بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِضِيَٓاءٍۜ اَفَلَا تَسْمَعُونَ ٧١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَرَأَيْتُمْ | gördünüz mü? |
|
| 3 | إِنْ | eğer |
|
| 4 | جَعَلَ | kılsa |
|
| 5 | اللَّهُ | Allah |
|
| 6 | عَلَيْكُمُ | üzerinize |
|
| 7 | اللَّيْلَ | geceyi |
|
| 8 | سَرْمَدًا | sürekli |
|
| 9 | إِلَىٰ |
|
|
| 10 | يَوْمِ | gününe kadar |
|
| 11 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 12 | مَنْ | kimdir? |
|
| 13 | إِلَٰهٌ | ilah |
|
| 14 | غَيْرُ | başka |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 16 | يَأْتِيكُمْ | size getirecek |
|
| 17 | بِضِيَاءٍ | ışık |
|
| 18 | أَفَلَا |
|
|
| 19 | تَسْمَعُونَ | işitmiyor musunuz? |
|
Evrendeki düzen amaca uygunluk bakımından olabileceklerin en mükemmelidir. Bunun tesadüfen olması ihtimali aklen mümkün değildir. Düzenin bozulmadan devam etmesi de tek kudret elinden çıktığını, tek iradeye tâbi olduğunu göstermektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 243Sermede سرمد : سَرْمَدٌ dâimi olan veya sürekli ya da ebedî bir şekilde devam eden demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 2 ayette isim formunda geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Sermet ve sermedîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِضِيَٓاءٍۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli اَرَاَيْتُمْ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifhâm harfidir. رَاَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şartın cevabı mahzuf olup istifhâm cümlesi onu tefsir eder. İtiraziyyedir.
جَعَلَ şart fiili olup fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mahallen meczumdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمُ car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سَرْمَداً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلٰى يَوْمِ car mecruru سَرْمَداً ‘e mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مَنْ اِلٰهٌ cümlesi, amili اَرَاَيْتُمْ ‘ün ikinci mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. مَنْ istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلٰهٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. غَيْرُ kelimesi اِلٰهٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يَأْت۪يكُمْ kelimesi اِلٰهٌ ‘nun ikinci sıfatı olup mahallen merfûdur.
يَأْت۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِضِيَٓاءٍ car mecruru يَأْت۪يكُمْ fiiline mütealliktir.
اِلٰى harf-i ceri mecruruna yönelme, intiha, tahsis, musahabe, zaman zarfı, mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada intiha manasında gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَيْرُ edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَلَا تَسْمَعُونَ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; أصممتم آذانكم. (Kulaklarınız sağır mı..) şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَسْمَعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِضِيَٓاءٍۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ kelimesi çok önemlidir. Aslında bütün ayetlerin başında bir قُلْ lafzı vardır ama önemli olan hususlarda قُلْ lafzı açık olarak söylenmiştir.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَرَاَيْتُمْ , takrîri istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَرَاَيْتُمْ fiili, ilim manasında kullanılmıştır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Akli ve görünmez olan bir bir durum, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
رَاَيْتُمْ kelimesi hemze’nin hazfi ile أرَيْتُمْ şeklinde de okunmuştur; ancak bu kurallı bir hazif değildir. Manası, ‘buna kimin gücü yeter söyleyin’ demektir.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سَرْمَداً kesintisiz, devamlı demektir. Bir şeyin art arda gelmesi manasında سرد kökünden alınmıştır. سَرْمَداً kelimesinin mim’i zaid olup kelime فعْمَلٌ veznindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İstifham takriridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَرَاَيْتُمْ sözündeki fiil ister ‘görmek’, ister ‘bilmek’ manasında olsun, رَاَى fiilinin başına istifham hemzesi gelmiştir. Çünkü ilmen görmekte, kalple görülen şeyin neredeyse gözle görülür gibi zuhur ve inkişaf ettiği manası vardır. Burada soru rû’yetin üzerinde gerçekleştiği şeyin hakikati hakkındadır. بصائر 'in (idrakin) gördüğü şey, بصار 'ın (gözün) gördüğü şeye ilave olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.72)
رَاَيْتَكُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir. ك ise Basra ekolüne göre ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır.
Bu ayette رَاَيْتُمْ kelimesinin sonuna eklenen ك zamiri hazf edilmiştir. Zira kendisinden önce hitabın tekidini gerektirecek herhangi bir gafletle ilgili bir söz geçmemiştir. Böylece onların sarsılması ve tenbih (uyarılması) sadece azabın hatırlatılmasıyla gerçekleşmiştir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müstenefe olan اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ terkibi, اَرَاَيْتُمْ fiiliyle mef’ûlü arasında, şart üslubunda gelmiş itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasındaki جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَداً cümlesi, şarttır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكُمُ , mef’ûl olan الَّيْلَ ’ye, ihtimam için takdim edilmiştir.
İkinci mef’ûlun bih سَرْمَداً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ car-mecruru, سَرْمَداً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şartın cevabının öncesinin delaletiyle hazf edilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mezkür şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِلٰى harf-i ceri intihâ-i gaye içindir. Buradaki gaye dünyanın zamanlarını kapsaması manasınadır. Onun ebedi olmadığına vurgu yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِضِيَٓاءٍ cümlesi, اَرَاَيْتُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Istifham ismi مَنْ mübteda, اِلٰهٌ haberdir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
غَيْرُ اللّٰهِ izafeti اِلٰهٌ için birinci, müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eden يَأْت۪يكُمْ بِضِيَٓاءٍ cümlesi ikinci sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
بِضِيَٓاءٍ , gündüz’den kinayedir.
Ayette zamir makamında zahir olarak Allah isminin ikinci kez zikredilmesinde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.
Geldi anlamındaki اتى fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
الَّيْلَ - بِضِيَٓاءٍۜ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
الَّيْلَ - يَوْمِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَنْ istifhamı inkâridir. Onlar gecenin ve gündüzün yaratıcısının Yüce Allah’tan başkası olmadığını kabul ediyorlardı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaîdini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَأْت۪يكُمْ fiilinin iki yerde de muhatab zamiriyle gelmesindeki hikmet: Allah’ın gündüzü ve geceyi yaratmasının insanlar için bir nimet olduğuna işaret içindir. Allah’ın tekliğine delil getirilirken verilen nimetin hatırlatılması manası idmac edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَفَلَا تَسْمَعُونَ
Ayetin fasılası, takdiri أصممتم آذانكم (Kulaklarınız sağır mı..) olan, mukadder istînâfa matuftur.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Hemze, inkâri istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
رَاَيْتُمْ - تَسْمَعُونَ , kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
İstifham müşriklere hitap edildiğinde tevbih (azarlamak) için, müminlere hitap edildiğinde ise tahzir (uyarı) için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,En’am/32)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
اَفَلَا تَعْقِلُونَ cümlesi çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise “Yaptığınız şeyin çirkin olduğuna akıl erdiremiyor musunuz ki bu fiillerin kötülüğü sizi onları yapmaktan alıkoymuyor? Adeta akılları örtülmüş kimseler gibisiniz. Çünkü akıl bu tür şeylerden kaçınır, bunları reddeder.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Araf/169)
Bu atıf harflerinin ( ثمَّ ve فَ ) hemzeden önce geldiği ayetlerde, hemze bazen inkâr bazen -nefy bulunmak şartıyla- takrir veya tevbih ifade eder. Bazen hemzeden sonra gelen فَ harfi bu ayette olduğu gibi sebebiyye olabilir. Yani, ‘böyle olursa da işitmeyecek misiniz?’ demektir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ ٧٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَرَأَيْتُمْ | baksanıza |
|
| 3 | إِنْ | eğer |
|
| 4 | جَعَلَ | kılsa |
|
| 5 | اللَّهُ | Allah |
|
| 6 | عَلَيْكُمُ | üzerinize |
|
| 7 | النَّهَارَ | gündüzü |
|
| 8 | سَرْمَدًا | sürekli |
|
| 9 | إِلَىٰ |
|
|
| 10 | يَوْمِ | gününe kadar |
|
| 11 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 12 | مَنْ | kimdir? |
|
| 13 | إِلَٰهٌ | ilah |
|
| 14 | غَيْرُ | başka |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 16 | يَأْتِيكُمْ | size getirecek |
|
| 17 | بِلَيْلٍ | geceyi |
|
| 18 | تَسْكُنُونَ | dinleneceğiniz |
|
| 19 | فِيهِ | onda |
|
| 20 | أَفَلَا |
|
|
| 21 | تُبْصِرُونَ | görmüyor musunuz? |
|
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli اَرَاَيْتُمْ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifhâm harfidir. رَاَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلَ şart fiili olup fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mahallen meczumdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمُ car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir.
النَّهَارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سَرْمَداً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلٰى يَوْمِ car mecruru سَرْمَداً ‘e mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مَنْ اِلٰهٌ cümlesi, amili اَرَاَيْتُمْ ‘ün ikinci mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Şartın cevabı mahzuf olup istifhâm cümlesi onu tefsir eder.
İsim cümlesidir. مَنْ istifhâm ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلٰهٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. غَيْرُ kelimesi اِلٰهٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَأْت۪يكُمْ cümlesi, اِلٰهٌ ‘un ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَأْت۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِلَيْلٍ car mecruru يَأْت۪يكُمْ fiiline mütealliktir. تَسْكُنُونَ cümlesi, لَيْلٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
تَسْكُنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِۜ car mecruru تَسْكُنُونَ fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَلَا تُبْصِرُونَ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُبْصِرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
تُبْصِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بصر ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ kelimesi çok önemlidir. Aslında bütün ayetlerin başında bir قُلْ lafzı vardır ama önemli olan hususlarda قُلْ lafzı açık olarak söylenmiştir.
قُلْ fiilinin mekulü’l- kavli olan اَرَاَيْتُمْ , takrîri istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَرَاَيْتُمْ fiili, ilim manasında kullanılmıştır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Akli ve görünmez olan bir bir durum, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
رَاَيْتُمْ kelimesi hemze’nin hazfi ile أرَيْتُمْ şeklinde de okunmuştur; ancak bu kurallı bir hazif değildir. Manası, ‘buna kimin gücü yeter söyleyin’ demektir.
Ayetin sonunda müradifi zikredilen اَرَاَيْتُمْ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstifham takriridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَرَاَيْتُمْ sözündeki fiil ister ‘görmek’, ister ‘bilmek’ manasında olsun, رَاَى fiilinin başına istifham hemzesi gelmiştir. Çünkü ilmen görmekte, kalple görülen şeyin neredeyse gözle görülür gibi zuhur ve inkişaf ettiği manası vardır. Burada soru rû’yetin üzerinde gerçekleştiği şeyin hakikati hakkındadır. بصائر 'in (idrakin) gördüğü şey, بصار 'ın (gözün) gördüğü şeye ilave olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.72)
رَاَيْتَكُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir. ك ise Basra ekolüne göre ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır.
Bu ayette رَاَيْتُمْ kelimesinin sonuna eklenen ك zamiri hazf edilmiştir. Zira kendisinden önce hitabın tekidini gerektirecek herhangi bir gafletle ilgili bir söz geçmemiştir. Böylece onların sarsılması ve tenbih (uyarılması) sadece azabın hatırlatılmasıyla gerçekleşmiştir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müstenefe olan اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ terkibi, اَرَاَيْتُمْ fiiliyle mef’ûlü arasında, şart üslubunda gelmiş itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasındaki اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ cümlesi, şarttır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكُمُ , mef’ûl olan النَّهَارَ ’ya, ihtimam için takdim edilmiştir.
İkinci mef’ûl سَرْمَداً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ car-mecruru, سَرْمَداً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şartın cevabının öncesinin delaletiyle hazf edilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mezkür şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِلٰى harf-i ceri intihâ-i gaye içindir. Buradaki gaye dünyanın zamanlarını kapsaması manasınadır. Onun ebedi olmadığına vurgu yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ cümlesi, اَرَاَيْتُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Istifham ismi مَنْ mübteda, اِلٰهٌ haberdir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
غَيْرُ اللّٰهِ izafeti اِلٰهٌ için birinci, يَأْت۪يكُمْ بِلَيْلٍ ile تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ cümleleri, ikinci ve üçüncü sıfatlardır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Her iki cümle de hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette zamir makamında zahir olarak Allah isminin ikinci kez zikredilmesinde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.
Geldi anlamındaki اتى fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ cümlesindeki geceye ait zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gece, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Gece vakitlerinde dinlenen kişiler, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı gece ve gündüz nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.
الَّيْلَ - النَّهَارَ kelimeleri arasında ise tıbak-ı icâb sanatı vardır.
مَنْ istifhamı inkâridir. Onlar gecenin ve gündüzün yaratıcısının Yüce Allah’tan başkası olmadığını kabul ediyorlardı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaîdini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَأْت۪يكُمْ fiilinin iki yerde de muhatab zamiriyle gelmesindeki hikmet: Allah’ın gündüzü ve geceyi yaratmasının insanlar için bir nimet olduğuna işaret içindir. Allah’ın tekliğine delil getirilirken verilen nimetin hatırlatılması manası idmac edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سَرْمَداً kesintisiz, devamlı demektir. Bir şeyin art arda gelmesi manasında سرد kökünden alınmıştır. سَرْمَداً kelimesinin mim’i zaid olup kelime فعْمَلٌ veznindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ cümlesinde birçok nimeti içinde barındıran nimeti hatırlattığı için idmâc sanatı vardır.
Bu nimet sükunet nimetidir. Bu nimetler; dinlenme, sıcaktan korunma, sayesinde tefekkür ve amel ettiğimiz sinir sisteminin enerjisini yenileme ve düşmandan korunma lezzetlerini içerir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَأْت۪يكُمْ بِلَيْلٍ [Geceyi size kim getirecek?] cümlesi azarlama ve susturma ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اَفَلَا تُبْصِرُونَ
Ayetin fasılası, takdiri هل انتم اعمى؟ (Kör müsünüz?) olan, mukadder istînâfa matuftur.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Hemze, inkâri istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
رَاَيْتُمْ - لَا تُبْصِرُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı, رَاَيْتُمْ - تُبْصِرُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Gündüzden bahsederken تُبْصِرُونَ fiili, geceden bahsederken تَسْمَعُونَ fiilinin seçimi mürâât-ı nazîr sanatının, lafız-mana uyumu babına güzel bir örnektir.
Önceki ayetle bu ayet arasında güzel bir mukabele oluşmuştur.
Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
İstifham müşriklere hitap edildiğinde tevbih (azarlamak) için, müminlere hitap edildiğinde ise tahzir (uyarı) için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,En’am/32)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Bu atıf harflerinin ( ثمَّ ve فَ ) hemzeden önce geldiği ayetlerde, hemze bazen inkâr, bazen -nefy bulunmak şartıyla- takrir veya tevbih ifade eder.
Bazen hemzeden sonra gelen فَ harfi bu ayette olduğu gibi sebebiyye olabilir. Yani, böyle olursa da işitmeyecek misiniz? demektir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
Son iki ayette gece ve gündüzün kıyamete kadar uzatılması durumunda Allah’tan başkasının bir söz hakkı olmadığı, tenasübe uygun olarak zikredilmiş ve gece ile ilgili ayetin sonunda dinlemeye gündüzle ilgili ayetin sonunda da görmeye vurgu yapılarak bu uyum pekiştirilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
وَمِنْ رَحْمَتِه۪ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٧٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنْ | -nden dolayı |
|
| 2 | رَحْمَتِهِ | rahmeti- |
|
| 3 | جَعَلَ | var etti |
|
| 4 | لَكُمُ | sizin için |
|
| 5 | اللَّيْلَ | geceyi |
|
| 6 | وَالنَّهَارَ | ve gündüzü |
|
| 7 | لِتَسْكُنُوا | dinlenmeniz için |
|
| 8 | فِيهِ | onda |
|
| 9 | وَلِتَبْتَغُوا | ve aramanız için |
|
| 10 | مِنْ | -ndan |
|
| 11 | فَضْلِهِ | O’nun lutfu- |
|
| 12 | وَلَعَلَّكُمْ | ve umulur ki |
|
| 13 | تَشْكُرُونَ | şükredersiniz |
|
Sekene سكن :
سُكُونٌ sükûn, bir nesnenin hareketliliğinin ardından sâbit/hareketsiz veya durağan hale gelmesidir. Bu kelime bir yerde yaşamak/ikamet etmek manasında da kullanılır. İsmi mekanı مَسْكَنٌ şeklinde gelir, çoğulu ise مَساكِنٌ dur.
سَكَنٌ hem zihnen rahatlamaya, bir şeye dayanmaya ve sukûnete hem de kendisiyle sukûnet bulunan şeye denir.
Yine سَكَنٌ kendisiyle sukûnete kavuşulan ve huzur bulunan ev/meskendir.
سِكِّينٌ bıçak demektir. Kesilen canlının hareketini sona erdirdiği için böyle adlandırılmıştır.
Fetih, 48/4. ayette geçen سَكِينَةٌ sekînet sözcüğüne gelince bununla ilgili üç görüş vardır: 1- Müminin kalbine sekinet vererek onu sakinleştiren ve ona emniyet hissi veren bir melektir. 2- O akıldır. Eğer akıl sahibini şehvete meyletmekten ve korkudan alıkoyarsa ona sekînet denir. 3- Bazıları ise سَكَنٌ ve سَكِينَةٌ kavramlarının aynı olup korkunun giderilmesi anlamına geldiğini ifade etmişlerdir.
Son olarak مِسْكِينٌ kelimesi hiçbir şeyi olmayan kimseye denir ve fakirden daha düşük bir seviyededir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de pek çok farklı formda 69 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri sukûnet, sâkin, sekine, mesken, meskun, miskin, teskin, müsekkin ve iskandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمِنْ رَحْمَتِه۪ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مِنْ sebebiyyedir. مِنْ رَحْمَتِه۪ car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمُ car mecruru جَعَلَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. النَّهَارَ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
لِ harfi, تَسْكُنُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle جَعَلَ fiiline mütealliktir.
تَسْكُنُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ car mecruru تَسْكُنُوا fiiline mütealliktir. لِتَبْتَغُوا atıf harfi وَ ‘la لِتَسْكُنُوا fiiline matuftur.
لِ harfi, تَبْتَغُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle جَعَلَ fiiline mütealliktir.
تَبْتَغُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ فَضْلِه۪ , car mecruru لِتَبْتَغُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada baz manasında gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبْتَغُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; لعلّكم ترزقون (Rızıklandırılmanız için) şeklindedir.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَشْكُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَمِنْ رَحْمَتِه۪ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ رَحْمَتِه۪ car-mecruru amili olan جَعَلَ fiiline, rahmete dikkat çekmek ve zihinlere iyice yerleştirmek için, جَعَلَ fiiline müteallik لَكُمْ car-mecruru ise ihtimam için mef’ûl olan الَّيْلَ ’e, takdim edilmiştir.
وَالنَّهَارَ mef’ûl olan الَّيْلَ ‘ye tezat nedeniyle atfedilmiştir.
Sebep bildiren cer harfi لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ cümlesi, harfi cerle birlikte جَعَلَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ cümlesindeki geceye ait zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gece, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Gece vakitlerinde dinlenen kişiler, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Aynı üsluptaki وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ cümlesi masdar tevilinde, yine جَعَلَ fiiline müteallik olmak üzere önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Veciz ifade kastına matuf رَحْمَتِه۪ ve فَضْلِه۪ izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire izafe edilen رَحْمَتِ ve فَضْلِ kelimeleri tazim edilmiştir. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
رَحْمَتِ - فَضْلِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
النَّهَارَ - الَّيْلَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, لِتَسْكُنُوا - لِتَبْتَغُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ cümlesiyle, لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı gece ve gündüz nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.
Ayette leff ve neşr sanatı vardır.
Burada gece ve gündüz kelamın başında tafsilen zikredilen kelimelerdir. Bunlar leff’i temsil eder. Bazıları buna tayy da demiştir. Arkadan gelen onda sükûn bulmanız için ve fazlından arayasınız diye sözleri ise neşri temsîl eder. Bunlar, muhatabın hangisinin hangi zamanda yapılacağını anlayacağı varsayılarak tayin edilmeksizin gelmiştir. Eğer tayin edilerek zikredilseydi bu durumda leff ve neşr sanatı değil taksim sanatı olurdu. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Burada iki tane tıbâk vardır. Gündüz ve gece arasındaki tıbâk zâhirdir. Sükûnet ve Allah’ın fazlından aramak arasındaki tıbâk ise hafîdir. Çünkü sükûnetin mukabili harekettir. Allah’ın fazlından aramak ise hareketi gerektirdiği için sükûnetin zıddı olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Bu ayet-i kerîmede gece ve gündüz bir araya getirilmiştir. Bunlar Allah Teâlâ’nın kulları üzerindeki nimetlerindendir. Rahmetinin bir tezâhürüdür. Daha sonra da zamanın gece ve gündüz şeklinde yaratılmasının hikmeti zikredilmiştir. Geceleri sükûn bulmak, gündüzleri de hareket edip çalışmak içindir. Bu hareket, yeryüzünde fesad çıkarmak için değil Allah’ın fazlından aramak ve maslahat için olmalıdır. Bunun için ayet-i kerîmede Allah’ın fazlından bölümü ilave edilmiştir. Çünkü hareket fesad için de maslahat için de olabilir. Ama Allah’ın fazlı sadece ıslahı ifade eder. Dolayısıyla ikinci bölümde de sükûnet ve fazîleti aramak şeklinde iki zıd zikredilmiştir. İşte ayetin hem başında, hem de sonunda iki zıddın zikredilmesi mümini bu nîmet üzerinde düşünmeye sevk eder. Niçin zaman gündüz ve gece olarak yaratılmıştır? Kıyamet gününe kadar sadece gündüz ya da sadece gece olsaydı hayat nasıl olurdu? İşte böylece Allah Teâlâ önceki ayetler üzerinde tefekküre davet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
مِنْ harf-i ceri ba’diyet manasında gelmiştir. Çünkü Allah’ın insanlara olan rahmeti pek çok çeşidi ve tek tek her biriyle tasdik edilen külli bir hakikattir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ cümlesi, rızık istemek ve elde etmek için çalışmaktan kinaye olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ayetin fasılası, takdiri لعلّكم ترزقون (Rızıklandırılmanız için) olan, mukadder istînâfa matuftur.
لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَشْكُرُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin, fiil cümlesi olması hükmü takviye etmiştir.
‘Umulur ki’ anlamında olan لَعَلَّ , Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinden “umulur ki şükrederler” şeklinde değil, ”şükretsinler diye” anlamına gelir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)
Cenab-ı Hak, 71. ayetin sonunda, "Hâlâ dinlemeyecek misiniz?" buyurmuş, 73. ayetin sonunda, "Hâlâ görmeyecek misiniz?" buyurmuştur. Çünkü bunların maksadı, duydukları ve gördükleri şeylerden tefekkür ve tedebbür açısından istifade edilmesidir. Binaenaleyh onlar bu istifadeyi yapmayınca duymayanlar ve görmeyenler olarak kabul edilmişlerdir. Kelbî, Hak Teâlâ'nın, "Hâlâ dinlemeyecek misiniz?" hitabının manasının, "Hâlâ bunları yapana itaat etmeyecek misiniz"; "Hâlâ görmeyecek misiniz?" hitabının manasının ise, "üzerinde olduğunuz hatanızı ve dalaletinizi görmeyecek misiniz?" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Eğer, "Cenab-ı Hak, "İçinde dinleneceğiniz bir geceyi..." demiş olduğu gibi, "içinde tasarruf edebileceğiniz bir gündüzü" demeli değil miydi?" denirse, biz deriz ki: Bu ifadede, "güneşin ışığı" demek olan "ziya" kelimesinin getirilmesi, kendisine taalluk eden menfaatlerin çokluğundan ötürüdür. Yoksa bu, sadece geçimle ilgili tasarruflar değildir. Karanlık (gece) ise, bu şekilde değildir. Cenab-ı Hak, "ziya"nın peşi sıra, "Hâlâ dinlemeyecek misiniz?" hitabını getirmiştir. Çünkü dinlemek ve duymak, o ziyanın (ışığın) faydalarını anlamak ve anlatmak için, gözün idrak edemediği şeyleri idrake vesiledir. Gecenin peşi sıra da, "Hâlâ görmeyecek misiniz?" buyurulmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَتَذَكَّرُونَ fiili تفعّل babındadır. Bu bab fiile mutavaat, tekellüf (çaba), ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. Bu babta en çok kullanılan anlam tekellüftür .
Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan bu cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iktibas sanatıdır. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ٧٤
Bu soru, yukarıda 62. âyette geçen sorunun aynıdır (cevabı hakkında bilgi için bk. 62-64. âyetler). Sorunun burada tekrar edilmesi, günahkârların dünyadaki tutumlarını aklen hiçbir şekilde haklı gösterebilecek durumda olmadıklarını vurgulamak içindir. Nitekim bir sonraki âyette de bu hususa dikkat çekilmektedir.
Müfessirlere göre 75. âyette her ümmetten çıkarılacağı bildirilen şahitten maksat peygamberlerdir (Taberî, XX, 104; Şevkânî, IV, 178; İbn Âşûr, XX, 173). Yüce Allah, bütün insanları mahşerde bir araya topladığında her milletin peygamberini çağırıp kendisinden o millete vaktiyle Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ edip etmediğini, tebliğ ettiyse nasıl cevap verdiklerini soracak ve onlar hakkında tanıklık etmesini isteyecektir; Hz. Muhammed de kendi ümmeti hakkında tanıklık edecektir (bk. Nisâ 4/41).
Allah’tan başka tanrıların var olduğunu iddia edenlere, “Kesin delilinizi getirin!” denilerek iddialarını ispatlamaları istenecektir. Bunu ispatlamaları mümkün olmadığı için cevap veremeyeceklerdir. Dünyada iken bâtıl bir inançla kendilerine şefaat edeceğine inandıkları düzmece tanrıları da ortalıkta gözükmeyecek; nihayet “hakikatin Allah’a mahsus olduğu”, yani yalnız O’nun hakkında “gerçek var olandır” denebileceği, putperestlerin gerçek sayıp tanrı diye niteledikleri nesnelerin ise hakikatte uydurma şeylerden ibaret bulunduğu herkes için ayan beyan ortaya çıkacaktır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 243
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. يُنَاد۪يهِمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُنَاد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ ‘dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَيْنَ istifham ismi, mekân zarfı olup mübtedanın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. شُرَكَٓاءِيَ muahhar mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Çünkü sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl شُرَكَٓاءِ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَزْعُمُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur. تَزْعُمُونَ ‘nin iki mef’ûlüde önceki kelamın delaletiyle mahzuftur. Takdiri, تزعمونهم شركاء (Ortakları olduğunu iddia ettiğiniz) şeklindedir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
يُنَاد۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ muhatap Hz. Peygamberdir.
Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر (Düşün, hatırla!) olan mahzuf bir fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan يُنَاد۪يهِمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiildeki merfû zamir Allah Teâlâ’ya aittir.
Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Önceki ayetteki hitap üslubundan يُنَاد۪يهِمْ ile gayba geçişte iltifat sanatı vardır.
فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
Cümle, atıf harfi فَ ile öncesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tehekküm (istihza) ve tahkir (aşağılama) anlamları taşıdığı için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Soru manası olan mekân zarfı اَيْنَ , mahzuf mukaddem habere müteallıktır. Kısaca izah ve muzâfı tahkir için gelen شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ izafeti, muahhar mübtedadır.
Muahhar mübteda شُرَكَٓاءِيَ için sıfat konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ , nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَان ’nin haberi olan تَزْعُمُونَ , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü, takviye etmiştir.
İki mef’ûle müteaddi olan تَزْعُمُونَ fiilinin mef’ûllerinin hazfi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûllerin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu ayet 62. ayetin aynen tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
[İddia ettiğiniz ortaklarım nerede, der?] yani الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تزعمونهم شركاء demektir ki, iki mef'ûl da hazf edilmiştir, çünkü sözün akışından anlaşılmaktadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
زعم fiili iki mef‘ûl alır. Peki, ayette bu mef‘ûller nerededir? dersen şöyle derim: Mef‘ûllerin ikisi de mahzuftur; ifadenin takdiri الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَهُمْ شُرَكَٓاءِيَ (ortaklarım olduklarını iddia edip durduğunuz şeyler) şeklindedir. Ef‘âl-i kulûb olarak bilinen ظننتُ babında iki mef‘ûlun birden hazfi caizdir; yalnızca biri ile yetinmek doğru olmaz. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ [İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?] cümlesinde, alay etme üslubu kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ فَعَلِمُٓوا اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَنَزَعْنَا | ve çıkarırız |
|
| 2 | مِنْ | -ten |
|
| 3 | كُلِّ | her |
|
| 4 | أُمَّةٍ | ümmet- |
|
| 5 | شَهِيدًا | bir şahid |
|
| 6 | فَقُلْنَا | ve deriz |
|
| 7 | هَاتُوا | getirin |
|
| 8 | بُرْهَانَكُمْ | delilinizi |
|
| 9 | فَعَلِمُوا | bilirler ki |
|
| 10 | أَنَّ | kesinlikle |
|
| 11 | الْحَقَّ | gerçek |
|
| 12 | لِلَّهِ | Allah’a aittir |
|
| 13 | وَضَلَّ | ve sapıp gider |
|
| 14 | عَنْهُمْ | kendilerinden |
|
| 15 | مَا | şeyler |
|
| 16 | كَانُوا | oldukları |
|
| 17 | يَفْتَرُونَ | uyduruyor(lar) |
|
وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَزَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ كُلِّ car mecruru نَزَعْنَا fiiline mütealliktir. اُمَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَه۪يداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
شَه۪يداً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır.“Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ ‘dir. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
هَاتُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni, camid emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بُرْهَانَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
هَاتُوا fiili manayı fiil (isim fiil)dir. Manayı fiil: Yapı itibariyle isim olan, mana itibariyle fiil kabul edilen kelimelerdir. Çekimleri yoktur. Fiil gibi amel ederler. (Fail ve mef’ûl alırlar.) Mazi, muzari ve emir manalı olarak gelebilirler. Manayı fiillerin gelme sebebi; fiilden daha kuvvetli, daha şiddetli oldukları içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَعَلِمُٓوا اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. عَلِمُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
حَقَّ kelimesi اَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لِلّٰهِ car mecruru اَنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. ضَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَنْهُمْ car mecruru ضَلَّ fiiline mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri; يفترونه (O’na iftira ettiğiniz) şeklindedir. İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْتَرُونَ cümlesi, كَانُوا ‘un haberi olarak mahallen mansubdur.
يَفْتَرُونَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يَفْتَرُونَ۟ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki يُنَاد۪يهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَزَعْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Önceki ayetteki gaib zamirden نَزَعْنَا ‘daki azamet zamirine iltifat vardır.
اُمَّةٍ ‘deki nekrelik kesret, شَه۪يداً ’deki ise, nev ve tazim ifade eder.
فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
قُلْنَا fiilinin mekulü’l-kavli olan هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehaddi ve acze düşürme amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
شَه۪يداً - بُرْهَانَكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
نَزَعْنَا fiili sanki olmuş gibi gerçekleşeceğinin kesinliğine delalet etmek için mazi fiil olarak getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada نَزَعْنَا fiilinde نَا [Biz] kipinin kullanılması, bu hususun son derece önemli ve bu halin pek korkunç olduğunu göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
النَّزْعُ : Bir şeyin içinde karışmış olarak bulunan bir şeyi çekip çıkarmaktır. Burada topluluktan bir kısım insanı çıkarmak manasında istiare olunmuştur. Tıpkı Meryem suresi 69. ayet gibi: “ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِن كُلِّ شِيعَةٍ أيُّهم أشَدُّ عَلى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا [Sonra her bir topluluktan, Rahman’a karşı en isyankâr olanları mutlaka çekip çıkaracağız.]” (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هاتُوا fiili, isim fiildir. ‘Arzedin, sunun’ manasındadır. هاتِ kesra üzere mebnidir. Allah Teâlâ’nın daha önce Bakara suresi 111. ayetinde “قُلْ هاتُوا بُرْهانَكم إنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (De ki: Eğer doğru kimseler iseniz delilinizi getirin)” diye geçtiği gibidir. Arz etmek, göstermek için istiare olunmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İbn Manzur, açıkça هات fiilinin هاتيُي - هاتى ‘den emir olduğunu, bu fiilin mazi ve muzarisinin öldüğünü belirtmekte; dolayısıyla fiil ölümü sebebiyle diğer sıygaları gelmeyerek câmid olduğunu söylemiştir. İbn Hişâm ve el-Anŧâkî gibi nahivciler, هات ‘nin talep manasını ifade etmesi ve muhataba ى ’sını kabul etmesi sebebiyle fiil kabul edildiğini ifade etmektedirler. هات fiili Kur’an’da هاتوا şeklinde dört yerde emir fiili olarak cemi müzekker sıygada geçmektedir: Bakara, 2/111; Enbiyâ, 21/24; Kasas, 28/75.Neml, 27/64. (Yusuf Doğan, Arapçada Kelime Yapisi Açısından Tartışılan Câmid Fiiller Ve Câmidlik Sebepleri)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)
فَعَلِمُٓوا اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ
Cümle, atıf harfi فَ ile … قُلْنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ , masdar teviliyle عَلِمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu konumundadır. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur لِلّٰهِ , tekid ve mastar harfi اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Önceki azamet zamirden bu cümlede mehabeti artırarak tehditte mübalağa için ism-i celilin zahir olarak zikredilmesinde, tecrîd, ıtnâb ve iltifat sanatları vardır.
Müsnedün ileyh الْحَقَّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Ayetin atıfla gelen son cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi sıygada gelerek hudus, sebat temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , fail olan ism-i mevsûle durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için takdim edilmiştir.
ضَلَّ fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin mübhem bir yapıya sahip ism-i mevsûlle marife yapılışı, müsnedün ileyhin zikrinden kaçınmak ve onun ne kadar kötü olduğunu muhataba hissettirmek amacına matuftur.
كَانَ ’nin haberi olan تَفْتَرُونَ muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
الضَّلالُ : Asıl manası yola hidayet edilmemektir. Burada mecaz olarak kullanılmış, bir şeyin akla gelmemesi manasında istiare olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ ٧٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | elbette |
|
| 2 | قَارُونَ | Karun |
|
| 3 | كَانَ | idi |
|
| 4 | مِنْ | -nden |
|
| 5 | قَوْمِ | kavmi- |
|
| 6 | مُوسَىٰ | Musa’nın |
|
| 7 | فَبَغَىٰ | azgınlık etti |
|
| 8 | عَلَيْهِمْ | onlara karşı |
|
| 9 | وَاتَيْنَاهُ | ve ona vermiştik |
|
| 10 | مِنَ | -den |
|
| 11 | الْكُنُوزِ | hazineler- |
|
| 12 | مَا | ki |
|
| 13 | إِنَّ | muhakkak |
|
| 14 | مَفَاتِحَهُ | onun anahtarları |
|
| 15 | لَتَنُوءُ | ağır geliyordu |
|
| 16 | بِالْعُصْبَةِ | bir topluluğa |
|
| 17 | أُولِي | sahibi |
|
| 18 | الْقُوَّةِ | kuvvet |
|
| 19 | إِذْ | hani |
|
| 20 | قَالَ | demişti ki |
|
| 21 | لَهُ | ona |
|
| 22 | قَوْمُهُ | kavmi |
|
| 23 | لَا |
|
|
| 24 | تَفْرَحْ | şımarma |
|
| 25 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 26 | اللَّهَ | Allah |
|
| 27 | لَا |
|
|
| 28 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 29 | الْفَرِحِينَ | şımarıkları |
|
Tefsirlerde Karun, Hz. Mûsâ’nın amcasının oğlu ve Firavun’un yüksek seviyede bir görevlisi olarak tanıtılmakta, İsrâiloğulları’na karşı zalimlik ve taşkınlık ettiği rivayet edilmektedir. Hz. Mûsâ’ya önce iman etmiş, fakat daha sonra hırsı ve kıskançlığı yüzünden ona karşı çıkmıştır. Rivayete göre İsrâiloğulları içinde dinî mâlûmatı en geniş olan kimseydi. İlmi ve servetiyle övünür, soydaşlarına karşı büyüklük taslardı. Ne var ki inançsızlığı, kibir ve gururu yüzünden helâk olup gitmiştir (Taberî, XX, 105-106; Şevkânî, IV, 179; İbn Âşûr, XX, 175; Karun’un topluma karşı baskıcı tutumu hakkında ayrıca bk. Ankebût 29/39-40). “Ekip” diye çevirdiğimiz usbe kelimesi, on yahut daha çok (kırka kadar) kişiden oluşan, birbirine sıkı sıkıya bağlı güçlü bir cemaat” anlamına gelmektedir (İbn Âşûr, XII, 222). Burada kinaye yoluyla Karun’un servetinin çokluğu ifade edilmektedir.
77. âyetteki öğüt, Allah’a ve peygamberine iman ederek aydınlanmış müminlerin öğüdüdür. Dünyadan nasibin unutulmaması iki şekilde anlaşılabilir: a) Asıl amaç âhiret yurdunu kazanmaktır, ancak dünya nimetlerinden de meşru şekilde yararlanmak gerekir. b) Bağlama daha uygun olan açıklama ise şöyledir: Dünya hayatı, ebedî âlemdeki hayata göre çok kısadır; kul bunu unutup dünya ebedî imiş gibi kendini ona kaptırmamalı, dünyasını âhireti için değerlendirmelidir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 245-246اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
قَارُونَ kelimesi اِنَّ ‘in ismi olup fetha ile mansubdur. Gayr-ı munsariftir. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنَّ ‘in haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنْ قَوْمِ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. مُوسٰى muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَغٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْهِمْ car mecruru بَغٰى fiiline mütealliktir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْكُنُوزِ car mecruru mef’ûl olan zamirin mahzuf haline müteallilktir.
مَٓا müşterek ism-i mevsûl amili اٰتَيْنَا ‘nın ikinci mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اِنَّ مَفَاتِحَهُ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
مَفَاتِحَ kelimesi اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. تَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ cümlesi اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَنُٓوأُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. بِ ta’diyyedir. بِالْعُصْبَةِ car mecruru تَنُٓوأُ fiiline mütealliktir. اُو۬لِي kelimesi عُصْبَةِ ‘nin sıfatı olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ي ‘dir. الْقُوَّةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ
Fiil cümlesidir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. قَوْمُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli لَا تَفْرَحْ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَفْرَحْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْفَرِح۪ينَ mef’ûlün bih olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
قَارُونَ kelimesi Harun gibi yabancı bir isimdir. Yabancı ve marife bir kelime olduğu için gayr-i munsariftir. Şayet قرن kökünden فاعول vezninde Arapça bir isim olsaydı munsarif olurdu. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنْ قَوْمِ , nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
بَغٰى عَلَيْهِمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile , اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Hudus, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَغٰى عَلَيْهِمْ ifadesindeki istilâ manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Karun’un, kavmine karşı yaptığı azgınlık, halkın üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Bu cümle istînâfi ibtidâiyyedir. Bazı Mekkeli kâfirlerin durumlarına örnek teşkil etmesinden dolayı kıssayı hatırlatmak için gelmiştir. Bu kâfirler Velid bin Muğire ve Ebu Cehil bin Hişam gibi onların efendileriydi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اٰتَيْنَاهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اٰتَيْنَاهُ fiiline müteallik مِنَ الْكُنُوزِ car mecruru, konudaki önemine binaen ikinci mef’ûle takdim edilmiştir.
اٰتَيْنَاهُ fiilinin ikinci mef’ûlu konumundaki ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ cümlesi, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan taşımak, kaldırmak fiili, مَفَاتِحَهُ ‘ya isnad edilerek, anahtarlar, bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte taşıyan kavimdir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ya da sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ izafeti, لَتَنُٓوأُ fiiline müteallik car-mecrur بِالْعُصْبَةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَتَنُٓوأُ المفاتح ; Bu, kalb (Cümlenin iki öğesinin yer değiştirmesi) dir. Bu duruma bağlı olarak ögenin işlevi değiştiğinden yüklemin farklı ögeye isnad edilmesi istiare oluşumuna imkân verir. Söz konusu ayette yer değişme ( عُصْبَ - مَفَاتِحَ arasındadır) üslubu üzere istiâre vardır. Çünkü لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ ’nin asıl manası; ‘’Anahtarlar, topluluğun güçlükle belini doğrultup kaldırıyordu’’ şeklindedir. Ancak kastedilen mana, topluluğun o anahtarları güçlükle taşımasıdır. Yani anahtarların sayılarının çok, saplarının ağır olmasından dolayı topluluk onları zor taşıyordu. Ancak anahtarlar, bu topluluğun onları zor kaldırıp güçlükle taşımasının sebebi olunca sanki anahtarlar, o topluluğa ağır gelip meşakkatle ve güçlükle kaldırıyormuş gibi anlatılmıştır. (Bu yoruma göre bu ifade, zor kaldırıp güçlükle taşıma (نَوْ ) eylemi, gerçek öznesi olan topluluğa değil de bu eylemin sebebi olan anahtarlara isnad edilmesi sebebiyye ilgisi ile aklî mecaz olur) (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
آتَى fiili, اَعْطَى fiili birbirinden farklıdır:
1- آتَى fiilindeki hemze, اَعْطَى fiilindeki ayn harfinden daha kuvvetlidir. Bunun için daha geniş ve kapsamlıdır, önemli şeyler için kullanılır. اَعْطَى ise hem az, hem de çok şeyler için kullanılır. Eta; mal, mülk, hikmet, peygamberlerin doğruluğuna delâlet eden ayetlerin verilmesi gibi konularda kullanılmıştır. اَعْطَى ise te'den daha yüksek ve açık olan mechur olan tı harfinden dolayı zahir olan durumlarda kullanılır. Neredeyse tamamen mala ait durumlarda kullanılır.
2-آتَى fiili, maddi ve manevi konularda ve اَعْطَى fiilinin kullanılmasının güzel olmadığı yerlerde kullanılır.
3- اَعْطَى mülk edinme manasını taşır, bu mana آتَى fiilinde yoktur.
4- آتَى fiiliyle verilen şey geri alınabilir, halbuki اَعْطَى fiili böyle değildir. Çünkü onda mülk edinme manası vardır.
5- Madem ki اَعْطَى fiili sahiplik olma manasını taşıyor, o halde bu, ihtisas sebebi olur. Çünkü bir kişi sahibi olduğu şeyde istediği gibi tasarruf edebilir, onu isterse yanında tutar, isterse dilediğine verir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1)
Allah Teâlâ, قَارُونَ hakkında da وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ [Ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı] buyurmuştur. Nihayet Yüce Allah, bunları ondan çekip almış ve onu da sarayını da yere batırmıştır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)
اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ
Müstenefe olarak fasılla gelen cümleye dahil olan zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر (Hatırla, düşün!) olan mahzuf fiile mütealliktir.
Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam قَالَ لَهُ قَوْمُهُ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُ , ihtimam için fail olan قَوْمُهُ ’ya, takdim edilmiştir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَا تَفْرَحْ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen تَفْرَحْ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
تَفْرَحْ - فَبَغٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Zaman ismi olan اِذْ ‘in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ
Ayetin son cümlesi, ta’liliye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-i celâl müsnedün ileyh, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan
لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ cümlesi müsneddir. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
لَا تَفْرَحْ - فَرِح۪ينَ kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak, tıbâkı selb, reddü’l-acüz ale’s-sadr; قَوْمُ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesi, bazı değişikliklerle Kur’ânda bir çok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir.
Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi, 29)
وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَابْتَغِ | ve iste (ara) |
|
| 2 | فِيمَا | içinde |
|
| 3 | اتَاكَ | sana verdiği |
|
| 4 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 5 | الدَّارَ | yurdunu |
|
| 6 | الْاخِرَةَ | ahiret |
|
| 7 | وَلَا | ve |
|
| 8 | تَنْسَ | unutma |
|
| 9 | نَصِيبَكَ | nasibini |
|
| 10 | مِنَ | -dan |
|
| 11 | الدُّنْيَا | dünya- |
|
| 12 | وَأَحْسِنْ | ve iyilik et |
|
| 13 | كَمَا | gibi |
|
| 14 | أَحْسَنَ | iyilik ettiği |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 16 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 17 | وَلَا | ve |
|
| 18 | تَبْغِ | isteme |
|
| 19 | الْفَسَادَ | bozgunculuk |
|
| 20 | فِي |
|
|
| 21 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 22 | إِنَّ | çünkü |
|
| 23 | اللَّهَ | Allah |
|
| 24 | لَا |
|
|
| 25 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 26 | الْمُفْسِدِينَ | bozguncuları |
|
وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ابْتَغِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مَٓا ve masdar-ı müevvel ف۪ي harf-i ceriyle ابْتَغِ fiiline mütealliktir. ف۪ي sebebiyyedir.
اٰتٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celal fail olup damme ile merfûdur. الدَّارَ ikinci mef’ûlü bih olup fetha ile mansubdur. الْاٰخِرَةَ kelimesi الدَّارَ ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ابْتَغِ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اٰتٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَنْسَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
نَص۪يبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الدُّنْيَا car mecruru نَص۪يبَ ‘e müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَحْسِنْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مَٓا masdariyyedir. مَٓا ve masdar-ı müevvel كَ harf-i ceriyle amili اَحْسَنَ ‘nin mahzuf mef’ûlün mutlakına mütealliktir.
اَحْسَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru اَحْسَنَ fiiline mütealliktir.
اَحْسَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حسن ‘dir.
وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَبْغِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. الْفَسَاد mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru تَبْغِ fiiline mütealliktir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir.Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْمُفْسِد۪ينَ mef’ûlün bih olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ‘dir.
مُفْسِد۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Karun’un kavminin sözleri, devam etmektedir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَٓا , harfi-cerle birlikte ابْتَغِ fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan اٰتٰيكَ اللّٰهُ , hudus, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ابْتَغِ fiiline müteallik ف۪يمَٓا car-mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
الدَّارَ lafzı, وَابْتَغِ fiilinin mef’ûlüdür. الْاٰخِرَةَ ise الدَّارَ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah'ın verdiği nimetler, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü nimetler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu nimetlerle Harun arasındaki irtibatı tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا
Mekulü’l-kavle matuf olan cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الدُّنْيَا - لْاٰخِرَةَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.
Malik dedi ki: Bu, israfa gitmeksizin yemek ve içmektir. Nasibinden kastın kefen olduğu söylenmiştir. İşte bu kesintisiz bir öğüttür. Sanki şöyle demiş gibidirler: Sen şu kefen diye bilinen nasibin dışında, malının tümünü terkedip gideceğini unutma! (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)
İki cümle arasında vav ile gelmiş parantez içi (itiraziyye) cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ولا تَنْسَ نَصِيبَكَ cümlesindeki nehiy ibâha (mübahlık) manasında kullanılmıştır. Unutmak, terk etmekten kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
النَّصِيبُ ; pay, hisse demektir. النَّصْبِ şeklinde فَعِيلٌ kalıbındadır. Çünkü kime ne verilirse onun nasibi olur ve onun için ayrılır. النَّصِيبِ kelimesinin zamire muzaf olması onun hakkı olduğuna delalet (işaret) eder. Katade dedi ki: Dünya hissesinin tamamı helâldir. Dolayısıyla bu ayet, nehiy (yasaklama) sıygasının caizlik (ibâha) anlamında kullanılmasına bir örnektir. مِن ba'diyet içindir. Dünyadan kastedilen ise, onun nimetidir. Dolayısıyla manası şöyledir: Senin payın, dünya nimetlerinin bazısıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Teşbih harfi ك sebebiyle mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl ما ’nın sıla cümlesi olan اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredildiği için mufassaldır.
وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِ cümlesi atıf harfi وَ ‘la öncesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen فَسَادَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekandaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِ cümlesi ile وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
فَسَادَ - اَحْسَنَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî, لَا تَبْغِ - ابْتَغِ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
اَحْسِنْ - اَحْسَنَ ve ابْتَغِ - تَبْغِ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kâf teşbih içindir. ”ما“ masdariyyedir. Yani كَإحْسانِ اللَّهِ إلَيْكَ (Allah'ın sana ihsan etmesi gibi) demektir. Müşebbeh, أحْسِنْ den alınmış ihsan etmektir. Yani إحْسانًا شَبِيهًا بِإحْسانِ اللَّهِ إلَيْكَ. Teşbihin manası ‘’her nimetin şükrü kendi cinsinden olur’’’ şeklindedir. Bu kâf harfi nahivciler arasında talil için olan kâf diye adlandırılması yaygındır. Benzeri şua ayettir: واذْكُرُوهُ كَما هَداكُمْ (Bakara/198). İşin doğrusu talil manasının teşbihten ortaya çıktığıdır, bu mana kâf harfinin manalarından değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümleden murad, onun işlemekte olduğu zulüm ve haksızlıklardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ
Ayetin son cümlesi, ta’liliye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-i celâl müsnedün ileyh, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan
لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ cümlesi müsneddir. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Allah lafzı ayette iki kez zikredilmiştir. Verilen haberin kesinliğini ifade ve hükmün illetini bildirmek için zamir makamında açık ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمُفْسِد۪ينَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الْفَسَادَ - الْمُفْسِد۪ينَ , kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Sâmerrâî, Beyâni Tefsir Metodu, Yasin Sûresi)
إنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ المُفْسِدِينَ [Allah bozguncuları sevmez] cümlesi, ifsadın yasaklanmasının illetidir. Çünkü kulların Allah'ın sevmediği şeyleri yapması caiz değildir. Karun, İsrail dini üzerinde tevhid inancına sahipti. Fakat o, Musa'nın vaatlerinden ve getirdiği kanunlardan kuşku duyuyordu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لا تَبْغِ الفَسادَ في الأرْضِ cümlesinin atfı, ihsan (iyilik) ile fesadı (bozgunculuk yapmayı) birbirine karıştırmama uyarısı içindir. Zaten ihsanı emretmek, fesadın yasaklanmasını gerektirir. Bunun; ayrıca ifade edilmesi ihsanın ve kötülüğün kaynakları sayılınca bir şeye iyilikle birlikte kötülük yapmanın ihsan sayılmayacağı unutulabilmesi dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin bu son cümlesi, bazı değişikliklerle Kur’ânda bir çok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir.
Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi, 29)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و - نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
İstediklerine odaklanarak ya da kolayına geldiği şekilde yaşamaya başladığında; insan hayatında sıkıntılar belirmeye başlar. Nefsani sıfatları beslendikçe beslenmek ister. Asla doymaz ve şiştikçe şişer. Kalbî sıfatların yanında, insanın bedeni ve psikolojisi de hastalık belirtileri göstermeye başlar. İnsanın hastalanmasının yanında; yaşadığı dünyanın da düzeni bozulur. Hayvanlar da hastalanır. Bunların hepsi bir kısır döngüye dönüşür ve birbirini besler. Zira; istediklerini doyurmaya alışan insan, bunun hep devam etmesini ister.
İstediklerini elde ederek yaşamaya alışan insan, memnuniyetsiz bir kişiliğe sahip olur. Havanın sıcak olmasından, soğuk olmasına; yağmur yağmasından, kar yağmasına; hep bir şikayet sebebi vardır. Artık diline dolanmış, alışkanlık halini almıştır. Öyle ki, bazen tam olarak ne istediğini düşünmeden, yanlış dua ifadeleri kullanır. Olan bir şeyin olmamasını ister, olmayan bir şeyin de olması gerektiğine karar verir. Her istediğini elde ettikçe, bazen şükürden de uzaklaşır. Zira; istemedikleri gözüne batmaya devam etmektedir.
Ey Allahım! Bizi; yaşadığımız dünyanın ve geçtiğimiz yolların kıymetini bilenlerden ve zarar vermekten sakınanlardan eyle. Gecenin ve gündüzün, gökyüzünün maviliğinin ve yağmur bulutlarının, soğuğun ve sıcaklığın; kısacası yarattığın düzenin şükrünü eda edenlerden eyle. Bizi; doğal afetlerden ve hastalıklardan muhafaza buyur. Maddi manevi, her hastalığımızın şifasını ver. İslam’ın sınırlarına teslim olarak; nefsini terbiye edenlerden, aşırılıktan uzaklaşanlardan ve israftan sakınanlardan eyle.
Amin.
***
Denir ki, hizaya getirilmediği sürece nefsin duracağı yoktur. Ömür bittiğinde doyduğunu ya da akıllanacağını iddia etmek yalandan ibarettir. İki cihanda da kazanmak için durdurulmadan durmayı bilmek gerekir.
Dua için ellerini açtığında hatırla, istemenin de bir adabı vardır. Seni senden iyi bilen Allah’a güvenerek, nefsinin kaldırabileceği hayırları istemek gerekir. Zira her şeyin fazlası ya aklı, ya bedeni ya da nefsi hasta eder.
İnsan, yalnız yoklukta zorlanan değildir. Çeşitli nimetlerin varlığı ile ya şükre, ya da nankörlüğe yaklaşır. Ya sadece dünyayı ister, ya da her gün ahireti için çalışır. Ya her şeyi kaybeder ya da Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış halde dirilir.
Ey Allahım! Bize iki cihanda da iyilik ver. Aklımızı, bedenimizi ve nefsimizi; her türlü hastalıktan muhafaza buyur. Mevcut hastalıklarımızın da şifasını ver. Bizi yokluğun ve varlığın zorluklarından ve şımarıklıklarından muhafaza buyur. Gözlerimizi tok ve gönüllerimizi hoş eyle. Bizi takva sahibi ve mütevekkil olan şükür ehlinden eyle.
Amin.