Neml Sûresi 30. Ayet

اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ  ٣٠

“Mektup, Süleyman’dan gelmiştir. O, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ diye başlamakta ve içinde ‘Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin’ denilmektedir.”  (30 - 31. Ayetler Meali)
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّهُ muhakkak o
2 مِنْ -dandır
3 سُلَيْمَانَ Süleyman-
4 وَإِنَّهُ ve o
5 بِسْمِ adıyla(başlamakta)dır س م و
6 اللَّهِ Allah’ın
7 الرَّحْمَٰنِ Rahman ر ح م
8 الرَّحِيمِ Rahim ر ح م
 
Cin “ateşten yaratılmış, gözle görülmeyen, insanlar gibi iyileri ve kötüleri bulunan varlık” anlamına gelir (cinler hakkında bilgi için bk. En‘âm 6/100; Cin 72/1-19). 17. âyetten Hz. Süleyman’ın cinlerle de irtibat kurduğu; ordusunun cinler, insanlar ve kuşlar olmak üzere üç sınıftan meydana geldiği anlaşılmaktadır. Cinleri gizli işlerde, insanları ülke savunmasında ve düşmana karşı savaşta, kuşları da haberleşme, su bulma vb. hizmetlerde istihdam ediyordu (İbn Âşûr, XIX, 240). Tefsirlerde Karınca vadisinin Şam bölgesinde veya Tâif’te yahut Yemen’de karıncası çok olan bir yerin adı olduğu bildirilmektedir (Elmalılı, V, 3667). Bununla birlikte, böyle muayyen bir mekân olmayıp çok sayıda karıncanın bulunduğu herhangi bir yer de olabilir. Âyet, toplu halde yaşadığı bilinen karıncaların aynı zamanda bir topluluk düzeni içinde hareket ettiklerini de ifade eder. Süleyman üç sınıftan oluşan ordusunu düzenli bir şekilde yönetirken Karınca vadisi denilen yere gelmiş ve burayı geçerken de karıncaların başkanının onlara verdiği emri işitmiş, anlamış ve neşelenerek gülümsemiş, bütün bu nimetlerden dolayı rabbine şükür ve niyazını arzetmiştir. Hüdhüd, çavuş kuşu denilen ve kendisine özgü nağmelerle öten bir kuş türünün adıdır. Bu âyette zikredilen hüdhüdün ise Süleyman’ın emrine verilmiş özel bir yaratık olduğu anlaşılmaktadır (bilgi için bk. Ömer Faruk Harman-Cemal Kurnaz, “Hüdhüd”, DİA, XVIII, 461). Sebe’ (Saba), aslında bir hânedan veya kabile ismi olup sonradan Yemen’deki Sebe’ Devleti’nin ve başşehri Me’rib’in adı olmuştur (bilgi için bk. Sebe’ 34/15). Tefsirler Hz. Süleyman’ın hüdhüdü bilhassa çöllerde su bulmada istihdam ettiğini belirtiyorlar. Bir gün konakladığı susuz bir çölde kuşları teftiş etmiş, su bulmak için görevlendireceği hüdhüdün ortadan kaybolduğunu anlayınca kızmış ve mazeretini gösteren bir delil getirmediği takdirde onu âyette belirtilen ceza şekillerinden biriyle cezalandıracağını ifade etmiştir (Elmalılı, V, 3670). Hüdhüd çok geçmeden gelip Sebe’ ülkesinden Hz. Süleyman’a bilgi getirdiğini, orada bir kraliçenin yönetimindeki milletin, şeytana uyarak güneşe taptığını haber vermiştir (şeytanın insanlara, yaptıklarını güzel göstermesi ve onları doğru yoldan alıkoyması hakkında bk. En‘âm 6/43; Nahl 16/63). 22. âyette, ilim ve hikmet sahibi olmasına rağmen Hz. Süleyman’ın bilmediği bir şeyi herhangi bir hayvanın bilebileceği hatırlatılmaktadır (Râzî, XXIV, 190). Ayrıca bu âyet, bilgili kimselere ârız olabilecek kendini beğenme duygusuna karşı insanı dikkatli olmaya çağıran bir uyarıdır (Zemahşerî, III, 143). Müfessirler Sebe’ ülkesinde hükümdar olan ve Kur’an’da adı anılmaksızın bahsi geçen kadının Belkıs bint Şürahbil olduğunu kaydetmektedirler (Şevkânî, IV, 128). Ancak kaynaklarda Yelkame bint el-Yeşrah b. Hâris veya Belkıs bint el-Hedahid b. Şürahbil, bir Habeş efsanesine göre Mâkedâ adlarıyla anıldığı da bildirilmiştir. Belkıs’ın kimliği hakkında kesin bilgi verilmemekle birlikte tarihçiler onun milâttan önce X. yüzyılda yaşamış, Hz. Süleyman’la çağdaş bir Arap kraliçesi olduğunu söylemişlerdir (bilgi için bk. Orhan Seyfi Yücetürk, “Belkıs”, DİA, V, 420; Kitâb-ı Mukaddes, I. Krallar, 10/1-10, 13; II. Tarihler, 9/1-9, 12). Süleyman aleyhisselâm, hüdhüdün sözünün doğru olup olmadığını anlamak için yazdığı bir mektubu kraliçeye götürüp sonuçtan kendisini haberdar etmesini hüdhüde emretti. Mektubun besmele ile başlaması ve Sebe’ halkının Süleyman’a teslim olmalarını istemesi, davetin hem siyasî hem de dinî olduğunu göstermektedir.
 
Riyazus Salihin, 731 Nolu Hadis Câbir radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi: “Kişi evine  girerken ve yemek yerken besmele çekerse, şeytan adamlarına, “Burada ne geceleyebilir ne de yemek yiyebilirsiniz” der. Eğer o kimse eve girerken besmele çekmezse, şeytan adamlarına, “Geceyi geçirecek bir yer buldunuz” der. O şahıs yemek yerken besmele çekmezse, şeytan kendi adamlarına, “Hem barınacak yer hem de yiyecek yemek buldunuz” der.” (Müslim, Eşribe 103. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et`ime 15; İbni Mâce, Duâ 19) Riyazus Salihin, 730 Nolu Hadis Âişe radıyallahu anhâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyledi: “Biriniz yemek yerken besmele çeksin. Şayet yemeğe başlarken besmele çekmeyi unutursa, hatırladığı anda ‘baştan sona bismillah’ desin.” (Ebû Dâvûd, Et`ime 15; Tirmizî, Et`ime 47)
 

اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مِنْ سُلَيْمٰنَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti fethadır. Sonundaki elif ve nun ziyade olduğundan gayri munsariftir. اِنَّهُ  atıf harfi  وَ ‘la makablindeki  اِنَّهُ ‘ye matuftur.  

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

بِسْمِ  car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; أبدا  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الرَّحْمٰنِ  ve  الرَّح۪يمِۙ  lafza-i celâlden bedel olup kesra ile mecrurdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf ( اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ )” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الرَّحْمٰنِ  -  الرَّح۪يمِۙ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ

 

İstinafiye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Sebe Melikesinin sözlerinin devamı olan ayetin ilk cümlesi  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اِنَّ ‘nin haberi mahzuftur. Car mecrur  مِنْ سُلَيْمٰنَ  bu mahzuf habere mütealliktir.  سُلَيْمٰنَ , acemi alem olduğu için cer alameti fethadır.

Ayetin ikinci cümlesi olan  وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ , atıf harfi vav‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  car mecruru,  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri  ابتدائي كائن () olan haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Allah Teâlâ’ya ait iki vasıf olan  الرَّحْمَٰنِ ,الرَّحِيمِ  kelimelerinin marife olarak gelmesi bu sıfatların O’nda kemâl derecede olduğunu, aralarında و  olmadan gelmesi bu vasıfların her ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir. Bu sıfatların ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf, birbiriyle uyumu ise murâât-ı nazîr sanatıdır. Sıfatlar, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Lafza-i celâle muzaf olması  اسْم  kelimesine şan ve şeref kazandırmıştır.

Mübalağa kalıbındaki  الرَّح۪يمِۙ - الرَّحْمٰنِ  kelimeleri arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları,  الرَّحْمٰنِ - الرَّح۪يمِۙ - اللّٰهِ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِنَّهُ ’nun tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Atıf harfi olan  و ‘dan sonra  إنَّ  edatının tekrar edilmesi matuf ve matufun aleyhin farklı olduğuna işaret eder. Nitekim matufun aleyhten kastedilen mektubun kendisidir. Matufla kastedilen ise, onun manası ve kapsadığı şeydir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

الرَّحْمَٰن  kelimesi mana ve kapsam bakımından, الرَّحِيم  kelimesinin taşıdığı manadan çok daha geniş, kapsamlı bir manayı içerir. Kısaca, الرَّحْمَٰن  kelimesinin taşıdığı mana  الرَّحِيم  kelimesinde yoktur. Çünkü, الرَّحِيم  kelimesinde bir tek ziyade (ek) var iken -ki bu  ي  harfidir- الرَّحْمَٰن  kelimesinde iki ziyade (ek) harf vardır -ki bunlar da, ا  ve  ن  harfleridir-. Kelimenin bünyesinde yer alan ziyadelik aynı zamanda manayı da etkiler ve daha kapsamlı bir mana ifade eder. Allah’ın rahmeti demek, Yüce Allah’ın kullarına in’am (nimetlendirme) ve ikramda bulunması, ihsan ve lütfunu esirgememesi demektir. Bu da esasen şefkat ve acıma manalarında kullanılır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl, Fatiha/1)

Ayette geçen  ب  harfi, istiâne manasında ele alınıp; yardım isteyen ile yardım istenen arasındaki ilişki göz önünde bulundurulduğunda ‘meknî, tebe-î istiâre’ sanatı; ب  harfinin ilsâk manasında olduğu varsayıldığında ise ‘mecâz-ı mürsel’ olmuştur. Mecâz-ı mürseli meydana getiren alaka, mahalliyet ilgisidir. Çünkü hakiki anlamda Allah'ın ismine yapışmak / tutunmak mümkün değildir. Tutunulan / yapışılan ismin muhtevasında olan bereket, esenlik, rahmet vb. şeylerdir. Belâgat açısından ortaya çıkan bu manalar  ب harfinin istiâne veyahut ilsâk anlamında olduğu varsayımına göre meydana gelmiştir. Ne var ki bazı alimler  ب ِ harfinin kasem olduğunu,ayetin anlamının "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adına yemin ederim ki okuduğum şey haktır ve içerisinde hiçbir şüphe yoktur." şeklinde olduğunu söylerler. Bu anlam, belâgat açısından ele alındığında haberî cümlenin vurgulu gelmesiyle alakalı bir durumdur. Nihayetinde bir cümlenin tekidli gelmesi için -şüphe, inkar vb.- sebepler gerekir. Ayetin gelişine baktığımızda, tekidi gerektirecek nedenlerin mevcut olduğunu görürüz. Çünkü müşrikler tevhidi reddediyor, Kur’an-ı Kerim'in vahiy olduğunu kabul etmiyor ve bir işe başladıklarında ilahlarının adıyla başlıyorlardı. Müşriklerin bu inkâr ve yalanlamalarına karşı ayet tekid edilerek varit olmuştur. Böylelikle kâfirlerin söylemlerinin ne büyük bir hezeyan olduğu belirtilmiştir.

Ayette umûm bir lafız olarak yer alan  بِسْمِ  lafzı, hususi (hâs) bir lafız olan  اللَّهِ  lafzına izafe edilmiştir. Belâgat ilminde bu işlem az lafız ile çok şey ifade etmek anlamına gelen ‘îcâzu'l-kasr’ diye isimlendirilmektedir. Bu kısacık terkib; "Ben yapacağım işi Allah adına yapar, nefsimin arzu ve istekleri adına yapmam. Yapacağım işlerin kendi adıma olmasından teberru eder, gücümü kuvvetimi Allah'tan alırım. Şayet O, bu gücü kuvveti vermezse ben bu işi yapmaya asla güç yetiremem. Okuduğum bu Kur'an, içerisinde yer alan hükümler, nasihatler, kıssalar hepsi Allah'tandır" manalarını ifade etmektedir. Fakat alimlerin genel kanaati  ب ِ harfinin kasem için olmadığı yönündedir. Hatta  اسم lafzının, الله  lafzı ile  ب ِ harfinin arasında gelmesini, ب  ِharfinin kasem anlamında olmadığını, kasemin isme değil ancak Allah'a yapılabileceğini belirtmek için olduğunu söylemişlerdir.

Besmelede, terkibin  بالله  şeklinde olmayıp  بسم الله  şeklinde olması, teberrük ve istiânenin Allah'ın ismiyle gerçekleştiğindendir. İbn 'Âşûr (ö.1973) bu konuda şöyle bir genelleme yapar: Teberrük ve istiânenin istendiği her makamda fiile bitişen, بسم الله (bismillahi) terkibidir. Örnek: وَقَالَ ارْكَبُوا فٖيهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰۭۙيهَا وَمُرْسٰيهَاؕ [Onun gitmesi de durması da Allah'ın adıyladır.] Hûd, 11/41

Kolaylık ve yardım istenildiğinde ise fiile bitişen bizatihi yaratanın zatını, sıfatını belirten özel isimdir. Örnek: اللهم ّبك ّنصبح و بك نمسي {Allah'ım senin meşîet ve kudretinle sabahlar ve gecelerim.} (Murat Ataman, Fatiha Suresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili / Murat Ataman)