2 Eylül 2025
Ankebût Sûresi 15-23 (397. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ankebût Sûresi 15. Ayet

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّف۪ينَةِ وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ  ١٥


Biz de onu (Nûh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَنْجَيْنَاهُ fakat onu kurtardık ن ج و
2 وَأَصْحَابَ ve halkını ص ح ب
3 السَّفِينَةِ gemi س ف ن
4 وَجَعَلْنَاهَا ve onu yaptık ج ع ل
5 ايَةً bir ibret ا ي ي
6 لِلْعَالَمِينَ alemlere ع ل م

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّف۪ينَةِ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْجَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَصْحَابَ  atıf harfi وَ ‘la  اَنْجَيْنَاهُ ‘deki mef’ûlun bih olan zamire matuftur. Aynı zamanda muzâftır.  السَّف۪ينَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَنْجَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نجو ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfi veya haliyyedir. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اٰيَةً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  لِلْعَالَم۪ينَ  car mecruru  اٰيَةً ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّف۪ينَةِ وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَاَصْحَابَ السَّف۪ينَةِ  kelimesi temâsül nedeniyle  اَنْجَيْنَاهُ  fiilinin mef’ûlüne atfedilmiştir. 

وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَنْجَيْنَاهُ ve جَعَلْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Mef’ûl olan اٰيَةً ’deki nekrelik, tazim içindir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

اَنْجَيْنَاهُ  fiili  اِفعال  babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي  fiili ise  تفعيل  babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın sözkonusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, S. 113)

وَجَعَلْنَاهَٓا  [bunu kıldık] ifadesindeki zamir sefîneye, hadiseye ya da kıssaya racidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

14 ve 15. ayetlerde Allah Teâlâ Nuh (a.s)’ın kıssasını çok veciz bir şekilde bildirmektedir. Bu, îcâz/özlü ifadesine rağmen kıssa içindeki tesirli öğüde delalet etmektedir. Çünkü bu kıssa, kavmi davetinden yüz çevirince Hz. Peygamber’in (s.a.v) üzülmesi üzerine O’na teselli olmak üzere zikredilmiştir. Allah Teâlâ Peygamberine kendisinden önceki peygamberlerin de kavimlerinde bulunan kâfirlerle mücadele ettiklerini fakat sabrettiklerini bildirdi. Bu peygamberlerden ilk olarak Hz. Nuh’u zikretti. Zira o, yeryüzü küfürle dolduktan sonra gönderilen ilk resul idi. Ayrıca Hz. Nuh’un kavminden çektiğini hiçbir Peygamber çekmemiştir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları) 

Ankebût Sûresi 16. Ayet

وَاِبْرٰه۪يمَ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  ١٦


İbrahim’i de peygamber olarak gönderdik. Hani o, kavmine şöyle demişti: “Allah’a kulluk edin, O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِبْرَاهِيمَ ve İbrahim(i gönderdik)
2 إِذْ hani
3 قَالَ dedi ki ق و ل
4 لِقَوْمِهِ kavmine ق و م
5 اعْبُدُوا kulluk edin ع ب د
6 اللَّهَ Allah’a
7 وَاتَّقُوهُ ve O’ndan korkun و ق ي
8 ذَٰلِكُمْ bu
9 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
10 لَكُمْ sizin için
11 إِنْ eğer
12 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
13 تَعْلَمُونَ biliyor(lar) ع ل م

Hz. İbrâhim’in kavmiyle ilişkileri ve tebliğ faaliyetleri hakkında daha önceki sûrelerde başka vesilelerle bilgi verildiği için burada ayrıntılı açıklama yapmayı gerekli görmüyoruz. Şu kadarını belirtelim ki İbrâhim, öncelikle halkını, bütün peygamberlerin tebliğlerinin ortak ilkesi olan bir Allah’a kul olmaya, tanrı diye taptıkları putların gerçekten tanrı niteliklerine sahip olup olmadıkları üzerinde düşünmeye çağırmış; daha önce başka toplumların da kendi peygamberlerini yalancılıkla suçladıklarını hatırlatarak onların âkıbetlerinden ibret almaları gerektiğini ima etmiştir.

Hz. İbrâhim’in, “Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” şeklindeki ifadesi (16. âyet) özellikle şu gerçeklere işaret etmektedir: İnsanın Allah’a kul olup O’na saygıyla itaat etmesinin faydası yine insanın kendisinedir. Çünkü Allah’tan başkasına kul olmak öncelikle insanlık onurunu, kişiliğini tahrip eder; ayrıca inkârcılık insanların âhiretteki kurtuluşunu imkânsız kıldığı gibi eninde sonunda dünya hayatlarına da zarar verir. 18. âyette bazı eski toplulukların yanlış tutumlarının hatırlatılması da inkârcılığın yol açtığı dünyevî kayıp konusunda uyarı maksadı taşımaktadır.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 262-263

وَاِبْرٰه۪يمَ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  نُوحاً ‘e matuftur.  اِذْ  zaman zarfı olup  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. قَال  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  لِقَوْمِهِ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mekulü’l-kavli  اعْبُدُوا اللّٰهَ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اعْبُدُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اتَّقُوهُ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  اتَّقُو  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُو  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud, yani uzaklık belirten harf,  كُمْ  muhatap zamiridir. خَيْرٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru  خَيْرٌ ‘a mütealliktir.

خَيْرٌ ; ism-i tafdil kalıbıdır. Bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ  cümlesi,  كُنتُم ’ün haberi olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. 

تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

وَاِبْرٰه۪يمَ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُۜ 

 

اِبْرٰه۪يمَ , atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki  نُوحاً  kelimesine atfedilmiştir. Zaman zarfı  اِذْ , önceki ayetteki  اَنْجَيْنَاهُ  fiiline mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُ لِقَوْمِهِ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l kavli olan  اعْبُدُوا اللّٰهَ , Hz. ibrahim’in sözleridir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

Aynı üsluptaki  وَاتَّقُوهُ  cümlesi atıf harfi  وَ‘ la,  اعْبُدُوا اللّٰهَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اِبْرٰه۪يمَ  kelimesi أذكر  fiilinin takdiri ile mansub olup  اِذْ  de bedel-i iştimâl olarak İbrahim’den bedeldir; zira zaman kendi bünyesinde olan şeylere şamildir. Ya da  اِبْرٰه۪يمَ  kelimesi yukarıdaki  نُوحاً  (Nûh)  kelimesine matuf;  اِذْ  de  اَرْسَلْنَا (gönderdik) kelimesinin zarfıdır; yani İbrahim kavmine öğüt, nasihat verecek, onlara hakkı arz edecek ve onlara ibadet ve takvayı emredecek bir yaş ve ilme ulaştığında İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُۜ [Allah'a ibadet edin, O'ndan çekinin] sözü, tevhide işarettir. Çünkü tevhid, tek bir ilâhı kabul edip dışındaki her şeyi reddetmektir. Buradaki  اعْبُدُوا اللّٰهَ  emri ispata;  وَاتَّقُوهُۜ  emri de, Allah'tan başka her şeyin reddine bir işarettir. Allah'a ibadet edin emrinin, vâcipleri yapmaya; O'ndan çekinin emrinin de haramlardan kaçınmaya bir işaret olduğunun söylenmesi de mümkündür. Birinciye Allah'ı itiraf ve ikrar, ikinciye şirkten kaçınma da dahil olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle  istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)

Müsnedün ileyhin tecessüm ve cem’ ifade eden işaret ismi  ذلك  ile marife olması, en güzel şekilde temyiz etmek, konunun önemini vurgulamak ve tazim içindir.  ذٰلِكُمْ  sözünde cem’ ve iktidâb vardır. Olayı özetleyen bir kelimedir. İşaret ismi uyarı ifade eder.

Allah’ın koyduğu hükümlere işaret eden  ذٰلِكُمْ ‘de istiare sanatı vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

ذٰلِكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, S. 190)

خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Onların içinde bulundukları şirk ve günahlarda hiç hayır olmadığı halde خَيْرٌ (Daha hayırlıdır) ifadesinin kullanılması, batıl iddiaları itibarıyladır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart cümlesi olan  كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  faide-i haber ibtidaî kelamdır. Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

كَانَ ’nin haberi olan  تَعْلَمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Şart cümlesinin, takdiri فاعبدوا الله (O halde Allah’a kulluk edin) olan cevabı öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Dolayısıyla cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir. 

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakınlığı arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كَانَ  ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (Arap Dilinde كَان Fiili Ve Kur’an’da Kullanımı M. Vecih Uzunoğlu)

تَعْلَمُونَ  fiilinin mef’ûlu, kendisinden önceki kelimenin delaletiyle mahzuftur. Fiilin lâzım fiilerden sayılması da mümkündür. Yani, “eğer siz ilim ve tefekkür ehli iseniz.’’ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ankebût Sûresi 17. Ayet

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  ١٧


“Siz, Allah’ı bırakarak ancak putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah’ı bırakarak taptıklarınızın size hiçbir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah’ın katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا ancak
2 تَعْبُدُونَ siz tapıyorsunuz ع ب د
3 مِنْ
4 دُونِ başka د و ن
5 اللَّهِ Allah’tan
6 أَوْثَانًا bir takım putlara و ث ن
7 وَتَخْلُقُونَ ve uyduruyorsunuz خ ل ق
8 إِفْكًا yalan şeyler ا ف ك
9 إِنَّ şüphesiz
10 الَّذِينَ
11 تَعْبُدُونَ sizin taptıklarınız ع ب د
12 مِنْ
13 دُونِ başka د و ن
14 اللَّهِ Allah’tan
15 لَا
16 يَمْلِكُونَ güçleri yetmez م ل ك
17 لَكُمْ size
18 رِزْقًا rızık vermeye ر ز ق
19 فَابْتَغُوا siz arayın ب غ ي
20 عِنْدَ yanında ع ن د
21 اللَّهِ Allah’ın
22 الرِّزْقَ rızkı ر ز ق
23 وَاعْبُدُوهُ ve O’na tapın ع ب د
24 وَاشْكُرُوا ve şükredin ش ك ر
25 لَهُ O’na
26 إِلَيْهِ O’na
27 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir. 

تَعْبُدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ دُونِ  car mecruru  اَوْثَاناً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَوْثَاناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تَخْلُقُونَ  atıf harfi وَ ‘ la  تَعْبُدُونَ ‘ye matuftur.  

تَخْلُقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  اِفْكاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org) 


اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْبُدُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

تَعْبُدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ دُونِ  car mecruru mukadder aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, تعبدونه من دون الله  şeklindedir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

لَا يَمْلِكُونَ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمْلِكُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru  رِزْقاً ‘nın mahzuf haline mütealliktir.  رِزْقاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  


فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن احتجتم إلى شيء (Eğer bir şeye ihtiyacınız varsa) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. ابْتَغُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  عِنْدَ  zaman zarfı  ابْتَغُوا  fiiline mütealliktir.  الرِّزْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عْبُدُو  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اشْكُرُوا  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  

اشْكُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  لَهُ  car mecruru  وَاشْكُرُوا  fiiline mütealliktir. اِلَيْهِ  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. 

تُرْجَعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ابْتَغُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  بغي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. إِنَّمَا , kâffe (durduran engelleyen) ve mekfûfe’dir.  ماَ  zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir.  إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اَوْثَاناً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır.  تَعْبُدُونَ  maksûr/sıfat,  اَوْثَاناً  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail tarafından gerçekleştirilen fiil başka mef'ûllere değil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiş olur. Onların ibadeti, Allah’tan gayrı olan putlara hasredilmiştir. 

Mukadder aid zamirin veya  اَوْثَاناً ’in haline müteallik olan  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah’la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

تَخْلُقُونَ اِفْكاً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mef’ûl olan  اَوْثَاناً  ve  اِفْكاًۜ  kelimelerindeki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.

خلْقَ الإفك  ifadesinde istiare vardır. Bu, bir takım put suretleri uyduruyorsunuz yani onları keyfinize göre tasarlıyorsunuz -ki  خلْقَ  kelimesinin asıl anlamı tasarlamaktır - sonra da onları tapmakta olduğunuz ilâhlar haline dönüştürüyorsunuz demektir. Halbuki tapılan ilâh; yaratılan değil yaratandır, yapılan değil yapandır. Bu durumda sanki [Allah Teâla], Siz büsbütün yalandan ibaret bir ilah uydurdunuz da Allah’ın dışında ona tapıyorsunuz buyurmuştur. Buradaki  الإفك (yalan) anlamındadır. (İbni Abbas’a ulaşan) bir görüşe göre  تَخْلُقُونَ اِفْكاً  ifadesi, istek ve arzunuza göre yalan uyduruyorsunuz demektir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. Sıla cümlesi olan  تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً  cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَكُمْ, mef’ûl olan  رِزْقاً ’a ihtimam için takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  رِزْقاً ’daki nekrelik, kıllet içindir. Nefy siyakında nekre, umum ve şümule işarettir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً  [Siz Allah'ı bırakıp sadece putlara tapıyorsunuz…] cümlesinden sonra  اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ [Allah'ı bırakıp da taptığınız o putlar] cümlesi getirilerek ıtnâb üslubu kullanılmıştır. Bu, put­lara tapmalarından dolayı onların adi bir iş yaptıklarını göstermek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  ifadesindeki  دُونِ ’nin iki türlü anlamı ortaya çıkmaktadır. İlki,  دُونِ ’nin غَيْرِ  anlamı olup bu durumda  مِنْ  zaid olur. Mana ise: “Allah’ı bırakıp onun dışındaki putlara tapıyorsunuz”dur. İkinci durum ise: دُونِ ’nin uzak bir mekâna isim olmasıdır ve böyle olduğunda, kelime zıt manası için müstear bir lafız olup  مِنْ  ise ibtidâiyye olacaktır. Bu durumda ise mana: “Allah’ın sıfatlarına muhalif olan sıfatlarla mevsuf putlara tapıyorsunuz” olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.

Takdiri, إن احتجتم إلى شيء (Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa…) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan  فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Aynı üsluptaki  وَاعْبُدُوهُ  cümlesi ve  وَاشْكُرُوا لَهُ  cümleleri atıf harfi  وَ ‘la  فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat vardır.

اللّٰهِ - دُونِ - مِنْ - رِّزْقَ - تَعْبُدُونَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَعْبُدُونَ - اعْبُدُوهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şayet “Allah Teâlâ rızkı neden önce nekre sonra marife yapmış?” dersen şöyle derim: Çünkü şu manayı murad etmektedir: Onlar size herhangi bir rızık veremezler. Öyleyse siz bütün rızkı Allah katından isteyin; rızkı size veren sadece O’dur, başkası değil! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الرِّزْقَ  kelimesindeki elif-lam cins lamıdır ve bağlamın yardımıyla istigrak (bütünlük, kapsayıcılık) anlamı verir. Yani, az olsun çok olsun her türlü rızkı yalnızca Allah’tan isteyin, başkasından değil. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 

 اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 

Önceki emirler için ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.

Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ  car mecruru, ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan  تُرْجَعُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

تُرْجَعُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Bu cümle; ibadetin ve şükrün sebebi olarak gelmiştir. Yani o Allah buna karşılık size sevap veya ceza verecektir. Çünkü ölümden sonra başkasına değil sadece O’na döndürüleceksiniz. Dolayısıyla bu cümlede ibadetin sebebiyle baasın ispatı idmâc edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü, lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370)  Buna idmâc sanatı denir.

تُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Ankebût Sûresi 18. Ayet

وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  ١٨


“Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. Peygambere düşen apaçık tebliğden başka bir şey değildir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 تُكَذِّبُوا yalanlarsanız ك ذ ب
3 فَقَدْ elbette
4 كَذَّبَ yalanlamışlardı ك ذ ب
5 أُمَمٌ ümmetler de ا م م
6 مِنْ
7 قَبْلِكُمْ sizden önceki ق ب ل
8 وَمَا ve yoktur
9 عَلَى düşen
10 الرَّسُولِ elçiye ر س ل
11 إِلَّا başka bir şey
12 الْبَلَاغُ tebliğ etmekten ب ل غ
13 الْمُبِينُ açıkça ب ي ن

وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُكَذِّبُوا  şart fiili olup,  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن تكذّبوا فلا يضرّني تكذيبكم لأنه قد كذّب أمم (Eğer inkar ederseniz, inkarınız bana zarar vermez, çünkü ümmetler de inkâr etmiştir.) şeklindedir.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  كَذَّبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اُمَمٌ  fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ قَبْلِكُمْ  car mecruru  اُمَمٌ ’nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُكَذِّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la  فَقَدْ كَذَّبَ  cümlesine matuftur. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. عَلَى الرَّسُولِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِلَّا  hasr edatıdır.  الْبَلَاغُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  الْمُب۪ينُ  kelimesi  الْبَلَاغُ  sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُب۪ينُ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْۜ

 

وَ , atıf harfidir. Şart üslubundaki terkip, önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Şart cümlesi olan  تُكَذِّبُوا , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

تُكَذِّبُوا - كَذَّبَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.  Bu fiiller  تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya mef’ûlde olan kesrettir. 

Ayette şartın cevabının, “kafirlerden olursunuz” gibi bir cümle olması beklenirken Allah’ın, önceki toplumlardan haber vermesi, hakîm üslubu sanatıdır.

Bu üslup; muhataba beklediği şeyi ya da sorduğu sorunun cevabını değil, daha önemli ya da gerekli olduğuna tenbih için beklemediği bir şeyi söylemek ya da cevabı vermek olarak tarif edilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَدْ  mazi fiille kullanıldığında tahkik ifade eder. Ayrıca mazi fiil ile geldiğinde, yapılacak işin yaklaştığını göstermek üzere, takrib manasında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Eğer yalanlarsanız ifadesinin Kureyşlilere hitap olduğu, İbrahim’in (a.s) sözlerinden olmadığı da söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bu cümlenin mu’teriza cümlesi olması ve وَ ’ın itiraziyye vav’ı olması mümkündür. Bu itiraz cümlesi, İbrahim’in (a.s) sözü ile kavminin ona olan cevabı arasında zikredilmiş olup doğrudan Allah Teala’dan müşriklere müvecceh olan bir sözdür. Hitabın gaip olarak başlayıp hitaba dönmesi kendilerini tescil etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   


 وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

 

Bu cümle atıf harfi  وَ ‘la, şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car-mecrur  عَلَى الرَّسُولِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  muahhar mübtedadır. 

رَّسُولِ - بَلَاغُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْبَلَاغُ  için sıfatı olan  الْمُب۪ينُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مَا  ve اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  

Mecrur şeklindeki haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayetteki kasr, kasr-ı mevsûf ale’l-sıfat şeklinde olup izâfîdir. Habere müteallik olan  عَلَى الرَّسُولِ , mübteda olan  الْبَلَاغُ ’ya kasredilmiştir. Ayette Peygamber Efendimizin vazifesi sadece tebliğe kasredilmiştir. Yani hesap görmek ona düşmez. Başkaları da tebliğ yapabileceği için izafî iddiaî kasır olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)

Taberî şöyle der:  الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ’den maksat; işitene, ondan ne murad edildiğini açıklayan ve kendisinden ne kastedildiği anlaşılan tebliğdir.

Ankebût Sûresi 19. Ayet

اَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللّٰهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ  ١٩


Onlar, Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığını, sonra onu nasıl tekrarladığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَرَوْا görmediler mi? ر ا ي
3 كَيْفَ nasıl ك ي ف
4 يُبْدِئُ başlatıyor ب د ا
5 اللَّهُ Allah
6 الْخَلْقَ yaratmayı خ ل ق
7 ثُمَّ sonra
8 يُعِيدُهُ onu iade ediyor ع و د
9 إِنَّ şüphesiz
10 ذَٰلِكَ bu
11 عَلَى göre
12 اللَّهِ Allah’a
13 يَسِيرٌ kolaydır ي س ر

Bu bölümün, Hz. İbrâhim ve onun halkıyla ilgili önceki âyetlerin devamı sayılabileceği gibi –bir tür parantez içi ifadesi olarak– Hz. Peygamber ve onun kavmiyle ilgili olabileceği de belirtilmektedir. Her iki durumda da önemli olan, varlığı, oluşu ve hayatı başlatanın da devam ettirenin de Allah olduğunun ortaya konmasıdır. Bu gerçeğin “... görmezler mi?” şeklinde soru ifadesiyle dile getirilmesi ise insanın duyu ve zihin imkânlarını kullanmasının gerekliğine işaret etmektedir. Ayrıca sağlıklı bir şekilde incelenip üzerinde düşünüldüğünde varlığın arkasındaki hikmeti, planı ve o planın sahibini anlama imkânının elde edilebileceğine de işaret vardır. Bu yaratılış olgusunun hatırlatılmasında, –Kur’an’da değişik vesilelerle sık sık altı çizildiği gibi– aynı yaratıcı kudretin âhiret denilen ikinci hayatı gerçekleştirmeye de muktedir olduğuna bir ima bulunmaktadır.

19. âyeti şu şekilde anlayanlar da vardır: “Görmez mi onlar, Allah varlığı ilk baştan nasıl yoktan yaratıyor? Sonra O, yaratılışı tekrar gerçekleştirecektir.” Bu yoruma göre önce evrendeki sürekli yaratılış hatırlatılmakta, ardından da âhiret hayatının başlangıcı olmak üzere ikinci yaratılışın gerçekleşeceğine dikkat çekilmektedir. İlk yaratılışın geniş zaman (muzâri) fiiliyle zikredilmesi bu yaratılışın sürekliliğine işaret eder (bk. Kurtubî, XIII, 349; İbn Âşûr, XX, 228). Ancak âyetin bütününde dünyadaki yaratılışa, bu yaratılışın sürekliliğine dikkat çekildiği şeklindeki görüş daha isabetli görünmektedir. 20. âyette ise hem dünyadaki yaratma hem de dünya hayatının sona ermesinin ardından ikinci hayat için diriltme söz konusu edilmiş; ilk yaratma, ikinci yaratmanın mümkün olduğuna delil olarak gösterilmiştir (Taberî, XX, 138-139). 21. âyette ikinci yaratılışın yani âhiret hayatının gerçekleşme sebebi dolaylı bir ifadeyle belirtilmiştir ki bu da Allah’ın dilediğine azap etmesi, dilediğine de merhametiyle muamele edip azaptan esirgemesidir. Kuşkusuz Allah, adalet ve hikmet sahibi olduğu için, dünya hayatını inkâr ve isyanla geçirenleri cezaya çarptıracak, iman ve itaatle geçirenleri de azaptan koruyup lutuf ve merhametiyle onlara ikramda bulunacaktır. Nitekim 23. âyet, ilâhî rahmetin ve cezanın adalet temeline dayandığına dikkat çekmektedir.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 263-264

   Yesera يسر :   يُسْرٌ, zorluk anlamındaki عُسْرٌ sözcüğünün zıddıdır, kolaylık demektir. يَسَّرَ ve إسْتَيْسَرَ formları kolaylaşmayı ifade eder. تَيَسَّرَ ise kolaylaştırmak ve hazırlamak anlamında kullanılır. يَسِيرٌ ve مَيْسُورٌ kolay, yumuşak ve mülayim anlamına gelirken miktarı az ve önemsiz şeylerle ilgili de kullanılır.

  Yine bu köke ait مَيْسَرَةٌ ve يَسارٌ kelimeleri zenginliği ifade eder. يَسارٌ (sol) sözcüğü ayrıca يَمِينٌ (sağ) sözcüğünün de kardeşidir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de  44 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri Yüsra, müyesser, Yesâri ve Yâser'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللّٰهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ ’la mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أغفلوا “Gaflet mi ettiler?” şeklindedir. Hemze istifhâm harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَوْا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  كَيْفَ  istifhâm ismi olup amili  يُبْدِئُ ’nün hali olarak mahallen mansubdur. يُبْدِئُ اللّٰهُ  cümlesi, amili  يَرَوْا  ‘in mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يُبْدِئُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  الْخَلْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُع۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُع۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عود ’dir.

يُبْدِئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  بدأ ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

  اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ذٰلِكَ  işaret ismi  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك  ise muhatap zamiridir. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru يَس۪يرٌ ’e mütealliktir. يَس۪يرٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

اَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللّٰهُ الْخَلْقَ 

 

Hemze inkarî istifham, وَ  atıf harfidir. لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Takdiri  أغفلوا (Gaflet mi ettiler?) olan mukadder istînâfa matuf olan cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan  كَيْفَ يُبْدِئُ اللّٰهُ الْخَلْقَ  cümlesi  يَرَوْا  fiilinin mef’ûlü konumundadır.  كَيْفَ  istifham ismi, mukaddem haldir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir. 

Istifham cümleleri muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mef’ûl olan  الْخَلْقَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

Bu ifadeyle tıpkı görme gibi apaçık olan bir “bilme” manası kastedilmiştir. Çünkü insan, yaratılışın başlangıcının Allah'tan olduğunu bilir. Çünkü ilk yaratma mahlukattan olamaz. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade, Mekke halkına hatırlatmada bulunmak ve açık delil olmasına rağmen ölümden sonra yeniden dirilmeyi yalanlamalarını çirkin addetmek üzere Hz. İbrahim kıssasının iki bölümü arasında bir ara cümlesidir. Ayetin anlamı şöyledir: “Mekke halkı, Allah'ın ilk olarak bir varlığı herhangi bir madde olmadan nasıl yarattığını görmediler ve bütün açıklığı ile görme sayılabilecek ölçüde bilgi sahibi olmadılar mı?” (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

  ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ

 

 

Cümle, اَوَلَمْ يَرَوْا  cümlesine  ثُمَّ  ile atfedilmiştir. Veya  ثُمَّ  ile gelen bu cümlenin, istinaftır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُبْدِئُ  (ilk defa yaratır) - يُع۪يدُ (tekrar yaratır) kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

يُبْدِئُ - خَلْقَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

 ثُمَّ  harfiyle gelen cümle, istînafiyyedir.  ثُمَّ  atıf değil, rütbe ve terahî ifade eder. Çünkü yokluktan sonra yeniden yaratılış onlara görünür değildir ve bunu akıllarına bile getirmezler. Müstakil olarak  اَوَلَمْ يَرَوْا  cümlesiyle  قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ  cümlesi arasında itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr; https://tafsir.app/aljadwal/29/19

 اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ

 

Cümle, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olması, işaret edilene dikkat çekip zihinlerde yerleştirmek, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarmak içindir. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın yaratıcı kudretine, işaret edilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri aslında amilinden sonra gelmesidir. Cümlede car mecrur  عَلَى اللّٰهِ , ihtimam için amili olan  يَس۪يرٌ ’a takdim edilmiştir. 

Müsned olan  يَس۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Zamir yerine zahir isim gelerek lafza-i celâlin, hükmün, illetini bildirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Ankebût Sûresi 20. Ayet

قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۚ  ٢٠


De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 سِيرُوا gezin س ي ر
3 فِي
4 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
5 فَانْظُرُوا ve bakın ن ظ ر
6 كَيْفَ nasıl ك ي ف
7 بَدَأَ başladı ب د ا
8 الْخَلْقَ yaratmağa خ ل ق
9 ثُمَّ sonra
10 اللَّهُ Allah
11 يُنْشِئُ yapacaktır ن ش ا
12 النَّشْأَةَ yaratmayı da ن ش ا
13 الْاخِرَةَ son ا خ ر
14 إِنَّ çünkü
15 اللَّهَ Allah
16 عَلَىٰ üzerine
17 كُلِّ her ك ل ل
18 شَيْءٍ şey ش ي ا
19 قَدِيرٌ gücü yeter ق د ر

  Neşe'e نشأ :    نَشْأَةٌ bir şeyi ihdas etmek, icat etmek; ilk defa, daha önce yokken varlık sahasına taşımak, yapmak veya üretmek, ve besleyip büyütmek veya yetiştirmek demektir.

  İf'al formundaki إنْشاءٌ kavramı, bir şeyin icad edilmesi, ve beslenip büyütülmesi veya yetiştirilmesidir. Daha çok canlılarla ilgili kullanılır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 28 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri neş'et etmek, inşâ,menşe ve naşîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

س۪يرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  فِي الْاَرْضِ  car mecruru  س۪يرُوا  fiiline mütealliktir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْظُرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  كَيْفَ  istifham ismi olup, amili  بَدَاَ ‘nin hali olup mahallen mansubdur.

بَدَاَ الْخَلْقَ  cümlesi, amili  انْظُرُوا  ‘un mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

بَدَاَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  الْخَلْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ 

 

İsim cümlesidir. ثُمَّ  istînâfiyyedir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  يُنْشِئُ النَّشْاَةَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يُنْشِئُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.  النَّشْاَةَ  masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. الْاٰخِرَةَ  kelimesi  النَّشْاَةَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنْشِئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نشأ ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru  قَد۪يرٌ ’a mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ  kelimesi  اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ

 

Ayet, istînafiye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap, Hz. Peygamberdir.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ  cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve irşad manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

فِي الْاَرْضِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada dolaşan insan arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Aynı üslupla gelen  فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ  cümlesi, mekulü’l kavl cümlesine atıf harfi  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan  كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ  cümlesi, فَانْظُرُوا  fiilinin mef’ûlü konumundadır. كَيْفَ  istifham ismi, mukaddem haldir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir. Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

Mef’ûl olan  الْخَلْقَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Cenab-ı Hakk önceki ayetle,  رُؤْيَة  (görme) lafzını, bu ayette de نْظُرُ  (bakma) lafzını getirmiştir. Fıtrî ilim, fikrî ve tefekkürî ilimden daha tam ve mükemmeldir. Çünkü bakmak, görmeye götürür. Nitekim Arapçada “Baktım ve gördüm” denilir. Bir şeye götüren ise o şeyin altındadır. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk, birincisinde, “Sizin için görme tahakkuk etmediyse o görmenin tahakkuk edebilmesi için yeryüzüne bakınız…” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Ayetteki  س۪يرُوا  ve  انْظُرُوا  emir fiilleri itibar yani düşünmeye sevk etmek amacıyla gelebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ 

 

ثُمَّ  atıf değil istînâfiyyedir. Rütbe ve terahî ifade eder. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Mübtedanın haberi olan  يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  النَّشْاَةَ , mahzuf mef’ûl-ü mutlaktan naibdir.

الْاٰخِرَةَ  kelimesi  النَّشْاَةَ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiil gelerek azgınların şeytanlara tabi oluşlarının  zihinde canlanması sağlanmıştır.  

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin takdimi söz konusudur. 

بَدَاَ  fiilindeki gizli zamirden sonra Allah isminin gelmesi dolayısıyla iltifat sanatı vardır. 

يُنْشِئُ - النَّشْاَةَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

النَّشْاَةَ  kelimesi  النَّشْاَةَ  ve  ألنٌَشاءة  şeklinde okunmuştur; tıpkı  ألرٌَأفة  ve  ألرٌَآفَة  gibi. Şayet  كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ  ifadesinde Allah zamirle ifade edildiği halde  ثُمَّ اللّٰهُ  ifadesinde neden lâfza-i celâl -açıkça hem de başlangıç ifadesi yani mübteda olarak- getirilmiştir? Oysa normali, كَيْفَ بَدَأ الله الخَلْقَ ثُمَّ  يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَ  şeklinde ifade edilmesidir. Bunun manası nedir? dersen şöyle derim: Mekkelilerle tartışılan yeniden yaratma konusu idi. -Ki dizler bu konuda hep zangırdamıştır! İşte Allah Teâlâ ilk yaratılışın kendisi tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyunca, tekrar yaratmanın da aynen ilk yaratma gibi olduğunu onlara bir kanıt olarak sunmuştur. Hiçbir şeyin aciz bırakamayacağı Allah’ı ilk yaratma aciz bırakamadığı gibi yeniden yaratma da aciz bırakamaz! Adeta (Sonra durum şu ki; ilk icadı gerçekleştiren kim ise tekrar yaratmayı gerçekleştirecek olan da odur.) buyurmaktadır. İşbu manaya delalet ve tenbih için ism-i celâlini açıkça zikretmiş ve bunu ifadeye başlangıç kılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۚ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek ve hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru umum için amili olan  قَد۪يرٌ  ‘a takdim edilmiştir. 

شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir. 

Cümlede müsned olan, Allah Teâlâ'nın kādir sıfatının, ayetin içeriğiyle uyumu açısından mükemmel bir tercih olduğu aşikardır. Bu uyum bedî’ sanatlardan teşâbüh-i etrâftır.  

Müsnedün ileyh olan Allah lafzının iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

يَس۪يرٌ  (Kolay) - س۪يرُوا (Yürüyün)  ve  شَيْءٍ - يُنْشِئُ  gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Daha önce açık isim geçtiği için zamir gelmesi gereken yerde Allah ismi celâli geldi. Böylece muhatabın zihninde bu isim daha kolay yerleşir. Çünkü açık isim zamirden daha kuvvetli, daha belîğ, delalet ettiği manayı daha iyi ifade eden ve zihinlerde yerleştiren bir kelimedir. Bu ayetlerdeki ism-i celâller de böyledir. Bu Allah lafızları yerine gaib zamir gelseydi bu etki olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Şüphesiz Allah her şeye kādirdir. Çünkü O gücünü zatından alır, zatının mümkünlere nispeti de eşittir. O sebeple ilk oluşuma gücü yettiği gibi ikinci oluşuma da gücü yeter. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314) 

Ankebût Sûresi 21. Ayet

يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَاِلَيْهِ تُقْلَبُونَ  ٢١


O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Ancak O’na döndürüleceksiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُعَذِّبُ azabeder ع ذ ب
2 مَنْ kimseye
3 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
4 وَيَرْحَمُ ve acır ر ح م
5 مَنْ kimseye
6 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
7 وَإِلَيْهِ ve hepiniz O’na
8 تُقْلَبُونَ çevrilirsiniz ق ل ب

يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَٓاءُۚ

 

Ayet önceki ayetteki mübteda  اللّٰهَ  lafza-i celâlin ikinci haberi olarak mahallen merfû olması caizdir.

Fiil cümlesidir.  يُعَذِّبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. يَرْحَمُ  fiili atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.  

يَرْحَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

يُعَذِّبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

وَاِلَيْهِ تُقْلَبُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلَيْهِ  car mecruru  تُقْلَبُونَ  fiiline mütealliktir. تُقْلَبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَٓاءُۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Önceki ayetteki mübteda için ikinci haber olması da caizdir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُعَذِّبُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi  يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  يَرْحَمُ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesiyle  يَرْحَمُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يُعَذِّبُ - يَرْحَمُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

مَنْ - يَشَٓاءُ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, makablinin tamamlayıcısı mahiyetindedir. Ayette, azap etmek önce zikredilmiş, çünkü bu makamdaki korkutmak, teşvikten daha münasiptir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاِلَيْهِ تُقْلَبُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَيْهِ , ihtimam için amili  تُقْلَبُونَ ’ye takdim edilmiştir.  

تُقْلَبُونَ   fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Car mecrurun takdimi kasr değil, ihtimam içindir. Çünkü reddedilen bir inanç yoktur. Ve bu takdimde yeniden dirilişin meydana gelişini ispat ve tehdit vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ankebût Sûresi 22. Ayet

وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۘ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ۟  ٢٢


Siz, yerde de gökte de (Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve değilsiniz
2 أَنْتُمْ siz
3 بِمُعْجِزِينَ aciz bırakacak ع ج ز
4 فِي
5 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
6 وَلَا ve ne de
7 فِي
8 السَّمَاءِ gökte س م و
9 وَمَا ve yoktur
10 لَكُمْ sizin için
11 مِنْ
12 دُونِ başka د و ن
13 اللَّهِ Allah’tan
14 مِنْ hiçbir
15 وَلِيٍّ koruyucu(nuz) و ل ي
16 وَلَا ve ne de
17 نَصِيرٍ bir yardımcı(nız) ن ص ر

وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۘ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَٓا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.  

اَنْتُمْ  munfasıl zamir  مَٓا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  بِ  harf-i ceri zaiddir. مُعْجِز۪ينَ  lafzen mecrur,  مَٓا ’nın haberi olarak mahallen mansub olup, cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

فِي الْاَرْضِ  car mecruru  مُعْجِز۪ينَ ’deki zamirin haline mütealliktir. لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  فِي السَّمَٓاءِۘ  car mecruru  فِي الْاَرْضِ ’a matuftur. 

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II,142) 

مُعْجِز۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مِنْ دُونِ  car mecruru  وَلِيٍّ ’nin mahzuf haline mütealliktir.  اللّٰهِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  مِنْ وَلِيٍّ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَص۪يرٍ۟  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

مِنْ  nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)

وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۘ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Nefy harfi  مَٓا , nakıs fiil ليس  gibi amel etmiştir. Haberi olan  بِمُعْجِز۪ينَ ’ye dahil olan  بِ  harfi zaiddir. 

Müsned olan  مُعْجِزٖينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۘ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü ve gökyüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya ve sema, burada zarfa benzetilmiştir. Yer ve gök ile buralarda bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden zaid harf, nefy harfinin tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere çok tekid içeren bu ve benzeri cümleler muhkem cümlelerdir. 

Nefy harfi  لَا ’nın tekrarlanması olumsuzluğu tekid içindir.

السَّمَٓاءِۘ  - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)

معجز  başkasının istediğini imkânsız hale getirmek için, kendi nezdindekini yapan kimsedir. Binâenaleyh bu kimse, "Onu acze düşürdü, âciz bıraktı" diye vasfedilir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, "Sizin, O'nun katındakini yapma imkânınız yoktur. Binâenaleyh, eğer üzerinize azap indirmeyi isterse, Allah'ın dilemiş olduğu azabı indirmesi imkânsız olmaz..." şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Hud/33) 

المُعْجِزُ  kelimesi asıl olarak, birini herhangi bir eylemi yapmaktan aciz bırakan kişi demektir. Burada üstün gelmek ve kudretten kaçıp kurtulmak anlamında mecaz olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ۟

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مَا لَكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  وَلِيٍّ  muahhar mübtedadır. 

وَلِيٍّ ‘nin mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru, ihtimam için mübtedaya takdim edilmiştir. 

وَلَا نَص۪يرٍ  ibaresi, temasül nedeniyle  مِنْ وَلِيٍّ ‘e atfedilmiştir. نَص۪يرٍ ‘e dahil olan nefy harfi  لَا , olumsuzluğu tekit için gelmiş zait harftir.

نَص۪يرٍ  ve  وَلِيٍّ  ‘deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid  مِنْ  ve لَا  harfleri sebebiyle kelimeler “hiçbir” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder. 

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. 

وَلِيٍّ -  نَص۪يرٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, olumsuz isim cümlesi ve zaid harfler sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah'la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723) 

Birbirini takip eden iki cümlede de takdim edilmiş haber olarak gelen car mecrurun başında bulunan nafiye  مَا ’sıdır. Bu üslup çoğunlukla ihtisas ifade eder. Ancak burada ihtisas manası uygun olmaz, çünkü bu durumda “Allah’ın dışında dostlar edinmek sadece sizin için doğru değildir, yani başkaları için bir mahzur yoktur” gibi bir mana çıkar ki, Allah bizi bu manadan korusun. Çünkü ne onların ne de başkalarının Allah’tan başka dostu yoktur. Diğer taraftan mübteda olan  مِنْ وَلِيٍّ  sözünde, mübtedanın başına gelmiş zaid bir  مِنْ  harfi vardır, Bu da nefyin (olumsuzluğun) mümkün olan son sınıra kadar ulaştığını, yani mübalağa manası ifade eder. ‘Hiç’ manası kazandırır. Haber olan car mecrur ِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  şeklindeki zaid bir  مِنْ  harfi taşıyan mübtedaya takdim edilmiştir. Dolayısıyla bu cümlede kelamın sevk edildiği amacı tekid eden birçok zaid harf vardır. Dolayısıyla Allah’ın dışında dost edinenlere olan gazabın şiddetine delâlet eden birçok şey söz konusudur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.200)

[Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.] cümlesindeki  مِنْ  harfi, olumsuzlamanın pekiştirilmesi içindir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 872)

 

Ankebût Sûresi 23. Ayet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَلِقَٓائِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ٢٣


Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya; işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ kimseler
2 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
3 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
4 اللَّهِ Allah’ın
5 وَلِقَائِهِ ve O’nunla buluşmayı ل ق ي
6 أُولَٰئِكَ işte onlar
7 يَئِسُوا ümidi kesmişlerdir ي ا س
8 مِنْ -den
9 رَحْمَتِي benim rahmetim- ر ح م
10 وَأُولَٰئِكَ ve işte
11 لَهُمْ onlar için vardır
12 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
13 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَلِقَٓائِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ, mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لِقَٓائِه۪ٓ  car mecruru atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي  cümlesi  اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَـئِسُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ رَحْمَت۪ي car mecruru  يَـئِسُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

 

 وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’nin sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَلِقَٓائِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي

 

Ayet, atıf harfi   وَ ’la önceki ayetteki  وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle  istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Mübteda konumunda gelen cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَلِقَٓائِه۪ٓ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107) 

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafeti, ayetlerin tazim ve tekrimi içindir. 

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Ayetlerin Allah'a izafe edilmesi bu ayetlerin bütün kemal vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazandırır.

 بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ‘ye tezayüf nedeniyle atfedilen  لِقَٓائِه۪ٓ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  لِقَٓائِ  şan ve şeref kazanmıştır. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي  cümlesi mübtedanın haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ismi işaret olan  اُو۬لٰٓئِكَ  ile marife oluşu işaret edilenleri tahkir ve kınamak içindir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي  cümlesi haberdir.

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil olması, cümleye hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar anlamları katmıştır.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  رَحْمَت۪ي  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رَحْمَت۪  tazim edilmiştir.

اللّٰهِ - رَحْمَت۪ي  kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.

18-23 ayetleri arasındaki bölümün istitrat olduğu da söylenmiştir.

اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي  ayetinde müşriklerin Allah’ın rahmetinden ümit kesmelerinin mazi fiil ile haber verilmesi, vuku bulacak olan bu durumun kesin olarak gerçekleşeceğine dikkat çekmek içindir. Mana ise: “Onlar, kesinlikle Allah’ın rahmetinden ümit keseceklerdir” şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayetler, kıyametteki dirilmeye delâlet eden ilk yaratma ile ahiret hayatını bildiren ayetleri de öncelikle kapsayan geniş bir mana ifade etmektedir. Bu ayetleri, Allah'ın vahdaniyet delillerine tahsis etmek ise bu makama münasip düşmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Zemahşerî ِAnkebût Suresinin 20-23. ayetlerinin, İbrahim’in (a.s) sözlerinin bir parçası olabileceği gibi, ikinci bir ihtimalle itirazî cümleler de olmaya elverişli olduğunu kaydeder. Müfessir bu görüşüyle itirazî cümlelerin sadece bir cümle veya ayet değil, cümleler dizisi şeklinde gelebileceğini de belirtmiş olmaktadır. 

Zemahşerî İbrahim kıssasının ana metin içinde itirazî olacak şekilde zikredilmesini; küfür ve şirkin inkâr üzerine kurulması, Kureyş’in risaleti kabul etmeyişlerinin inkâr tarihinin tekerrüründen ibaret olması ve böylece Peygamber Efendimizin yaşadıklarından ötürü teselli edilmesi ile gerekçelendirir. Bütün bu anlatımlar, genel çerçevede Allah’ın birliği, kudreti ve delilleri ile şirkin çürük yapısını nitelemeye matuftur. Bu çift yönlü ilişki, itirazî ayetlerle ana ayet grubu arasında derin bir bağ oluşturur. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları) 

 وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Cümle, atıf harfi وَ ’la  اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir, korku ve kınamayı artırmak içindir.

اُو۬لٰٓئِكَ ’nin tekrarı o kimselerin ne aşağılık ve kötü kimseler olduklarını ve azabı hak ettiklerini vurgulamak içindir. Bu tekrarda ınâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olan  لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.

Muahhar mübteda olan  عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde acı çektiren manasındaki   اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

عَذَابٌ  ‘in sıfatı olan  اَل۪يمٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اَل۪يمٌ -  عَذَابٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

أ ـ ل ـ م  kökünden gelen "elem" acı, ağrı;  " اَل۪يماً " ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, عَذَابٌ مُه۪ينٌ , عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , عَذَابٌ اَل۪يمٌ , عذاب شديد  gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Cenab-ı Hak, rahmetten bahsedince, onu kendisine nispet ederek  مِنْ رَحْمَت۪ي [Benim rahmetimden…] demiş, azaptan bahsedince onu kendisine nispet etmemiştir. Bunun sebebi, rahmetinin azabını geçmiş olması ve bir de kullarına, rahmetinin onları kuşattığını ve o rahmetin kendisinden ayrılmazlığını bildirmek içindir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
17. ayette “O şeyler” olarak tercüme edilen kelimenin aslı ellezine ism-i mevsulü (birleştirme ismi/zamiri) olup, esasen şuurlu varlıklar için kullanılır. Bu da göstermektedir ki, putperest toplumların taptıkİarı putların çoğu melekler, cinler, peygamberler, kahramanlar, devlet adamları gibi, bir zaman halkın çok sevip, daha sonra tanrılaştırdıkları kimseleri temsil ediyordu. Dolayısıyla âyet, putİarı nazara verirken, bu gerçeğe de işarette bulunmaktadır. Bunların dışında, insanlar' çok defa, iyi veya kötü bildikleri birtakım 'ruhlar'a, “tabiat kuvvetleri”ne, gök cisimlerine ve daha başka şeylere de tapınmış, Allah'ın İrade ve Kudreti'ni bu şekilde başka pek çok şeylere taksim etmişlerdir. Burada belirtelim ki, putçuluk ve putatapıcılık, geçmişe ait bir vakıa olmayıp, bugün de açık ve örtülü biçimde pek çok şekillerde ve pek çok isim altında devam etmektedir.
Sayfadan Gönüle Düşenler


Ey her şeye kadir olan Allahım! Nefsim, ergenlik döneminden çıkamayan bir yetişkin gibi. Yardımına ve rahmetine muhtacım. Nefsimi; talebesini özenle yetiştirmeye çalışan bir hoca gibi seveyim. Bilinmez kazalardan zarar görmesin diye yavrusunu kollayan bir ebeveyn gibi koruyayım.

Nefsimin isteklerini pirincin taşını ayıklar gibi ayıklayayım. İstediklerime ulaşmanın yollarını ince eleyip sık dokuyayım. Her ihtiyacımı ve rızkımı, Senin katında arayayım. Karşılanan her isteğimin Senden geldiğinin bilincinde olup şükredeyim. Elde edemediğime ya da kaybettiğime üzülmekten çok, Senin takdirine güveneyim.

Ey dilediğini cezalandıran ve dilediğini affeden Allahım! Nefsimi kalbimle beraber Sana itaat ettir. Şirkin ve küfrün her şeklinden yüzümü çevirip, yalnız Sana yöneleyim. Yolların en hayırlısında yürümeyi seçip, Senin sınırlarına tevazu ile riayet edeyim. Sana kulluk için geldiğim bu dünyadan, rızanı kazananlardan olup çıkayım.

Amin.

***

Rızık dendiği zaman çoğunlukla akla ilk gelen karın tokluğundan yemek ya da para olur. Belki de rızık, yeryüzündeki nimetlerden maddi ya da manevi anlamda doğru faydalanabilmektir. Böyle bakıldığında zamanı değerlendirmek de bir rızıktır. Amel etmedikten sonra ilmi, tadını çıkaramadıktan sonra yemeği, gözü doymadıktan sonra malı, üzerine giyemedikten sonra kıyafeti, işe yaramadıktan sonra herhangi bir ilacı, iyi yoldaş olmadıktan sonra arkadaşı ve doğru yaşamadıktan sonra ömrün uzamasını istemenin anlamı nedir?

Etrafımızı saran yoğun mutsuzluk sisinin sebebi de bu olsa gerek. Herkes bir şeylerin daha çok olmasını istemekte ve bunun için de çabalamaktadır. Dünya hayatı kıymeti bilinmeyen nice nimetlerle doludur. Zira nefsin: ‘yeter ki sahip olalım’ yalanına kanmak kolaydır. Ancak geçmişten ibret almasını bilen ve Allah’ın rızasını kazanmak umuduyla doğru yaşamaya çalışan kişi şunu bilir: tek başına sahip olmak yeterli değildir.

İşte bu yüzden daima Allah’tan iste ve daima tam iste! Allah’ın rahmetini kucaklamak hevesiyle açabildiğin kadar aç dualarının kollarını. Her şeyi; kalbinden geçenleri ve istemeyi akıl edemediklerini iste. Yapamadıklarını yapabilmek için ihtiyacın olanı iste. Elindekilerin kıymetini bilmeyi de iste. Şeksiz imanla ve samimi şükürle dolu mutmain bir kalp iste. Rızkını iste. Yani istediklerinin kendi hayatında nice hayırlara vesile olmasını ve seni Allah’ın rızasına ferahlık ile ulaştırmasını iste. 

Ey Allahım! 
Bizi;
İstemesini bilenlerden ve daima Senden isteyenlerden, 
Elindekilerinin kıymetini bilenlerden ve hem maddi, hem de manevi anlamda onlardan faydalananlardan,
Teslimiyetin ve tevekkülün getirdiği huzur ve muhabbet ile hakiki manada doyanlardan,
Her şeyi, Senin rızana yaklaşmak ve Sana kavuşmak için bir basamak görenlerden ve yardımın ile doğru adımı, doğru şekilde atanlardan,
Sana kul olanlardan ve Sana şükredenlerden,
Sana döneceği bilinciyle yaşayanlardan, huzuruna aydınlık bir yüz ile çıkanlardan ve Sana kavuşanlardan eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji