وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ اِذْ قَضَيْنَٓا اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِد۪ينَۙ ٤٤
Hz. Mûsâ’nın Tûr’da ilâhî vahyi aldığı yer ve zamana işaret edilmekte, Hz. Peygamber’in o esnada Tûr’da bizzat hazır bulunmadığı ve batı tarafında Hz. Mûsâ’yı bekleyenler, yani kırk günlük mîkat için seçtiği kimseler arasında olmadığı hatırlatılmaktadır (Zemahşerî, III, 181); böylece âyet, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı Ehl-i kitaba mensup birinden öğrendiğini iddia edenlere verilmiş bir cevap teşkil etmekte ve Kur’an’da anlatılan Hz. Mûsâ kıssasının Hz. Peygamber’e vahyin dışında bir yolla intikal etmediğini, dolayısıyla Kur’an’ın da şüphe götürmeyecek bir biçimde vahiy ürünü olduğunu ifade etmektedir. 45. âyette de Hz. Mûsâ ile Hz. Peygamber arasındaki uzun zaman dilimi içinde birçok neslin gelip geçtiği; Hz. Mûsâ’nın Medyen halkı ile olan münasebeti hakkında bilgi veren Hz. Muhammed’in o tarihte ve o şehirde yaşamadığı, aradan bunca zaman geçtikten sonra onlardan Allah’ın âyetlerini öğrenmesinin mümkün olmadığı ve sonuçta onlar hakkında verdiği bilgilerin tamamen vahye dayandığı ortaya konmaktadır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 232
وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ اِذْ قَضَيْنَٓا اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِد۪ينَۙ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamiri كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. بِجَانِبِ car mecruru كُنْتَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. الْغَرْبِيِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِذْ zaman zarfı olup كُنْتَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. قَضَيْنَٓا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَضَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى مُوسَى car mecruru قَضَيْنَٓا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. الْاَمْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا كُنْتَ atıf harfi وَ ‘la önceki مَا كُنْتَ ‘ye matuftur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamiri كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. مِنَ الشَّاهِد۪ينَ car mecruru كُنْتَ ‘nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَّاهِد۪ينَ , sülâsi mücerredi شهد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ اِذْ قَضَيْنَٓا اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap, Hz. Peygamberdir.
Menfi nakıs fiil كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ car mecruru, كانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
اِذْ zaman zarfı da كانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam قَضَيْنَٓا اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
قَضَيْنَٓا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قَضَيْنَٓا fiiline müteallik اِلٰى مُوسَى car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, mef’ûle takdim edilmiştir.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِد۪ينَۙ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi nakıs fiil كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الشَّاهِد۪ينَ car mecruru كُنْتَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette كانَ fiilinin tekrarı, olayın vukuuna dikkat çekmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette mezheb-i kelamî sanatı vardır. Mezheb-i kelamî, istenen bir konuda kelamcıların usulünce kesin aklî delîllerle konuşmaktır.
Ayette وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ [batı tarafında değildin] dedikten sonra وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِد۪ينَۙ [Sen şahitlerden değildin] denmesi, ifadeyi zenginleştirmek için yapılmış tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Ayette tefennün sanatı vardır. Ayetin sonunda, baş tarafındaki ifade, farklı kelimelerle dile getirilmiştir.
Tefennün, Kur’an üslubunda benzer manayı farklı bir lafızla ifade etme, iki ayet arasındaki üslup farklılığı, kıssa tekrarındaki farklılık, lafızlardaki ve müterâdif kullanımındaki farklılık ve değişkenlik, çeşitlilik, benzerlerinden farklı olma ya da aynı lafzı tekrar etmekten kaçınma olarak da açıklanmıştır. (Ahmet Sait Sıcak, Kur’an’da Benzer Mana ve Lafızlarda Tefennün, Cumhuriyet İlahiyat Dergisi)
Allah (c.c) peygamberimize bu olaylardan haberdar olmayan senin onlara bu tür haberler vermen ki onların da bunların bazılarından haberi yoktu, akılla izah edilebilir bir şey değildir derken bilmeyen birinin onlara haber veriyor olmasının imkânsızlığını, akıllarını kullananlara izah için onlarla alay edercesine varlığının delili olarak sunmaktadır. Cenab-ı Hak sanki, "Senin, bütün bunları orada bulunmadan, onları müşahede etmeden ve onlardan bunu öğrenmeden haber vermende, senin peygamber olduğuna apaçık bir delalet bulunmaktadır" demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allahu Teâlâ bu ayet-i kerime ile Hazret-i Muhammed (s.a.v )‘in hak peygamber olduğunu beyan etmektedir. Zira Allah Teâlâ’nın Hazret-i Musa ile konuşması gayba ait bir haberdir. Cahil bir topluluk içerisinde yetişen ve okur yazarlığı olmayan bir zatın böyle bir haberi bilme imkân ve ihtimali yoktur. Bunu ona ancak Allah bildirmiştir. Bu da onun hak Peygamber olduğunu gösterir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)