بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ ٢٠٧
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ cümlesi, 205. ayetteki رَاَيْتَ ‘nin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. أخبرني manasındadır.
Fiil cümlesidir. مَٓا istifham ismi olup, amili اَغْنٰى ‘nın mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَغْنٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. عَنْهُمْ car mecruru اَغْنٰى fiiline mütealliktir. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel amili اَغْنٰى ‘nın faili olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يُمَتَّعُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يُمَتَّعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
اَغْنٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُمَتَّعُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi متع ’dır.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ
Ayet, 205. ayetteki رَاَيْتَ fiilinin ikinci mef’ûlü olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
İstifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
مَا istifhâm ismi, اَغْنٰى fiilinin mukaddem mef’ûlü konumundadır. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen takrir amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَٓا اَغْنٰى fiiline müteallik car mecrur عَنْهُمْ, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için fail olan ism-i mevsûle takdim edilmiştir.
اَغْنٰى fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası, كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ cümlesidir. كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan يُمَتَّعُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَغْنٰى - يُمَتَّعُونَۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يُمَتَّعُونَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet-i kerîme’de geçen مَٓا lafzı, istifhamiye olup أيَّ شَيْءٍ manasındadır. (Celâleyn Tefsiri)
Bu ayetteki birinci مَٓا takrir anlamını ifade eden bir istifhamdır. Bu, اَغْنٰى fiiliyle nasb mahallindedir. İkinci مَٓا ise ref mahallindedir. Buna göre ayetin manası şu olur: Faydalandırıldıkları şeylerin kendilerine ne faydası olur?
İkincisinin irabdan mahalli olmayan nefy edatı olması da mümkündür. Bu takdirde manası: ‘’Onlara ne faydası olur ki. Onlar faydalandırılıyor değillerdi’’ olur.
Bir diğer görüşe göre birinci nefy edatı, ikincisi ise اَغْنٰى fiili ile ref mahallinde, aid olan هُ ise hazf edilmiştir. İfadenin takdiri de; Kendisinden yararlandırıldıkları sürenin onlara faydası olmaz, şeklindedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu kelam, onların "Bize mühlet verilir mi acaba?" sözlerine terettüp etmektedir. Bu iki kelam arasındaki cümleler, bir ara kelam mahiyetinde olup kınama ve susturma anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ ٢٠٨
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَٓا nef harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَهْلَكْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ harf-i ceri zaiddir. قَرْيَةٍ lafzen mecrur, mef’ûlü bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. لَهَا مُنْذِرُونَ cümlesi, قَرْيَةٍ ‘nin sıfatı veya hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لَهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُنْذِرُونَ muahhar mübteda olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
مِنْ nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَهْلَكْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُنْذِرُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr üslubuyla tekid edilmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
Mef’ûl olan مِنْ قَرْيَةٍ ’deki مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.
قَرْيَةٍ ’deki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder. Zaid harf مِنْ kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.
اَهْلَكْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Helak olmanın karyeye isnadı aklî mecazdır. Aslında helak olan karye değil orada yaşayan insanlardır. Ya da burada istiare düşünülebilir. Karye, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan helak olmak fiili, karyeye isnad edilmiştir. Bu uslup, o helakın ne kadar korkunç olduğuna ve şiddetine mübalağa yoluyla delalet eden mecazi bir üsluptur.
مَٓا ve اِلَّا ile oluşmuş kasr, mef’ûlle onun hali arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olan iki tekit hükmündeki kasrda قَرْيَةٍ maksûr/mevsuf, لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ maksûrun aleyh/sıfattır.
لَهَا مُنْذِرُونَ cümlesi, قَرْيَةٍ ’den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcaz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهَا car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُنْذِرُونَ , muahhar mübtedadır.
Müsned olan مُنْذِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ [biz herhangi bir beldeyi yok etmedik] cümlesinde mecâz-i mürsel vardır. Zira قَرْيَ 'den maksat oranın halkıdır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şayet وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّاوَلَهَا كِتاَبٌ مَعْلُومٌ [Biz, hiçbir şehri bilinen bir yazgısı olmaksızın helâk etmedik.] (Hicr 15/4) ayetinde اِلَّا ‘dan sonra وَ zikredildiği halde burada وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ neden zikredilmemiş? dersen şöyle derim: Aslolan وَ ’ın hazfidir; çünkü cümle قَرْيَةٍ ’nin sıfatıdır. وَ eklendiğinde bu, tıpkı سَبْعَةٌ وَسَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ (Kehf 18/22) ayetindeki gibi sıfat-mevsuf birlikteliğini pekiştirmek için olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t -tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Peygamberler uyarıcı sıfatıyla ifade edilmişlerdir. Çünkü böyle zikredilmeleri, kavimlerini helak olmakla tehdit etmeleri bakımından en uygun vasıflandırmadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ٢٠٩
ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ
ذِكْرٰى۠ۛ önceki ayetteki ism-i fail مُنْذِرُونَ ‘nin mef’ûlun lieclihi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. Mahzuf mübtedanın haberi olması da caizdir. Takdiri, هذه ذكرى، şeklindedir.
مَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la مُنْذِرُونَ ‘ye matuf veya لَهَا ‘daki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
İsim cümlesidir. كُنَّا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamir كُنَّا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. ظَالِم۪ينَ kelimesi كُنَّا ‘nın haberi olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır.
6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ
ذِكْرٰى۠ۛ , önceki ayetteki ism-i fail olan مُنْذِرُونَ ‘nin mef’ûlun lieclihi veya مُنْذِرُونَۗۛ ’deki zamirden haldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Ya da mahzuf bir mübteda için haberdir. Takdiri; هذه ذكرى (Bu bir öğüttür.) şeklindedir. Bu takdire göre cümle itiraziyyedir.
ذِكْرٰى۠ۛ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ cümlesi وَ ’la gelen önceki ayetteki لَهَا ‘daki zamirden hal cümlesidir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan lafızlardır.
Nakıs fiil كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan ظَالِم۪ينَ, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur’an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. ((Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
Diyecekleri bir şey kalmasın diye delille susturulmuşlardır. تذْكِرَةً öğüt vermek için demektir ki mef’ûlun leh yahut mef'ûlu mutlak olarak mahallen mansubdur. Ya da مُنْذِرُونَ 'nin sıfatı olarak ذُو ذكري veyahut هُمْ ذِكْري takdiri ile mahallen merfûdur. Son tevcihte hatırlatmada çok ileri gitmiş olunur. Ya da mahzuf mübtedanın haberidir (هذه الذكري) Cümle itiraziyedir. [Bizler zalimler olmadık] cümlesi, zalimlerden başkasını ya da uyarmadan önce kimseyi helâk etmeyiz demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
ظَالِم۪ينَ ‘nin mef’ûlunün hazf edilmesi, ولا يَظْلِمُ رَبُّكَ أحَدًا [Kehf / 49] ayetinde de olduğu gibi genelleme amacıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ ٢١٠
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَنَزَّلَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. بِهِ car mecruru تَنَزَّلَتْ fiiline mütealliktir. الشَّيَاط۪ينُ fail olup damme ile merfûdur.
تَنَزَّلَتْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
تَنَزَّلَتْ fiiline müteallik olan بِهِ ’deki zamir Kur’an’a aittir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِهِ , ihtimam için fail الشَّيَاط۪ينُ ‘ya takdim edilmiştir.
Mazi fiilin مَٓا harfiyle olumsuzlanması, لَمْ harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü مَٓا harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı menzilindedir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir. (Samerrâî, Beyanî Tefsir yolu, c. 3, s. 219, Hûd/52)
Bundan önce Kur’an'ın, Hz. Cebrail (a.s) tarafından indirildiği beyan edilerek hak, tahkik edildikten sonra bu kelam da kâfirlerin, Kur’an hakkında, onun, şeytanın kâhinlerin aklına getirdiği şeyler kabilinden olduğu şeklindeki iddialarını reddetmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَط۪يعُونَۜ ٢١١
وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَط۪يعُونَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْبَغ۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَهُمْ car mecruru يَنْبَغ۪ي fiiline mütealliktir. مَا يَسْتَط۪يعُونَ atıf harfi وَ ‘la مَا يَنْبَغ۪ي ‘ye matuftur.
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَط۪يعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَط۪يعُونَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi طوع ‘dır.
Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
يَنْبَغ۪ي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَط۪يعُونَۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَمَا يَسْتَط۪يعُونَ cümlesi atıf harfi ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nefy harfi مَا ’nın tekrarı olumsuzluğu kuvvetlendirir. Bu cümle de menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَا ’nın tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يَسْتَط۪يعُونَۜ - يَنْبَغ۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yani Kur’an'ı indirmek şeytanlara düşen bir iş değil ve zaten buna güçleri de asla yetmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ ٢١٢
اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَنِ السَّمْعِ car mecruru مَعْزُولُونَ ‘ye mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مَعْزُولُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
مَعْزُولُونَ , sülâsi mücerredi عزل olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur عَنِ السَّمْعِ , siyaktaki önemine binaen amili olan مَعْزُولُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmesi sebebiyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Tekid lâmı diye isimlendirilen bu lâmın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
Çünkü (onlar meleklerin kelâmını) dinlemekten, elbette azledilmişlerdir; çünkü o; zatın arılığında, füyuzat-ı hakkın kabulünde ve manevi suretlerin nakşında ortak olmak şartına bağlıdır. Onların nefisleri ise pistir, karanlık ve bizzat kötüdür; bunu kabul etmez. Kur'an ise öyle gerçekleri ve öyle gaib şeyleri içine alır ki bunları meleklerden başkasından almak mümkün değildir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
السَّمْعِ ifadesindeki marifelik, ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ ٢١٣
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَدْعُ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
مَعَ mekân zarfı اِلٰهاً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰخَرَ kelimesi اِلٰهاً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. اٰخَرَ kelimesi أفعل kalıbında gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
فَ harf-i sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,talep bulunması gerekir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel öncesinden anlaşılan mahzuf masdara matuf olup, mahallen merfûdur. Takdiri; لا يكن منك دعوة لعبادة إله آخر فحصول العذاب لك (Sizden başka bir ilâha kulluk etmeye davet yoktur, yoksa size azap dokunur.) şeklindedir.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ car mecruru تَكُونَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُعَذَّب۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ
فَ istînâfiyyedir. Ayet, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap, Hz. Peygamber olsa da hitap, tüm insanlaradır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَعَ mekan zarfı, اِلٰهاً ‘nin mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَعَ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
اِلٰهاً ’in tenkiri tahkir ve kesret ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umumun selbine işarettir.
اٰخَرَ kelimesi, اِلٰهاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَ cümlesi, masdar teviliyle, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Masdar-ı müevvel, كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır. مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَ , nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الْمُعَذَّب۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber'e hitaben [sakın, Allah ile beraber diğer bir tanrı daha çağırma] buyurmuştur, Aslında bu hitap, başkalarınadır. Çünkü hikmet sahibi olan zat, başkasına tekitli bir şekilde hitab etmek istediğinde, bu hitapla maksad esasen hitab edilenin tabileri ise zahiren bu hitap, idareci durumunda olanlara yöneltilir. Bir de Cenab-ı Hak peşi sıra, buna uygun olan hususları bildirmek için bu ifadeyi Hz. Peygamber'e hitaben getirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümlede teşvik ve heveslendirme vardır. Çünkü bu hitap Peygamberin ihlas ve takvasını artırmasına teşvik yoluyla yapılan bir hitaptır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Böyle bir şeyin (Peygamberden sadır) olmayacağını bilmektedir; fakat ihlas ve takvasını artırmak için onu hareketlendirmek istemektedir. [Şayet (o elçi) bazı sözler uydurup da Bize mâl etmeye kalksaydı…”] (Hâkka 69/44) ve [Sana indirdiklerimizden şüphe ediyorsan…] (Yûnus 10/94) ayetlerinde buyurduğu gibi bunda diğer mükellefler için bir lütuf vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ ٢١٤
وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْذِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَش۪يرَتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَقْرَب۪ينَ kelimesi عَش۪يرَتَكَ ‘nin sıfatı olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْذِرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نذر ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Veciz anlatım kastıyla gelen عَش۪يرَتَكَ izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamire muzâf olan عَش۪يرَتَ şan ve şeref kazanmıştır.
اَقْرَب۪ينَ kelimesi عَش۪يرَتَكَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَش۪يرَتَكَ - الْاَقْرَب۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الأمِينُ ifadesi عَلى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ المُنْذِرِينَ sözüne atfedilmiştir. Umumi ifadeden sonra gelen bu husus ifadesi, yapılan tahsisin önemi itibariyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
En yakın akrabalarını uyar yani en yakından başlayarak onları uyar; çünkü onlarla ilgilenmek çok önemlidir. Rivâyete göre bu ayet inince Efendimiz Safa tepesine çıktı ve onlara kol kol seslendi; onlar da toplanınca: Size şu dağın eteğinde düşman atlıları olduğunu haber versem bana inanır mısınız, dedi? Onlar da: Evet, dediler. O da: Öyleyse ben sizi şiddetli azâp gelmeden önce uyarıcıyım, dedi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
En yakın hısımlarından maksat, Haşimoğulları ve Abdülmuttalipoğulları’dır. Hz. Peygamber'e en yakın hısım ve akrabalarını uyarmasının emredilmesi, onlarla ilgilenmenin daha önemli olmasından kaynaklanmaktadır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ٢١٥
Ceneha جنح : جَناحٌ kelimesi kuş kanadı demektir. İnsanın haktan uzaklaşıp başka bir tarafa meyletmesine sebep olan günah جُناحٌ olarak adlandırılmış ve sonradan da her tür günaha جُناحٌ denmiştir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 34 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri günah, cenah ve cunhadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. اخْفِضْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. جَنَاحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَنِ müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle اخْفِضْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اتَّـبَعَكَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اتَّـبَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ car mecruru اتَّـبَعَ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir.
اتَّـبَعَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَنِ , başındaki harfi-cerle اخْفِضْ fiiline mütealliktir. Sılası olan اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
مِنَ edatı beyaniyyedir, çünkü ona tabi olanlar içinde din için olan ve olmayan vardır ya da bazı manasınadır, o zaman müminlerden iman etmeye yaklaşanlar ya da dili ile tasdik edenler murad edilmiş olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ tabiri istiaredir. İstiâre-i mekniyye-i tahyiliyyedir. Metafor, yavrularını korumak için üzerlerine kanatlarını indiren bir kuşun hareketine teşbihe dayanmaktadır. Bununla kastedilen, “Onlara yumuşak davran, onlara yumuşak davranmaya devam et.” anlamıdır. Allah Teâlâ burada خفض الجناح (kanat indirme) tabirini Arapların sözlerine karşılık olarak ifade buyurmuştur. Onlar, öfkelenen birisinin hiddet ve sertliğini tasvir etmek üzere قَدْ طَارَ طَيْرُهُ َ هَفَا حِلْمُهُ وَقَدْ طَاشَ وَقَارُهُ (Adamın kuşları uçtu, dengesi bozuldu, vakarı gitti.) derler. Şu halde قَدْ خَفَضَ جَنَاحِهِ (Kanadını indirmiştir.) denildiğinde bununla kastedilen, insanın yumuşak kalplilikle ve öfkelendiğinde öfkesine hakimiyetle nitelendirilmesidir. Bu ise onun öfkesinin uçması (kabarması), gazabının sıçraması ile nitelenmesinin zıddıdır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)
Eğer, peygambere uyanlar müminler olduğu halde aksi de yine böyle iken, daha niçin Cenab-ı Hak, [müminlerden sana tabi olanlara…] demiştir? denirse, buna şu şekilde cevap veririz: Biz, Peygamber'e uyanların sadece müminler olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü akrabalarından da pek çoğu, peygambere din için değil, akrabalık ve nesep sebebiyle uyuyorlardı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu müminlerden murat, ya bütün müminlerdir, yahut iman etmek üzere olanlardır, ya da yalnız diliyle tasdik edenlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Beyzâvî ayetin tefsirinde şöyle der: Bu ifadenin manası müminlere karşı yumuşak ol şeklindedir. Kanadını indir sözü, kuşun, konmak istediği zaman kanadını indirmesinden müsteardır (istiâre yapılmıştır). Yani Allah Teâlâ, burada tevazu ve yumuşaklığı, kuşun, konmak istediği zamandaki kanadını indirmesine benzetmiştir. Ve istiâre-i tasrîhiyye olmak üzere, indirmek manasındaki حفض lafzı, müşebbeh (tevazu ve yumuşaklık) için kullanılmış ve sonra حفض َkelimesinden اخْفِضْ (indir) emri türetilmiştir. Bu durumda burada müşebbeh hazf edilip müşebbehün bih açıkça zikredildiği için istiâre-i tasrîhiyye, müstear lafız fiil cinsinden olduğu için de istiâre-i tebeiyye vardır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ [Kanadını indir.] Kanat indirmek alçak gönüllülükle merhamet ve şefkat manasına istiaredir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ ٢١٦
فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. عَصَوْ şart fiili olup iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mefulün bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. بَر۪ٓيءٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel مِنْ harf-i ceriyle بَر۪ٓيءٌ ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ
Ayet, atıf harfi فَ ile 213. ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan عَصَوْكَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ cümlesi اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki مِنْ harf-i ceriyle بَر۪ٓيءٌ ‘e mütealliktir.
Sılası تَعْمَلُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ [Muhakkak ben yaptıklarınızdan uzağım] yani sizin bana isyan etmenizle benim bir ilgim yoktur. Çünkü onların yüce peygambere isyan etmeleri, Yüce Allah'a isyan etmeleri demektir. Zira Peygamber (s.a.v) ancak Allah'ın razı olacağı şeyleri emreder. Peygamberin uzaklaştığı kimseden Allah da uzaklaşır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ ٢١٧
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la اَنْذِرْ ‘e matuftur. تَوَكَّلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَلَى الْعَز۪يزِ car mecruru تَوَكَّلْ fiiline mütealliktir. الرَّح۪يمِۙ kelimesi الْعَز۪يزِ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَكَّلْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وكل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
عَز۪يزِ ve الرَّح۪يمِۙ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ
Ayet, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la 214. ayetteki أنذر cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الرَّح۪يمِ kelimesi الْعَز۪يزِ ’nin sıfatıdır. Allah Teâlâ’nın الْعَز۪يزِ ve الرَّح۪يمِ sıfatlarının seçilmesi, lafızla siyak uyumu olan teşâbüh-i etrâf sanatının güzel örneklerindendir.
Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında و olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
الْعَز۪يزِ - الرَّح۪يمِۙ kelimelerinin arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Fahreddin Râzî şöyle der: Ayette, Allah'ın الْعَز۪يزُ (güçlü) sıfatının الرَّح۪يمُ۟ (merhametli) sıfatından önce gelmesinin sebebi şudur: Akla gelebilir ki Allah, onları cezalandırmaktan aciz olduğu için merhametlidir. İşte bu vehmi ortadan kaldırmak için üstün ve güçlü manasına gelen الْعَز۪يزُ sıfatı zikredilmiş, böyle olmasına rağmen kullarına merhametli olduğu bildirilmiştir. Çünkü merhamet, üstün güçle birlikte bulunduğunda daha etkili olur.
Tevekkül, kişinin işini, o işi yapabilecek ve kendisine fayda ve zarar verebilecek kimseye bırakması demektir. Ayet "izzeti, kudreti ile düşmanlarını ezecek, rahmeti ile onlara karşı sana yardım edecek Zat'a güven" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ ٢١٨
اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ
الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl الْعَز۪يزِ ‘in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يَرٰيكَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَرٰي elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ح۪ينَ zaman zarfı يَرٰيكَ fiiline mütealliktir. تَقُومُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَقُومُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ
Fasılla gelen ayette اَلَّذ۪ي , önceki ayetteki الْعَز۪يزِ için ikinci sıfat konumundadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُ , müspet muzari fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ح۪ينَ ‘ye muzaf olan zaman zarfı ح۪ينَ ’nin müteallakı يَرٰيكَ fiilidir.
Muzâfun ileyh konumundaki تَقُومُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
O seni kalkınca da görür ifadesi müfessirlerin çoğunluğunun yani İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşüne göre ‘’namaza kalktığın zaman’’ demektir. Mücahid ise: ‘’Nerede olursan ol, kalktığın zaman’’ anlamındadır der. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ ٢١٩
وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ
Atıf harfi وَ ‘la يَرٰيكَ ‘deki mef’ûl olan zamire matuf, mahallen mansubdur.
تَقَلُّبَ muzâf olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فِي السَّاجِد۪ينَ car mecruru masdar تَقَلُّبَ ‘ye müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
السَّاجِد۪ينَ ; sülâsi mücerredi سجد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki يَرٰيكَ fiilinin mef’ûlüne atfedilmiştir. Atıf sebebi tezâyüftür.
فِي السَّاجِد۪ينَ car mecruru, تفعّل babından, masdar veznindeki تَقَلُّبَ ‘ye mütealliktir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelmesi, mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
فِي السَّاجِد۪ينَ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla السَّاجِد۪ينَ içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü secde edenler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Konunun önemini tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
السَّاجِد۪ينَ ile kastedilen namaz kılanlardır. Cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
تَقَلُّبَ ifadesinde istiare vardır. Çünkü bununla kastedilen, Hz.Peygamber’in rükûya varmak, secde etmek, kıyamda durmak ve oturmak suretiyle namaz kılanlar arasında dolaşmasıdır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
تَقَلُّبَ ifadesi, نُقَلِّبُكَ şeklinde de okunmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٢٢٠
اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ cümlesi اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir اِنَّ ‘nin ismini tekid eder.
السَّم۪يعُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayette lafzi tekid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve ve fasıl zamiriyle tekid edilen cümle, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümledeki هُوَ fasıl zamiridir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükündür.
اِنَّ ’nin haberinin الْ takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. Bu iki vasıf, kemâl derecede olmak üzere, Allah’a aittir.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
السَّم۪يعُ , الْعَل۪يمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karînesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu fasılada tekid edatı, fasl zamiri, iki tarafın marife oluşu ve السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ isimlerinin zikri dolayısı ile dört tekid vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 2, s.158)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
"O, senin söylediklerini hakkıyla duyan, niyet edip yaptıklarını hakkıyla bilendir" demek olup Cenab-ı Hakk'ın semî olmasının, duymak suretiyle bildiği şeylerden başka birşey olduğuna delalet eder. Aksi halde alîm lafzı, zaten bu manayı ifade etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ifadesindeki fasıl zamiri takviye içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur'ân'da işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir.
(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ ٢٢١
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ
Fiil cümlesidir. هَلْ istifhâm harfidir. اُنَبِّئُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَنْ istifham ismi عَلٰى harf-i ceriyle تَنَزَّلُ fiiline mütealliktir. تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ cümlesi, اُنَبِّئُ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
تَنَزَّلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الشَّيَاط۪ينُۜ fail olup damme ile merfûdur.
اُنَبِّئُ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
تَنَزَّلُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir. Aslı تَتَنزٌَلُ şeklindedir. تَ harflerinden biri hazf edilmiştir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
هَلْ inkârî manadadır.
اُنَبِّئُكُمْ fiilinin ikinci ve üçüncü mef’ûlü olarak gelmiş olan عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ cümlesi de istifham üslubunda gelmiştir. Cümlede takdim tehir sanatı vardır. Mecrur mahaldeki istifham ismi عَلٰى مَنْ , sadaret hakkı nedeniyle amili olan تَنَزَّلُ fiiline takdim edilmiştir.
Cümleler istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp inkâr ve kınama anlamında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Muzari sıygadaki تَنَزَّلُ fiilindeki ikinci تَ harfi, tahfif için hazfedilmiştir.
Cümleler, muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
ھلَ ile gelen istifham, soru ile; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazi, tehekkümi ve inkaridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)
Bu soru, haberin söylenmesine izin verilen bir şey olduğu manasında kinaye olarak kullanılmıştır. Onun için durumun gerçekleştiğine işaret eden هَلْ istifham harfi tercih edilmiştir. Çünkü bu harf قَدْ ve mukadder bir istifham manasında hemze ifade eder. Mana أُنَبِّئُكم إنْباءً ثابِتًا مُحَقَّقًا (Size sabit ve doğrulanmış haberler söylüyorum) şeklindedir. Cevap beklenen hakiki bir soru değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
نَبأ , büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zann-ı galib oluşan haberdir. Bu iki özelliği taşımayan habere نَبأ denmez. نَبأ diye tanımlanan haberin hakkı, yalandan arınmış olmasıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredat) Her نَبأ , haberdir, fakat her haber نَبأ değildir.
مَنْ , istifham edatı, mecrur mahalde olup تَنَزَّلُ fiiline mütealliktir.
تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُ cümlesi, اُنَبِّئُكُمْ fiilinin iki mef’ûlu yerindedir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُ ifadesinde soru edatı cümlenin başında olduğu halde istifham anlamı içeren مَنْ ’in önüne nasıl harf-i cer getirilebilmiş? Dikkat edersen, على أ ذيدٍ مَرَرْتَ demez de, أعلى ذيدٍ مَرَرْتَ ?” dersen şöyle derim: İçermek demek, ismin isim ve harf olmak üzere iki manayı birden içermesi demek değildir. Bunun anlamı şudur: İfadenin aslı أ مَنْ ’dir; istifham harfi hazf edilmiştir. Tıpkı aslı آ هَلْ olan kelimeden Hemze’nin atılıp هَلْ olması gibi hazif üzere kullanıma devam edilmiştir. O halde sen de مَنْ ’in önüne harf-i cer getirdiğin zaman, harf-i cerden önce -içinden- bir Hemze takdir et. Tıpkı أعلى ذيدٍ مَرَرْتَ (Zeyd’e mi uğradın?) dediğin gibi ayette de sanki أعلى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّياطِينُ (Şeytanlar kime iniyor) demiş olursun. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayette muhataplara şeytanların kendisine uğradığı kişiyi haber vermeyi isteyip istemedikleri sorusunu yöneltmek söz konusu değildir. Çünkü bir sonraki ayette [Onlar, her günahkâr yalancıya inerler] manasındaki (Şu’ara /222) ifadesine yer verilerek sorunun cevabı, müstefhim tarafından verilmiştir. Halbuki müstefhim, sorduğu sorunun cevabını ancak herkes tarafından bilindiği zamanlarda verir. Burada ise cevap herkes tarafından bilinecek kadar belli değildir. Demek ki bu ifadeden, soru sormak değil de tevbih ve tekzip kastediliyor. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ ٢٢٢
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ
Fiil cümlesidir. Ayet, ilk تَنَزَّلُ ‘den bedeldir.
تَنَزَّلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. عَلٰى كُلِّ car mecruru تَنَزَّلُ fiiline mütealliktir. اَفَّاكٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَث۪يمٍ kelimesi اَفَّاكٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنَزَّلُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَفَّاكٍ - اَث۪يمٍۙ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ
Önceki ayetteki تَنَزَّلُ fiilinden bedel olan bu ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Allah Teâlâ, önceki ayetteki sorunun cevabını vermiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Az sözle çok anlam ifade eden, mecrur mahaldeki عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ izafeti, تَنَزَّلُ fiiline mütealliktir.
Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَنَزَّلُ fiili تفعّل babındadır. تَ ‘lerden biri tahfif nedeniyle hazf edilmiştir.
اَفَّاكٍ اَث۪يمٍ [Çok yalan söyleyen, çok günahkâr] kipleri çokluk ifade eden kiplerdir. Zira فَعَّالٌ ve فَعيِلٌ kalıpları mübalağa kiplerindendir.
اَفَّاكٍ ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder.
اَفَّاكٍ - اَث۪يمٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَث۪يمٍ kelimesi اَفَّاكٍ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade eden ıtnâb sanatıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اَفَّاكٍ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
Yani şeytanlar, çok iftira etmek ve çok günah işlemek vasıflarına sahip olan kâhinlere ve yalancı peygamberlere inerler; başkalarına ise inemezler. Peygamberimizin sahası, bu vasıfların şaibesinin bile, etrafında dolaşmaktan münezzeh olduğuna göre, şeytanların, onun üzerine inmesinin imkansız olduğu gerçeği apaçık olarak anlaşılmış olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Burada كُلِّ ifadesi, teksir(çokluk) manasında kullanılmıştır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette; تَنَزَّلُ (İnerler) denilmesi, çoğunlukla onların havada oluşlarından ve rüzgâr arasında gidip gelmelerinden dolayıdır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Allahu Teâlâ bu ayetlerde, Kur'an-ı Kerim'i Resulullah'ın uydurduğunu ve şeytanın vesvesesi ile ortaya çıkardığını iddia eden müşriklere cevap veriyor. Şeytanların, ancak iftiracı ve yalancı kişilere vesvese verebileceklerini, zira şeytanların, kendilerini dost edinenlere musallat olacaklarını beyan ediyor. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ ٢٢٣
يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ
يُلْقُونَ fiili الشَّيَاط۪ينُ ’nün hali olarak mahallen merfûdur veya اَفَّاكٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. يُلْقُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّمْعَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَكْثَرُهُمْ atıf harfi وَ ‘la يُلْقُونَ cümlesine matuftur.
İsim cümlesidir. اَكْثَرُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَاذِبُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şekindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُلْقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَاذِبُونَ ; sülâsi mücerredi كذب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُلْقُونَ السَّمْعَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir.
Önceki ayette geçen الشَّيَاط۪ينُ ’dan veya كلّ أفّاك ‘den haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) Burada kulak verirler ifadesi şeytanların sıfatlarıdır.
يُلْقُونَ السَّمْعَ cümlesinde istiare sanatı vardır. السَّمْعَ , dikkatle dinlemek demektir. Elle bir şeyi atmak manasındaki اَلْقَى fiili, السَّمْعَ ‘ya isnad edilerek, işitilenler, mücessem, maddi bir hale dönüşmüş, insanın eliyle fırlattığı bir şeye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Mef’ûl olan السَّمْعَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Şayet يُلْقُونَ ‘nin îrabdaki konumu nedir?” dersen şöyle derim: Hal olarak mansub konumda olması caizdir; yani kulak kabartıcı olarak inerler. Veya كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ ifadesinin sıfatı olarak cer konumundadır; çünkü كُلِّ اَفَّاكٍ çoğul anlamındadır. Yahut cümleye onunla başlanıldığından dolayı, bir mahalli olmaması da caizdir; sanki (Palavracılara niçin inerler?) (İstinaf cümleleri, mukadder bir soruya cevap niteliğindedir) denmekte; (Şöyle şöyle yaparlar) diye cevap verilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
إلْقَي السَّمْعَ ifadesi iki tevilden birine göre istiâredir. O da bu istiare ile yer halkından bazılarını doğru yoldan saptırmak amacıyla süsleyip püsleyecekleri, batılı hak gösterecek şekilde değiştirecekleri gök haberlerini işitmek için kulaklarını meşgul etmeleri, dinlemeyi sürdürmelerinin kastedildiğidir. Halbuki onlar, bunları işitmekten ve bilmekten uzaktırlar. Bu ifade söz sahibinin, diğerine, ألْقَيْتُ إلَيْكَ السَمعَ (Sana kulak verdim) demesi gibidir ki kulağımı senin konuşmana verdim, onu senin konuşmanı dinlemenin dışında hiçbir şeyle meşgul etmedim demektir.
Ayetin diğer tevili ise buradaki işitmenin (السَّمْعَ) işitilen şey (مسموعَ) anlamında olmasıdır. Tıpkı علم ‘in (bilmek, bilgi) معلوم (bilinen şey) anlamında olması gibi. Buna göre ayetin tevili şöyle olur: Şeytanlar, Mele-i aladan işittiklerini iddia ettikleri haberleri, vesvese yoluyla ve şeriati kötülemek amacıyla Hz. Peygamber’in -ona ve ehline selam olsun- düşmanlarından olan bir müfteri ve günahkâra aktarırlar. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ
وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan كَاذِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَاذِبُونَ - اَفَّاكٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Eğer, "Cenab-ı Hak, onların her birinin yalancı olduklarını bildirdikten sonra, daha niçin, Onların çoğu yalancıdır buyurmuştur" denilirse, ben derim ki: اَفَّاكٍ , hep yalan söyleyen manasında değil, çoğu zaman yalan söyleyen demektir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, onların cinlerden şeytanlardan naklettikleri şeyler hususunda, söyledikleri sözlerinin bazısının doğru olduğunu, ama çoğunun bir iftira olduğunu bildirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Onların çoğu ise kâhinlere racidir, şeytanlara raci olduğu da söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ ٢٢٤
وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. الشُّعَرَٓاءُ mübteda olup damme ile merfûdur. يَتَّبِعُهُمُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَتَّبِعُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْغَاوُ۫نَ fail olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
الشُّعَرَٓاءُ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّبِعُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الْغَاوُ۫نَۜ , sülâsi mücerredi غوي olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiil gelerek, azgınların şeytanlara tabi oluşlarının zihinde canlanması sağlanmıştır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْغَاوُ۫نَۜ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
الشُّعَرَٓاءُ mübteda, يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَ da onun haberidir. Anlamı şudur: Uyduran, yalan söyleyen, boş konuşan, haksız yere hicveden, kişilerin haysiyetiyle oynayan, nesepleri kötüleyen, kadınlarla ilgili şiir söyleyen, cilveleşen, caka satan, övülmeyi hak etmeyen kimseleri öven şairlere sadece bu konuda onları onaylayan, onların sözüyle coşan azgınlar, aptallar ve ahlaksızlar uyar! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Müsnedün ileyhin fiil cümlesi olarak gelen müsnede takdim edilmesi, müsnedün ileyhin öneminin belirtilmesi ve bu mananın güçlendirilmesi, dikkatleri yalnızca ona çekmek içindir. Burada ifadenin konumu itibariyle hasra ihtiyaç yoktur, çünkü eğer onların, peşlerinden gidenler azgın kimseler ise, o halde bu tabiilerin içerisinde salihler bulunmamaktadır. Çünkü meclislerin özelliklerinden birisi de, içerisinde bulunanları aynı gidişatta birleştiriyor olmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bundan önce o kâfirlerin, Kur’an'ın, şeytanların kâhinlere ulaştırdıkları batıl kabilinden olduğu şeklindeki sözleri, onların hallerinin Peygamberimizin hallerine zıt olduğu beyan edilerek çürütüldükten sonra burada da, onların Kur’ân-ı Azîm hakkında onun şiir kabilinden olduğu ve Resulullah'ın (s.a.v) da şairlerden olduğu şeklindeki söylemleri, şairlerin hallerinin, Peygamberimizin haline zıt olduğu beyan edilerek çürütülmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
الشُّعَرَٓاءُ [Şairler] kelimesi شاعر ‘in çoğuludur. "Cahil" kelimesinin çoğulunun, جهلاء şeklinde gelmesi gibi. İbn Abbâs dedi ki: Burada kastedilenler kâfirlerdir, onlara cin ve insanlar arasından sapık olanlar "uyar."
"Azgınlar’’ الْغَاوُ۫نَ ‘nun haktan uzaklaşmış olanlar anlamında olduğu söylenmiştir. Böylelikle şairlerin de aynı şekilde azgın kimseler olduklarını göstermektedir. Çünkü şairler azgın kimseler olmasalardı, kendilerine uyanlar da onlar gibi olmazdı.(Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَۙ ٢٢٥
اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَۙ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel تَرَ fiilinin mefûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. ف۪ي كُلِّ car mecruru يَه۪يمُونَۙ fiiline mütealliktir. وَادٍ muzâfun ileyh olup, mahzuf يَ üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mankus isimdir. يَه۪يمُونَۙ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَه۪يمُونَۙ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir:
a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi),
b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا – اَلرَّاعِيَ gibi),
c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi) irab edilir.
Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür.
Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَۙ
Beyanî istinaf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَ cümlesi, masdar tevilinde, iki mef’ûle müteaddi olan تَرَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Masdar cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur ف۪ي كُلِّ وَادٍ , önemine binaen amili olan يَه۪يمُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Müsned olan يَه۪يمُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَادٍ ’deki nekrelik, kesret ve tahkir içindir. Teksir kemiyet bakımından, tahkir ise keyfiyet bakımındandır.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifham ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî , Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade Kur’an’ın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâgi Tefsîri, S. 343)
وَادٍ ’deki tenvin kesret ve tahkir içindir. Teksir kemiyet bakımından, tahkir ise keyfiyet bakımından düşüklüğü ifade eder.
Şairlerin kullandıkları üslup anlamına gelen ف۪ي كُلِّ وَادٍ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Zarfiyyet manası olan ف۪ي harfi sebebiyle وَادٍ , içi olan bir şeye benzetilerek bu konudaki aşırılıklarına işaret edilmiştir.
Vadi ve vadiye dalma kavramlarının zikredilmesi, şairlerin düşüncedeki aşırılıklarına ve haddi aştıklarına bakmadan her konuda bilir bilmez atıp tuttuklarından kinayedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Müsteâr وَادٍ kelimesidir, hissîdir. Müstearun leh şairin tuttuğu yoldur, aklîdir. Temsîlî bir istiaredir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
هَياَماً ف۪ي كُلِّ وَادٍ ifadesinde istiare vardır. Bununla kastedilen, -Allahu âlem- şairlerin söyledikleri söz ve şiirlerinde çeşitli anlatım tarzlarını ve türlü ifade yollarını kullanmalarıdır. Bir kimsenin arkadaşına, görüşünün farklı veya onun sözünden uzak olduğunu belirtmek üzere أنا ف۪ي وَادٍ وَ أنْتَ ف۪ي وَادٍ (Ben bir vadide, sen bir vadi de) demesi gibidir ki (Ben bir yolda gidiyorum sen bir yolda gidiyorsun) demektir. Arapların فَلاَنٌ يَحُبُّ مَعَ كُلِّ رِيحٌ يَتِرُ بِكُلِّ جَناحٍ (Falanca her rüzgârla eser, her kanatla uçar) sözleri de bu ifadeye benzemekte olup her kılavuzun ardına düşer, her seslenene cevap verir demektir. Denildiğine göre bu ifadenin anlamı, şairin, övgü, yergi, azık talebi (istizâde), sitem (ıtab), gazel, nesib, teşbib ve mersiye gibi söz çeşitlerini kullanmasıdır ki böylece bu söz çeşitleri, dere dere vadilere ve çeşitli yollara benzetilmiştir. Şairlerin bu şiir konularında serserice dolaşmak (ألْهَيَمًا ) ile nitelenmesi, onların türlü söz çeşitlerini kullanma, bu kullanımı son noktasına kadar götürme becerilerini anlatan ileri derecede mübalağa ifadesidir. Çünkü Yüce Allah’ın serserice dolaşırlar (يَه۪يمُونَۙ ) ifadesi, bu anlamdaki koşarlar (يَسْعُونَ) ve giderler ( هَياَماً ) ifadelerinden daha edebi bir anlatımdır. Üstelik serserice dolaşma (هَياَماً), kâmil aklı ve ağırbaşlılığı olmayan kimsenin niteliğidir ki bu, sağlam akıl, vakar ve hilim sahibi olan kimsenin vasıflarına aykırıdır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ ٢٢٦
وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ
İsim cümlesidir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ ‘la ilk masdar-ı müevvele matuftur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَقُولُونَ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَقُولُون fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَفْعَلُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَفْعَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ cümlesi, masdar tevilinde, önceki ayetteki masdar-ı müevvele matuftur. Cihet-i camia tezayüftür.
İki ayette de masdar-ı müevvel tercih edilmiştir. Bunun sebebi; açık masdarın, olayın bir kere gerçekleşmiş olması ihtimaline işaret etmesidir. Oysa burada, bir kere gerçekleşme manası murad edilmemiştir. Bu yüzden de teceddüt ve devama delalet eden fiil cümleleri getirilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.1, s. 83)
Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede müsned olan يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ ‘ nin muzari fiil cümlesi olması zamana dikkat çeker, hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Zem makamında oluşu istimrar manasını vurgular. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan لَا يَفْعَلُونَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ ٢٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِلَّا | ancak hariç |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | وَعَمِلُوا | ve yapanlar |
|
| 5 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 6 | وَذَكَرُوا | ve ananlar |
|
| 7 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 8 | كَثِيرًا | çokça |
|
| 9 | وَانْتَصَرُوا | ve üstün gelmeğe çalışanlar |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | بَعْدِ | sonra |
|
| 12 | مَا |
|
|
| 13 | ظُلِمُوا | kendilerine zulmedildikten |
|
| 14 | وَسَيَعْلَمُ | ve yakında bileceklerdir |
|
| 15 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 16 | ظَلَمُوا | zulmeden(ler) |
|
| 17 | أَيَّ | nasıl |
|
| 18 | مُنْقَلَبٍ | bir devrimle |
|
| 19 | يَنْقَلِبُونَ | devrileceklerini |
|
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ
اِلَّا istisna edatıdır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. ذَكَرُوا atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
ذَكَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَث۪يراً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. انْتَصَرُوا atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
انْتَصَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru انْتَصَرُوا fiiline mütealliktir. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.
ظُلِمُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
انْتَصَرُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İnfiâl babındadır. Sülâsîsi نصر ’dır.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُٓوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
ظَلَمُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيّ istifham ismi, amili يَنْقَلِبُونَ ‘nin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مُنْقَلَبٍ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. يَنْقَلِبُونَ cümlesi, يَعْلَمُ ‘nun ikinci mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
يَنْقَلِبُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَنْقَلِبُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ’dir.
مُنْقَلَبٍ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan infiâl babının ism-i mef'ûludur.
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ
Önceki ayetten istisna edilenleri bildiren bu ayette de mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Müstesna konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müstesnanın ism-i mevsûlle ifade edilmesi bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında o kimselere tazim ifade eder.
Birbirine atfedilmiş aynı üslupta gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle sılaya matuftur. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümleler müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatı olan كَث۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Masdar harfi مَا ‘nın sılası olan ظُلِمُوا cümlesi, masdar teviliyle مِنْ بَعْدِ ’nin muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ظُلِمُوا fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. الَّذ۪ينَ ’de cem’ edilen, müstesna şairlerin özelliklerinin İman edenler, salih amelde bulunanlar, Allah'ı çok zikredenler, zulme uğratıldıktan sonra öcünü alanlar olarak sayılmıştır. Cenab-ı Hak bu dört vasfı taşıyan şairleri, önceki ayetlerde kötü özelliklerini saydığı şairlerden istisna etmiştir
انْتَصَرُوا - ظَلَمُٓوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ
Cümle atıf harfi وَ ’la 224. ayetteki وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. سَ , istikbal harfidir. Yakın gelecek bildiren bu harf, muzariye dahil olur. Bu ayette olduğu gibi siyak vaîd bildiriyorsa tekid ifade eder.
Bu cümle haberî isnad formunda gelmiş olmasına rağmen çok şiddetli bir tehdit ve pek kuvvetli bir vaîd anlamı taşıması sebebiyle muktezayı zahirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla, lüzumiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
سَيَعْلَمُ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’in sıla cümlesi olan ظَلَمُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlere tahkir ifadesi yanında sonraki haberin önemine dikkat çekmek içindir.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ cümlesi, سَيَعْلَمُ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
يَنْقَلِبُونَ fiilinin mef’ûlü mutlakı olan istifham ismi اَيَّ , amiline takdim edilmiştir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
اَيَّ ’nin muzâfun ileyhi olan مُنْقَلَبٍ ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
مُنْقَلَبٍ - يَنْقَلِبُونَ ve ظُلِمُواۜ - ظَلَمُٓوا gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, الَّذ۪ينَ ’nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَيَعْلَمُ - عَمِلُوا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.
ظُلِمُوا (zulme uğradılar) - ظَلَمُٓوا (zulmettiler) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Zalimler nasıl bir devrilişle devrileceklerini anlayacaklar] ifadesine, Allah Teâlânın, zalimleri korkunç bir azaba uğratacağı anlamı idmâc edilmiştir. Kuvvetli bir tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
مُنْقَلَبٍ (devrilecek yer) ile مرجع (dönüş yeri) arasındaki farka gelince, مُنْقَلَبٍ içinde bulunduğu halin zıttına geçiştir. مرجع ise içinde bulunduğu halden daha önce bulunduğu hale dönüş demektir. Dolayısıyla her bir dönüş yeri مرجع de مُنْقَلَبٍ (devrilecek yer) demek olur. Fakat her مُنْقَلَبٍ , bir مرجع değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.
اَيَّ (Nasıl) lafzı يَنْقَلِبُونَ ile nasb edilmiştir ve masdar manasınadır. Bunun ‘’bileceklerdir’’ anlamındaki lafız ile nasb olması caiz değildir. Çünkü bu edat ile diğer istifham edatlarında nahivcilerin naklettiklerine göre makabli yani kendisinden önceki amiller amel etmezler. Nehhâs dedi ki: Bu hususta gerçek şudur: İstifham bir manadır, onun makabli de bir başka manadır. Eğer makabli onda amel edecek olursa bu sefer manalar birbirine karışır (içinden çıkılamaz) (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Allah Teâlâ sureyi öyle bir ifade ile sona erdirmiştir ki ondan daha ürperticisi, daha korkutucusu yoktur; işin ilerisini düşünenlerin kalbini ondan daha fazla yaralayan, işin arka-planını düşünenlerin yüreğini ondan çok dağlayan yoktur… Bu da [Yakında öğrenecek!] ifadesi ve bundaki etkili tehdit, zulüm edenler ifadesi ve bunun mutlak bir şekildeki kullanılması; [nasıl bir devrilişle devrilecekler] ifadesi ve bunun müphem olarak getirilmesidir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Kurtubi, bu surenin ve Nur Suresinin tefsirinde, şiirin iki hali arasındaki farkı açıklamıştır. Aynı şekilde bu konuyu, Şeyh Abdul Kahhar El-Cürcani de Delailül El-İ’caz kitabının ilk bölümünde izah etmiştir. Bu hususta, yani şair ve şiirlere bakışımızda dikkat edilmesi gerekenler, şiirdeki gizli ve açık manalar ile şairlerin hususiyetleridir. İslam alimleri, Arapların ve onlardan sonrakilerin şiirlerine ciddi derecede önem vermişler, halen de vermektedirler. İşte bu şiirler, Arap dilinin belâgat ve fesahatine meth-ü sena ile birlikte bir özendirme ve teşvik barındırmaktadır. Bu durum ise Kur'an'ı Azimüşşanın belâgatını anlama ve kavrama noktasında meşru bir gayeye hizmet etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Surenin sonunda hüsn-i intihâ sanatı vardır. Hüsn-i intihâ; mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. Kur’an’daki surelerin sonu bu sanatın en güzel örnekleridir.
Surenin bütününde olduğu gibi sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Yeryüzünde, Allah’ın rahmeti ile, insan için yanlışlardan geri dönüş kapısı açıktır. Kapandığı zaman dönmeyenlerin pişmanlığı faydasızdır. Onlar ki; Dünyalık heveslere kapılıp, mahşerde hepsinin geçici oluşunu idrak eder ve eli boş çıkar. Dünya yolunda karşısına çıkan hakikat davetlerine yüz çevirip, icabet etmeyişine ağlar. Zamanında yaptığı haksızlıklardan ve işlediği günahlardan yırttım sanıp, onların hesabıyla baş başa kalır. Türlü bahanelerin arkasına gizlenip, ibadetlerine zaman ayırmamanın ağırlığında ezilir. Kapandığı zaman kalbi Allah’a dönük olanların sevinci başkadır. Onlar ki; Dünyalık nimetlerden helaliyle faydalanıp, ahiret için yaptığı hazırlığın karşılığını da alır. Dünyanın ve nefsinin vesveselerinden Allah’a sığınıp, Allah’ın sınırlarına uymanın mutluluğunu yaşar. Karşısına çıkan hakikate yaklaştırıcı fırsatları değerlendirip, Allah’ın rızasına kavuşma heyecanıyla bekler. Allah yolunda yaşayıp, O’nun merhameti ile ahirette sona eren tasa ve üzüntüleri için hamd eder.
Ey her şeyi işiten ve bilen Allahım! Bizi, sevdiklerimizi, ailelerimizi ve bütün müslümanları dosdoğru yoluna ilet. Bizi affet. Kalplerimizdeki imanı ve yolundaki adımlarımızı sağlamlaştır. Bize; Sana hakiki manada güvenmenin huzuruna ulaştır. Bizi; hakikate kulak verenlerle, Sana ihlasla secde edenlerle ve samimiyetle tövbe edenlerle beraber kıl.
Amin.
***
Yanlış işlerin yapıldığı yerlerden ve onları yapan kişilerden uzaklaşmak irade ister. Bunu başarmak, kalbini korumak isteyen bir mümin için önemlidir. Her ne kadar dünyalıklara meyil eden nefsi, kendisini koruyabileceğini iddia etse de doğru seçimin hangisi olduğu bellidir.
Allah-u Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de şeytanların kendilerine benzeyenlere yani yalancılara, iftiracılara ve günah işlemekten çekinmeyenlere yaklaştığını buyurur. Bunu bilen bir müminin ise bu tür ortamlarda ısrarla isteyerek bulunması imanının barındığı kalbine yaptığı bir haksızlıktır.
Kişinin, zamanla gözleri ve kulakları Allah’ın emirlerine aykırı davranılmasına alışır. Sanki havuza girmeyeceğini söyleyip havuzun kenarında yürümeye devam eden, yorulunca oturup ayaklarını suyun için daldıran gibidir. Bir an gelir, nasıl olduğunu anlamadan kendisini suda bulur.
Bir müslümanın ayakları daima sağlam basmak için çabalamalıdır. Yürüdüğü yolda, maddi ve manevi engellere karşı uyanık olmalıdır. Gittiği mekanlar ve görüştüğü insanlar hakkında seçici davranmalıdır. Herkesle görüşüp, her fikre kabul demek kimseyi daha üstün kılmamaktadır.
Allah rızası için seçici olmak belki de bir müslümanın süsüdür. Yani Allah’a daha iyi bir kul olmak isteyen kişinin ilk yapması gerekenlerden biri, dış dünyadan içeriye taşıdıklarını gözden geçirmek olmalıdır. İşittiklerini ve gördüklerini kontrol edemediğinde de algı açısını değiştirmelidir.
Ey Allahım! Bizi şeytanın bulunduğu yerlerden ve yaklaştığı kişilerden muhafaza buyur. Şeytandan ve şeytanın şerrinden Sana sığınırız.
Bizi Sana layık bir kul olmak için elinden geleni yapanlardan eyle. Senin rızanı gözeterek bakanlardan ve dinleyenlerden eyle. Bulunduğumuz her yerde bizi Sana ulaştıracak şekilde etrafını algılayanlardan ve Seni ananlardan eyle.
Seçim yapmamız gerektiğinde doğruyu seçenlerden olmamız için merhametinle yol göster. Bize, Sana itaati muhabbetin ile kolaylaştır, nurun ile eksikliklerimizi gider ve mağfiretin ile günahlarımızı bağışla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji