıptî’yi yumruklayıp ölümüne yol açma’ gibi -peygamberler hakkında caiz görülen küçük bir günahın sadır olduğu- kimseler müstesna, demektir. Bu tür bir tarizle Musa tarafından vücut bulan şeyin, alıntılanması latif olan tarizlerden olduğunun kastedilmesi yakın bir olasılıktır ki Allah Teâlâ bunu zulüm diye isimlendirmiştir. Nitekim Musa da: [“Ya Rabbi! Gerçekten kendime zulmettim, bağışla beni.”] (Kasas 28/16) demişti. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاِنّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İstînâfiye olarak gelen cümle mukadder cümle için ta’liliyedir. فَ ta’liliyyedir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ‘nin haberi غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ ‘dir.
Allah’ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı ve bu sıfatlarla ayetin anlamı arasında ise teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
وَاَدْخِلْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ ف۪ي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَدْخِلْ | ve sok |
|
| 2 | يَدَكَ | elini |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | جَيْبِكَ | koynuna |
|
| 5 | تَخْرُجْ | çıksın |
|
| 6 | بَيْضَاءَ | bembeyaz |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | غَيْرِ | olmaksızın |
|
| 9 | سُوءٍ | kusur |
|
| 10 | فِي | içinde |
|
| 11 | تِسْعِ | dokuz |
|
| 12 | ايَاتٍ | mu’cize |
|
| 13 | إِلَىٰ |
|
|
| 14 | فِرْعَوْنَ | Fir’avn’a (git) |
|
| 15 | وَقَوْمِهِ | ve onun kavmine |
|
| 16 | إِنَّهُمْ | çünkü onlar |
|
| 17 | كَانُوا | oldular |
|
| 18 | قَوْمًا | bir kavim |
|
| 19 | فَاسِقِينَ | fasık |
|
وَاَدْخِلْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ ف۪ي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَدْخِلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’dir. يَدَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ف۪ي جَيْبِكَ car mecruru اَدْخِلْ fiilin mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ karînesi olmadan gelen تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ cümlesi mukadder şartın cevabıdır.
تَخْرُجْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بَيْضَٓاءَ hal olup fetha ile mansubdur. مِنْ غَيْرِ car mecruru تَخْرُجْ ‘deki failin mahzuf ikinci haline mütealliktir. سُٓوءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ف۪ي تِسْعِ car mecruru تَخْرُجْ ‘deki failin mahzuf üçüncü haline mütealliktir. Takdiri, آية في تسع آيات (Dokuz ayetten biri) şeklindedir. اٰيَاتٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلٰى فِرْعَوْنَ car mecruru mahzuf hale müteallik olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. قَوْمِه۪ atıf harfi و ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.
Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَدْخِلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. قَوْمَ kelimesi كَانُوا ’un haberi olup fetha mansubdur. فَاسِق۪ينَ kelimesi قَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
فَاسِق۪ينَ , sülâsi mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَدْخِلْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 10. Ayetteki لَا تَخَفْ cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Bu ikisi arasındaki cümleler itiraziyye olarak gelmiştir.
وَاَدْخِلْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf يَدَكَ izafetinde Hz. Musa’ya aid zamire muzaf olmasıyla يَدَ tazim edilmiştir.
تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ ف۪ي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِه۪ۜ
Fasılla gelen terkipte cümle, takdiri …إن تدخل يدك [Elini koyarsan] olan şartın cevabıdır. ف karinesi olmadan gelen gelen cümle, meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
بَيْضَٓاءَ kelimesi تَخْرُجْ ‘deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ car mecruru, تَخْرُجْ ‘deki failin mahzuf ikinci, فِی تِسۡعِ ءَایَـٰتٍ car mecruru ise yine failin mahzuf üçüncü haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ ve ona matuf وَقَوۡمِهِ car-mecrurları, فِی تِسۡعِ ءَایَـٰتٍ ‘in mahzuf haline mütealliktir.
اَدْخِلْ - تَخْرُجْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Veya, فِی تِسۡعِ ءَایَـٰتٍ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَقَوۡمِهِ car-mecrurları, takdiri اذهب (Git) olan mahzuf fiile mutealliktir.
جَيْبِ : Aslında yakanın göğüs üzerindeki açık yeri demektir. Bizim "cep" diye kullandığımız da burdandır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ ifadesindeki tekmîl de, Musa’nın (a.s) elinin herhangi bir cilt hastalığından berî olduğunu ifade etmek içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)
Hz. Musa'nın dokuz mucizesine beyaz el mucizesi de dahildir. Diğerleri de şunlardır: 1) Denizin yarılması, 2) Tufan, 3) Çekirgeler, 4) Kımıl, 5) Kurbağalar, 6) Kan, 7) Arazilerinde yokluk, kıtlık, 8) Ekinlerinde noksanlık. Asa ve beyaz eli, dokuz mucizeden sayanlar son iki mucizeyi bir sayabilirler veya denizin yarılmasını bunlardan saymayabilirler. Zira Hz. Musa, denizin yarılması mucizesi ile Firavun'a gönderilmemiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَاسِق۪ينَ kelimesi, قَوْماً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
قَوْماً فَاسِق۪ينَ tamlaması, كَانَ ’nin haberidir.
Ayette قَوْماً kelimesi, önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s -sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ ١٣
فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَتْهُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰيَاتُنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُبْصِرَةً hal olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ ‘dür.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavl هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ‘dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. سِحْرٌ haber olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌۚ kelimesi سِحْرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ - مُبْصِرَةً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. لَمَّا , cevap cümlesine mütealliktir.
Veciz anlatım kastıyla gelen اٰيَاتُنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتُ , şan ve şeref kazanmıştır.
جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا ifadesinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan gelme özelliği, ayetlere izafe edilerek, ayetler bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً ifadesinde sebebe isnad alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Hakikatte ayetlerin gösterme gücü yoktur. Onları görenler düşünüp akletme yoluyla anlarlar.
İsm-i fail veznindeki مُبْصِرَةً kelimesi, asıl olarak görmeyi ifade eder. اٰيَاتُنَا ‘nın مُبْصِرَةً halinde olması, hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Veya ayetlerin mü halinde olması aklî mecazdır. Aslında gören ayetler değil, ayetleri idrak eden insandır. Sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, mütekellimin, işaret edileni tahkir amacına işaret eder.
İşaret isminde istiare vardır. Ayetlerin işaret edildiği هٰذَا ile ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
مُب۪ينٌ kelimesi سِحْرٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
İnkârcılar, sözlerini isme isnad ederek, isim cümlesiyle ifade etmenin yanında, müsnedün ileyhi ism-i işaretle marife yapmışlardır. Bütün bu işaretler, kararlılıklarını ve muhatabın getirdiğini tahkir amacında olduklarını gösterir.
Ayette meknî istiare vardır. Ayetler, gören ve yol gösteren yerine konmuştur. Âmanın (gözleri görmeyenlerin) yol gösterme, hatta kendi yolunu bulma gücü yoktur. (Mahmud Sâfî, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
Ayeti kerimede mucizelerin, مُبْصِرَةً olarak vasıflandırılması, zımnen şunu belirtmek içindir: Bu mucizeler, o kadar açık ve parlak idiler ki, eğer (sonuçları değil, kendileri) gözle görülecek şeyler kabilinden olsalar, kendilerini insanlara gösterirlerdi. Yahut bu mucizeler, sanki basiretli bir varlık gibi idiler; çünkü insanları hidayet ediyorlardı. Körlük ise, başkasına yol göstermesi şöyle dursun, kendisi yolu bulamaz. Yahu bu mucizeler, onlara bakıp tefekkür eden herkese hakikatleri gösteriyorlardı, demektir. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً [Ayetlerimiz apaçık bir şekilde…] ifadesinde istiare vardır. İbsâr/görmek lafzı, açıklık ve beyan için müstear olarak kullanılmıştır. Çünkü insan, eşyayı gözleri ile görür.
Yani, ibsâr hakiki manada gözler için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
مُبْصِرَةً kelimesinde mecaz-ı aklî vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Surenin bu ilk sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Gün Yeryüzünde, Allah’ın rahmeti ile, insan için yanlışlardan geri dönüş kapısı açıktır. Kapandığı zaman dönmeyenlerin pişmanlığı faydasızdır. Onlar ki; Dünyalık heveslere kapılıp, mahşerde hepsinin geçici oluşunu idrak eder ve eli boş çıkar. Dünya yolunda karşısına çıkan hakikat davetlerine yüz çevirip, icabet etmeyişine ağlar. Zamanında yaptığı haksızlıklardan ve işlediği günahlardan yırttım sanıp, onların hesabıyla başbaşa kalır. Türlü bahanelerin arkasına gizlenip, ibadetlerine zaman ayırmamanın ağırlığında ezilir. Kapandığı zaman kalbi Allah’a dönük olanların sevinci başkadır. Onlar ki; Dünyalık nimetlerden helaliyle faydalanıp, ahiret için yaptığı hazırlığın karşılığını da alır. Dünyanın ve nefsinin vesveselerinden Allah’a sığınıp, Allah’ın sınırlarına uymanın mutluluğunu yaşar. Karşısına çıkan hakikate yaklaştırıcı fırsatları değerlendirip, Allah’ın rızasına kavuşma heyecanıyla bekler. Allah yolunda yaşayıp, O’nun merhameti ile ahirette sona eren tasa ve üzüntüleri için hamd eder. Ey her şeyi işiten ve bilen Allahım! Bizi, sevdiklerimizi, ailelerimizi ve bütün müslümanları dosdoğru yoluna ilet. Bizi affet. Kalplerimizdeki imanı ve yolundaki adımlarımızı sağlamlaştır. Bize; Sana hakiki manada güvenmenin huzuruna ulaştır. Bizi; hakikate kulak verenlerle, Sana ihlasla secde edenlerle ve samimiyetle tövbe edenlerle beraber kıl.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji