Kasas Sûresi 76. Ayet

اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ  ٧٦

Şüphesiz Kârûn, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz ona, anahtarlarını (bile taşımak) güçlü bir topluluğa ağır gelecek hazineler verdik. Hani, kavmi kendisine şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ elbette
2 قَارُونَ Karun ق ر ن
3 كَانَ idi ك و ن
4 مِنْ -nden
5 قَوْمِ kavmi- ق و م
6 مُوسَىٰ Musa’nın
7 فَبَغَىٰ azgınlık etti ب غ ي
8 عَلَيْهِمْ onlara karşı
9 وَاتَيْنَاهُ ve ona vermiştik ا ت ي
10 مِنَ -den
11 الْكُنُوزِ hazineler- ك ن ز
12 مَا ki
13 إِنَّ muhakkak
14 مَفَاتِحَهُ onun anahtarları ف ت ح
15 لَتَنُوءُ ağır geliyordu ن و ا
16 بِالْعُصْبَةِ bir topluluğa ع ص ب
17 أُولِي sahibi ا و ل
18 الْقُوَّةِ kuvvet ق و ي
19 إِذْ hani
20 قَالَ demişti ki ق و ل
21 لَهُ ona
22 قَوْمُهُ kavmi ق و م
23 لَا
24 تَفْرَحْ şımarma ف ر ح
25 إِنَّ şüphesiz
26 اللَّهَ Allah
27 لَا
28 يُحِبُّ sevmez ح ب ب
29 الْفَرِحِينَ şımarıkları ف ر ح
 

Tefsirlerde Karun, Hz. Mûsâ’nın amcasının oğlu ve Firavun’un yüksek seviyede bir görevlisi olarak tanıtılmakta, İsrâiloğulları’na karşı zalimlik ve taşkınlık ettiği rivayet edilmektedir. Hz. Mûsâ’ya önce iman etmiş, fakat daha sonra hırsı ve kıskançlığı yüzünden ona karşı çıkmıştır. Rivayete göre İsrâiloğulları içinde dinî mâlûmatı en geniş olan kimseydi. İlmi ve servetiyle övünür, soydaşlarına karşı büyüklük taslardı. Ne var ki inançsızlığı, kibir ve gururu yüzünden helâk olup gitmiştir (Taberî, XX, 105-106; Şevkânî, IV, 179; İbn Âşûr, XX, 175; Karun’un topluma karşı baskıcı tutumu hakkında ayrıca bk. Ankebût 29/39-40). “Ekip” diye çevirdiğimiz usbe kelimesi, on yahut daha çok (kırka kadar) kişiden oluşan, birbirine sıkı sıkıya bağlı güçlü bir cemaat” anlamına gelmektedir (İbn Âşûr, XII, 222). Burada kinaye yoluyla Karun’un servetinin çokluğu ifade edilmektedir.

77. âyetteki öğüt, Allah’a ve peygamberine iman ederek aydınlanmış müminlerin öğüdüdür. Dünyadan nasibin unutulmaması iki şekilde anlaşılabilir: a) Asıl amaç âhiret yurdunu kazanmaktır, ancak dünya nimetlerinden de meşru şekilde yararlanmak gerekir. b) Bağlama daha uygun olan açıklama ise şöyledir: Dünya hayatı, ebedî âlemdeki hayata göre çok kısadır; kul bunu unutup dünya ebedî imiş gibi kendini ona kaptırmamalı, dünyasını âhireti için değerlendirmelidir.

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 245-246
 
Riyazus Salihin, 616 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cennet ile cehennem münakaşa ettiler.
Cehennem:
- Bende zorbalar ve kibirliler var, dedi.
Cennet:
- Bende yalnız zayıflar ve yoksullar var, dedi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ onların çekişmesini şöyle halletti:
- Ey cennet! Sen benim rahmetimsin, dilediğime seninle merhamet ederim.
Ey cehennem! Sen de benim azâbımsın. Dilediğime seninle azâb ederim. Ben her ikinizi de dolduracağım.”
(Müslim, Cennet 34; Buhârî, Tefsîru sûre (50), 1, Tevhid, 25. Ayrıca bk. Tirmizî, Cennet 22)
 

اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

قَارُونَ  kelimesi  اِنَّ ‘in ismi olup fetha ile mansubdur. Gayr-ı munsariftir. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنَّ ‘in haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir. مِنْ قَوْمِ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  مُوسٰى  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَغٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  بَغٰى  fiiline mütealliktir.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  


 وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مِنَ الْكُنُوزِ  car mecruru mef’ûl olan zamirin mahzuf haline müteallilktir.

مَٓا  müşterek ism-i mevsûl amili  اٰتَيْنَا ‘nın ikinci mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اِنَّ مَفَاتِحَهُ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

مَفَاتِحَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  تَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ  cümlesi  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَنُٓوأُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir.  بِ  ta’diyyedir.  بِالْعُصْبَةِ  car mecruru  تَنُٓوأُ  fiiline mütealliktir.  اُو۬لِي  kelimesi  عُصْبَةِ ‘nin sıfatı olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ي ‘dir.  الْقُوَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 

 

 

اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  لَهُ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir.  قَوْمُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli  لَا تَفْرَحْ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَفْرَحْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur.  لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.  الْفَرِح۪ينَ  mef’ûlün bih olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

قَارُونَ  kelimesi Harun gibi yabancı bir isimdir. Yabancı ve marife bir kelime olduğu için gayr-i munsariftir. Şayet  قرن  kökünden  فاعول  vezninde Arapça bir isim olsaydı munsarif olurdu. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

يُحِبُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حبب ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ قَوْمِ , nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

بَغٰى عَلَيْهِمْ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile ,  اِنَّ ’nin haberi olan  كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Hudus, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بَغٰى عَلَيْهِمْ  ifadesindeki istilâ manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Karun’un, kavmine karşı yaptığı azgınlık, halkın üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Bu cümle istînâfi ibtidâiyyedir. Bazı Mekkeli kâfirlerin durumlarına örnek teşkil etmesinden dolayı kıssayı hatırlatmak için gelmiştir. Bu kâfirler Velid bin Muğire ve Ebu Cehil bin Hişam gibi onların efendileriydi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  


 وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.  Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اٰتَيْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اٰتَيْنَاهُ  fiiline müteallik  مِنَ الْكُنُوزِ  car mecruru, konudaki önemine binaen ikinci mef’ûle takdim edilmiştir.

اٰتَيْنَاهُ  fiilinin ikinci mef’ûlu konumundaki ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ  cümlesi,  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. 

 اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan taşımak, kaldırmak fiili, مَفَاتِحَهُ  ‘ya isnad  edilerek, anahtarlar, bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte taşıyan kavimdir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Ya da sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. 

اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ  izafeti, لَتَنُٓوأُ  fiiline müteallik car-mecrur  بِالْعُصْبَةِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

لَتَنُٓوأُ المفاتح ; Bu, kalb (Cümlenin iki öğesinin yer değiştirmesi) dir. Bu duruma bağlı olarak ögenin işlevi değiştiğinden yüklemin farklı ögeye isnad edilmesi istiare oluşumuna imkân verir. Söz konusu ayette yer değişme ( عُصْبَ - مَفَاتِحَ arasındadır) üslubu üzere istiâre vardır. Çünkü  لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ  ’nin asıl manası; ‘’Anahtarlar, topluluğun güçlükle belini doğrultup kaldırıyordu’’ şeklindedir. Ancak kastedilen mana, topluluğun o anahtarları güçlükle taşımasıdır. Yani anahtarların sayılarının çok, saplarının ağır olmasından dolayı topluluk onları zor taşıyordu. Ancak anahtarlar, bu topluluğun onları zor kaldırıp güçlükle taşımasının sebebi olunca sanki anahtarlar, o topluluğa ağır gelip meşakkatle ve güçlükle kaldırıyormuş gibi anlatılmıştır. (Bu yoruma göre bu ifade, zor kaldırıp güçlükle taşıma (نَوْ ) eylemi, gerçek öznesi olan topluluğa değil de bu eylemin sebebi olan anahtarlara isnad edilmesi sebebiyye ilgisi ile aklî mecaz olur) (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)

آتَى  fiili,  اَعْطَى  fiili birbirinden farklıdır:

1- آتَى  fiilindeki hemze,  اَعْطَى  fiilindeki ayn harfinden daha kuvvetlidir. Bunun için daha geniş ve kapsamlıdır, önemli şeyler için kullanılır.  اَعْطَى  ise hem az, hem de çok şeyler için kullanılır. Eta; mal, mülk, hikmet, peygamberlerin doğruluğuna delâlet eden ayetlerin verilmesi gibi konularda kullanılmıştır.  اَعْطَى ise te'den daha yüksek ve açık olan mechur olan tı harfinden dolayı zahir olan durumlarda kullanılır. Neredeyse tamamen mala ait durumlarda kullanılır.

2-آتَى  fiili, maddi ve manevi konularda ve  اَعْطَى  fiilinin kullanılmasının güzel olmadığı yerlerde kullanılır.

3- اَعْطَى  mülk edinme manasını taşır, bu mana  آتَى  fiilinde yoktur.

4- آتَى  fiiliyle verilen şey geri alınabilir, halbuki  اَعْطَى  fiili böyle değildir. Çünkü onda mülk edinme manası vardır.

5- Madem ki  اَعْطَى  fiili sahiplik olma manasını taşıyor, o halde bu, ihtisas sebebi olur. Çünkü bir kişi sahibi olduğu şeyde istediği gibi tasarruf edebilir, onu isterse yanında tutar, isterse dilediğine verir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1)

Allah Teâlâ,  قَارُونَ  hakkında da  وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ  [Ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı] buyurmuştur. Nihayet Yüce Allah, bunları ondan çekip almış ve onu da sarayını da yere batırmıştır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)    

 

 

اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ

 

Müstenefe olarak fasılla gelen cümleye dahil olan zaman zarfı  اِذْ , takdiri اذكر (Hatırla, düşün!) olan mahzuf fiile mütealliktir. 

Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam  قَالَ لَهُ قَوْمُهُ  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُ , ihtimam için fail olan  قَوْمُهُ ’ya, takdim edilmiştir.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَا تَفْرَحْ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  تَفْرَحْ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

تَفْرَحْ - فَبَغٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Zaman ismi olan  اِذْ ‘in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26) 


 اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi, ta’liliye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-i celâl müsnedün ileyh, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan 

 لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ  cümlesi müsneddir. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

لَا تَفْرَحْ - فَرِح۪ينَ  kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak, tıbâkı selb, reddü’l-acüz ale’s-sadr;  قَوْمُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesi, bazı değişikliklerle Kur’ânda bir çok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. 

Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi, 29)