بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ ٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | ve kimseler |
|
| 2 | امَنُوا | inananlar |
|
| 3 | وَعَمِلُوا | ve yapanlar |
|
| 4 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 5 | لَنُكَفِّرَنَّ | mutlaka örteceğiz |
|
| 6 | عَنْهُمْ | onların |
|
| 7 | سَيِّئَاتِهِمْ | kötülüklerini |
|
| 8 | وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ | ve onları mükafatlandıracağız |
|
| 9 | أَحْسَنَ | en güzeliyle |
|
| 10 | الَّذِي |
|
|
| 11 | كَانُوا | olduklarının |
|
| 12 | يَعْمَلُونَ | yapmış |
|
Kur’an’ın en çok önem verdiği, zihinlere yerleştirmeyi istediği ilkelerden biri de şudur: İnsanın inancı ne kadar yanlış, işleri ne kadar kötü olursa olsun, onun için kurtuluş kapısı daima açıktır; insan bir kere içtenlikle Allah’a dönüp bu kapıdan girdikten, yani istikametini düzeltip Allah’ın istediği ruh temizliğini gerçekleştirdikten, kalbini imanla ve hayatını güzel işlerle donattıktan sonra artık günahları anlamını kaybedecek ve tamamıyla silinip yok edilecek; o insan tertemiz bir mümin olarak hayata yeniden başlamış sayılacaktır; hatta âyete göre Allah böyle insanları, yaptıkları iyi işleri sayesinde hak ettiklerinden daha güzeliyle ödüllendirecektir. Bu ödüllendirmenin bir âhiret yönünün bulunduğu muhakkaktır; fakat âyette bunun sadece âhirette olacağına dair sınırlayıcı bir ifade bulunmadığına göre, burada hem uhrevî hem dünyevî ödüllendirmenin kastedildiği düşünülebilir. Özellikle âyetteki “güzel işler”in her türlü hayırlı, verimli gayretleri; gerek bireyin gerekse toplumun maddî ve mânevî gelişmesine, kalkınmasına katkıda bulunan faydalı işleri kapsadığı düşünülecek olursa dünyevî ödüllendirmenin anlamı daha iyi ortaya çıkar. Buna göre kısaca eğer insanlar iman edip güzel işler yaparlarsa, Allah da onları eskiden yaptıkları kötü işlerin zararlı sonuçlarından kurtarır; bundan böyle yapacakları güzel işlerin sonuçlarının daha da güzel olmasını sağlar; onların hem bireysel hem de toplumsal planda gelişmelerini, güçlenmelerini, mutlu ve huzurlu olmalarını; eğitimde, kültürde, sağlıkta, uygarlığın diğer nimetlerinde hem bunları üretme hem de bunlardan istifade etme yönünde onlara yardım eder. Kuşkusuz âyetteki “sâlih amelleri işleme” ifadesi, Allah’ın rızâsına ve yoluna uymayan her türlü kötülüklerle mücadeleyi de içine aldığına göre –bir önceki âyetle de bağlantısı dikkate alındığında– Allah’ın bu ödüllendirme vaadi, kötülüklerle mücadelede başarıyı, dolayısıyla erdemli bir toplum gerçekleştirmeyi de kapsar.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 254-255
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا fiili atıf harfi وَ ’la اٰمَنُوا ’ye matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ulun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
نُكَفِّرَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. عَنْهُمْ car mecruru نُكَفِّرَنَّ fiiline mütealliktir. سَيِّـَٔاتِهِمْ mef’ûlun bih olup kesra ile mansubdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَنَجْزِيَنَّهُمْ atıf harfi وَ ‘la لَنُكَفِّرَنَّ fiiline matuftur.
نَجْزِيَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَحْسَنَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَعْمَلُونَ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiri olarak mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
اٰمَنُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
نُكَفِّرَنَّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كفر ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْسَنَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki وَمَنْ جَاهَدَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlenin müsnedi kasem üslubunda gelmiştir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi, mevsûlün sılası اٰمَنُوا ’ya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen عَمِلُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ cümlesindeki لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mukadder kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasemle birlikte cümle, الَّذ۪ينَ ’nin haberidir.
Kasemin cevabı olan لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ , mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
سَيِّـَٔاتِهِمْ - اَحْسَنَ kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.
لَنُكَفِّرَنَّ fiili, تفعيل babında gelerek fiilde teksir ifade etmiştir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karînesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri Meânî İlmi)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
الصَّالِحَ /salih, fasidin zıddıdır. Fasid ise, telef olan, yok olan demektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak, imanı amelden önce zikretmiştir. Burada şöyle bir incelik vardır: Mükelleflerin amelleri üç kısma ayrılır: Tefekkürü, inancı ve tasdiki demek olan kalbinin amelleri; zikri ve şehadeti demek olan dilinin amelleri; taatı ve ibadeti demek olan uzuv ve bedenlerinin amelleri... Binaenaleyh bedenî ibadetler, kendi başlarına değil, ancak diğerleri sayesinde yükselebilirler. Doğru söz ise, ayette de beyan edildiği gibi kendi kendine yükselebilir. Kalbin ameli demek olan tefekkür ise, ona iner. Nitekim Hz Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Allah, en yakın semaya iner ve "Yok mu bir tövbe eden, tövbesini kabul edeyim" diye nida eder. Müslim, musâfirin,, 172 (1/523) Müsned, 2/433."Tövbe eden", kalbi ile pişmanlık duyandır. Yine, Hz Peygamber (s.a.v) "Allah Azze ve Celle, buyuruyor ki: "Ben, kalbi kırık ve mahzun olanların yanındayım" Keşfu'l-Hafa, 1/203 yani "Kendi aczini ve Benim kudretimi, kendi önemsizliğini ve Benim azametimi düşünenlerin yanındayım" demiştir. Bu, aklen de böyledir. Çünkü kim, Allah'ın nimetleri hususunda tefekkür ederse, Allah'ı bulur ve O'nu zihninde tutar. Böylece anlaşılır ki, kalbin ameli için Allah iniyor. Dilin amelleri ise Allah'a gidiyor ve uzuvların amelleri Allah'a kavuşuyor. İşte bu, kalbin amelinin (tefekkürün) ne kadar faziletli birşey olduğuna dikkat çekmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ
Bu cümle önceki kasemin cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Cümle, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. لَنَجْزِيَنَّهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
اَحْسَنَ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْمَلُونَ cümlesi كَانَ ‘nin haberidir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü, takviye etmiştir.
Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eder.
لَنُكَفِّرَنَّ ve لَنَجْزِيَنَّهُمْ fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
عَمِلُوا - يَعْمَلُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önceki ayette اللّٰهَ لَغَنِيٌّ ifadesindeki gaib sıygadan, bu ayette لَنُكَفِّرَنَّ şeklindeki cemi mütekellime geçiş iltifat üslubudur.
Allah, kulunun amellerinden, iman ile amel-i salih çeşitlerini dile getirmiş ve Kendi fiillerinden olmak üzere, bu ikisinin mukabilinde şu iki şeyi, yani günahları örtmeyi (silmeyi) ve en güzel bir şekilde mükâfaatlandırmayı zikretmiştir. Çünkü O, "(Onların) kötülüklerini örteriz ve her halde, o işlemekte olduklarının daha güzeliyle onları mükâfatlandırırız" buyurmuştur. Binaenaleyh, günahları örtmek imanın mukabili; "daha güzeliyle mükâfatlandırma" da, amel-i salih mukabili zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hakk'ın, لَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ "...Daha güzeliyle onları mükâfatlandırırız" ifadesi, şu iki manaya gelebilir: a) "Biz onları, amellerinin en güzeline göre mükâfatlandırırız."
b) "Biz onları, amellerinden daha güzeliyle mükâfatlandırırız". Birinciye göre ayetin anlamı, "Biz onların amellerini, olabilecek en güzel şekilde değerlendirir ve ona göre onlara mükâfat veririz" şeklindedir. Yoksa, "onlardan en güzeli alınır, ona göre mükâfat verilir, gerisi değerlendirmeye tabi tutulmaz" şeklinde değildir, ikincisine göreyse, bu ifadenin manası, Cenab-ı Hakk'ın ["Kim iyi (hal) ile gelirse, onun için bundan daha hayırlısı vardır"] (Kasas, 64) ve ["Kim (Allah'a) bir iyilikle, güzellikle gelirse, işte ona bunun on katı..."] (En'am, 160) ifadelerinin anlamına yakındır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْناًۜ وَاِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَاۜ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَوَصَّيْنَا | ve biz tavsiye ettik |
|
| 2 | الْإِنْسَانَ | insana |
|
| 3 | بِوَالِدَيْهِ | ana babasına |
|
| 4 | حُسْنًا | iyilik etmeyi |
|
| 5 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 6 | جَاهَدَاكَ | onlar seni zorlarlarsa |
|
| 7 | لِتُشْرِكَ | ortak koşman için |
|
| 8 | بِي | bana |
|
| 9 | مَا | bir şeyi |
|
| 10 | لَيْسَ | olmayan |
|
| 11 | لَكَ | senin |
|
| 12 | بِهِ | hakkında |
|
| 13 | عِلْمٌ | bilgin |
|
| 14 | فَلَا | asla |
|
| 15 | تُطِعْهُمَا | onlara ita’at etme |
|
| 16 | إِلَيَّ | banadır |
|
| 17 | مَرْجِعُكُمْ | dönüşünüz |
|
| 18 | فَأُنَبِّئُكُمْ | size haber veririm |
|
| 19 | بِمَا | şeyleri |
|
| 20 | كُنْتُمْ | olduğunuz |
|
| 21 | تَعْمَلُونَ | yapmış |
|
Ana babaya iyi davranma konusu Kur’an’ın önem verdiği, dolayısıyla İslâm ahlâkının öncelikli ödevlerinden biridir. Burada ana babaya iyiliğin özellikle hatırlatılmasının sebebi, böylesine önemli olan bu ödevin dahi tevhid inancından daha önemli ve önde tutulamayacağına işaret etmektir. İnsan sadece dışarıdan gelen baskılara değil, bizzat ebeveyninin baskılarına mâruz kalarak da bir sınav geçirebilir. Şu halde eğer ana baba evlâtlarından, Allah’ın varlığını ve birliğini tanımama yönünde, bu sonucu doğurabilecek bir istekte bulunurlarsa bu isteğe uyulmayacaktır. Ancak burada ana babalar, inkâr ve şirkin dışında, açıkça günah ve haram olan başka şeyler buyururlarsa bu buyruğa itaat edilmesi gerektiği şeklinde bir anlam çıkarılmamalıdır. Zira hiçbir buyruk Allah’ın buyruğundan daha önemli olamaz; dolayısıyla hadislerde de belirtildiği gibi kural olarak Allah’a âsi olma anlamına gelebilecek hiçbir buyruğa itaat edilemez (meselâ bk. Müsned, I, 400, 409; II, 17, 142; Buhârî, “Ahkâm”, 4; “Cihâd”, 108; Müslim, “İmâre”, 39).
Âyet bazı putperest Araplar’ın, müslüman olan evlâtları üzerinde baskı kurmalarıyla ilgilidir. Ancak müminler bu tür baskılarla her zaman karşılaşabilirler; evlâtlarının dindarlığından rahatsızlık duyan ve onlar üzerinde baskı kurmaya çalışan ailelere her dönemde rastlamak mümkündür. Böyle durumlarda bir yandan Allah’ın buyruklarına karşı gelmekten sakınmak, diğer yandan da yine Allah’ın buyruğu olan ebeveyn hukukuna riayet etmek için samimi bir çaba göstermenin evlâtlar için oldukça zor ama ecri büyük bir davranış olacağını ve bu gerilime katlanmanın da bu dünyada tâbi olduğumuz sınavın bir parçası olduğunu daima göz önünde tutmak gerekir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 256-257وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْناًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. وَصَّيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْاِنْسَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بِوَالِدَيْهِ car mecruru وَصَّيْنَا fiiline müteallik olup, müsenna olduğu için cer alameti ي ‘dir. İzafetten dolayı ن harfi hazf edilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حُسْناً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; إيصاء ذا حسن (İyilik vasiyeti) şeklindedir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَصَّيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وصي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَاۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاهَدَاكَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لِ harfi, تُشْرِكَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel جَاهَدَاكَ fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.
تُشْرِكَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. ب۪ي car mecruru تُشْرِكَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
لَكَ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. بِه۪ car mecruru عِلْمٌ ‘un mahzuf haline mütealiktir. عِلْمٌ kelimesi لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُطِعْهُمَا sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُشْرِكَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
تُطِعْهُمَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi طوع ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. اِلَيَّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُكُمْ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنَبِّئُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle اُنَبِّئُكُمْ fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْناًۜ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
وَصَّيْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
حُسْناًۜ , mahzuf mef’ûlü mutlak olan masdardan naibdir. Takdir, إيصاء ذا حسن (İyilik vasiyeti) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Kelimedeki nekrelik tazim ve tarifi mümkün olmayan nev ifade eder.
Allah Teâlâ insana, ana-babasına karşı gerek fiil gerekse söz ile en güzel şekilde davranmasını emretmiştir. Mükemmellik ifade etsin diye de, bu kelime, nekre olarak حُسْناًۜ şeklinde getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ana-babaya iyilikte bulunmak emredilmiştir. Çünkü ana-baba, doğurma neticesinde çocuğun varlığının; alışılagelen terbiye sebebiyle de, bekasının sebebidirler. O halde bu demektir ki, ana-baba, çocuk için mecazî manada bir sebeptir. Halbuki Allah Teâlâ ise çocuk için onun dünyaya gelmesini irade etmesi sebebiyle, varlığının; ebedî saadete ulaşması için de, öldükten sonra diriltmek suretiyle, bekasının hakiki sebebidir. Binaenaleyh, kulun Allah'a karşı olan halini güzelleştirmesi daha yerinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
وَاِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَاۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la önceki cümleye atfedilmiştir.
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan اِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hudus, sebat temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِتُشْرِكَ ب۪ي cümlesi, جَاهَدَاكَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لِتُشْرِكَ ب۪ي , mef’ûl olan ism-i mevsûl مَا ’ya ihtimam için takdim edilmiştir.
Ayetin başındaki azamet zamirinden ب۪ي ile müfret mütekellim zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
تُشْرِكَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ , nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكَ , nakıs fiil لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عِلْمٌ, muahhar ismidir.
بِه۪ car-mecruru, عِلْمٌ ‘un mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyh olan عِلْمٌ ’deki nekrelik nev ve taklil ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
فَ karinesiyle gelen فَلَا تُطِعْهُمَا , cevap cümlesidir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette الْاِنْسَانَ şeklindeki gaip sıygasından جَاهَدَاكَ şeklindeki muhatap sıygasına dönülmüştür. Bu durum insanın sonunda Rabbine döneceği gerçeğini tekit etmektedir. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili ve Belâgatında İltifat Sanatı)
Cenab-ı Hak, "Eğer onlar, olmayan bir şeyi bana ortak koşman için uğraşırlarsa, kendilerine itaat etme" buyurmuştur. Binaenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın, "hakkında bilgin olmayan şeyi" ifadesi, şu demektir: Taklit, küfürde taklit olması şöyle dursun, iman konusunda dahi iyi bir şey değildir. Binaenaleyh, insan bu konuda taklitten kaçınıp ilimden başkasına boyun eğmeyince, ana-babasına da asla itaat edemez. Çünkü, onların sözlerinin doğruluğunu bilmek, meydana gelmesi imkânsız olan bir şeydir. Binaenaleyh insan taklit yoluyla müşrik olamayacağına göre, ilim olduğu halde şirkin südur etmesi imkânsız olur. O halde, o bilgili olan kimseden asla şirk sadır olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106)
اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
اِلَيَّ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُكُمْ muahhar mübtedadır.
İfadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Dönüşünüz banadır’ manasına, hesaba çekileceksiniz manası idmac edilmiştir.
Müsnedün ileyh مَرْجِعُكُمْ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.
المَرْجِع burada البَعْثُ manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُون cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَنُنَبِّئُكُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Önceki cümledeki müfret mütekellim zamirden bu cümlede söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.
Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı istimrarın/devamlılığın karinesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri Meânî İlmi)
فَنُنَبِّئُكُمْ fiiline müteallik car-mecrur müşterek ism-i mevsûl بِمَا ’nın sılası كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ , cümlesi كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan تَعْمَلُونَ , hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiille gelmesi, hükmü takviye etmiştir.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
عِلْمٌ - تَعْمَلُونَ kelimeleri arasında cinas-ı kalb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yapmakta olduğunuz şeyleri size haber vereceğiz] ifadesinde, Allah Teâlânın, yapılan gizli veya aşikar bütün amelleri bildiği ve bunları bildireceği ifade edilirken, bunun içine hesap, ceza ve mükafat idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
الإنْباءُ burada الإخْبارُ manasınadır. Gizli aşikâr yapılan tüm amellerin Allah Teâlâ’nın ilminde olduğu manasında kinaye olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَانَ ’in haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Cenab-ı Hak "Dönüşünüz ancak Bana'dır. Binaenaleyh, ne yapar idiyseniz size Ben haber vereceğim" buyurmuştur. Bu, "Her ne kadar bugün, babalarınızla, çoluk-çocuğunuzla, akraba ve taraftarlarınızla oturup kalkıyor, iç içe yaşıyor iseniz de, akibetiniz ve varışınız Bana'dır Banal..." demektir. Cenab-ı Hakk'ın "Size haber vereceğim" ifadesinde şöyle bir incelik vardır: Allah Teâlâ sanki şöyle demek ister: "Babalarınızı hazır, beni de sizden gaib, sizden uzak sanıp da Benim gayb olmama ve sizin Bana muhalefetinizi (güya) bilmememe sığınarak, yanınızda bulunanlara itaat etmeyin, her dediklerini yapmayın! Çünkü Ben, daima sizinle beraberim. Sizin yaptıklarınızı bilirim, onları unutmam; onların hepsini de, teker teker haber vereceğim." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ ٩
Yukarıda 7. âyette de geçtiği gibi “iman edip güzel işler yapma” ifadesi, Kur’an’ın sık sık tekrar ettiği son derece kapsamlı bir ifadedir. 7. âyette iman edip güzel işler yapanlara geçmişteki hatalarının bağışlanacağı, yaptıkları iyiliklerin daha güzelleriyle karşılık bulacağı bildirilmişti. Burada ise Allah, iman edip güzel işler yapanları mutlaka erdemli insanlar arasına alacağını vaad etmektedir. “Erdemli insanlar” diye çevirdiğimiz âyetteki sâlihînin tekili olan sâlih, “düzenli, uygun, iyi, doğru, yararlı, barışçı, uzlaşmacı” gibi anlamlarda hem eylemlerin hem de insanların sıfatı olarak kullanılır. İlgili âyetler bir bütünlük içinde düşünüldüğünde, özellikle Enbiyâ sûresinin 105. âyeti de dikkate alındığında sâlih kelimesinin, din ve dünya işlerinin hakkını vererek yapan, dünya ve âhirette huzurlu ve mutlu olmanın gerektirdiği şartları taşıyan insanı ifade etmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 257-258
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا fiili atıf harfi وَ ’la اٰمَنُوا ’ye matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ulun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
نُدْخِلَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الصَّالِح۪ينَ car mecruru نُدْخِلَنَّهُمْ fiiline müteallik olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
نُدْخِلَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi دخل ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الصَّالِح۪ينَ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ
وَ , istînafiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Mübteda konumundaki اَلَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, hudus, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üslupta gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi, mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا ’ya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
Müsned konumundaki لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ terkibi mahzuf kasemin cevabıdır. لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mukadder kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasemle birlikte الَّذ۪ينَ ’nin haberidir.
Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
لَنُكَفِّرَنَّ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
فِي الصَّالِح۪ينَ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla salihler, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü salihler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Salihlerle birlikte olmayı tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
الصَّالِحَاتِ - الصَّالِح۪ينَ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karînesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Cenab-ı Hakk'ın, فِي الصَّالِح۪ينَ ifadesinin manasının, "Biz onları salihlerin makamına" ya da, "salihlerin yurduna sokacağız" şeklinde olduğu ileri sürülmüştür ama, evlâ olan, ayette herhangi bir takdîr cihetine gidilmemesi, kelamın manasının, "O onları salihlerden kılar ve onları, onların zümresine katar" şeklinde olduğunun söylenmesidir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yüce Allah, amel eden müminlerin halini yeniden söz konusu etmektedir ki; insanlar onların mertebelerine nail olmak için şevk duysun. [Biz elbette" onları "salihler arasına katacağız] ayeti de bu manada bir mübalağadır. Yani salâhın en ileri derecesinde olup salâhın en uzak hedeflerine ulaşmış olanlar demektir. İşte mümin bu noktaya geldi mi onun semeresini de, mükâfatını da elde eder ki, o da cennettir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Cenab-ı Hakk'ın, 'İman edip de güzel güzel amel işleyenler" ifadesini yeniden getirmesinin faydası ve hikmeti şudur; Cenab-ı Hak, "iman edip de" ifadesini, bir keresinde, "hidayete eren" kimsenin durumunu; diğer keresinde de, "hidayete sevk eden" kimsenin durumunu beyan etmek için tekrarlamıştır. Bunun böyle olduğuna, Cenâb-ı Hakk'ın önce ["Kötülükleri örteriz"] (Ankebût, 7) demesi, ikinci olarak da, "Biz onları muhakkak ki salihler (zümresine) sokacağız" buyurması delalet etmektedir. Salihler, hidayete sevk edenlerdir; çünkü bu, peygamberlerin mertebesidir. İşte bundan dolayıdır ki pek çok peygamber, [Beni, salihlere kat] (Yusuf, 101) demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنَ | ve |
|
| 2 | النَّاسِ | insanlardan |
|
| 3 | مَنْ | kimisi |
|
| 4 | يَقُولُ | der |
|
| 5 | امَنَّا | inandık |
|
| 6 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 7 | فَإِذَا | fakat |
|
| 8 | أُوذِيَ | eziyet edilince |
|
| 9 | فِي | uğrunda |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah |
|
| 11 | جَعَلَ | sayar |
|
| 12 | فِتْنَةَ | işkencesini |
|
| 13 | النَّاسِ | insanların |
|
| 14 | كَعَذَابِ | azabı gibi |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 16 | وَلَئِنْ | ama |
|
| 17 | جَاءَ | gelse |
|
| 18 | نَصْرٌ | bir yardım |
|
| 19 | مِنْ | -den |
|
| 20 | رَبِّكَ | Rabbin- |
|
| 21 | لَيَقُولُنَّ | andolsun derler ki |
|
| 22 | إِنَّا | elbette biz de |
|
| 23 | كُنَّا |
|
|
| 24 | مَعَكُمْ | sizinle beraberdik |
|
| 25 | أَوَلَيْسَ | değil midir? |
|
| 26 | اللَّهُ | Allah |
|
| 27 | بِأَعْلَمَ | daha iyi bilen |
|
| 28 | بِمَا | bulunanı |
|
| 29 | فِي |
|
|
| 30 | صُدُورِ | göğüslerinde |
|
| 31 | الْعَالَمِينَ | alemlerin |
|
Bu iki âyette münafıkların tutumundan söz edilmektedir. Münafıkların Medine’de ortaya çıktıkları dikkate alınarak bu âyetlerin Medine döneminde indiğini kabul edenler vardır. Ancak özellikle Mekke döneminin sonlarına doğru putperestlerin müslümanlar üzerindeki baskılarının şiddetlenmesi sebebiyle, müslüman olmuş bazı kişilerin zaaf gösterdikleri, münafıkça davrandıkları da düşünülebilir. Burada asıl önemli nokta, insan gerçeğinin son derece ciddi bazı zaaflarına işaret edilmesidir.
Diğer bütün canlılardan farklı olarak insan, inançları ve değerleri uğruna gerektiğinde güçlüklere katlanmayı göze alan bir varlıktır. O, bedeni ve organları ne kadar kendi varlığının bir parçası ise aynı şekilde inancını, mânevî değerlerini, haklarını ve ödevlerini de kişiliğinin vazgeçilmez unsurları olarak gördüğü, gerektiğinde bunlar uğruna fiziksel zorluklara göğüs gerip kişiliğini koruduğu sürece yaratılmışların üstünü olma ayrıcalığına sahip olur. 10. âyet bu temel insanlık şuuruna ulaşamamaları, bu yüzden farklı durumlarda farklı kişilikler sergilemeleri sebebiyle –İslâmî literatürde münafıklar denilen– sözde inanmışları eleştirmekte; böylece müslümanların önüne yüksek bir insanlık ideali koymaktadır. Daha sonra Allah’ın, insanların kalplerindeki en gizli niyetleri bildiği gibi kimin özü sözü bir, kimin iki yüzlü, kimin sahtekâr olduğunu bildiği uyarısında bulunulmakta; böylece zımnen müminle münafık arasındaki önemli bir farka işaret edilmektedir ki, bu fark da yukarıda belirtilen kişilik yapısına, insanlık idealine ulaşma derecesinde ortaya çıkmaktadır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 258-259
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مِنَ النَّاسِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَقُولُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavl cümlesi اٰمَنَّا بِاللّٰهِ ‘ dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نا fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنَّا fiiline mütealliktir.
اٰمَنَّا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir .
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اُو۫ذِيَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُو۫ذِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِي اللّٰهِ car mecruru اُو۫ذِيَ fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, في سبيل الله şeklindedir. Şartın cevabı جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ ‘dır.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِتْنَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَعَذَابِ car mecruru جَعَلَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫ذِيَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أذى ’dir.
وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَٓاءَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. نَصْرٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكَ car mecruru نَصْرٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَقُولُنَّ fiili mahzuf ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Mekulü’l-kavli اِنَّا كُنَّا ‘dır. يَقُولُنَّ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كُنَّا ’nın dahil olduğu cümle اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنَّا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamiri كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. مَعَكُمْ mekân zarfı, كُنَّا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Ayet-i kerîme’de geçen لَئِنْ lafzındaki لَ kasem içindir. Ayrıca لَيَقُولُنَّ lafzından, üç tane nun peş peşe geldiği için ref alameti olan نّ , ictima-i sakineyn sebebiyle de cemilik zamiri olan و hazf edilmiştir. (Celâleyn Tefsiri)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ istînâfiyyedir. لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ gibi isim cümlesinin başına gelir, ismini ref haberini nasb eder. ,
اللّٰهُ lafza-i celâl لَيْسَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. اَعْلَمَ lafzen mecrur, لَيْسَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. Gayri munsarif olduğundan cer almamıştır. مَا müşterek ism-i mevsûl, بِ harf-i ceriyle اَعْلَمَ ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ف۪ي صُدُورِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْعَالَم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif sınıfına girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْلَمَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنَ النَّاسِ ’nin müteallakı olan mukadddem haber mahzuftur. Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُ fiilinin mekulü’l kavli olan اٰمَنَّا بِاللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Mükellefler üçe ayrılır: Hüsn-i itikadıyla kendisini ortaya koyan mümin. Küfrü ve inadıyla, açıktan hareket eden kâfir. Bu ikisi arasında dönüp dolaşan (münafık). Çünkü o, lisanıyla, iman ettiğini açıklıyor, kalbinde ise küfür saklıyordur. Allah Teâlâ, "Allah iman edenleri de elbette bilir, münafıkları da elbette bilir" ifadesiyle, iki kısmı açıklayıp, "Yoksa kötülükler yapanlar..," (Ankebut, 4-9) ifadesiyle de o iki grubun durumunu ortaya koyunca, üçüncü kısmı da beyan etmek üzere: "İnsanlardan öylesi vardır ki: "Allah'a inandık" der" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte, اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.
اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ cümlesi, şarttır. Aynı zamanda, cevap cümlesine müteallık olan اِذَا ’nın muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۫ذِيَ fiiline müteallİk olan car mecrur فِي اللّٰهِ ’nin, takdiri سبيل olan muzafı mahzuftur.
اُو۫ذِيَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Teşbih harfinin dahil olduğu كَعَذَابِ اللّٰهِۜ izafeti, جَعَلَ fiiline mütealliktir. Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebenin hazfi nedeniyle mücmeldir.
Veciz ifade kastına matuf عَذَابِ اللّٰهِ izafeti lafz-ı celâle muzaf olan عَذَابِ ‘ye tazim ifade eder.
اُو۫ذِيَ - عَذَابِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اِذَا , müstakbel için kullanılır. Yani, gelecek zamanda gerçekleşecek bir cezanın, yine gelecek zamanda gerçekleşecek bir şarta bağlı olması durumunda bu edat kullanılır. Mütekellim şart fiilinin vukû bulacağına kesin olarak, ya da büyük bir ihtimalle inanıyorsa اِذَا harfini kullanır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
عَذَابِ kelimesinin lafzı celâle muzâf olması, azabın dehşetini, kötülüğünü vurgulamak içindir.
فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِ [İnsanların eziyetini, Allah'ın azabı gibi sayar] cümlesinde mürsel mücmel teşbih vardır. Burada vech-i şebeh hazf edilmiş, dolayısıyle mücmel olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cenab-ı Hakk'ın, فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ [Allah uğrunda eziyete (duçar) olduğu zaman…] ifadesi, "... Yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda işkenceye uğradılar" (Âl-i İmran, 195) ayetinin ifade ettiği anlamdadır. Ancak ne var ki Âl'i İmran 195 ayetiyle murad edilen, kâfirlerin eziyetlerine sabredenler olduğu halde, burada kastedilenler ise, buna sabredemeyenlerdir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, orada, "Benim yolumda işkenceye uğradılar buyurmuşken, burada, "Allah yolunda..." buyurmuştur. Buradaki nükte şudur: Allah, sabredip dayanan mü'minin ne kadar şerefli olduğunu; öte yandan da, inançsız münafığın ne kadar adî ve bayağı olduğunu beyan etmek istemiştir... Bunun için de, "Mümine, onu terk etmesi için Allah yolu uğrunda işkence edildi de, buna rağmen o, onu terketmedi; inançsız münafığa da işkence edildi ve hemen o, kendisini kurtarmak için Allah'ı terk etti' buyuruldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ
Kasemle tekit edilen şart üslubundaki terkip, makablindeki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie, إنْ şart harfidir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şart cümlesi olan جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
مِنْ رَبِّكَ car mecruru, نَصْرٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نَصْرٌ ‘deki nekrelik, kıllet ve tazim ifade eder.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzafun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayette ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiştir. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Lafza-ı celâlden sonra zamir makamında, Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat ve ıtnâb sanatları vardır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rabb olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)
جَٓاءَ نَصْرٌ ibaresinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan gelmek fiili, نَصْرٌ ‘a izafe edilerek, zafer, yardım, bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
نَصْرٌ - عَذَابِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Şart cümlesinin cevabı, kasemin cevabının delaletiyle hazf edilmiştir. Şartın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf cevapla birlikte cümle, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.
لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Cümleye dahil olan lam, kasemin hazfına işarettir. Cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkâri kelamdır. Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiştir.
Kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
يَقُولُنَّ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ‘nin haberi konumundaki كُنَّا مَعَكُمْ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede icazı hazif sanatı vardır. مَعَكُمْ car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Kasemin cevabı, olumlu muzari ile başlıyorsa fiilin başında lam harfi, fiilin sonunda ise şeddeli veya sakin tekid nûnunun getirilmesi zorunlu hale gelir.
Kasemin cevabı olumlu isim cümlesinden oluşuyorsa bu durumda اِنَّ ve ل َbirlikte ya da ikisinden biri cümlede kullanılır.
Kasem cümlesinin hazf edilip cevap cümlesinin zikredildiği durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form da Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Cenab-ı Hak, daha önceki ifadelerinde lafzâ-i celâl geçtiği halde burada "Allah" demeyip "Rabb'inden" buyurmuştur. Çünkü Rabb kelimesi, hususi delaleti, şefkat ve merhamet olan bir isimdir. Lafzâ-i Celâl'in delaleti ise, heybet ve azamettir. Nasr ve muzafferiyet söz konusu olduğunda, rahmet ve merhamete delalet eden lafız; azap söz konusu olduğunda ise, azamete delalet eden lafız zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ
وَ , itiraziyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî kelamdır. Hemze inkârî istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru kastı taşımamaktadır. Tevbih ve taaccüp kastı taşıyan istifham, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
لَيْسَ ’nin isminin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir. Lafza-i celalin ayette üç kez tekrarlanmasında ıtnâb, iltifat, tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayette de ism-i celâl üç kez geçmiştir. Çünkü makam; müminleri, Allah’ın azabı ile insanların fitnesini bir tutanlardan olmamaları için uyarma makamıdır. İsm-i celâl, müminleri terbiye etmek, yardım etmek, ayaklarını din üzere sabit kılmak ve sabretmelerini sağlamak için tekrar edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid ifade eden zaid بِ harfinin dahil olduğu بِاَعْلَمَ , nakıs fiil لَيْسَ ‘nin haberidir. İsm-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen اَعْلَمَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , harf-i cerle birlikte اَعْلَمَ ‘ye mütealliktir. Mevsûlü her zaman takip eden sılası mahzuftur. ف۪ي صُدُورِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ tabirinde istiare vardır. ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
يَقُولُ - لَيَقُولُنَّ ve الْعَالَم۪ينَ - اَعْلَمَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve ما 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekid bildirir.
Kur'an-ı Kerim'de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de ما ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
Cenab-ı Hak, onların böylece insanları şaşırtmak, aldatmak istediklerini ama bunun onlar için iyi olmayacağını, çünkü böyle aldatmanın ancak, kişinin sözünün, kalbindekine uymadığı zaman söz konusu olduğunu, dinleyenin işi onun sözüne göre ele alacağını, kalbindeki niyetin ne olduğunu bilemeyeceğini ve bu sebeple de o işin, dinleyen açısından karışacağını, bir aldatmaca olacağını, Zât-ı ilahiyesinin ise, sînelerde (kalplerde) olan şeyleri hakkıyla bildiğini, zira insanın kalbindeki, o insandan daha iyi bildiğini ve bu işin Kendisi nazarında karışık olmadığını, aldatmaca olamayacağını beyan buyurmuştur. Bu, kalplerde olanın esasen nazar-ı itibara alındığına bir işarettir. Binaenaleyh iman etmiş görünüp, içinde küfrünü gizleyen münafık, kâfirdir; zahiren kâfirmiş gibi görünüp, imanını kalbinde saklamak mecburiyetinde bırakılan mümin ise, gerçek mümindir. Çünkü Allah, bütün insanların kalplerinde olanı en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle önceki manayı pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ ١١
وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَعْلَمَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا 'dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. لَيَعْلَمَنَّ atıf harfi و 'la makabline matuftur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَعْلَمَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. الْمُنَافِق۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir .
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُنَافِق۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki kasem cümlesine atfedilmiştir.
Kasem üslubunda gelen terkipte لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte terkip kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasemin cevap cümlesi olan وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا , mahzuf kasem ve nûn-u sakile olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
يَعْلَمَنَّ fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi اٰمَنُوا , müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, tazim içindir.
Aynı üslupta gelen لَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ cümlesi, kasemin cevabına atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
الْمُنَافِق۪ينَ , fiil cümlesinde ism-i fail vezniyle gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade etmiştir.
اٰمَنُوا - الْمُنَافِق۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Fiilden isme geçişte, iltifat sanatı vardır.
لَيَعْلَمَنَّ fiilinin tekrarı Allah Teala’nın bilme sıfatının, insan muhayyilesine sığmayacak özelliğini vurgulamak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesiyle وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
فَلَيَعْلَمَنَّ fiillerinin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bu ayette iman edenler hudûsa delalet etmek üzere sılası fiil olan ism-i mevsûlle, ikinci fırka ise sübuta delalet etmek üzere ism-i fail sıygasıyla gelmiştir. Böylece imanın her zaman yenilendiğini (yani bu fiilin teceddüdü), münafıklığın ise yerleşmiş bir özellik olduğu, sanki onlardan hiç ayrılmadığı, sabit bir özellik olduğu ifade edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayet-i kerîme’de geçen iki fiildeki lâm da mahzuf kaseme delalet eder. (Celâleyn Tefsiri)
Allah Teâlâ, Kendisinin bütün âlemin kalbinde olanları en iyi şekilde bildiğini beyan buyurunca, mümini imanını ortaya koymasa bile, münafığı iman ettiğini ilan etse bile bildiğini beyan buyurarak, "Allah iman edenleri de elbet bilir, münafıkları da elbet bilir" buyurmuştur. Burada şöyle bir husus vardır: [Allah Teâlâ, "Allah, sadık olanları bilir] (Ankebût, 3) buyurmuş; burada ise, [Allah iman edenleri bilir] buyurmuştur. Binâenaleyh: Orada konu, müminler ve kâfirler olup, kâfirler "Allah birden çoktur" demek suretiyle sözünde yalancı; mü'minler de, "Allah birdir" demek suretiyle sözünde sadık olup; orada ortaya koyduğunun aksini içinde saklayanlardan (münafıklardan) bahsedilmemiştir. Dolayısıyla orada, birisi sâdık, diğeri kâzib iki esas kısım söz konusu olmuştur. Bu ayette ise, münafık da sözünde (zahiren) sadıktır. Çünkü o da "Allah bir" demektedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, münafık hakkında kalbinin durumunu nazar-ı dikkate alarak, "(Allah) münafıkları da elbet bilir" demiş; mü'minin, tasdikten ibaret olan kalbî durumunu da nazar-ı dikkate alarak, "Allah iman edenleri de elbet bilir" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْۜ وَمَا هُمْ بِحَامِل۪ينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍۜ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَ | ve dedi(ler) |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | كَفَرُوا | inkar edenler |
|
| 4 | لِلَّذِينَ | kimselere |
|
| 5 | امَنُوا | inananlara |
|
| 6 | اتَّبِعُوا | siz uyun |
|
| 7 | سَبِيلَنَا | bizim yolumuza |
|
| 8 | وَلْنَحْمِلْ | ve biz taşırız |
|
| 9 | خَطَايَاكُمْ | sizin hatalarınızı |
|
| 10 | وَمَا | oysa değillerdir |
|
| 11 | هُمْ | kendileri |
|
| 12 | بِحَامِلِينَ | taşıyacak |
|
| 13 | مِنْ | -ndan |
|
| 14 | خَطَايَاهُمْ | onların hataları- |
|
| 15 | مِنْ | hiçbir |
|
| 16 | شَيْءٍ | şey |
|
| 17 | إِنَّهُمْ | elbette onlar |
|
| 18 | لَكَاذِبُونَ | tamamen yalancıdırlar |
|
Bu âyetlerin yukarıdaki iki âyetle bağlantısı dikkate alındığında, bazı Kureyşli putperestlerin –biraz da alay kokan bir üslûpla– müslümanları dinlerinden döndürmeye çalıştıkları anlatılmaktadır. İyi incelendiğinde görülecektir ki Kur’an-ı Kerîm, inançsız da olsa kendi halindeki kişilerden çok, gerçek inanca ve erdemli yaşayışa düşman olan, bu tür değerlere karşı savaş veren, bu yolu benimsedikleri için insanlara düşman olan ve onları yollarından döndürmek için alay eden, hakarette bulunan ve ağır baskılara kadar her türlü yola başvuran, insanlık fıtratı bozulmuş, militan, zorba ve beyinsiz (sefîh) inkârcılara karşı mücadele vermektedir.
Bu şekilde insanları saptırmaya kalkışanlar, kendi günahlarının yanında, saptırdıkları insanlarınki kadar başka günahlar da yüklenirler. Nitekim Hz. Peygamber bu gerçeği daha genel bir çerçevede şöyle ifade etmiştir: “Kim İslâm’da bir güzelliğe önder olursa kıyamete kadar o yolda gidenlerin sevabınca sevap kazanır, ötekilerin sevabından da bir şey eksilmez. Ama kim bir kötülüğe öncülük ederse kıyamete kadar onu yapanların günahları kadar günah işlemiş olur, ötekilerin günahları da eksilmiş olmaz” (Müsned, IV, 362; Müslim, “İlim”, 15; “Zekât”, 69).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 258-259وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا ‘dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle قَالَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اتَّبِعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. سَب۪يلَنَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ emir lamıdır. نَحْمِلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. خَطَايَاكُمْ mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اتَّبَعُو fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اٰمَنُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَمَا هُمْ بِحَامِل۪ينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍۜ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
هُمْ munfasıl zamir مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. بِحَامِل۪ينَ lafzen mecrur olup مَا ’nın haberi olarak mahallen mansub olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
مِنْ خَطَايَاهُمْ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamiri هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ شَيْءٍ lafzen mecrur, ism-i fail حَامِل۪ينَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde ل harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَا 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II,142)
حَامِل۪ينَ ; sülâsî mücerredi حمل olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. كَاذِبُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
كَاذِبُونَ , sülâsi mücerredi كذب olan fiilin ism-i failidir.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
Fasılaya delalet eden كَفَرُوا kelimesinde manevî irsâd sanatı vardır.
Cümledeki ikinci ism-i mevsûl mecrur mahalde olup başındaki harfi cerle قَالَ fiiline mütealliktir. Sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الَّذ۪ينَ ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
كَفَرُوا - اٰمَنُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ cümlesi mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümleye dahil olan لْ , emir lamıdır. Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayet-i kerîme’de geçen وَلْنَحْمِلْ emri, haber manasındadır. (Celâleyn Tefsiri)
Ayetteki, "Yüklenelim" ifadesi, emir sıygasıdır. Bu, emir sıygası olmasına rağmen, manaca şart ve ceza (cevap) durumunda olup, "Eğer bize uyarsanız, biz sizin hatalarınızı yükleniriz" takdirindedir. Keşşâf sahibi şöyle der: Bu, iki işi varlık âleminde birleştirmek isteyen kimsenin "Senden bağış, benden dua" sözü gibidir. Binaenaleyh ayetteki "yüklenelim" ifadesi, "yüklenmesi bizden..." manasına olup, gerçekten bir isteme ve kabul emri değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا هُمْ بِحَامِل۪ينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍۜ
وَ , itiraziyyedir. Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş, ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi مَا , nakıs fiil ليس gibi amel etmiştir. Haberi olan بِحَامِل۪ينَ ’ye dahil olan بِ , zaiddir. Zaid harfler cümleyi tekid eder.
بِحَامِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ شَيْءٍۜ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مِنْ خَطَايَاهُمْ car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ism-i fail veznindeki بِحَامِل۪ينَ ‘nin mef’ûlü konumundaki مِنْ شَيْءٍۜ ‘e dahil olan مِنْ harfi, zaiddir.
Konudaki önemi sebebiyle tekrarlanan خَطَايَا kelimesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
‘’Hatalarını yüklenmek’’ ifadesinde istiare vardır. Hatalar yüke benzetilmiştir. Yükler gibi hatalar da insanı hayatta zor durumda bırakır ve ağır gelir.
نَحْمِلْ - حَامِل۪ينَ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مِنْ شَيْءٍ ‘deki nekrelik, kıllet ifade eder. مِنْ harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.
Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve ما 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekit bildirir.
Kur'ân-ı Kerim'de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de ما ’nın haberinin başında zâid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’ân-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
Cümle, kelamın mazmûnunu atfetmek kabilinden وَ ile gelmiştir. Yoksa kâfirlerin sözü olmadığı açıktır. Bu cümlenin kendisinden sonraki cümleyle birlikte وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا cümlesine atfı da mümkündür. Bu durumda وَ , ikinci haberi ifade için gelmiştir. Yani mana : اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا ونَحْمِلو خَطَايَاكُمْۜ وَاِنَّهُمْ لن يحملوا اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ .şeklinde önceki sözü tekid eder mahiyette gelmiştir. Bunun için burada fasl yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye veya beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi كَاذِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالاً مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ وَلَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَيَحْمِلُنَّ | ve onlar taşıyacaklar |
|
| 2 | أَثْقَالَهُمْ | kendi yüklerini |
|
| 3 | وَأَثْقَالًا | ve (başka) yükleri |
|
| 4 | مَعَ | beraber |
|
| 5 | أَثْقَالِهِمْ | kendi yükleriyle |
|
| 6 | وَلَيُسْأَلُنَّ | ve elbette sorguya çekileceklerdir |
|
| 7 | يَوْمَ | gününde |
|
| 8 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 9 | عَمَّا | şeylerden |
|
| 10 | كَانُوا | oldukları |
|
| 11 | يَفْتَرُونَ | uyduruyor(lar) |
|
Seqale ثقل : ثِقْلٌ ağırlık ve خِفَّةٌ hafiflik sözcükleri birbirinin mukabilidir. Tartılan veya ölçülen her şeyin ağır basanına ثَقِيلٌ adı verilir. Temelde cismani şeyler için kullanılmasına rağmen anlamsal konularda da kullanıldığına rastlanır.
ثَقِيلٌ sözcüğünün insan için yergi maksadıyla kullanımı literatürde daha yaygın olsa da bazen övgü için de kullanılmaktadır.
مِثْقالٌ kendisiyle ölçünün yapıldığı nesnedir ve her türlü mizan ve terazi ağırlığının adı olan ثَقِلٌ kökünden gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 28 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri sakil, sıklet ve sakaleyndir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالاً مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ وَلَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
لَيَحْمِلُنَّ fiili mahzuf ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. اَثْقَالَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَثْقَالاً atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
مَعَ mekân zarfı اَثْقَالِ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. اَثْقَالِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَيُسْـَٔلُنَّ atıf harfi و ‘ la لَيَحْمِلُنَّ cümlesine matuftur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يُسْـَٔلُنَّ fiili mahzuf ن' un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için naib-i fail olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. يَوْمَ zaman zarfı, يُسْـَٔلُنَّ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harf-i ceriyle يُسْـَٔلُنَّ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. يَفْتَرُونَ۟ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَفْتَرُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يَفْتَرُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فرى ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالاً مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasem üslubundaki terkipte وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالاً مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem ve nûn-u sakile olmak üzere iki unsurla tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkâri kelamdır. Cümleye dahil olan lam, kasemin hazfına işaret eden muvattiedir. Mukadder kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ terkibi, اَثْقَالاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَيَحْمِلُنَّ - وَاَثْقَالاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.
اَثْقَالَ kelimesinin ayette tekrarlanması günahın ne büyük ağırlık olduğunu vurgulamak için olabilir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَثْقَالاً ‘deki tenvin nev ve kesret ifade eder.
وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ [Elbette kendi yüklerini taşıyacaklar.] cümlesinde, güzel bir istiare vardır. Burada günahlar yüklere benzetilmiştir. Çünkü yükler, insanın boynuna ağır gelir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Hataların yük اَثْقَالَهُمْ olarak ifade edilmesi, hataların ağır ve ezici olduklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Kasemin cevabı, olumlu muzari ile başlıyorsa fiilin başında lam harfi, fiilin sonunda ise şeddeli veya sakin te’kîd nûnunun getirilmesi zorunlu hale gelir. Kasemin cevabı olumlu isim cümlesinden oluşuyorsa bu durumda اِنَّ ve ل َbirlikte ya da ikisinden biri cümlede kullanılır.
Kasem cümlesinin hazf edilip cevap cümlesinin zikredildiği durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form da Kur’ân'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
وَلَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Aynı üslupta gelen لَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
لَيُسْـَٔلُنَّ fiili, مِنْ harfiyle kullanıldığında ‘istemek’, عَنْ harfiyle kullanıldığında ‘sormak’ manasına gelir. Fiillerin harfi cerle yeni mana kazanması, tazmin sanatıdır.
لَيُسْـَٔلُنَّ fiiline müteallik olan, mecrur konumdaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sıla cümlesi olan كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi olan يَفْتَرُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Tehdit ve uyarı anlamı taşıyan cümlede, ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Cümleye, sorguya çekilmekle kalmaz, “gereken cezayı görürler” anlamı idmac edilmiştir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayet-i kerîme’de geçen iki fiildeki lâm kasem lamıdır, bu fiillerin faili olan vav ve ref alameti olan nun, hazf edilmiştir. (Celâleyn Tefsiri)
Bunun bir benzeri de Peygamber (s.a.v)'ın : "Kim İslam'da kötü bir yol açacak olursa, o kötü yolun günahı ve ondan sonra da onunla amel edeceklerin günahı onun üzerinedir. Bununla birlikte hiçbirinin günahından da bir şey eksiltilmeyecektir." Müslim, II, 705, IV, 2059; Tirmizî, V, 143; İbn Mâce, I, 75; Müsned, II, 504, IV, 358. 360. Bu, Ebû Hureyre ve başkaları tarafından rivayet edilmiş bir hadisidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | ve andolsun |
|
| 2 | أَرْسَلْنَا | biz gönderdik |
|
| 3 | نُوحًا | Nuh’u |
|
| 4 | إِلَىٰ |
|
|
| 5 | قَوْمِهِ | kavmine |
|
| 6 | فَلَبِثَ | kaldı |
|
| 7 | فِيهِمْ | onların arasında |
|
| 8 | أَلْفَ | bin |
|
| 9 | سَنَةٍ | seneden |
|
| 10 | إِلَّا | eksik |
|
| 11 | خَمْسِينَ | elli |
|
| 12 | عَامًا | yıl |
|
| 13 | فَأَخَذَهُمُ | sonunda yakaladı |
|
| 14 | الطُّوفَانُ | Tufan |
|
| 15 | وَهُمْ |
|
|
| 16 | ظَالِمُونَ | haksızlık edenleri |
|
Sûrenin 3. âyetinde önceki toplulukların da imtihandan geçirildikleri bildirilmişti. Buradan itibaren 43. âyete kadar bazı peygamberlerin tebliğlerinin özünü oluşturan konulardan ve kendi topluluklarının bu peygamberler karşısında sergiledikleri inkârcı tutumlardan, bu yüzden uğradıkları felâketlerden örnekler verilerek insanlık tarihinin din bağlamında ders alınmaya değer yönleri özetlenmekte; böylece bir yandan İslâm’ın muhatapları olanlar uyarılırken bir yandan da İslâm peygamberinin karşılaştığı inkârcı ve düşmanca davranışların benzerleriyle önceki peygamberlerin de karşılaştığı hatırlatılarak Resûlullah ve müminler teselli edilmektedir.
Kur’an-ı Kerîm’de kavmiyle giriştiği inanç mücadelesi hakkında bilgi verilen ilk peygamber Hz. Nûh’tur; ayrıca yine Kur’an’da kaç yıl yaşadığı bildirilen tek peygamber de odur. Tevrat’ta da Nûh’un 950 yıl yaşadığı bildirilmektedir (Tekvîn, 9/29). Ancak, bir tarih kitabı mahiyetinde olan Tevrat’ın Tekvîn bölümünde (5/28-9/29) Nûh’un hayatı nisbeten ayrıntılı olarak anlatılırken Kur’an’da daha çok onun hayatının ibret alınacak yönleri verilmiştir (Nûh tûfanı hakkında bilgi için bk. Hûd 11/36-49).
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. نُوحاً mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. اِلٰى قَوْمِ car mecruru اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَبِثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ف۪يهِمْ car mecruru لَبِثَ fiiline mütealliktir. اَلْفَ zaman zarfı لَبِثَ fiiline mütealliktir. سَنَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلَّا istisna harfidir. خَمْس۪ينَ müstesna olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğundan nasb alameti ى ’dir. عَاماً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. اَخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الطُّوفَانُ fail olup damme ile merfûdur. هُمْ ظَالِمُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir Munfasıl zamir هُمُ mübteda olarak mahallen merfûdur. الظَّالِمُونَ haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ cümlesi, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
اَرْسَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Kasem cevabı, olumlu muzari ile başlıyorsa fiilin başında lam harfi, fiilin sonunda ise şeddeli veya sakin tekid nûnunun getirilmesi zorunlu olur.
Kasemin cevabı olumlu isim cümlesinden oluşuyorsa bu durumda اِنَّ ve ل َbirlikte ya da ikisinden biri cümlede kullanılır.
فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ
Kasemin cevabına فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف۪يهِمْ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü insan topluluğu hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Toplum, burada zarfa benzetilmiştir. Kavmiyle Hz. Nuh arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cümledeki اِلَّا , istisna edatı, خَمْس۪ينَ müstesnadır. عَاماً , müstesna için temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
عَاماًۜ - سَنَةٍ kelimeleri arasında tefennün ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماً [Dokuzyüzelli sene] ifadesinde, tefennün (çeşitleme) sanatı vardır. Tefennün yapmak için اِلَّا خَمْس۪ينَ سَنَةٍ demeyip, اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماً dedi. Çünkü aynı cümlede bir kelimenin tekrar edilmesi belâgata aykırıdır. Ancak, ٱلۡقَارِعَةُ مَا ٱلۡقَارِعَةُ cümlesinde olduğu gibi, olayın büyüklüğünü veya korkunçluğunu ifade etmek maksadıyla yapılırsa belâgata aykırı olmaz. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir, Beyzâvî, IV, 310)
Ayette bin sene derken سنة , elli eksik yıl derken عام kelimeleri kullanılmıştır ve her iki kelime de aralarında ince anlam farkları bulunmakla birlikte öz anlam itibarıyla yıl anlamındadır. Ayette bereketsizlik, zorluk gibi anlamları bünyesinde barındıran سنة kelimesinden, bolluk, bereket gibi anlamları da olan عام kelimesine bir geçiş söz konusudur. 950 sene sıkıntı ve zorluk çeken Nuh (a.s)’ın yılları سنة kelimesiyle, Allah’ın yardımının ve kurtuluşun geldiği yıllar ise عام kelimesiyle ifade edilmiştir.
Ayette aynı öz anlamı ifade eden iki farklı kelime kullanılmasının bile iltifât sanatı içerisinde değerlendirilmesi alanının ne kadar genişletildiğine en güzel örneklerden olsa gerektir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)
Alimlerden bazıları sayıdaki istisnanın, geriye kalanı söylemek olduğunu ifade etmişlerdir. Mesela bir kimse "Falancanın bende, üç hariç on (dirhem, dinar) alacağı vardır" dediğinde, o kimse sanki "Onun bende yedi (dirhem, dinar) alacağı vardır" demiştir. İşte bu bilinince Cenab-ı Hakk'ın; "Elli yılı eksik olmak üzere, bin sene" ifadesi, "dokuzyüzelli sene" demiş gibi olur. O halde böyle demeyip de başka bir üsluba geçilmesinin faydası hakkında Zemahşerî iki faydanın bulunduğunu söyler:
1) İstisna, katiyete delalet eder; bu sebeple, istisnanın terk edilmesi ise, bazan takrîbi bir mana düşündürebilir. Çünkü bir kimse, "Falanca yüz sene yaşadı dediğinde, onun, kat’i olarak değil de yaklaşık olarak yüz sene demiş olması zannedilebilir. Ama o kimse, "bir ay hariç, bir sene hariç yüz sene" dese, o zaman bu zan izale olur ve bundan katiyet anlaşılır.
2) Nuh (a.s)'ın kavmi içinde kalış müddetini zikretmek, onun çok sabrettiğini beyan etmek içindir. Binaenaleyh Hz Peygamber (s.a.v)'in tebliğ süresi daha az olduğu için onun sabretmesi evleviyetle gerekir. Durum böyle olunca, Cenab-ı Hak kendisi için vadolunmuş müstakil bir isim bulunan adetler mertebesinin en üstünde bulunan sayıyı zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bundan önce, müminlerin, kâfirlerin eziyetiyle imtihan edilmeleri beyan edildikten sonra burada da, peygamberlerin ümmetlerinin eziyetine müptela oldukları beyan edilmektedir. Bu, imtihan edilmeden sırf iman ile bırakılıverileceklerini sananların fikrini reddetmek ve onları sabra teşvik etmek içindir. Zira peygamberler, kendi ümmetlerinden çeşitti fenalıklar görüp bunlara sabrettiklerine göre, bu müminlerin sabretmeleri daha uygun ve gereklidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Cümle, atıf harfi فَ ile mukadder cümleye atfedilmiştir. Takdiri; فكذّبوه (Hemen onu yalanladılar.) şeklindedir. Ayetler arasında, meskutun anh mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
اَخَذَ fiili, الطُّوفَانُ ’ya isnad edilmiştir. Bu ifadede istiare vardır. Canlılara mahsus olan alma, yakalama fiili tufana nispet edilmiş, böylece tufan, iradesi olan bir canlı yerine konmuştur. Aynı zamanda cümlede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
Sebebiyyet alakasıyla mecâz-ı mürseldir. Sebep zikredilmiş müsebbeb kasdedilmiştir. Muahaze eden tufan değil, Allah Teâlâ’dır.
Tufan, bir şeyi şiddetli ve bolca kaplayan sel, rüzgâr ve karanlık için kullanılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَهُمْ ظَالِمُونَ cümlesi, haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin müsnedi olan ظَالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cenab-ı Hakk'ın فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ [Nihayet onlar zulümde devam edip dururlarken, kendilerini tufan yakalayıvermişti] buyruğuna gelince, burada bir inceliğe işaret vardır. Bu da şudur: Allah Teâlâ, sırf zulmün bulunması sebebiyle, azap etmez. Aksi halde, zulmeden sonra da tövbe edene zulmetmesi gerekirdi. Zira, ondan zulüm sadır olmuştur. O ancak, zulmünde ısrar edene azap eder. İşte O'nun, ifadesi, "Onlar zulümleri içinde iken, Allah onları helak etti. Şayet onlar zulmü terketselerdi, Allah onları helak etmeyecekti" anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)