5 Ağustos 2025
Neml Sûresi 14-22 (377. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Neml Sûresi 14. Ayet

وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُواًّۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟  ١٤


Kendileri de bunların hak olduklarını kesin olarak bildikleri hâlde, sırf zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından ötürü onları inkâr ettiler. Ama bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَحَدُوا ve inkar ettiler ج ح د
2 بِهَا onları
3 وَاسْتَيْقَنَتْهَا kanaat getirdiği halde ي ق ن
4 أَنْفُسُهُمْ vicdanları ن ف س
5 ظُلْمًا haksızlıkları yüzünden ظ ل م
6 وَعُلُوًّا ve böbürlenmeleri yüzünden ع ل و
7 فَانْظُرْ bak işte ن ظ ر
8 كَيْفَ nasıl ك ي ف
9 كَانَ oldu ك و ن
10 عَاقِبَةُ sonu ع ق ب
11 الْمُفْسِدِينَ bozguncuların ف س د

وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُواًّۜ 

 

Fiil cümlesidir. Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la şartın cevabına matuftur. جَحَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  جَحَدُوا  fiiline mütealliktir. 

اسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ  cümlesi,  قدْ  takdiriyle  جَحَدُوا ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  اسْتَيْقَنَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اَنْفُسُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  ظُلْماً  hal olup fetha ile mansubdur. Mef’ûlu lieclih olmasıda caizdir.  عُلُواًّۜ  atıf harfi  وَ ‘ la makabline matuftur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette ilki fiil cümlesi, ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَيْقَنَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, يقن ‘dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 

 فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟

 

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. انْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟  cümlesi, انْظُرْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَيْفَ  istifhâm ismi  كَانَ ‘nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. عَاقِبَةُ  kelimesi  كَانَ ‘nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْمُفْسِد۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber  كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

الْمُفْسِد۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُواًّۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ  cümlesi  قد  takdiriyle  جَحَدُوا ‘deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ظُلْماً  ve ona tezâyüf nedeniyle atfedilen  عُلُواًّ , yine جَحَدُوا  fiilinin failinden haldir. Bu kelimelerin mef’ûlun lieclih olduğu da söylenmiştir. 

ظُلْماً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

عُلُواًّۜ ‘de istiare sanatı vardır. Bu kelimenin aslı  ألعلْوٌ  yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Onların kibrinin gözle görünür şekilde olduğu hakkında istiare olmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

جَحَدُوا [inkâr ettiler] - اسْتَيْقَنَتْ [emin oldular] kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

اسْتَيْقَنَتْهَٓا  fiilinin başındaki  وَ , hal vav’ı olup, sonrasında gizli bir  قدْ  edatı vardır. ألعلُوُّ  Hazret-i Musa’nın getirdiklerine inanmaya eyvallah etmeyip,dikleşmek demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَنْفُسُهُمْ  kelimesinin zikredilmesinin faydası; Onlar bu mucizelere kalplerinde ve gönüllerinde kesin bir iman beslerken dilleriyle inkâr ediyorlardı. ٱسۡتَیۡقَنَ (içsel inanış), إيقان (kesin inanma) kavramından daha mübalağalıdır. Ayetler için kullanılan  ألْمُبْصِرَةٌ (gerçeği gösteren) ifadesine karşılık, kafirlerin ألْمُبِينُ (apaçık) ifadesi getirilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

ظُلْماً وَعُلُواًّۜ [zulüm ve kibir ile..] ifadesi, bu "Bu ayet ve mucizlerin apaçık olup Allah katından olduğuna kanaat getirdikten sonra, onu apaçık bir sihir olarak isimlendirmek suretiyle büyüklenen kimsenin zulmünden daha çirkin hangi zulüm vardır?.." anlamındadır. كابر  kelimesi, büyüklenerek, Hazret-i Musa'nın getirdiği şeye imandan yüz çevirmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟

 

فَ , istînâfiyyedir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Hitap Hz. Peygambere olmakla birlikte, maksat herkestir.  Müstenefe olan cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

انْظُرْ  fiili, anlamak idrak etmek anlamında kullanılarak istiare sanatı yapılmıştır. Aklî ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şeye benzetilmiştir. 

Sebep-müsebbep alakası ile mecaz-ı mürseldir. Zikredilen bakmak sebep, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan  كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ , emir sıygasındaki  انْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp ikaz ve tefekkür manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَيْفَ  istifham ismi, كَانَ  ’nin mukaddem haberidir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.

Veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelen  عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir.

الْمُفْسِد۪ينَ - ظَلَمُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Onlara açıkça kafir denmemiş, tariz yolu ile müfsid oldukları söylenmiştir.

الْمُفْسِد۪ينَ  kelimesi ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına  işaret etmiştir.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Kıssanın sonundaki bu ayet hüsn-i intihâ sanatının güzel örneklerindendir.

عَاقِبَةُ  için müzekker fiil kullanılmış, كَانَتْ  buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akibet azap manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasında olur. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meânî’n Nahvi, c. 2, S. 52)

كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber  كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

Ayette onların korkunç sonları açık olarak zikredilmemiş çünkü bu hadise hazır, gaib herkes için meşhur ve malûmdur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Neml Sûresi 15. Ayet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماًۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ  ١٥


Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, “Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 اتَيْنَا biz verdik ا ت ي
3 دَاوُودَ Davud’a
4 وَسُلَيْمَانَ ve Süleyman’a
5 عِلْمًا bir ilim ع ل م
6 وَقَالَا ve dediler ق و ل
7 الْحَمْدُ hamdolsun ح م د
8 لِلَّهِ Allah’a
9 الَّذِي ki
10 فَضَّلَنَا bizi üstün kıldı ف ض ل
11 عَلَىٰ üzerine
12 كَثِيرٍ birçoğu ك ث ر
13 مِنْ -ndan
14 عِبَادِهِ kulları- ع ب د
15 الْمُؤْمِنِينَ inanan ا م ن
Dâvûd aleyhisselâm, İsrâiloğulları’na gönderilmiş bir peygamber ve hükümdardır. Kur’an’da ilmi, hikmeti, adaleti ve güzel konuşmasıyla meşhur olduğu bildirilmektedir (Sâd 38/17-20, 26). Kendisine dört büyük kitaptan biri olan Zebûr gönderilmiş, dağlar ve kuşlar emrine verilmiştir (bilgi için bk. Bakara 2/251; Enbiyâ 21/78-80; Ömer Faruk Harman, “Dâvûd”, DİA, IX, 21-24). Süleyman da Dâvûd’un oğlu olup babası gibi İsrâiloğulları’na gönderilmiş bir peygamber ve hükümdardır. Yahudi literatüründe daha çok kral olarak tanınmaktadır (bilgi için bk. Bakara 2/102). Hz. Mûsâ’nın kıssası özet olarak verildikten sonra sûrenin ana konu­larından birini oluşturan Dâvûd aleyhisselâm ile oğlu Süleyman’ın kıssasına geçilmektedir. Taberî’ye göre babasına ve oğluna verilen ilimden maksat her ikisinin de hayvanların dilinden anlamaları, kendi zamanlarında başkalarının bilgisi olmadığı alanlarda bilgi sahibi olmalarıdır (XIX, 140-141). Bilgi, nimetlerin en değerlisi olduğu için her iki peygamber de kendilerine lutfedilen bu nimet sayesinde mümin kulların birçoğundan üstün kılındıklarını ifade etmişlerdir. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 188-189

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماًۚ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

Fiil cümlesidir. اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. دَاوُ۫دَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

سُلَيْمٰنَ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuf olup, sonundaki elif ve nun ziyade olduğundan gayri munsariftir. عِلْماًۚ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 

 

 

 وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ ‘la mukadder kaseme matuftur. Takdiri;  فعملا بما أعطيناهما (Böylece onlara verdiğimiz şeyi yaptılar.) şeklindedir.

قَالَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli  الْحَمْدُ لِلّٰهِ ‘dir.  قَالَا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. الْحَمْدُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl lafza-i celâl’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  فَضَّلَنَا ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.

فَضَّلَنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى كَث۪يرٍ car mecruru  فَضَّلَنَا  fiiline mütealliktir. 

مِنْ عِبَادِ  car mecruru كَث۪يرٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  عِبَادِ ‘nin sıfatı olup cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَضَّلَنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فضل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماًۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.  

قَدْ  ve  mahzuf kasemle tekid edilmiş cevap cümlesi olan  وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اٰتَيْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Mef’ûl olan  عِلْماً ‘deki nekrelik, nev, kesret veya kıllet ve tazim içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

أتى  fiili, أعطى ’dan farklı olarak, hemzeden dolayı daha çok önemli şeyler ve hikmet gibi manevi olan şeyler için de kullanılır. Mesela zekat  أتى  fiiliyle kullanılır.

İlim verilenlerin Davut ve Süleyman olarak açıklanması taksim sanatıdır. İlim verilmekte cem’ edilmişlerdir.

Bu kelâmın yemin ile başlaması, içeriğine çok önem verildiğini göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

عِلْماًۚ  şeklinde nekre ifade edilmesi bunun olağanüstü bir ilim olduğuna işaret etmek içindir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماًۚ [Yemin olsun, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik] ifadesi biraz ilim verdik, o da hikmet ve şeriat ilmidir ya da hem de nasıl ilim verdik! demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu ayette ilmin şeref ve yüceliğine, ilmi gerektiği gibi taşıyanların, ilim erbabının ileride/önde geldiğine, ilim nimetinin nimetlerin en yüce ve kısmetlerin en bereketli türünden olduğuna ve her kime ilim verilmişse ona Allah’ın kullarından birçoğuna kıyasla üstünlük verilmiş olduğuna dair bir delil vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)  

 

 

 وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la mukadder istînâfa atfedilmiştir. Takdiri şöyle olabilir: … فعملا بما أعطيناهما  (Böylece onlara verdiğimiz şeyi yaptılar.) şeklindedir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)  

قَالَا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda  الْحَمْدُ ’nün haberi mahzuftur.  لِلّٰهِ  bu mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh  الْحَمْدُ ‘nün cins ifade eden el takısıyla gelmesi kasr ifade etmiştir.

لِلّٰهِ  lafzındaki  ل  harfi tahsis ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir) 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)

Lafza-i celâlin sıfatı konumundaki has ism-i mevsûl  االَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi tazim ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

 مِنْ عِبَادِهِ  car-mecruru, كَث۪يرٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi,îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  عَبۡدِهِ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  عَبْدِ  şan ve şeref kazanmıştır.

كَث۪يرٍ ’deki nekrelik, kesret ifade eder.

عِبَادِ  için sıfat olan  الْمُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelmiş ıtnâb sanatıdır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ [Allah'a hamd olsun, dediler] cümlesinin وَ  ile atfedilmesi şunu akla getirmek içindir; dedikleri şey, bu nimet karşısında yaptıkları şeylerden bazısıdır, sanki şükür için yapacaklarını yaptılar ve Allah’a hamd olsun, dediler demektir. O ki, bizi mümin kullarından bir çoğuna üstün kıldı, yani ilim verilmeyen, yahut onlarınki gibi ilim verilmeyenlerden üstün kıldı demektir. Bunda ilmin ve ilim adamlarının şerefine delil vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Neml Sûresi 16. Ayet

وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ  ١٦


Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve, “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَوَرِثَ ve mirasçı oldu و ر ث
2 سُلَيْمَانُ Süleyman
3 دَاوُودَ Davud’a
4 وَقَالَ ve dedi ki ق و ل
5 يَا أَيُّهَا ey
6 النَّاسُ insanlar ن و س
7 عُلِّمْنَا bize öğretildi ع ل م
8 مَنْطِقَ dili ن ط ق
9 الطَّيْرِ kuşların ط ي ر
10 وَأُوتِينَا ve bize verildi ا ت ي
11 مِنْ (bir pay)
12 كُلِّ her ك ل ل
13 شَيْءٍ şeyden ش ي ا
14 إِنَّ şüphesiz
15 هَٰذَا bu
16 لَهُوَ elbette o
17 الْفَضْلُ bir lutuftur ف ض ل
18 الْمُبِينُ açık ب ي ن
“Süleyman Dâvûd’un yerine geçti” cümlesi, mal ve mülküne mirasçı olduğu anlamına gelmez; zira peygamberlerin bıraktığı mal sadakadır, ona mirasçı olunmaz (bk. Buhârî, “Humus”, 1; “Megāzî”, 14, 38). O halde burada onun yerine geçmesinden maksat makam, ilim ve hikmet, peygamberlik ve hükümdarlık konularında ona mirasçı olmasıdır (bu konuda bilgi için ayrıca bk. Meryem 19/6). “Bize kuş dili öğretildi” meâlindeki cümle, Hz. Süleyman’ın, ilâhî bir mûcize olarak kuşların dilini öğrendiğini ifade eder. Süleyman, kuşların yalnız sesleri veya hareketleriyle ifade ettikleri duygu ve eğilimlerini anlamakla kalmıyor, o duyguları idare eden ilâhî yasaları da biliyordu. Böylece onların öterek Allah Teâlâ’yı tesbih ve tâzim ettiklerini anladığı gibi, onları idaresi altına alarak kendine has teşkilâtıyla ordusunda hizmette de kullanıyordu (Elmalılı, V, 3665-3666). “Bize her şeyden gerektiği kadar verildi” cümlesi, verilen nimetlerin çokluğunu yani sahip olduğu peygamberlik, ilim, hikmet ve malı; cinler, insanlar, kuşlar, rüzgârlar, evcil ve yabani hayvanlara hükmedebilmeyi, göklerle yer arasında kendisine ihtiyaç duyulan her şeyi ifade eder (Şevkânî, IV, 125). Süleyman aleyhisselâm Allah’ın lutfettiği bu imkânlardan faydalanarak hem peygamberlik hem de hükümdarlık görevlerini yerine getirmiştir. Bu âyetin üslûbundan Hz. Süleyman’ın bu sözleri, büyük bir topluluğa hitap ederken söylediği, bununla insanların kendisine itaatini sağlamayı amaçladığı anlaşılmaktadır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Biz Peygamberler miras bırakmayız. Bizim geride bıraktıklarımız sadakadır “ buyurmuştur. ( Buhâri, Farzu’l-humüs 1, Fezâilü ashâbi’n-nebi 12; Müslim, Cihad 52).

وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَرِثَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. سُلَيْمٰنُ  fail olup damme ile merfûdur. Sonundaki elif ve nun ziyade olduğundan gayri munsariftir. دَاوُ۫دَ  mef’ûlün bih olup olup fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

Mekulü’l-kavl, nida ve cevabıdır. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَٓا  nida harfidir. اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir. النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı عُلِّمْنَا ‘dır.

عُلِّمْنَا  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

مَنْطِقَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الطَّيْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  اُو۫ت۪ينَا  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

اُو۫ت۪ينَا  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ كُلِّ  car mecruru  اُو۫ت۪ينَا  fiiline mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır: 1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi. 2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi. 3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi. 4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عُلِّمْنَا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اُو۫ت۪ينَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 

 

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

هٰذَا  işaret ismi  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. هُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَضْلُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْمُب۪ينُ  kelimesi  الْفَضْلُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

الْمُب۪ينُ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ 

 

Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Miras burada mecazi anlamda kullanılmış olup, onların yüce durumları mala, halefiyeti de malının mülkiyetinin devrine benzetmektedir. Zira ayetin amacının Hz. Davud'un parasının kime devredildiğini bildirmek olmadığı açıktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Veraset; mülk edinmede ve hak sahibi olmada kullanılan en güçlü lafızdır; çünkü fesh edilmez, geri dönülmez, reddetmekle iptal edilmez ve düşürülmez. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t - Te’vîl)

Davud, İsrailoğullarından idi. O bir hükümdar idi. Süleyman da onun hükümdarlığına ve peygamberlik mevkiine mirasçı oldu. Yani babasının vefatından sonra bunlar ona verildi. Dolayısıyla bunlara mecazî olarak miras dendi. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Allah Teâlâ, Süleyman’ın (a.s) sözlerini bildiriyor. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli  يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevap cümlesi عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Nidanın cevabına matuf  وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Onlara bahşedilen faziletlerin, kuşlarla konuşmanın öğretilmesi ve her şey olarak bildirilmesi taksim sanatıdır.

شَيْءٍۜ ‘deki nekrelik kesret ve nev içindir.

اُو۫ت۪ينَا  ve  عُلِّمْنَا  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” Ve “Ey İman Edenler” Hitaplariyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formundaki nidanın çok olması, içinde tekit türlerini barındırdığı içindir. Yakına seslenmede uzak için kullanılan  يَٓا  nida harfinin seçilmesi, hemen arkasından  اَيُّ  lafzının ve tenbih edatı  هَا ’nın gelmesi, nida harfinin anlamını güçlendirir ve muhatabın dikkat kesilmesini sağlar.

Bu hitabın hükmü, nüzulü sırasında mükellef bulunanları kapsadığı gibi o sırada mevcut oldukları halde teklif mertebesinde olmayıp da sonra bunlara dahil olacak olanları ve kıyamete kadar bunlara dahil olacak olanları da kapsamaktadır. Ancak şifahî hitap, birinci gruba mahsustur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مَنْطِقَ : Aslında konuşma demektir. Bununla beraber konuşmanın çıkış yeri olan ruhî kuvvet manasında da terim olarak kullanılmıştır. Bilinen  نْطِقَ (konuşma) ise gönülde gizli olanı anlatmak için seslenilen ve çoğunluğu dil ile çıkarıldığından dil, lisan veya lügat da denilen tekil veya mürekkeb (bileşik) söz ve kelimelerdir. Konuşma denilen kavramda en önemli taraf, bir mana ifade etmesi olduğundan, manasız olan sözler bir yana atılıp delaletin konulmuş olması kaydından vazgeçilir de, gerek konuluş itibariyle, gerek aklî ve gerek doğal herhangi bir işaretle bir mana ifade edebilen sesler düşünülürse konuşmanın insana has olmayan bir anlamı elde edilmiş olur ki, işte mantıkuttayr, kuş dilinde de düşünülecek mana budur. Bu sebepten kuşun çeşitli duyguları arasındaki münasebetleri idare eden özel duygu ve kabiliyeti, kuş dili ve duygularını ortaya koymak için çıkardığı sesler de kuş dili demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ  ayetteki, [Bize her şeyden verildi] ifadesi ile Süleyman (a.s)'a verilen şeylerin çok olduğu anlatılmak istenmiştir. Çünkü "her şey" ile, herşeyin çoğu, çok olma bakımından müşterektirler. İşte böyle bir istiarenin (mecazın) yapılabilmesine sebep, bu müşterekliktir. Bundan dolayı ayetteki  كُلِّ  (herşey) kelimesi, "çok şey" manasında kullanılmıştır. Bunun bir benzeri de Hak Teâlâ'nın, ["O (Belkıs'a) herşey verildi"] (Neml/23) ayetidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 


  اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ

 

Fasılla gelen son cümle, birbirine matuf iki cümle arasında itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır.  هٰذَا  ile onlara verilen üstünlüklere işaret edilmiş, bu nimetler elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Munfasıl zamir هُوَ  mübteda,  الْفَضْلُ  haberdir. Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

الْمُب۪ينُ  kelimesi  الْفَضْلُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

مُب۪ينٌ  kelimesi  أبانَ  fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve  بانَ  fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60) 

الْمُب۪ينُ  kelimesi  belirmek, açık olmak, gözükmek, görünmek, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, zuhur etmek, aşikâr olmak, belli olmak manasındaki  اَبانَ  fiilinden ism-i faildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’am /16)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)

İşaret ismi mahsus şeyler dışında, bu ayetteki gibi akli bir şey için kullanıldığında, istiare oluşur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücûdun tahakkuku’’dur.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Ayetteki, [Şüphesiz ki bu apaçık bir üstünlüğün ta kendisidir] ifadesi, [Bizi, mümin kullarından bir çoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun] ifadesinin bir izahıdır ki bundan murad, Allah'a şükür ve hamd etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Neml Sûresi 17. Ayet

وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ  ١٧


Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَحُشِرَ ve toplandı ح ش ر
2 لِسُلَيْمَانَ Süleyman’a
3 جُنُودُهُ orduları ج ن د
4 مِنَ -den
5 الْجِنِّ cinler- ج ن ن
6 وَالْإِنْسِ ve insanlar(dan) ا ن س
7 وَالطَّيْرِ ve kuşlar(dan) ط ي ر
8 فَهُمْ onlar
9 يُوزَعُونَ sevk ediliyordu و ز ع
Cin “ateşten yaratılmış, gözle görülmeyen, insanlar gibi iyileri ve kötüleri bulunan varlık” anlamına gelir (cinler hakkında bilgi için bk. En‘âm 6/100; Cin 72/1-19). 17. âyetten Hz. Süleyman’ın cinlerle de irtibat kurduğu; ordusunun cinler, insanlar ve kuşlar olmak üzere üç sınıftan meydana geldiği anlaşılmaktadır. Cinleri gizli işlerde, insanları ülke savunmasında ve düşmana karşı savaşta, kuşları da haberleşme, su bulma vb. hizmetlerde istihdam ediyordu (İbn Âşûr, XIX, 240). Tefsirlerde Karınca vadisinin Şam bölgesinde veya Tâif’te yahut Yemen’de karıncası çok olan bir yerin adı olduğu bildirilmektedir (Elmalılı, V, 3667). Bununla birlikte, böyle muayyen bir mekân olmayıp çok sayıda karıncanın bulunduğu herhangi bir yer de olabilir. Âyet, toplu halde yaşadığı bilinen karıncaların aynı zamanda bir topluluk düzeni içinde hareket ettiklerini de ifade eder. Süleyman üç sınıftan oluşan ordusunu düzenli bir şekilde yönetirken Karınca vadisi denilen yere gelmiş ve burayı geçerken de karıncaların başkanının onlara verdiği emri işitmiş, anlamış ve neşelenerek gülümsemiş, bütün bu nimetlerden dolayı rabbine şükür ve niyazını arzetmiştir. Hüdhüd, çavuş kuşu denilen ve kendisine özgü nağmelerle öten bir kuş türünün adıdır. Bu âyette zikredilen hüdhüdün ise Süleyman’ın emrine verilmiş özel bir yaratık olduğu anlaşılmaktadır (bilgi için bk. Ömer Faruk Harman-Cemal Kurnaz, “Hüdhüd”, DİA, XVIII, 461). Sebe’ (Saba), aslında bir hânedan veya kabile ismi olup sonradan Yemen’deki Sebe’ Devleti’nin ve başşehri Me’rib’in adı olmuştur (bilgi için bk. Sebe’ 34/15). Tefsirler Hz. Süleyman’ın hüdhüdü bilhassa çöllerde su bulmada istihdam ettiğini belirtiyorlar. Bir gün konakladığı susuz bir çölde kuşları teftiş etmiş, su bulmak için görevlendireceği hüdhüdün ortadan kaybolduğunu anlayınca kızmış ve mazeretini gösteren bir delil getirmediği takdirde onu âyette belirtilen ceza şekillerinden biriyle cezalandıracağını ifade etmiştir (Elmalılı, V, 3670). Hüdhüd çok geçmeden gelip Sebe’ ülkesinden Hz. Süleyman’a bilgi getirdiğini, orada bir kraliçenin yönetimindeki milletin, şeytana uyarak güneşe taptığını haber vermiştir (şeytanın insanlara, yaptıklarını güzel göstermesi ve onları doğru yoldan alıkoyması hakkında bk. En‘âm 6/43; Nahl 16/63). 22. âyette, ilim ve hikmet sahibi olmasına rağmen Hz. Süleyman’ın bilmediği bir şeyi herhangi bir hayvanın bilebileceği hatırlatılmaktadır (Râzî, XXIV, 190). Ayrıca bu âyet, bilgili kimselere ârız olabilecek kendini beğenme duygusuna karşı insanı dikkatli olmaya çağıran bir uyarıdır (Zemahşerî, III, 143). Müfessirler Sebe’ ülkesinde hükümdar olan ve Kur’an’da adı anılmaksızın bahsi geçen kadının Belkıs bint Şürahbil olduğunu kaydetmektedirler (Şevkânî, IV, 128). Ancak kaynaklarda Yelkame bint el-Yeşrah b. Hâris veya Belkıs bint el-Hedahid b. Şürahbil, bir Habeş efsanesine göre Mâkedâ adlarıyla anıldığı da bildirilmiştir. Belkıs’ın kimliği hakkında kesin bilgi verilmemekle birlikte tarihçiler onun milâttan önce X. yüzyılda yaşamış, Hz. Süleyman’la çağdaş bir Arap kraliçesi olduğunu söylemişlerdir (bilgi için bk. Orhan Seyfi Yücetürk, “Belkıs”, DİA, V, 420; Kitâb-ı Mukaddes, I. Krallar, 10/1-10, 13; II. Tarihler, 9/1-9, 12). Süleyman aleyhisselâm, hüdhüdün sözünün doğru olup olmadığını anlamak için yazdığı bir mektubu kraliçeye götürüp sonuçtan kendisini haberdar etmesini hüdhüde emretti. Mektubun besmele ile başlaması ve Sebe’ halkının Süleyman’a teslim olmalarını istemesi, davetin hem siyasî hem de dinî olduğunu göstermektedir.

وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حُشِرَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لِسُلَيْمٰنَ  car mecruru حُشِرَ  fiiline mütealliktir. Gayri munsarif olup, sonundaki elif ve nun ziyade olduğundan cer alameti fethadır.

جُنُودُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الْجِنّ  car mecruru  جُنُودُ ‘un mahzuf haline mütealliktir. الْاِنْسِ  ve الطَّيْرِ  atıf harfi  وَ ‘la  الْجِنِّ ‘e matuftur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 فَهُمْ يُوزَعُونَ

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يُوزَعُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُوزَعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki …  وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

حُشِرَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لِسُلَيْمٰنَ , ihtimam için faile takdim edilmiştir.

مِنَ الْجِنِّ  ile ona matuf  الْاِنْسِ  ve الطَّيْرِ  kelimeleriجُنُودُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

جُنُودُ ‘nun, yani ordunun cin, insan ve kuş şeklinde ifade edilmesi cem' ma’at-taksim sanatıdır.

الْاِنْسِ - الْجِنِّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Hz. Süleyman’ın hitap ettiği kimseler, insanlardan, cinlerden ve diğerlerinden memleketinin reisleri ve devletinin büyükleri idi. Buna göre Hz.Süleyman'ın, "Ey insanlar..." hitabında insanlar, tağlip (galip kılmak) yoluyla hepsini kapsamaktadır. Ayette cinlerin, insanlardan önce zikredilmesi, daha sözün başında onun hükümdarlığının son derece güçlü ve saltanatının pek üstün olduğunu acilen beyan etmek içindir. Zira cinler, serkeş, azgın, itaatsiz ve toplanmak ile boyun eğdirilen inekten uzak bir taifedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)


 فَهُمْ يُوزَعُونَ

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُوزَعُونَ  cümlesi, haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

یُوزَعُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Cümlenin haberinin fiil olması hükmü takviye ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil oluşu muhatabın olayı zihninde canlandırmasını sağlayarak ilgisini artırır. Müsnedün ileyhi takdim edilmiş terkibin müspet ve müsnedin fiil olması halinde bu terkip; Sa‘d ve Dr. Fâdıl Hasan Abbas’a göre yine tahsis ifade eder. Ancak Sekkakî bunun tahsis ifade etmediği görüşündedir.

Alışılmışın dışındaki haber tekidi gerektirmiştir. Bunun için de müsnedün ileyh takdim edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Neml Sûresi 18. Ayet

حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ١٨


Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 حَتَّىٰ nihayet
2 إِذَا zaman
3 أَتَوْا geldikleri ا ت ي
4 عَلَىٰ üzerine
5 وَادِ vadisi و د ي
6 النَّمْلِ karınca ن م ل
7 قَالَتْ dedi ق و ل
8 نَمْلَةٌ bir karınca ن م ل
9 يَا أَيُّهَا ey
10 النَّمْلُ karıncalar ن م ل
11 ادْخُلُوا girin د خ ل
12 مَسَاكِنَكُمْ yuvalarınıza س ك ن
13 لَا
14 يَحْطِمَنَّكُمْ sizi ezmesinler ح ط م
15 سُلَيْمَانُ Süleyman
16 وَجُنُودُهُ ve orduları ج ن د
17 وَهُمْ ve onlar
18 لَا
19 يَشْعُرُونَ farkında olmayarak ش ع ر

حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ

 

حَتّٰٓى  ibtidâiyyedir. اِذَٓا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَتَوْا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَتَوْا  fiili mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى وَادِ car mecruru  اَتَوْا  fiiline müteallik olup, mahzuf  يَ  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mankus isimdir. النَّمْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette başlangıç edatı şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


  قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir.  نَمْلَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli, nida ve cevabıdır. قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir. النَّمْلُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı   ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ ‘dur. 

ادْخُلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَسَاكِنَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mecrurdur.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır: 1. İsm-i işaretten sonra gelen camid ismin (muşârun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi. 2. اَيُّهَا  ve  اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atf-ı beyan olarak gelmesi. 3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atf-ı beyan olarak gelmesi.

4.Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَسَاكِنَ ; müntehel cumû’ sıygasında olup gayri munsariftir. Müntehel cumû’ kelimenin ikinci harfinden sonra elif, eliften sonra ise iki veya üç harf bulunan cemi isimlerdir. (Dr.Mustafa Meral Çörtü,Arapça Dilbilgisi Nahiv)

 

 لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ

 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَحْطِمَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

سُلَيْمٰنُ  fail olup damme ile merfûdur. Sonundaki elif ve nun ziyade olduğundan gayri munsariftir. جُنُودُهُ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallenmecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَشْعُرُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ 

 

İstînâfiyye olan ayette  حَتّٰٓى  ibtida harfi olarak cümleye dahil olmuştur. Şart üslubunda gelen terkipte  اِذَا , şart manalı zaman zarfıdır. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi ve şart cümlesi olan  اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِ  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالَتْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

نَّمْلُ ’in cümlede üç kez geçmesi önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette hayvan ve ölü (cansız) varlıkların, insanlar gibi konuşturulması şeklinde bir anlatım (mecaz) söz konusudur. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)

Şayet ‘’Neden  اَتَوْا  fiili  عَلٰى  ile geçişli kılınmıştır?’’ dersen şöyle derim: Bu iki manaya göre şekillenir: Birincisi, onların gelişi üst taraftan olmuştu. Bu yüzden istilâ (üst gelme edatı olan عَلٰى) harfi getirilmiştir. İkincisi ise vadinin kısa mesafeden kat edilip, nihayetine varılmasının kastedilmiş olmasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiil nûn-u sakile ile tekid edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  جُنُودُهُۙ  izafeti, Hz.Süleyman’a ait  zamire muzaf olan  جُنُودُ ‘ye, tazim içindir.

Ayetin hal  و ’ıyla gelen  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, haberdir

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

وَهُمۡ لَا یَشۡعُرُونَ  şeklindeki son cümle ile yanlış intiba ortadan kalkmış, mana tamamlanmıştır. Karınca da bilmektedir ki bir peygamber bir karınca da olsa bilerek asla ona zarar vermez. Bu ifadeyle bir peygamberin bilerek herhangi bir haksızlık yapmayacağı belirtilmiştir. (Ali Bulut, Kur’ân-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَهُمۡ لَا یَشۡعُرُونَ  [Onlar farkına varmaksızın] cümlesinde nazik bir şekilde özür beyanı vardır. 

Bazı alimler, bu ayet ve devamı hakkında şöyle demişlerdir: Bu ayet, Kur'an'ın hayret ifade eden ayetlerinden biridir. Çün­kü karınca,  يَٓا  edatı ile seslendi,  اَيُّهَا  edatı ile uyardı, النَّمْلُ  ifadesiyle, hitabın karıncalara olduğunu belirtti,  ادْخُلُوا (giriniz) kelime­siyle emretti, مَسَاكِنَكُمْۚ  terkibiyle, girecekleri yeri belirtti,  لَا یَحۡطِمَنَّكُمۡ (sizi ezmesin) ifadesiyle sakındırdı, سُلَيْمٰنُ  sözüyle tahsis yaptı, وَجُنُودُهُۥ  terkibiyle genelleme yaptı,  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (onlar farkına varmaksızın) sözüyle de onların mazeretlerini bildirdi. Ne zeki bir karınca!!... (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Neml Sûresi 19. Ayet

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ  ١٩


Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: “Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَتَبَسَّمَ tebessüm etti ب س م
2 ضَاحِكًا gülümseyerek ض ح ك
3 مِنْ
4 قَوْلِهَا onun sözüne ق و ل
5 وَقَالَ ve dedi ق و ل
6 رَبِّ Rabbim ر ب ب
7 أَوْزِعْنِي gönlüme ilham eyle و ز ع
8 أَنْ diye
9 أَشْكُرَ şükredeyim ش ك ر
10 نِعْمَتَكَ ni’metine ن ع م
11 الَّتِي
12 أَنْعَمْتَ lutfettiğin ن ع م
13 عَلَيَّ bana
14 وَعَلَىٰ ve
15 وَالِدَيَّ anama babama و ل د
16 وَأَنْ ve diye
17 أَعْمَلَ yapayım ع م ل
18 صَالِحًا faydalı bir iş ص ل ح
19 تَرْضَاهُ senin beğeneceğin ر ض و
20 وَأَدْخِلْنِي ve beni sok د خ ل
21 بِرَحْمَتِكَ rahmetinle ر ح م
22 فِي arasına
23 عِبَادِكَ kullarının ع ب د
24 الصَّالِحِينَ iyi ص ل ح

   بسم Beseme :  Bu kelimeyi Yüce Allah tefe'ul babı formunda تَبَسَّمَ olarak Neml Suresinde zikretmiştir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de  fiil olarak sadece 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri tebessüm etmek ve mütebessimdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 وزع Veze'a :  Bu fiil sulasi babda birini bir şeyden sakındırmak veya uzak tutmak, başka tarafa çevirmek ya da geri döndürmek anlamında kullanılır. Neml 27/17 ayetinde geçen يُوزَعُونَ fiili gösteriyor ki; karıncalar çokluklarına ve hızlı hareketlerine rağmen rastgele hareket etmez ve kafalarına göre yerlerinden uzaklaşmazlar; onlar çoklukları başlarına bela olan büyük düzensiz sefil ordular gibi değildir; aksine düzenli ve disiplinli bir topluluktur. Kimileri ise يُوزَعُونَ fiilinde kastedilenin büyük bir kalabalık olmasına rağmen başı sonunu bekleyip gözeten topluluk demek olduğunu ileri sürerler.

  Bu kök Kur'an-ı Kerim'de iki kez if'al formunda geçmiştir ve bu durumda anlamı ilham etmektir. Bu anlamın kökün sülasi haliyle bağlantısı ise ilham sayesinde bir şeye düşkün/tutkun olup nankörlükten uzaklaşmaktır. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de  iki farklı fiil formunda 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) 

  Türkçede kullanılan şekilleri tevzî (dağıtım) ve müvezzidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَبَسَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ضَاحِكاً  hal olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَوْلِهَا  car mecruru  ضَاحِكاً ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَبَسَّمَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  بسم ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

ضَاحِكاً ; sülâsi mücerredi  ضحك  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavl, nida ve cevabıdır. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

اَوْزِعْن۪ٓي  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel ikinci mef’’ulün bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اَشْكُرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir.  نِعْمَتَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الَّت۪ٓي  müfred müennes has ism-i mevsûl  نِعْمَتَكَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

اَنْعَمْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.  عَلَيَّ  car mecruru  اَنْعَمْتَ  fiiline mütealliktir. عَلٰى وَالِدَيَّ  car mecruru, atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ اَعْمَلَ  atıf harfi وَ ‘la birinci masdar-ı müevvele matuftur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اَعْمَلَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. صَالِحاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تَرْضٰيهُ  cümlesi,  صَالِحاً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

تَرْضٰي  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mefulun bih olarak mahallen mansubdur.  

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْزِعْن۪ٓي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وزع ’dır. 

اَنْعَمْتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نعم ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. اَدْخِلْن۪ي  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

بِرَحْمَتِ  car mecruru  اَدْخِلْن۪ي  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  متلبّسا برحمتك (Senin rahmetine bürünmüş olarak) şeklindedir. ف۪ي عِبَادِكَ  car mecruru  اَدْخِلْن۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الصَّالِح۪ينَ  kelimesi  عِبَادِكَ ‘nin sıfatı olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

اَدْخِلْن۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ‘dir.

الصَّالِح۪ينَ ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا

 

فَ  atıf harfidir. Cümle,  قَالَتْ نَمْلَةٌ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

ضَاحِكاً  kelimesi,  تَبَسَّمَ  fiilinin zamirden hal-i müekkide olarak tetmim ıtnâbıdır. Cümlenin manası onsuz da anlaşılan müekked hal, cümlenin anlamını tekid etmek amacını güder.

تَبَسَّمَ - ضَاحِكاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنْ قَوْلِهَا  car-mecruru, ism-ifail veznindeki  ضَاحِكاً ‘e veya  تَبَسَّمَ ‘ye mütealliktir.

Ayetteki [(Süleyman) onun bu sözüne gülercesine tebessüm etti.] , "tebessüm sınırını gülmeye vardırdı", "gülmeye başlayarak tebessüm etti" demektir. Hazret-i Süleyman şu iki sebepten ötürü gülmüştür: 

a) O karıncanın sözünün, kendisinin ve ordusunun merhametine, hallerinin şöhretine ve ordusunun takva konusundaki şöhretine delalet edişinden hoşlandığı içindir. Karıncanın buna delalet eden sözü,  لَا يَشْعُرُونَ (bilmeyerek) şeklindeki sözüdür.

b) Allah Teâlâ'nın, karıncanın sözünü duyma ve onu anlama gibi bir nimeti kendisine verip, başka kimseye vermemiş olmasından ötürü duyduğu sevinçtendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)   

 

 

 وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ 

 

Cümle, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  وَ ‘la öncesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبِّ , nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. 

Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. 

Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla  رَبّ  kelimesinden önce nida harfi hazf olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

رَبِّ  izafeti, muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

Nidanın cevap cümlesi olan  اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ  cümlesi, masdar teviliyle  اَوْزِعْن۪ٓي  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi konumundadır.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veciz ifade kastına matuf  نِعْمَتَكَ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  نِعْمَتَ , tazim edilmiştir.

نِعْمَتَكَ  için sıfat konumundaki müfred müennes has ismi mevsûl  الَّت۪ٓي ’nin sılası olan  اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عَلٰى وَالِدَيَّ , temâsül nedeniyle  عَلَيَّ ‘ye atfedilmiştir. Harf-i cer  عَلٰى ‘nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. عَلٰى , nimetlere erişimdeki sağlamlık için müstear olmuştur. Nimetler onları, tamamen kaplamış, sarıp sarmalamıştır. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Nimet verilmiş olanların, kendisi ve anne babası olarak sayılması taksim sanatıdır. 

İkinci masdar harfi ve akabindeki  اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ  cümlesi, masdar teviliyle, birinci masdar-ı müevvele tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  صَالِحاً , ism-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme ifade etmiştir. Kelimedeki nekrelik, kesret ve tazim içindir.

Mef’ûl olan  صَالِحاً ‘daki nekrelik tazim içindir.

صَالِحاً  için sıfat konumundaki  تَرْضٰيهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  صَالِحاً  lafzında, irsâd sanatı vardır.  

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lamı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fâil’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi)

Hz. Süleyman'ın, ana-babasını da zikretmesi, kendisine bahşedilen nimetlerin çokluğunu ifade etmek içindir. Zira ana-babasına ihsan edilen nimetler de, kendisine ihsan edilmiş gibi, şükrü gerektirmektedir. Hz. Süleyman'ın, Allah'ın hoşnut olacağı amelleri yapma imkânını dilemesi, şükrü tamamlamak ve nimetin devamını talep etmek anlamında idi. Salihler zümresine dahil edilmesini niyaz etmesi, salihler içinde onların yurdu olan cennete girmeyi niyaz etmesi anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Veciz ifade kastına matuf  عِبَادِكَ  ve  رَحْمَتِكَ  izafetlerinde  عِبَادِ  ve  رَحۡمَتِ ’nin, Allah Teâlâ’ya aid zamire muzâf olmaları onların şanı içindir.

ف۪ي عِبَادِكَ  ifadesindeki  ف۪ي  harf-i cerinde tebeî istiare sanatı vardır. فِی  zarfiyye, müteallakı rahmetin içindekilerdir. Burada  فِی  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. مع ’nın beraberlik manası  فِی ‘nin zarfiyye manasına benzetilmiştir. مع  manasının müteallakı,  فِی  manasının müteallakına yani; salih kimselerle birlikte olmak, bir şeyin içinde olmaya benzetilmiştir. İnsanlardan oluşan grup, kapalı bir kutuya benzetilmiş, onlarla daha yakın, dağılmayacak bir beraberlik kastedilmiştir. Çünkü salih kulların arası, hakiki manada zarfiyye yani içine girilecek bir şey değildir. Câmi; sübûttur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Harflerde oluşan istiareler tebeiyyedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

قَوْلِهَا  - قَالَ  ve  صَالِحاً - الصَّالِح۪ينَ  ve  نِعۡمَتَكَ - أَنۡعَمۡتَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نِعۡمَتَكَ  - رَحۡمَتِكَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümledeki  وَاَدْخِلْن۪ي , onlardan biri olma manasında müstear lafız olmuştur. Salihlere ilhak edilmek, bir zümreye girmeye benzetilmiştir. Bu istekten murad, istimrar ve derecedeki yüksekliği arttırmaktır. Çünkü Allah’ın salih kullarının dereceleri çoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

بِرَحْمَتِكَ [Rahmetinle] ifadesi, cennete girmenin, kul tarafından hak edilmesiyle değil de, ilâhi lütuf ve rahmet sayesinde olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Neml Sûresi 20. Ayet

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ  ٢٠


Süleyman, kuşlara göz atıp yokladı ve şöyle dedi: “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَتَفَقَّدَ ve teftiş etti ف ق د
2 الطَّيْرَ kuşları ط ي ر
3 فَقَالَ dedi ki ق و ل
4 مَا neden
5 لِيَ ben
6 لَا
7 أَرَى göremiyorum ر ا ي
8 الْهُدْهُدَ hüdhüdü ه د ه د
9 أَمْ yoksa
10 كَانَ (mı) oldu? ك و ن
11 مِنَ
12 الْغَائِبِينَ kayıplardan- غ ي ب

 هدهد Hedhede :   Kur'an-ı Kerim'de هُدْهُد olarak geçen bu kuş iyi bilinen çavuş kuşu namı diğer ibibiktir. (Müfredat هدّ maddesi )

  Kuran’ı Kerim’de sadece bu ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli Hüdhüd Kuşudur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَفَقَّدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. الطَّيْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli  مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. مَا  istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.  لِيَ  car mecruru mübteda  مَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. لَٓا اَرَى  cümlesi,  لِيَ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.

لَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. الْهُدْهُدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette şibh cümle şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ

 

İsim cümlesidir. اَمْ  munkatıadır.  بل  ve hemze manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir. مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

اَمْ ; Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

تَفَقَّدَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  فقد ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar. 

غَٓائِب۪ينَ ; sülâsi mücerredi  غيب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki … وَقَالَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Allah Teâlâ’nın, Süleyman (a.s)’ın sözlerini bildirdiği  فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ  cümlesi, öncesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham ism-i  مَا  mübtedadır, haberi mahzuftur. Cümlenin müsnedinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  لِيَ  car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir. 

لَٓا اَرَى  cümlesi  لِيَ ‘nin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الطَّيْرَ - الْهُدْهُدَۘ  kelimeleri arasında râât-ı nazîr sanatı vardır.

تَفَقَّدَ : Ortada olmayanı arayıp sormaktır. Nitekim, aramakla meşgul olan kişi, aradığının bir kısmını bulup bir kısmını bulamayabilir. Bu sebeple, söz konusu gözden geçirme işine tefekkud adı verilmiştir. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: ”Süleyman, kuşların durumunu öğrendiğinde Hüdhüd'ü görememiştir." (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Kamus tercemesinde der ki, "Hüdhüd" harflerinin ötre okunması ile mutlaka gargara eden yani nağme ve ezgilerle öten kuşa denir. Ve özellikle bilinen kuşun ismidir ki çavuş kuşu ve ibibik dedikleri kuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ  [Hüdhüd'ü niçin göremiyorum?] Bu, hayret ifade eden bir üsluptur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Taaccüp için olan soru cümlelerinde istifhâm anlamı her zaman mevcuttur. Zira bir şeye taaccüp eden kimse lisân-ı hâl ile taaccüp ettiği şeyin sebebini sormakta ve mesela bu ayette olduğu gibi sanki şöyle demektedir: Bana ne oldu ki Hüdhüd’ü göremiyorum? Bunu öğrenmek istiyorum.

Zemahşerî’de el-Keşşâf’ında, bu ayetin istifham anlamını kaybetmediğini ileri sürer. (Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)

Yüce Allah'ın [Neden hüdhüdü göremiyorum] ayeti "Hüdhüd’e ne oldu ki ben onu göremiyorum?" anlamındadır. Bu da sebebi bilinmeyen kalb (ifadelerin yer değiştirmesi) kabilindendir. Yine bir kimsenin diğerine; "Bana ne oluyor ki seni kederli görüyorum?" yani; "Neyin var” (kederlisin) demeye benzer. Bu da bir çeşit îcaz (veciz) konuşmaktır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اَمْ  atıf ve idrâb harfidir yani  بل  ve hemze manasındadır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.   

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Car mecrur  مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ  ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

أَمۡ  munkatı‘dır (öncesindeki ifadeden dönüp, soru sorma edatıdır) zira Hazret-i Süleyman Hüdhüd’ün yerine bakıp onu göremeyince ‘’Hüdhüd’ü neden görmüyorum?!’’ demişti ki bu, Hüdhüd orada iken onu örten bir engel veya bunun gibi bir şeyden ötürü onu göremediği anlamına gelir. Daha sonra, onun kayıp olduğu içine doğmuştu da bu sözden dönüp kayıplara mı karıştı? demeye başlamıştı. Sanki o içine doğan şeyin sıhhatini sorgulamıştı. Bunun bir örneği Arapların, إنَّهَا لإبِل أمْ شَاةٌ (Şu bir deve sürüsü mü yoksa koyun sürüsü mü?) demesine benzer. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Neml Sûresi 21. Ayet

لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَد۪يداً اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ  ٢١


“Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım, ya da kafasını keseceğim.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَأُعَذِّبَنَّهُ ona azabedeceğim ع ذ ب
2 عَذَابًا bir azapla ع ذ ب
3 شَدِيدًا çetin ش د د
4 أَوْ ya da
5 لَأَذْبَحَنَّهُ onu keseceğim ذ ب ح
6 أَوْ yahut da
7 لَيَأْتِيَنِّي bana getirecek ا ت ي
8 بِسُلْطَانٍ bir delil س ل ط
9 مُبِينٍ açık ب ي ن

لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَد۪يداً اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ

 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

Fiil cümlesidir. اُعَذِّبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen  mansubdur. عَذَاباً  mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. شَد۪يداً  kelimesi  عَذَاباً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

اَذْبَحَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

يَأْتِيَنّ۪ي  elif üzere mukader fetha ile mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِسُلْطَانٍ  car mecruru  يَأْتِيَنّ۪ي  fiiline mütealliktir.  مُب۪ينٍ  kelimesi  سُلْطَانٍ ‘nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَذِّبَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مُب۪ينٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَد۪يداً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَد۪يداً اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ

 

Müstenefe olarak fasılla gelen ayete dahil olan  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, kasem üslubunda gayri talebî inşâî isnaddır.

Nun-u sakile ve mahzuf kasem ile tekid edilmiş  لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَد۪يداً  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Mef’ûlü mutlaktan naib masdar olan  عَذَاباً ’deki nekrelik, tazim, kesret ve nev içindir.

عَذَابًا ‘ in sıfatı  شَد۪يدًا , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اُعَذِّبَنَّهُ  - عَذَاباً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Aynı üslupta gelen  اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ  cümlesi ve  اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ  cümleleri, muhayyerlik ifade eden  اَوْ  atıf harfiyle  kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki fiillerin sonundaki şeddeli  نَّ , muzari fiile bitişir ve tekid ifade eder. Tekid nunları bitiştikleri fiillere istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. Bu ayette mahzuf kaseme işaret eden lam gelmiştir. 

Geldi anlamındaki  أْتي  fiili  بِ  harf-i ceriyle ‘getirdi’ manasına gelmiştir. Bu; tazmin sanatıdır.

بِسُلْطَانٍ  ’deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.

مُب۪ينًا۟  kelimesi  سُلْطَاناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مُب۪ينًا۟ , rubaî mezid  أَبانَ  fiilinin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

مُب۪ينٍ  : Bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

لأعذّبنّه - لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Cümlelere dahil olan  اَوْ  atıf harfi, cümleleri irab bakımından matufun aleyhe ortak eder. Ancak burada ilk  أو  harfi  إلّا  manasındadır. Cümlelerin anlamı şöyledir: لأعذّبنّه إلّا أن يأتيني، أو لأذبحنّه إلّا أن يأتينيّ  [Eğer bana gelmezse ona azap ederim veya keserim] (https://tafsir.app/30/60, Mahmud Sâfî  El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)

لَاُعَذِّبَنَّهُ [Onu mutlaka cezalandıracağım], لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ [onu mutlaka keseceğim.], اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي [ya da mutlaka bana delil getirir] lafızlarında tekid ve pekiştirme edatının tekrarlanması yapılacak işlerin kesinlikle yapılması gerektiğini gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Şayet Hazret-i Süleyman üç şeyden biri için yemin etmişti, kendi iki fiili için yemin etmesine diyecek yok; fakat Hüdhüd’e ait fiil için yemin etmesi nasıl sağlıklı olabilir ve onun bir kanıt getireceğini nerden bilebilmiştir de vallahi, bana mutlaka bir kanıt getirecek! diyebilmiştir? dersen şöyle derim: Allah Teâlâ üçünü de yeminden ibaret bir hüküm bünyesinde اَوْ  edatıyla kompoze edince, onun sözü nihaî kertede senin ‘’Şu işlerden biri mutlaka olacak!’’ demene dönmüştür; yani apaçık bir kanıt getirilmesi vuku bulursa, ne herhangi bir cezalandırma ne de kafa kopartma söz konusu olacaktır; ama bu olmazsa, ikisinden biri olacaktır. Burada, Hz. Süleyman’ın o iki fiile yemin etmesinin akabinde, Hüdhüd’ün apaçık bir kanıt getireceğine dair bir vahiy gelmiş olabileceği çerçevesinde bir dirayet iddiası yoktur ki, Süleyman Yahut bana apaçık, güçlü bir kanıt getirir! şeklindeki üçlü taksimi bir dirayet ve yakin ile yapmış olsun. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

لَيَأْتِيَنّ۪ي [Bana... getirir] lafzındaki  لَ  lâm-ı kasem değildir. Çünkü Süleyman Hüdhüd’ün yapacağı bir iş için kasem etmez. Ancak bu ayet  لَاُعَذِّبَنَّهُ (Onu elbette... azaplandırırım) 'ın akabinde geldiğinden dolayı -ki bu da kasemin caiz olduğu hususlardandır- sonraki bu fiili de aynı şekilde kullanmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ayette geçen  سُلْطَانًا  kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.

b) Arapçada  سُلْطَانًا  kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre  سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.

d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime  الْلِّسَانُ السِّلِيطُ  ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Neml Sûresi 22. Ayet

فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَأٍ بِنَبَأٍ يَق۪ينٍ  ٢٢


Derken Hüdhüd çok beklemedi, çıkageldi ve (Süleyman’a) şöyle dedi: “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe’den sana sağlam bir haber getirdim.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَكَثَ geldi م ك ث
2 غَيْرَ غ ي ر
3 بَعِيدٍ çok geçmeden ب ع د
4 فَقَالَ ve dedi ق و ل
5 أَحَطْتُ ben gördüm ح و ط
6 بِمَا bir şey
7 لَمْ
8 تُحِطْ senin görmediğin ح و ط
9 بِهِ onda
10 وَجِئْتُكَ ve sana getirdim ج ي ا
11 مِنْ -dan
12 سَبَإٍ Seba-
13 بِنَبَإٍ bir haber ن ب ا
14 يَقِينٍ gerçek ي ق ن

فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ 

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; فجاء الهدهد ( Hüdhüd geldi.) şeklindedir. 

مَكَثَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. غَيْرَ  zaman veya mekân zarfı,  مَكَثَ  fiiline müteallik, mahallen mansubdur. بَع۪يدٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

   

 فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَأٍ بِنَبَأٍ يَق۪ينٍ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli  اَحَطْتُ ‘dur. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَحَطْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَحَطْتُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  لَمْ تُحِطْ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

تُحِطْ  sükun ile meczum muzari fiildir.  بِه۪  car mecruru  تُحِطْ  fiiline mütealliktir. جِئْتُك  atıf harfi  وَ ‘la  اَحَطْتُ ‘ya matuftur. 

جِئْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مِنْ سَبَأٍ  car mecruru  جِئْتُ  fiiline mütealliktir.  بِنَبَأٍ  car mecruru  جِئْتُ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  متلبّسا بنبإ (Habere bürünerek) şeklindedir. يَق۪ينٍ  kelimesi  نَبَأٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَحَطْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حوط ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri;  فجاء الهدهد (Hüdhüd geldi.) şeklindedir. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Muzafun ileyh olan  بَع۪يدٍ ’deki nekrelik, kıllet ifade eder.

فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ  ifadesi se, (çok geçmeden, en yakın zamanda) manasınadır. Cenab-ı Hakk'ın bu bekleyişi kısa olarak nitelemesi, Hüdhüd'ün Hz. Süleyman (a.s)'dan korktuğu için, hızlıca geldiğini göstermesinden dolayı ve o kuşun, Hz. Süleyman (a.s)'ın emrine nasıl âmâde olduğunu bildirmek içindir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada  مَكَثَ  kelimesi, geri kalma anlamında kullanılmıştır. Çünkü hüdhüd bir mekânda kalmıyordu. Uçuyor ve hareket ediyordu.  مَكَثَ ‘nin geri kalma anlamında kullanımı mecâz-ı mürseldir. Çünkü geri kalma zamana bağlıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَأٍ بِنَبَأٍ يَق۪ينٍ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  مَكَثَ  fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü  بِ  harf-i ceriyle birlikte  أَحَطتُ  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan  لَمْ تُحِطْ بِه۪  , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَمْ تُحِطْ - اَحَطْتُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَأٍ بِنَبَأٍ يَق۪ينٍ  cümlesi,  atıf harfi وَ ‘la  اَحَطْتُ  cümlesine atfedilmiştir.  Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِنَبَأٍ ‘deki nekrelik, tazim içindir.

يَق۪ينٍ  kelimesi  نَبَأٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette haber yerine gelen  نَبَأٍ  lafzının, doğru, önemli haber olduğu düşünüldüğünde mana-lafız yönünden,  سَبَإِۭ  lafzıyla olan ses uyumu düşünüldüğünde lafız-lafız uyumu yönünden mükemmel bir seçimdir.

Geldi manasındaki  جاء  fiili, بِ  harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

Bu ayette  نَبَأٍ  ve  سَبَإِۭ  kelimeleri arasında ciddi bir ses uyumu vardır. Müfessirin, ayetteki ses uyumu meselesini değerlendirme üslubu son derece dikkat çekicidir. Meâlen; “Evet, نَبَأٍ  kelimesi yerine aynı öz anlamı taşıyan خَبَر (haber) kelimesi de kullanılsa anlam doğru olurdu. Ancak iki sebepten ötürü  نَبَأٍ  kelimesinin kullanılması daha doğrudur. Bunlardan birincisi kelimenin getirilen haberin büyüklüğünü daha net ifade etmesi, ikincisi ise ayette meydana gelen söz ve ses  güzelliğidir. Fakat burada belirleyici olan ses güzelliği değildir. Ses güzelliği anlam örtüşmesini destekleyen artı bir güzelliktir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

نَبَأٍ  ve  سَبَإِۭ arasında cinas-ı müzdevic vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

بِنَبَأٍ ‘deki  بِ  harf-i ceri musahebe içindir. Çünkü geldiğinde haber hüdhüdün yanındaydı. نَبَأٍ  önemli haber demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَأٍ بِنَبَأٍ يَق۪ينٍ  [ve Sebe'den sana kesin bir haber ile geldim] ayeti ile onun Süleyman (a.s)'a bilmediği şeyi öğretmiş olduğunu anlıyoruz. Böylelikle o Süleyman (a.s)'ın kendisini tehdit etmiş olduğu azabı ve kesilme cezasını bertaraf etmiş oldu. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

20-21 ve 22. ayetlerinin sonları birbirine uygun düşmüştür. اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ [Yoksa kayıplara mı karıştı.] -  اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ  [Ya da mutlaka bana apaçık bir delil geti­rir.] - وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَأٍ بِنَبَأٍ يَق۪ينٍ  [Sana Sebe'den çok doğru bir haber getirdim.] Bu bölümün sonuna kadar böyle ayetler vardır. Birçok ayette, ayet sonları birbirine uyumludur. Bunun da, insan ruhuna güzel bir etkisi vardır.

Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Sebe, güney Arabistan'da yaşayan meşhur tüccar bir milletin yutrduydu. Başşehri Maariy, olup, şu andaki Yemen'in başkenti olan Sana'nın 90 km. kadar kuzey-doğusunda bulunuyordu. Sebe halkı, M.Ö. yaklaşık 1100-115 yılları arasında tam 10 asır, Güney Arabistan'da hükmetti. Arabistan ile Doğu Afrika, Hindistapı ve Uzak Doğu, bir de Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma arasındaki ticareti kontrol ediyorlardı. Ayrıca, enine ve boyuna bütün ülkeyi kaplayan sulama sistemlerine sahiptiler. Arazileri son derece verimli ve yeşildi. Yunan tarihçileri, onlan dünyanın en zengin halkı olarak anıyordu. (Mevdüdi, c. 7, s. 151, not 29)
Sayfadan Gönüle Düşenler

Annesi eve dolan karıncalardan şikayetçiydi. Derdini duyan yaşlı teyzesi bir tavsiye verdi. Evine yuva yapan karınca sürüsünün başını bulmasını ve ona, eğer gitmezse hz. Süleyman’a şikayet edeceğini söylemesini tavsiye etti. 

Onları dinleyen çocuk bu fikri çok ilginç bulmuş ve evdeki karıncaların reisinin avına çıkmıştı. Parmaklarına aldığı karıncalara, gitmelerini yoksa onları hz. Süleyman’a şikayet edeceğini bağırıyordu. 

Karıncaların gitmediği her gün, annesi ve babası ona takılıyordu. Ancak o, baş karıncayı nasıl tanıyacağını bilemiyordu. Karıncaları avladığı günlerden birinde, diğerlerinden biraz daha büyükçe olan bir karınca dikkatini çekti. 

Onu yakalayıp, aynı sözleri tekrarladı. Belki de bu hayatta en son beklediği şey başına geldi. Karınca cevap verdi. Evdekilerden biri şaka mı yapıyor düşüncesiyle etrafını kontrol etti. Kimse yoktu. 

Karınca, ona hz. Süleyman’ı anlattı: Sahip olduğu nice nimetlerden ve şükründen bahsetti. Karınca vadisinden geçerken ettiği duayı öğretti. Bu zamana kadar duyduğu bütün hikayelerden daha güzeldi. 

Hz. Süleyman’ın kıssasını dinlerken, çok şey öğrendi. Şükürdeki ve tevazudaki güzelliği keşfetti. Anladı ki; hiçbir başarı, bilgi ya da güzel bir huy; insanın kendisinden değildi. Eğer öyle olsaydı, insanın sahip olduğu hiçbir şeyi kaybetme riskiyle yaşamazdı. 

Ertesi gün baktığında, karınca sürüsünün evi terk ettiğini gördü. Günlerdir belki de haftalardır istediği başarıya ulaşmıştı. Annesiyle babasının tebriklerine seviniyor. Yine de biraz hüzünlü hissediyordu. 

Ömrünün geri kalanında, ne zaman bir karınca görse, hz. Süleyman’ı ve onun şükrünü hatırlar oldu. Belki, hz. Süleyman’ın zenginliğine ve güçlerine sahip değildi. Ama şüphesiz ki; şükredecek ne çok şeyi vardı. 

Ey bütün övgülerin ve şükürlerin sahibi olan Allahım! Verdiğin her nimet, aldığımız her nefes, baktığımız her güzellik, başardığımız her iş, yediğimiz her kırıntı ve hikmetinden haberdar olduğumuz ya da olmadığımız niceleri için Sana sonsuz şükürler olsun. Ömrümüzün son anına kadar selamın, rahmetin ve bereketin üzerimize olsun. 

Ey bizi rahmetiyle kuşatan Allahım! Bize bahşettiğin her nimeti, gücü, yeteneği, başarıyı ve ilmi; Senin yolunda parlatanlardan, güzelleştirenlerden ve rızanı kazanmak umuduyla hayırlı işlerde kullananlardan eyle. Nankörlüğü kalplerimizden uzaklaştır ve bize şükrü sevdir. 

Hz. Süleyman’ın duası ile geldik, kabul buyur: 

“Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!”

Amin.

***

Kendisine gönderdiği mektuplardan birinde şöyle yazıyordu:

Yeryüzünde canlı ya da cansız, küçük ya da büyük varlıklara, insan nefsinin hırslarından yani herhangi bir duygunun yoğunluğundan dolayı yapılan hiçbir şey için ‘ne önemi var’ düşüncesine kapılma. Kimi yaratılmışların ardındaki hikmeti anlamasan da ve onların dünyadaki etkisini bilmesen de; yaratılan her parçaya karşı haksızlık yapmaktan uzak dur.

Karıncanın sözlerini duyduktan sonra tebessüm ile dua eden hz. Süleyman (as)’ı hatırla. O, kendisinden kaç kat küçük olan karıncanın sözlerini dinledi. Ardından -hangi düşüncelerle ya da hislerle olduğunu en iyi Allah bilir ama- çok güzel bir dua ile Allah’a sığındı. Baktığın ve işittiğin her şeyde, Allah’a yaklaşmanın yollarını ara. Yaratılmışların arasında, hep O’nu an.

Ey Allahım! Yarattığın canlı ve cansız her türlü varlığa, israf ya da haksızlık gibi herhangi bir yol ile zulüm etmekten muhafaza buyur. Bizi yeryüzünün her yolunda, Senin adın ile Senin rızanı kazanmak için yürüyenlerden eyle. Yol üzerinde karşılaştığımız varlıklardan gelebilecek kötülüklerden muhafaza buyur ve farklı varlıkların hallerinden ibret alıp Sana ulaşan, Seni anan kullarından eyle. Ömrümüzün sonunda son nefesimizi Senin adın ile verenlerden ve ahirette Sana kavuşanlardan eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji