بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَز۪ينَتُهَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟ ٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve ne |
|
| 2 | أُوتِيتُمْ | size verildiyse |
|
| 3 | مِنْ | -den |
|
| 4 | شَيْءٍ | her şey- |
|
| 5 | فَمَتَاعُ | geçimidir |
|
| 6 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 7 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 8 | وَزِينَتُهَا | ve süsüdür |
|
| 9 | وَمَا | olan ise |
|
| 10 | عِنْدَ | yanında |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 12 | خَيْرٌ | daha hayırlıdır |
|
| 13 | وَأَبْقَىٰ | ve daha kalıcıdır |
|
| 14 | أَفَلَا |
|
|
| 15 | تَعْقِلُونَ | aklınızı kullanmıyor musunuz? |
|
Mekke müşriklerine hitap edilerek onların sahip olduğu dünya nimet ve ziynetlerinin geçici, Allah’ın âhirette vereceği nimetlerin ise daha hayırlı ve kalıcı olduğu ifade edilmekte, ardından da 62. âyette bu iki farklı nimetten faydalanacak olan iki grup mukayese edilmektedir. Bu mukayesede, dünyevî sıkıntılara göğüs gererek kararlı bir şekilde doğru yolda yürüyüp bu sayede Allah’ın kendilerine vaad ettiği âhiretteki kalıcı ve güzel nimetlere kavuşacak olanların orada mutlu bir hayat yaşayacaklarına; dünyanın geçici zevklerine aldanıp da âhireti unutanların, kendilerine bahşedilen dünyevî nimetleri kaybetme korkusuyla inanç ve yaşayışta haktan sapanların, böylece o nimetleri kötüye kullananların, nihayet nimetleri Allah’tan başka güçlere isnat ettikleri için Allah huzurunda yargılanacak olanların da mutsuz ve bedbaht olacaklarına işaret edilmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 240
Mete'a متع : مُتُوعٌ uzamak ve yükselmektir. مَتاعٌ ise zamanı uzun bir faydalanma ve hoş vakit geçirmedir.
Fiil olarak şöyle kullanılır: أمتَعَ olarak bir şeyden yararlanmayı uzatmak; tef'il babında مَتَّعَ olarak uzun bir süre yararlanmak. Kur'an-ı Kerim'de dünyayla ilgili مَتَّعَ fiilinin geçtiği her yerde tehdit amaçlanır. Bunun sebebi onun genişleme/rahatlık anlamı da taşımasıdır. إسْتَمْتَعَ fiili ise faydalanmak /zevk almak istemek manasında kullanılır.
مَتاعٌ evde faydalanılan/kullanılan ev eşyasına da denir. مُتْعَةٌ boşanan kadına iddet müddetince faydalanması için verilen nafakadır. مُتْعَةُ النِّكاح deyimi, geçmişte câri olan muvakkat bir nikah akdini ifade eder. Şöyle ki, eskiden bir erkek belirli bir süreye kadar beraber olmak için bir kadınla belirli bir mal üzerine şartlaşıp ona bu malı verirdi ve bu süre sona erince de herhangi bir boşanma olmaksızın ondan ayrılırdı.(Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 70 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri metâ, metâlanmak, emtia, mut'a (nikahı), temettü ve matahtır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَز۪ينَتُهَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَٓا iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اُو۫ت۪يتُمْ şart fiili olup ي üzere mukadder fetha ile mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ شَيْءٍ car mecruru مَٓا ‘nın temyizidir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
مَتَاعُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; هو (O) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَا kelimesi, الْحَيٰوةِ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. ز۪ينَتُهَا atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫ت۪يتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا müşterek ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. عِنْدَ اللّٰهِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. خَيْرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. اَبْقٰىۜ atıf harfi وَ ‘la makabline matuf, mukadder damme ile merfûdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. Atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أغفلتم (Gafil mi oldunuz.) şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْقِلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَز۪ينَتُهَاۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte اُو۫ت۪يتُمْ fiilinin mef’ûlü olan şart ismi مَٓا , fiile takdim edilmiştir. Şart cümlesi olan مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
مِنْ شَيْءٍ car-mecruru مَٓا ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ ile söylenecek şeyin kıymetine dikkat çekmek için muhatap zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır.
اُو۫ت۪يتُمْ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
فَ karinesiyle gelen فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَز۪ينَتُهَاۚ cümlesi, şartın cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , takdiri هو olan mahzuf mübtedanın haberidir.
Müsned olan مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir. وَز۪ينَتُهَا , tezâyüf nedeniyle مَتَاعُ ’a atfedilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مَتَاعُ - ز۪ينَتُهَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Kelam اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَماً اٰمِناً sözündeki gaib ifadeden, اُو۫ت۪يتُمْ ifadesi ile hitap zamirine dönmüştür. Çünkü söz konusu ifadeler kınamanın doğrudan o kimselere tevcih edilmesini gerektirmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ
İstînâfa matuf olan bu cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü ve tezat ilişkisi mevcuttur. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası mahzuftur. عِنْدَ اللّٰهِ , mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, tazim ve haşyet duyguları uyandırmak için اللّٰهِ isminin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.
Önceki cümleyle bu cümle arasında mukabele sanatı vardır.
عِنْدَ اللّٰهِ izafeti, vaadi tazim içindir.
Müsned olan خَيْرٌ ve ona tezâyüf nedeniyle atfedilen اَبْقٰى , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
اَبْقٰى - الدُّنْيَا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟
Ayetin fasılası, takdiri …أغفلتم (Gafil mi oldunuz?) olan, mukadder istînâfa matuftur. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Hemze, inkâri istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Takriri istifham aslinda, inkari istifhamdir. Inkar ise, nefiy manasındadır. Bu durumda nefyeden şey nefye dahil olmuştur. Nefyin nefye dahil olması, müsbet manayı verir. «Allah kuluna kafi değil mi?» (Zümer,36.), «..Rabbiniz değil miyim?» (Araf, 172.) ayetleri buna misaldir. Zemahşeri «..Allah'ın herşeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?» (Bakara, 106.) ayetini de bu kabilden sayar. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Cilt 2 S. 215)
İstifham müşriklere hitap edildiğinde tevbih (azarlamak) için, müminlere hitap edildiğinde ise tahzir (uyarı) için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,En’am/32)
Muhatapların muhakeme eksikliğine ilişkin bu haber, اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟ sözüyle takrir ve kınama sorusu olarak tefri’ (Teferruatlandırma) olmuştur. Çünkü onlar akıllarını hayır yolunda kullanmayınca, aklını fasid edenlerin menzilesine indirildiler ve kendilerine “onlar böyle kimseler midir?” diye soruldu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
اَفَلَا تَعْقِلُونَ cümlesi çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise “Yaptığınız şeyin çirkin olduğuna akıl erdiremiyor musunuz ki bu fiillerin kötülüğü sizi onları yapmaktan alıkoymuyor? Adeta akılları örtülmüş kimseler gibisiniz. Çünkü akıl bu tür şeylerden kaçınır, bunları reddeder.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Araf/169)
Kâfirlerin, ahiret hayatının bekasına sırt çevirip, dünya hayatına bel bağlama konusundaki mantıksızlıkları, geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle, geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تعقُّل kelimesi ve “hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?” ifadesiyle belirtilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
اَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْداً حَسَناً فَهُوَ لَاق۪يهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ ٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَفَمَنْ | kimse midir? |
|
| 2 | وَعَدْنَاهُ | kendisine vadettiğimiz |
|
| 3 | وَعْدًا | bir söz |
|
| 4 | حَسَنًا | güzel |
|
| 5 | فَهُوَ | ve o |
|
| 6 | لَاقِيهِ | muhakkak ona kavuşacak olan |
|
| 7 | كَمَنْ | kimse gibi |
|
| 8 | مَتَّعْنَاهُ | kendisine yaşattığımız |
|
| 9 | مَتَاعَ | geçici zevkini |
|
| 10 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 11 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 12 | ثُمَّ | sonra |
|
| 13 | هُوَ | o |
|
| 14 | يَوْمَ | günü |
|
| 15 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 16 | مِنَ | -den olan |
|
| 17 | الْمُحْضَرِينَ | getirilecekler- |
|
Hadara حضر : حَضَرٌ bedevilik anlamına gelen بَدْوٌ sözcüğünün zıddıdır. حَضَارَةٌ ve حِضَارَةٌ huzurda olmak ve bulunmaktır.
Sonradan hadar (حَضَرٌ) kelimesi bir yer, bir insan veya bir şeyin yanına gelmek, ulaşmak ya da orada hazır bulunmak anlamında bir isim haline getirilmiştir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 25 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri hazır, hazirun, hazret, huzur, müstahzar, hazar ve ihzardır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْداً حَسَناً فَهُوَ لَاق۪يهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. فَ istînâfiyyedir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası وَعَدْنَاهُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. وَعَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَعْداً mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. حَسَناً kelimesi وَعْداً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَاق۪يهِ mübtedanın haberi olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَنْ müşterek ism-i mevsûl كَ harf-i ceriyle mübteda مَنْ ‘in mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası مَتَّعْنَاهُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
مَتَّعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مَتَاعَ mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَتَّعْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi متع ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
لَاق۪ي ; sülâsî mücerredi لقى olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ
İsim cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَوْمَ zaman zarfı الْمُحْضَر۪ينَ ‘e mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir surenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُحْضَر۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
اَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْداً حَسَناً فَهُوَ لَاق۪يهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا
فَ , istînâfiyye, hemze istifham harfidir.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle istifham üslubunda geldiği halde soru dışında, tevbih ve inkâr manası taşıdığı için, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Tercihi itiraf etmede daha etkili ve daha beliğ olsun diye, Cenab-ı Hak bu cümleyi, soru cümlesi şeklinde îrâd etmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in haberi mahzuftur. كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا car- mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.
مَنْ ’in sıla cümlesi olan وَعَدْنَاهُ وَعْداً حَسَناً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümle mef’ûlu mutlak olan وَعْداً ile tekid edilmiştir.
حَسَناً kelimesi وَعْداً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَهُوَ لَاق۪يهِ cümlesi, atıf harfi فَ ile sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan لَاق۪يهِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Teşbih harfi sebebiyle mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, ilk mevsûlün mahzuf haberine mütealliktir. مَنْ ’in sılası olan مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle mef’ûlu mutlak olan مَتَاعَ ile tekid edilmiştir.
Ayetteki teşbih, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmel, benzetme edatı zikredildiği için mürsel teşbihtir.
وَعَدْنَاهُ ve مَتَّعْنَاهُ fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
وَعَدْنَاهُ وَعْداً حَسَناً cümlesiyle, مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi arasında mukabele oluşmuştur.
وَعَدْنَاهُ - وَعْداً ve مَتَّعْنَاهُ - مَتَاعَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstifham, teşbih harfi كَ ile birlikte benzerliği inkar manasında olduğu için kullanılmıştır. Mana ise şöyledir; Çünkü acil ve fani nimetlerin ehli ile ebedi ve ertelenmiş nimetlerin ehli bir olmadığı gibi, bu iki fırka da eşit değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Vaadin gerçekleşeceğini açıklayan فَهُوَ لَاق۪يهِ cümlesi mu’tarızadır. فَ ise sebebiyyedir.(Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Mef’ûlu mutlak, lafzî tekitlerden biridir. Mef’ûlu mutlakta temel anlam tekiddir. Bütün çeşitlerinde tekid bulunur. Amilin masdarı olarak geldiğinde mef’ûlu mutlakta tekid, temel anlam; çeşit ve sayı ifade ettiğinde ise ikincil anlam olarak kullanılır. Mef’ûlu mutlakta masdarlar, mecazî anlam ifade etmez. Masdar, fiiliyle birlikte kullanıldığında mecâz olma ihtimali ortadan kalkar. (Doç.Dr. Mehmet Akif Özdoğan, Arap Dilinde Lafız Ve Anlam Açısından Mefûl-ü Mutlak)
Ayet-i Kerimede, dünya ehli ile ahiret ehli arasındaki farklılık vurgulanmıştır. Yani, bu açık farklılık ortada iken, bu iki grup birbirine denk tutulur mu? Elbette tutulmaz. En yüce vaatle kendisine ikramda bulunulan mümin, tehditle ve ahirette cehenneme atılma ile hor görülen kâfir gibi değildir. Kâfirin bu durumu dünyadaki bir saatlik şehveti karşılığıdır. Nitekim bazen bir saatlik bir şehvet, sahibini uzun zaman devam eden bir üzüntüye boğar. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ
Ayetin son cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile ikinci mevsûlün sılasına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
ثُمَّ edatı, birbirine bağlanan öğelerin arasında kısa da olsa bir süre sonra gerçekleştiklerini ifade eder. Yani, terahî ifade eder.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede icâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ , mahzuf habere mütealliktir.
Zaman zarfı يَوْمَ الْقِيٰمَةِ , amili olan الْمُحْضَر۪ينَ ’ye ihtimam için takdim edilmiştir.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Cümle ‘Kıyamet günü huzurda olacaklar’ anlamının yanında ‘hesaba çekilecekler’ manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
الْمُحْضَر۪ينَ , ism-i mefûl vezninde gelmiştir.
Azaba duçar olan kimseler için مُحْضَر۪ينَ lafzının tahsis edilmesi, Kur'an'a ait bir örftür. Çünkü Cenab-ı Hak, [Hazır bulundurulanlardan olacaksın…] (Saffat / 57) ve [Onlar, behemehal ihzaren getirilecekler…] (Saffat / 158) buyurmuştur. Bu kelimenin lafzında da, bu manayı ihzar vardır. Çünkü ihzar, mükellefiyeti susturmayı ve boyun eğdirmeyi ihsas ettirmektedir. Bu ise, lezzet meclislerine değil, sıkıntı ve meşakkat meclislerine uygun düşer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ٦٢
Birtakım varlıkları veya kişileri Allah’a ortak koşanlar âhirette hesaba çekildiklerinde Allah onlara, “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?” diye soracaktır. Allah’ın yargısının aleyhlerine gerçekleştiğini gören kimseler, özellikle toplumlarına yanlış inanç ve değer ölçüleri empoze eden din ve düşünce önderleri, zorba liderler kendileri nasıl öncekilerin telkin ve teşvikleriyle azmış, doğru yoldan çıkmışlarsa onlardan devraldıkları düşünce ve hayat tarzını sonrakilere telkin ederek onları azdırıp yoldan çıkardıklarını itiraf ederler. Bununla birlikte onların kendilerine değil, arzularına kul olduklarını; bu konuda kendilerinin, herhangi bir günahları bulunmadığını da Allah’a arzederler. Ancak örneklik ve telkinleriyle toplumlarının yanlış yola girmelerine sebep oldukları için bu savunmaları işe yaramayacaktır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 240-241
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. يُنَاد۪يهِمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُنَاد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli, اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ ‘ dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَيْنَ istifhâm ismi, mekân zarfı olup mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شُرَكَٓاءِيَ muahhar mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl شُرَكَٓاءِ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَزْعُمُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَزْعُمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. تَزْعُمُونَ ‘nin iki mef’ûlüde önceki kelamın delaletiyle mahzuftur. Takdiri; تزعمونهم شركاء (Ortaklar iddia ediyorlar) şeklindedir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
يُنَاد۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر (Düşün, hatırla!) olan mahzuf bir fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan يُنَاد۪يهِمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiildeki merfû zamir Allah Teâlâ’ya aittir.
وَعَدْنَاهُ - يُنَاد۪يهِمْ kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. Önceki ayetteki azamet zamirinden, gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
Cümle, atıf harfi فَ ile öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Soru manasında olan mekân zarfı اَيْنَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شُرَكَٓاءِيَ izafeti, muahhar mübtedadır. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
İstifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tehekküm (istihza) ve tahkir (aşağılama) anlamları taşıdığı için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَيْنَ kelimesi, içerisinde kendisine ortak koşulanların bulunduğu mekânı soran istifham ifadesi olmakla birlikte, o gün(din günü) o iddia edilen ortakların kaybolmalarından kinaye olarak kullanılmıştır. Yani olumsuzluk manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstifham, ortakların olmadığından kinayedir. Nefy manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
شُرَكَٓاءِيَ izafeti, kısaca izah ve muzâfı tahkir içindir.
شُرَكَٓاءِيَ [Benim ortağım] ifadesi onların yanlış inancına mebnidir. Burada onlarla alay edilmektedir. Mef‘ûllerin ikisi de mahzuftur; ifadenin takdiri الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تزعمونهم شركاء (ortaklarım olduklarını iddia edip durduğunuz şeyler) şeklindedir. Ef‘âl-i kulûb olarak bilinen ظننت fiilinde iki mef‘ûlun birden hazfi caizdir; yalnızca biri ile yetinmek doğru olmaz. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl;Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Muahhar mübteda olan شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ , nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan تَزْعُمُونَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.
İki mef’ûle müteaddi olan تَزْعُمُونَ fiilinin mef’ûllerinin hazfi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûllerin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ [İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?] cümlesinde, alay etme üslubu kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
قَالَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَغْوَيْنَاۚ اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ تَبَرَّأْنَٓا اِلَيْكَۘ مَا كَانُٓوا اِيَّانَا يَعْبُدُونَ ٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | derler |
|
| 2 | الَّذِينَ | olanlar |
|
| 3 | حَقَّ | hak |
|
| 4 | عَلَيْهِمُ | üzerlerine |
|
| 5 | الْقَوْلُ | söz |
|
| 6 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 7 | هَٰؤُلَاءِ | şunlardır |
|
| 8 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 9 | أَغْوَيْنَا | azdırdıklarımız |
|
| 10 | أَغْوَيْنَاهُمْ | onları azdırdık |
|
| 11 | كَمَا | gibi |
|
| 12 | غَوَيْنَا | kendimiz azdığımız |
|
| 13 | تَبَرَّأْنَا | uzak olduğumuzu |
|
| 14 | إِلَيْكَ | sana arz ederiz |
|
| 15 | مَا | zaten |
|
| 16 | كَانُوا | onlar değildi |
|
| 17 | إِيَّانَا | bize |
|
| 18 | يَعْبُدُونَ | tapanlardan |
|
قَالَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَغْوَيْنَاۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası حَقَّ عَلَيْهِمُ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
حَقَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَلَيْهِمُ car mecruru حَقَّ fiiline mütealliktir. الْقَوْلُ fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavli رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ ‘dir.
İsim cümlesidir. İşaret zamiri هٰٓؤُ۬لَٓاءِ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , işaret ismi هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَغْوَيْنَاۚ ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اَغْوَيْنَاۚ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
اَغْوَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غوي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ
Cümle, mübteda هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. اَغْوَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel كَ harf-i ceriyle اَغْوَيْنَاهُمْ ‘e mütealliktir.
غَوَيْنَاۚ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur.
تَبَرَّأْنَٓا اِلَيْكَۘ مَا كَانُٓوا اِيَّانَا يَعْبُدُونَ
Fiil cümlesidir. تَبَرَّأْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَۘ car mecruru تَبَرَّأْنَٓا fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. Ta’liliyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُٓوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ‘nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اِيَّانَا يَعْبُدُونَ cümlesi, كَانُوا ‘nun haberi olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir اِيَّانَا mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَعْبُدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَبَرَّأْنَٓا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi تبر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
قَالَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَغْوَيْنَاۚ اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ cümlesi, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıla cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمُ , fail olan الْقَوْلُ ’ye ihtimam için takdim edilmiştir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَغْوَيْنَاۚ اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada olan رَبَّنَا izafetinde, mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellimin Allah Teâlâ’dan destek ve inayet beklediğinin işaretidir.
Nidanın cevabı olan هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَغْوَيْنَاۚ اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle haberî isnad formunda geldiği halde dua manasındadır. Muktezâ-i zâhirin hilafına kelam olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Müsnedin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tahkir içindir.
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan اَغْوَيْنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ’nin haberi olan اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar anlamları katmıştır.
Teşbih harfi sebebiyle mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, اَغْوَيْنَاهُمْ fiiline mütealliktir. مَا ‘nın sıla cümlesi olan غَوَيْنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredildiği için mufassaldır.
اَغْوَيْنَاهُمْ - غَوَيْنَاۚ ve قَالَ - الْقَوْلُ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَغْوَيْنَاۚ - الَّذ۪ينَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette geçen الْقَوْلُ (söz)'den maksat, Cenab-ı Hakk'ın, "Kesinlikle, cehennemi cin ve ins ile dolduracağım" (Secde, 13) hükmünün onlar hakkında gerçekleşmesidir. O halde, tabirinin anlamı, "o sözün gereği kendilerine hak ve vâcip oldu..." demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْقَوْلُ kelimesinde elif lamla marifeliğinin cins için olduğu açıktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَغْوَيْنَاهُمْ ifadesi haber, كَ mahzuf masdarın sıfatıdır. İfadenin takdiri şöyledir: اَغْوَيْنَاهُمْ فَغَوَوْ غَيَّا مِثْلَ مَا غَوَيْنَا yani onları azdırdık, onlar da tıpkı bizim azdığımız gibi bir azgınlık ile azdılar! Bununla şunu kastetmektedirler: Bizler, üzerimizdeki azdırıcı güçlerin baskı ve zorlamasıyla -yahut bu güçler bizi azgınlığa çağırarak, bunu bize cazip gösterdikleri için- değil, kendi tercihimizle azdık. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Aleyhlerine hüküm sabit olan reisleri, onların ortakları olan şeytanlardır. Yahut onların, Allah'tan başka ilâh edindikleri, yani bütün emir ve yasaklarında itaat ettikleri reisleridir. Onların aleyhinde hükmün sabit olması, hükmün gereğinin sabit ve tahakkuk etmesi demektir. Bu söz, "Yemin olsun ki, cehennemi cinlerden ve insanlardan dolduracağım." ayeti ile diğer ceza vaatleri ayetleridir.Bu hüküm, onlara uyanlara da şamil olduğu halde, reislerinin bu hükme tahsis edilmesi, küfürde ve azabı hak etmekte asıl olmalarından dolayıdır. Nitekim bu, "Yemin olsun ki, senden ve sana uyanlardan cehennemi dolduracağını." ayetinden de anlaşılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
تَبَرَّأْنَٓا اِلَيْكَۘ
Fasılla gelen istînâf cümlesi, mekulü’l-kavle dahildir. Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَبَرَّأْنَٓا fiili, لجأنا manasındadır. (https://tafsir.app/aljadwal/28/63)
مَا كَانُٓوا اِيَّانَا يَعْبُدُونَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfî nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden, menfi isim cümlesi lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur اِيَّانَا , önemine binaen amili olan تَعْبُدُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan تَعْبُدُونَ cümlesi كَان ‘nin haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
يَعْبُدُونَنا olarak değil de اِيَّانَا zamirin يَعْبُدُونَ fiiline takdimiyle gelen terkip, fasılaya riayetle birlikte teberri’nin önemi dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Onlardan berî olduk sana döndük, onlardan ve heveslerine uyarak tercih ettikleri küfürden berî olduk. Bu da geçen cümleyi tespit etmektedir. Bunun içindir ki, atıf edatı almamıştır. [Onlar bize ibadet etmiyorlardı] cümlesi de böyledir. Yani bize ibadet etmiyorlardı, ancak kendi heva ve heveslerine ibadet ediyorlardı. مَا كَانُٓو 'daki مَا edatının masdariye olduğu da söylenmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَق۪يلَ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ وَرَاَوُا الْعَذَابَۚ لَوْ اَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ ٦٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقِيلَ | ve denir ki |
|
| 2 | ادْعُوا | çağırın |
|
| 3 | شُرَكَاءَكُمْ | koştuğunuz ortakları |
|
| 4 | فَدَعَوْهُمْ | onları çağırırlar |
|
| 5 | فَلَمْ | fakat |
|
| 6 | يَسْتَجِيبُوا | çağrısına cevap vermezler |
|
| 7 | لَهُمْ | bunların |
|
| 8 | وَرَأَوُا | ve karşılarında görürler |
|
| 9 | الْعَذَابَ | azabı |
|
| 10 | لَوْ | ne olurdu |
|
| 11 | أَنَّهُمْ | onlar |
|
| 12 | كَانُوا | idi |
|
| 13 | يَهْتَدُونَ | yola gelseler |
|
وَق۪يلَ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ وَرَاَوُا الْعَذَابَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mekulü’l-kavl ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ cümlesi, naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
ادْعُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. شُرَكَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
دَعَوْ mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَسْتَج۪يبُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru يَسْتَج۪يبُوا fiiline mütealliktir. رَاَوُا atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
رَاَوُا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَۚ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَج۪يبُوا fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi جوب ‘dir.
Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
لَوْ اَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ
لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olup mahallen merfûdur. Takdiri; ثبت (Sabit oldu) şeklindedir. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri; ما رأوا العذاب في الآخرة. (Ahiretteki azabı görselerdi) şeklindedir.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu isim cümlesi اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَهْتَدُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَهْتَدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir.Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَوْ şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يَهْتَدُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدي ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَق۪يلَ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ وَرَاَوُا الْعَذَابَۚ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki قَالَ الَّذ۪ينَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ق۪يلَ fiilinin mekulü’l kavli olan ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ق۪يلَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır.
Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
فَدَعَوْهُمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile وَق۪يلَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile دَعَوْهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi sıygadan menfî muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَرَاَوُا الْعَذَابَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَرَاَوُا الْعَذَابَ [Azabı gördüler] ifadesinde istiare vardır. Azap görülecek bir şeye benzetilerek durumun korkunçluğu ifade edilmiştir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Ya da görmek fiili maruz kaldılar anlamında istiare edilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
ادْعُوا - دَعَوْهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَسْتَج۪يبُوا - ادْعُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vukû bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fiille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
لَوْ اَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki ayette لَوْ اَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ cümlesi, şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Ayetin başında takdiri ثبت (Sabit oldu) olan fiil mahzuftur.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Tekit ve masdar harfi اَنَّٓ ile tekid edilmiş اَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ cümlesi masdar teviliyle, mahzuf fiilin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Masdar-ı müevvel cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan كَانُوا يَهْتَدُونَ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin haberi يَهْتَدُونَ ise, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Takdiri ما رأوا العذاب في الآخرة (Ahirette azap görmezlerdi.) olan cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bazılarına göre ayetteki لَوْ temenni içindir. Buna göre ayetin manası: ”Onlar temenni ederler ki sapıklar değil, hidayete erenlerden olsalardı." (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَل۪ينَ ٦٥
“O gün kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır” ifadesi yargılama sırasında suçluların, kendilerini savunacak ve cezadan kurtaracak hiçbir mâkul söz ve meşrû mazeret bulamayacaklarını ifade etmektedir. Birbirlerine de herhangi bir şey soramayacaklardır; çünkü cevap alabilseler bile bu cevabın faydası olmayacaktır. 67. âyet ise Allah’a ortak koşmaktan vazgeçip peygamberin getirdiği mesajı kabul eden ve güzel işler yapanların âhirette kurtuluşa ereceklerini ifade eder.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 241
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَل۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. يُنَاد۪يهِمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُنَاد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli, مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَل۪ينَ ‘dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَاذَٓا istifham ismi, amili اَجَبْتُمُ ‘ün mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَجَبْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. الْمُرْسَل۪ينَ mef’ûlü bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
يُنَاد۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dır.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَجَبْتُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi جوب ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُرْسَل۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَل۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر (Düşün, hatırla!) olan mahzuf bir fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan يُنَاد۪يهِمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiildeki merfû zamir Allah Teâlâ’ya aittir.
فَيَقُولُ مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَل۪ينَ cümlesi, فَ ile يُنَاد۪يهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَل۪ينَ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
İstifham ismi, مَاذَٓا ‘nın fiile takdim edilmesi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, tahkir ve tevbih manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَجَبْتُمُ fiilinin mef’ûlü olan الْمُرْسَل۪ينَ ism-i mef'ûl vezninde gelmiştir.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا يَتَسَٓاءَلُونَ ٦٦
فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ يَوْمَئِذٍ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَمِيَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. عَلَيْهِمُ car mecruru عَمِيَتْ fiiline mütealliktir. الْاَنْـبَٓاءُ fail olup damme ile merfûdur.
يَوْمَئِذٍ zaman zarfı, عَمِيَتْ fiiline mütealliktir. يَوْمَ zaman zarfı إذ ’e muzaftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.
فَهُمْ لَا يَتَسَٓاءَلُونَ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَتَسَٓاءَلُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَسَٓاءَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَتَسَٓاءَلُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır.
Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Müşareket babı olan mufaale babı ile bu bab arasındaki fark: Mufaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile mef’ûl arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen mef’ûl zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا يَتَسَٓاءَلُونَ
فَ , istînâfiyedir. Ayetin ilk cümlesi olan فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ يَوْمَئِذٍ , sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَمِيَتْ fiiline müteallik car mecrur عَلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, fail olan الْاَنْـبَٓاءُ ’ya takdim edilmiştir.
عَمِيَتْ fiiline müteallik zaman zarfı يَوْمَئِذٍ ‘deki ئِذٍ ’in aslı, takdir edilen sükun üzere mebni olan إذ ’dir. Kelimedeki tenvin, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri, يوم إذ يناديهم (Hani seslendiğimiz gün) şeklindedir. Muzâfun ileyh cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَهُمْ لَا يَتَسَٓاءَلُونَ cümlesi, atıf harfi فَ ile … فَعَمِيَتْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يَتَسَٓاءَلُونَ cümlesi haberdir.
İsim cümlesinin müsnedi menfi muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ cümlesinde istiare ve kalb vardır. Körlük, hidayete ermemek manasındadır. Onlar öyle bir hayret ve dehşet içindedirler ki apaçık delilleri göremezler. Ne dediklerini de bilmezler. Sanki bu deliller onlara karşı kör olmuştur. Onları bulamazlar. Aslında kör olup delilleri göremeyen onlardır. Mübalağa için kalb yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ ifadesiyle, onlar o gün bütün haberlerden kör olacaktır. Bunun aksi olarak ifade edilmesi, mübalağa içindir. Bir de şu hakikate işaret etmek içindir: Zihne gelen bilgi, dışarıdan ona ulaşmaktadır. Bu itibarla zihin dışarıya karşı kör olduğu zaman, bilgi edinme imkânı kalmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ [Deliller onlara gizli kaldı] cümlesinde istiare-i tasrîhiyye-i tebeiyye vardır. Şihâb şöyle der: Körlük, doğru yolu bulamamak için müstear olarak kullanıldı. Onlar, delillere yol bulamazlar. Sonra, vurgulu bir şekilde ifade etmek için, fail ile mef’ûlun yeri değiştirildi ve deliller onlara yol bulamaz şekline sokuldu. Aslı, فَعُمُّوا عَنْ أنْباَءِ (delilleri göremediler.) şeklindedir. Gizlilik manası, bu kelimenin kapsamı içine alındı ve عَلَيْ edatı ile geçişli yapıldı. Bu cümlede istiare, kalb ve tazmin gibi bir çok edebî sanat vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
نَبَأ ’nin haberden farkı; ilkinin, Kur’an, kıyamet gibi çok önemli konularla ilgili olmasıdır. Peygamberler de insanın kurtuluş ve saadetini sağlayacak son derece önemli haberler (أنْباَءِ ) getirdiklerinden, nebi olarak nitelenirler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fiille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَعَسٰٓى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ ٦٧
فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَعَسٰٓى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَمَّا şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası تَابَ ‘dir. Îrabdan mahali yoktur.
تَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اٰمَنَ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
عَمِلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَمِلَ atıf harfi وَ ‘la makablline matuftur. صَالِحاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَعَسٰٓى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ cümlesi, mübteda مَنْ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ harfi اَمَّا ‘nın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Fiil cümlesidir. عَسٰٓى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref haberini nasb eder. Tam fiil olarak amel etmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, عَسٰٓى ‘nın faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَكُونَ fetha ile mansub muzari fiildir. يَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ car mecruru يَكُونَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا ; yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî, talebî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının tahyir ve ibaha, haberî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))
اٰمَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُفْلِح۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَعَسٰٓى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ
Şart üslubundaki terkipte فَ istînâfiyye, اَمَّا ; şart, tafsil ve tekid edatıdır. اَمَّا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً , şarttır.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Şart harfi olması için kendisinden sonra فَ harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا cümleye tekid anlamı kazandırır’’demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)
اَمَّا şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَمَّا , haberin mübtedaya isnadını tekid eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Câsiye/31, C. 6, s. 267)
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , mübtedadır. Mevsûlün sılası olan تَابَ , hudûs, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır
Aynı üslupta gelen اٰمَنَ ve وَعَمِلَ صَالِحاً cümleleri, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesi olan تَابَ ’ ye atfedilmiştir. Her iki cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûl olan صَالِحًا ‘daki nekrelik tazim ve nev ifade eder.
صَّالِحَا kelimesi hazfedilmiş bir amel kelimesinin sıfatıdır. Aslında عمل عملاً صالحاً (Salih bir amel yaptı) şeklinde gelmesi beklenirdi.
Rabıta harfi فَ ile gelen فَعَسٰٓى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ cümlesi mübteda olan مَنْ ’in haberi ve şartın cevabıdır. Gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Bu ayette tam fiil olan عَسٰى tereccî manası taşır. Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
“Umulur ki” anlamında olan bu fiil, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ cümlesi, masdar teviliyle عَسٰٓى fiilinin faili konumundadır.
Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ , nakıs fiil كاَنَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Ayetin başındaki ism-i mevsûlde cem’ edilenler, tövbe edenler, iman edenler, ve salih amel yapanlar şeklinde sayılmıştır. Bu üslup cem' ma’at-taksim sanatıdır.
صَالِحاً - الْمُفْلِح۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Sâfî’ye göre عَسٰٓى mazi fiil sıygasında gelmiş tam fiildir. (htps://tafsir.app/28/67)
Şirkten dönüş yaparak iman edip salih amel işleyen müşrikler ise Allah indinde felaha erenlerden olacaklardır. عَسٰٓى fiili büyüklerden sadır olduğunda kesinlik ifade eder. (Nitekim Hasan-ı Basrî’ye göre Allah hakkında kullanılan عَسٰٓى (muhtemelen) fiilleri, ihtimal ve beklenti değil, gereklilik / kesinlik ifade eder. “…muhtemelen …olacaklardır” ifadesinde dönüş yapanın ümit ve arzusu kastediliyor da olabilir; buna göre adeta Allah Teâlâ, “Dönüş yapan kurtulmayı arzulasın!” buyurmuş olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
عَسٰى fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Burada şüphe bildiren kelimenin kullanılması (عَسَى /umulur, belki), büyüklerin adeti olarak kesinlik ifade etmektedir. Yahut tövbe eden tarafından umut ifade etmektedir. Yani tövbe eden felahı ummalıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ٦٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَرَبُّكَ | ve Rabbin |
|
| 2 | يَخْلُقُ | yaratır |
|
| 3 | مَا | ne |
|
| 4 | يَشَاءُ | dilerse |
|
| 5 | وَيَخْتَارُ | ve seçer |
|
| 6 | مَا |
|
|
| 7 | كَانَ | değildir |
|
| 8 | لَهُمُ | onlara ait |
|
| 9 | الْخِيَرَةُ | seçim |
|
| 10 | سُبْحَانَ | münezzehtir |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah |
|
| 12 | وَتَعَالَىٰ | ve yücedir |
|
| 13 | عَمَّا | şeylerden |
|
| 14 | يُشْرِكُونَ | ortak koştukları |
|
Allah varlıkları yaratırken ve görevlendireceği peygamberleri seçerken kullara sormaz; çünkü yaratma ve tercih O’na mahsustur. Kulların tercih hak ve imkânları sorumlu tutuldukları kararları ve eylem alanlarıyla ilgilidir. 69. âyette Allah’ın tercihi ve yaratması gibi, kullarının bütün durumlarını gizlisiyle açığıyla istisnasız ve kusursuz bilecek şekilde ilminin de geniş ve sınırsız olduğu ifade edilmektedir.
“Önünde de sonunda da hamd O’na mahsustur” diye çevirdiğimiz 70. âyetteki cümleyi müfessirler, “Bu dünyada da âhirette de hamd O’na mahsustur” şeklinde yorumlamışlardır (Taberî, XX, 102; Şevkânî, IV, 177; Esed, II, 797).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 241
وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. رَبُّكَ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَخْلُقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. يَخْتَارُۜ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
يَخْتَارُۜ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
يَخْتَارُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خير ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَهُمُ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْخِيَرَةُ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
سُبْحَانَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, يُسَبِّحُ ‘dur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. تَعَالٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَّا ve masdar-ı müevvel عَنْ harf-i ceriyle تَعَالٰى fiiline mütealliktir.
يُشْرِكُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُشْرِكُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap, Hz. Peygamberdir.
Ayetin ilk cümlesi olan وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir. Veciz anlatım kastıyla gelen رَبُّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca müsnedün ileyh konumundaki bu izafet, Allah’ın rubûbiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ cümlesi haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi يَشَٓاءُ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen يَخْتَارُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mübtedanın haberine hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müsnedün ileyhin fiil cümlesi formundaki habere takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. رَبُّكَ mevsûf/maksur, يَخْلُقُ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Cümlede fiiller hudûs, teceddüt, istimrar, ve tecessüm ifade eden muzari sıygada gelmiş, ayrıca müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye ifade etmiştir.
Ayetteki lafza-i celâlin رَبُّكَ vasfıyla gelişinde, onların Muhammed (s.a.v)‘e karşı sinelerinde sakladıkları buğza işaret vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ
İstînâf cümlesidir. Önceki manayı tekid için fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Menfî nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمُ car mecruru, كان ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْخِيَرَةُ , muahhar ismidir.
كَان ’nin ismi olan الْخِيَرَةُۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
يَخْتَارُۜ - الْخِيَرَةُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
Önceki cümledeki kasr manasını tekit için gelmiş istînâf cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ [Onların seçme yetkileri yoktur] ayetindeki: "Yoktur" her bir şeyi kapsayan umumi bir nefydir. Yani kulun yüce Allah'ın kudreti ile kazandığı şeyler dışında seçebileceği hiçbir şey yoktur. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ [Seçim hakkı onlara ait değil!] ifadesi, يَخْتَارُۜ fiilinin beyanıdır; çünkü “Allah dilediğini seçiyor” anlamındadır; bu sebeple cümleye atıf harfi dahil olmamıştır. Mana şudur: Bütün işlerinde tercih hakkı Allah’a aittir; işlerindeki hikmet yönlerini en iyi kendisi bilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ [Onlar için ise, muhayyerlik yoktur] ifadesine gelince, خِيَرَةُۜ kelimesi "seçmek, ihtiyar etmek" kelimesinden gelen bir isim olup, masdar yerine geçmiştir. Bu kelime yine, ism-i mef'ûl (seçilmiş olan) anlamına da gelir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Şayet burada مَا ’yı mevsûl yapıyorsan, sılada mevsûle râci olacak zamir ve râbıt nerededir? dersen şöyle derim: Sözün aslı الْخِيَرَةُۜ مَا كَانَ لَهُمُ فيه şeklindedir; إِنَّ ذَ ٰلِكَ مِنۡ عَزۡمِ ٱلۡأُمُورِ [Bunlar gerçekten kararlılık isteyen şeylerdendir.] (Lokman 31/17) ayetinde منه ifadesi hazf edildiği gibi burada da فيه rabıt zamiri hazf edilmiştir; çünkü zaten anlaşılmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَ اللّٰهِ ifadesi, takdiri نسبّح (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Ayetin başında söze Rab ismiyle başlanmışken, bu cümlede zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek ve mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu zikirde, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle birlikte تَعَالٰى fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan يُشْرِكُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tenzih için ibtidaiyye olan cümle birbirine matuf iki cümle arasında itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سُبْحَانَ اللّٰهِ sözü O'nun fiillerinden ve sıfatlarından münezzeh olduğunu, yaptıklarından sorguya çekilmekten münezzeh olduğunu, çünkü bütün bu sıfatlarının kâmil derecede olduğunu ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 61)
تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı عَالٰى yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu manasında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212)
وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ ٦٩
وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبُّكَ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَعْلَمُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تُكِنُّ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
تُكِنُّ damme ile merfû muzari fiildir. صُدُورُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا يُعْلِنُون atıf harfi وَ ‘la مَا تُكِنُّ ‘ya matuftur.
يُعْلِنُون fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُعْلِنُون fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi علن ’dir.
تُكِنُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi كنن ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَبُّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca müsnedün ileyh konumundaki bu izafet, Allah’ın rubûbiyet vasfıyla onlara destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ cümlesi, mübtedanın haberidir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye eder. يَعْلَمُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan تُكِنُّ صُدُورُهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. صُدُورُهُمْ , faildir.
İkinci ism-i mevsûl مَا , birinciye matuftur. Atıf sebebi tezattır. Sılası olan يُعْلِنُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تُكِنُّ صُدُورُهُمْ cümlesiyle يُعْلِنُونَ cümlesi arasında mukabele ve ihtibâk sanatları vardır. تُكِنُّ صُدُورُهُمْ [Sineleri gizliyor] dedikten sonra sadece يُعْلِنُونَ [açıklıyorlar] lafzıyla yetinilmiş صُدُورُهُمْ hazf edilmiştir. Bu ihtibâk sanatıdır.
تُكِنُّ fiilinin صُدُورُهُمْ ’a isnad edilmesi mecaz-ı aklîdir. Gerçekte gizleyen صُدُورُهُمْ değil, sinelerin sahipleridir. Cüziyyet alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
Ayetteki fiiller muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مَا ’nın tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
تُكِنُّ - يُعْلِنُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُعْلِنُونَ - يَعْلَمُ kelimelerinin arasında cinas-ı nakıs vardır.
İhtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân II, 831)
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٧٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَهُوَ | ve O |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah’tır |
|
| 3 | لَا | olmayan |
|
| 4 | إِلَٰهَ | ilah |
|
| 5 | إِلَّا | başka |
|
| 6 | هُوَ | O’ndan |
|
| 7 | لَهُ | O’na mahsustur |
|
| 8 | الْحَمْدُ | hamd |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | الْأُولَىٰ | ilk olan |
|
| 11 | وَالْاخِرَةِ | ve son olan |
|
| 12 | وَلَهُ | ve O’nundur |
|
| 13 | الْحُكْمُ | Hüküm |
|
| 14 | وَإِلَيْهِ | ve O’na |
|
| 15 | تُرْجَعُونَ | döndürüleceksiniz |
|
وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اللّٰهُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesi, mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
لَٓا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. اِلٰهَ kelimesi لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir هُوَ mahzuf haberin zamirinden bedeldir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ
Cümle, mübteda هُوَ ‘nin üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحَمْدُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. فِي الْاُو۫لٰى car mecruru الْحَمْدُ ‘e müteallik olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِۘ atıf harfi وَ ‘la الْاُو۫لٰى ‘ya matuftur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحُكْمُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اِلَيْهِ car mecruru تُرْجَعُونَ fiiline mütealliktir. تُرْجَعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû, meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la …وَرَبُّكَ يَعْلَمُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan اللّٰهُ ismi, marife gelmiştir. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. هُوَ mübteda, اللّٰهُ haberdir.
هُو için ikinci haber olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesi, cinsini nefyeden لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Munfasıl zamiri هُوَ , cinsini nefyeden لَاۤ ’nın ismi اِلٰهَ ’nin mahallinden veya لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. لَاۤ ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nefiy harfi لَاۤ ve istisna edatı إِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, إِلَـٰهَ ile هُوَ arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hem müsnedin hem de müsnedün ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ğafir/64, C. 1, s. 318)
لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ cümlesi, mübteda olan هُوَ ‘nin üçüncü haberidir. Faide-i haber inkârî kelamdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.
لَهُ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحَمْدُ muahhar mübtedadır.
لَهُ daki lâm, sahiplik içindir. Yani,‘’O’nun dışında hamd makamının sahibi yoktur.’’ demektir. Car mecrurun cümledeki takdimi ise, ihtisas ifade eder ve bu, ihtisas-ı hakikidir. Son olarak Hamd’in marife oluşu, istiğrak için cins ifade eder. Yani, ‘var olan bütün hamdler O’na aittir.‘ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksurdur. لَهُ , sıfat/maksurun aleyh, الْحَمْدُ mevsûf/maksur olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
وَالْاٰخِرَةِۘ , tezâyüf nedeniyle dünya hayatını ifade eden الْاُو۫لٰى ’ya atfedilmiştir.
فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ahiret ve dünya, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki şumûlü tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
الْاُو۫لٰى ve الْاٰخِرَةِۘ ََ kelimeleri arasında ṭıbâḳ-ı îcab sanatı vardır.
Aynı üsluptaki وَلَهُ الْحُكْمُ cümlesi وَ atıf harfiyle لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Birbirine atfedilmiş iki cümlede müsnedün ileyh olan الْحُكْمُ ve الْحَمْدُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Ayetin son cümlesi وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ , önceki cümleye atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef'ûl ve müteallik adı verilen car mecrur, zarf, masdar, hal gibi bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ car mecruru, amili olan تُرْجَعُونَ fiiline takdim edilmiştir. Bu takdim, mamulun amiline kasrını, başka bir deyişle olumlu ifadenin yanında bir de olumsuz mana ifade etmektedir. اِلَيْهِ , mevsûf/maksûrun aleyh, تُرۡجَعُونَ sıfat/maksûr olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Yani dönüş onadır, başkasına değil.
تُرْجَعُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Ona döndürüleceksiniz] ifadesine, zalimlerin ceza, mazlumların mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Bu ayetteki idmâc; gayenin gayeye idmâcıdır. Çünkü burada maksat hamdin sadece Allah’a mahsus olduğunu ifade etmektir. Hem dünyada hem de ahirette hamdin O’na olduğunun zikriyle bu gaye yerine gelmiş olur. Burada her iki dünyada çeşitli nimetleri verenin de O olduğu idmâc yoluyla bir cümle içinde toplanmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Allah’tan başkasına hamd edilemeyeceği anlamına da gelebilecek olan bu ayette mübalağa sanatı, dünya ve ahirette hamdın onun için olması ifadesindeki ṭıbâḳ sanatına idmâc edilmiştir. Görünürde mahlukatın sadece dünya hayatında teşekkürü hak edebileceği, Allah’ın ise dünyada da ahirette de buna layık olduğu anlamı varken onun dışındaki hiçbir varlığın bunu hak etmediği anlamı ifadede olmasa da mananın içine dercedilmiştir. Bir diğer yoruma göre hamdın Allah’a ait olduğu ifadesine ölümden sonra diriliş idmâc edilmiştir. İstitbâ‘ sanatı cihetinden bakılırsa övgüye bu dünyada layık olan Allah’ın hamdine ahiretteki hamd istitbâ‘ edilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370)
تُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Kampanya fırsatlarını değerlendiriyordu. Eğer parasıyla hava atma derdi yoksa, bu insanın içinde olan bir şeydi. Parasının ya da emeklerinin karşılığını tam anlamıyla (hatta mümkünse fazlasıyla) aldığını hissetmek isterdi. Öyle ki; bazen aslında tam olarak istemediği ya da kullanmayacağını bildiği şeyi bile ister hale getirdi. Yeter ki; verdiğinin karşılığını alsındı. Bu açıdan bakıldığı zaman, aslında hava atabilmek de, bir nevi harcananın karşılığı olsa gerek diye düşündü.
Oradan oraya uçuşan düşüncelerin farkına varınca, toparlandı ve tekrar dikkatini kampanyalara verdi. Taksit fırsatları, indirimler, garanti süreleri ve.. evet aradığını bulmuştu. Daha kaliteli ve sonsuza kadar kalıcı olan paketi seçti. Diğerlerine kıyasla, daha sönük duruyordu. Ancak okumasını bilmeyenler, böyle bir hataya düşer diye mırıldandı. Bir süre sonra çöpe gidecek olan şeye parasını, gücünü ya da zamanını harcamasının anlamı yoktu. İhtiyacı kadarını aldıktan sonra daha güzeli için bekleyebilirdi.
Dünya hayatı; yeter ki dikkat çeksin diye atılan yanıltıcı başlıklara benziyordu. Başlıkla içeriğin alakası yoktu. Haberi okuyan; ya hayal kırıklığına uğrardı ya da sinirlenirdi. Ne olursa olsun, zamanından kaybederdi. Aklını başına toplayan insan, haberleri güvenilir yerlerden almak için gereken değişiklikleri yapar ve böylece zamandan kazanırdı. Dünya hayatı, devamlı kendi reklamını yapan bir televizyon kanalı gibiydi. Süslü ama yanıltıcı bir biçimde, şimdinin sözünü verir ama bir süre sonra da çekip giderdi.
Ey Allahım! Bilerek Sana şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmeden yaptıklarım için affını taleb ederim. Azdıranlardan ve azmışlardan uzaklaşmak ve rahmetine yakın olmak için yardımını umarım. Dünyada da, ahirette de; hamd Sana mahsustur. Geçici olandan çok, kalıcı olanı istemeyi isterim. Sahip olduğum geçicilerle, kalıcı olanları kazanacağım bir ömür yaşamayı dilerim. Öyle ki, ahirete vardığımız gün, izninle ve rahmetinle; samimi tövbeleri ve salih amelleri kabul olunup da kurtuluşa erenlerin arasında, tebessüm eden bir kul da ben olayım.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji