قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۚ ٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | سِيرُوا | gezin |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 5 | فَانْظُرُوا | ve bakın |
|
| 6 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 7 | بَدَأَ | başladı |
|
| 8 | الْخَلْقَ | yaratmağa |
|
| 9 | ثُمَّ | sonra |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah |
|
| 11 | يُنْشِئُ | yapacaktır |
|
| 12 | النَّشْأَةَ | yaratmayı da |
|
| 13 | الْاخِرَةَ | son |
|
| 14 | إِنَّ | çünkü |
|
| 15 | اللَّهَ | Allah |
|
| 16 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 17 | كُلِّ | her |
|
| 18 | شَيْءٍ | şey |
|
| 19 | قَدِيرٌ | gücü yeter |
|
Bu bölümün, Hz. İbrâhim ve onun halkıyla ilgili önceki âyetlerin devamı sayılabileceği gibi –bir tür parantez içi ifadesi olarak– Hz. Peygamber ve onun kavmiyle ilgili olabileceği de belirtilmektedir. Her iki durumda da önemli olan, varlığı, oluşu ve hayatı başlatanın da devam ettirenin de Allah olduğunun ortaya konmasıdır. Bu gerçeğin “... görmezler mi?” şeklinde soru ifadesiyle dile getirilmesi ise insanın duyu ve zihin imkânlarını kullanmasının gerekliğine işaret etmektedir. Ayrıca sağlıklı bir şekilde incelenip üzerinde düşünüldüğünde varlığın arkasındaki hikmeti, planı ve o planın sahibini anlama imkânının elde edilebileceğine de işaret vardır. Bu yaratılış olgusunun hatırlatılmasında, –Kur’an’da değişik vesilelerle sık sık altı çizildiği gibi– aynı yaratıcı kudretin âhiret denilen ikinci hayatı gerçekleştirmeye de muktedir olduğuna bir ima bulunmaktadır.
19. âyeti şu şekilde anlayanlar da vardır: “Görmez mi onlar, Allah varlığı ilk baştan nasıl yoktan yaratıyor? Sonra O, yaratılışı tekrar gerçekleştirecektir.” Bu yoruma göre önce evrendeki sürekli yaratılış hatırlatılmakta, ardından da âhiret hayatının başlangıcı olmak üzere ikinci yaratılışın gerçekleşeceğine dikkat çekilmektedir. İlk yaratılışın geniş zaman (muzâri) fiiliyle zikredilmesi bu yaratılışın sürekliliğine işaret eder (bk. Kurtubî, XIII, 349; İbn Âşûr, XX, 228). Ancak âyetin bütününde dünyadaki yaratılışa, bu yaratılışın sürekliliğine dikkat çekildiği şeklindeki görüş daha isabetli görünmektedir. 20. âyette ise hem dünyadaki yaratma hem de dünya hayatının sona ermesinin ardından ikinci hayat için diriltme söz konusu edilmiş; ilk yaratma, ikinci yaratmanın mümkün olduğuna delil olarak gösterilmiştir (Taberî, XX, 138-139). 21. âyette ikinci yaratılışın yani âhiret hayatının gerçekleşme sebebi dolaylı bir ifadeyle belirtilmiştir ki bu da Allah’ın dilediğine azap etmesi, dilediğine de merhametiyle muamele edip azaptan esirgemesidir. Kuşkusuz Allah, adalet ve hikmet sahibi olduğu için, dünya hayatını inkâr ve isyanla geçirenleri cezaya çarptıracak, iman ve itaatle geçirenleri de azaptan koruyup lutuf ve merhametiyle onlara ikramda bulunacaktır. Nitekim 23. âyet, ilâhî rahmetin ve cezanın adalet temeline dayandığına dikkat çekmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 263-264Neşe'e نشأ : نَشْأَةٌ bir şeyi ihdas etmek, icat etmek; ilk defa, daha önce yokken varlık sahasına taşımak, yapmak veya üretmek, ve besleyip büyütmek veya yetiştirmek demektir.
İf'al formundaki إنْشاءٌ kavramı, bir şeyin icad edilmesi, ve beslenip büyütülmesi veya yetiştirilmesidir. Daha çok canlılarla ilgili kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 28 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri neş'et etmek, inşâ,menşe ve naşîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
س۪يرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru س۪يرُوا fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْظُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَيْفَ istifham ismi olup, amili بَدَاَ ‘nin hali olup mahallen mansubdur.
بَدَاَ الْخَلْقَ cümlesi, amili انْظُرُوا ‘un mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
بَدَاَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْخَلْقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ
İsim cümlesidir. ثُمَّ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُنْشِئُ النَّشْاَةَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يُنْشِئُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. النَّشْاَةَ masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. الْاٰخِرَةَ kelimesi النَّشْاَةَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْشِئُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نشأ ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’a mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ kelimesi اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ
Ayet, istînafiye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap, Hz. Peygamberdir.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve irşad manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada dolaşan insan arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Aynı üslupla gelen فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ cümlesi, mekulü’l kavl cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ cümlesi, فَانْظُرُوا fiilinin mef’ûlü konumundadır. كَيْفَ istifham ismi, mukaddem haldir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir. Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Mef’ûl olan الْخَلْقَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Cenab-ı Hakk önceki ayetle, رُؤْيَة (görme) lafzını, bu ayette de نْظُرُ (bakma) lafzını getirmiştir. Fıtrî ilim, fikrî ve tefekkürî ilimden daha tam ve mükemmeldir. Çünkü bakmak, görmeye götürür. Nitekim Arapçada “Baktım ve gördüm” denilir. Bir şeye götüren ise o şeyin altındadır. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk, birincisinde, “Sizin için görme tahakkuk etmediyse o görmenin tahakkuk edebilmesi için yeryüzüne bakınız…” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Ayetteki س۪يرُوا ve انْظُرُوا emir fiilleri itibar yani düşünmeye sevk etmek amacıyla gelebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ
ثُمَّ atıf değil istînâfiyyedir. Rütbe ve terahî ifade eder. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Mübtedanın haberi olan يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. النَّشْاَةَ , mahzuf mef’ûl-ü mutlaktan naibdir.
الْاٰخِرَةَ kelimesi النَّشْاَةَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiil gelerek azgınların şeytanlara tabi oluşlarının zihinde canlanması sağlanmıştır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin takdimi söz konusudur.
بَدَاَ fiilindeki gizli zamirden sonra Allah isminin gelmesi dolayısıyla iltifat sanatı vardır.
يُنْشِئُ - النَّشْاَةَ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
النَّشْاَةَ kelimesi النَّشْاَةَ ve ألنٌَشاءة şeklinde okunmuştur; tıpkı ألرٌَأفة ve ألرٌَآفَة gibi. Şayet كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ ifadesinde Allah zamirle ifade edildiği halde ثُمَّ اللّٰهُ ifadesinde neden lâfza-i celâl -açıkça hem de başlangıç ifadesi yani mübteda olarak- getirilmiştir? Oysa normali, كَيْفَ بَدَأ الله الخَلْقَ ثُمَّ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَ şeklinde ifade edilmesidir. Bunun manası nedir? dersen şöyle derim: Mekkelilerle tartışılan yeniden yaratma konusu idi. -Ki dizler bu konuda hep zangırdamıştır! İşte Allah Teâlâ ilk yaratılışın kendisi tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyunca, tekrar yaratmanın da aynen ilk yaratma gibi olduğunu onlara bir kanıt olarak sunmuştur. Hiçbir şeyin aciz bırakamayacağı Allah’ı ilk yaratma aciz bırakamadığı gibi yeniden yaratma da aciz bırakamaz! Adeta (Sonra durum şu ki; ilk icadı gerçekleştiren kim ise tekrar yaratmayı gerçekleştirecek olan da odur.) buyurmaktadır. İşbu manaya delalet ve tenbih için ism-i celâlini açıkça zikretmiş ve bunu ifadeye başlangıç kılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۚ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek ve hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru umum için amili olan قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Cümlede müsned olan, Allah Teâlâ'nın kādir sıfatının, ayetin içeriğiyle uyumu açısından mükemmel bir tercih olduğu aşikardır. Bu uyum bedî’ sanatlardan teşâbüh-i etrâftır.
Müsnedün ileyh olan Allah lafzının iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.
يَس۪يرٌ (Kolay) - س۪يرُوا (Yürüyün) ve شَيْءٍ - يُنْشِئُ gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Daha önce açık isim geçtiği için zamir gelmesi gereken yerde Allah ismi celâli geldi. Böylece muhatabın zihninde bu isim daha kolay yerleşir. Çünkü açık isim zamirden daha kuvvetli, daha belîğ, delalet ettiği manayı daha iyi ifade eden ve zihinlerde yerleştiren bir kelimedir. Bu ayetlerdeki ism-i celâller de böyledir. Bu Allah lafızları yerine gaib zamir gelseydi bu etki olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Şüphesiz Allah her şeye kādirdir. Çünkü O gücünü zatından alır, zatının mümkünlere nispeti de eşittir. O sebeple ilk oluşuma gücü yettiği gibi ikinci oluşuma da gücü yeter. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)