بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اِنَّ الَّذ۪ي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَـرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى وَمَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ٨٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِي | ki |
|
| 3 | فَرَضَ | gerekli kılan |
|
| 4 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 5 | الْقُرْانَ | Kur’an’ı |
|
| 6 | لَرَادُّكَ | elbette seni döndürecektir |
|
| 7 | إِلَىٰ |
|
|
| 8 | مَعَادٍ | varılacak yere |
|
| 9 | قُلْ | de ki |
|
| 10 | رَبِّي | Rabbim |
|
| 11 | أَعْلَمُ | bilir |
|
| 12 | مَنْ | kim |
|
| 13 | جَاءَ | getirmiştir |
|
| 14 | بِالْهُدَىٰ | hidayet |
|
| 15 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 16 | هُوَ | O |
|
| 17 | فِي | içindedir |
|
| 18 | ضَلَالٍ | bir sapıklık |
|
| 19 | مُبِينٍ | apaçık |
|
Bu âyetin, hicret esnasında Mekke ile Medine arasında Cuhfe denilen yerde indiği rivayet edilmiştir (Şevkânî, IV, 184). “Allah, elbette seni yine dönülecek yere tekrar gönderecektir” ifadesi, müşrikler tarafından zulme mâruz kaldığı için Mekke’den hicret eden Hz. Peygamber’in bir gün zaferle tekrar oraya döneceğinin bir işaretidir. “Döndürülecek yer” ifadesi “ölüm, cennet, âhirette en yüksek makam” olarak da yorumlanmıştır (Taberî, XX, 123-126; Şevkânî, IV, 184). Âyetin, âhiret mükâfatı yanında dünyaya dönük bir işareti de vardır. Kur’an sayesinde Hz. Peygamber ve ona inananlar, onu izleyenler, Allah’ın murat ettiği sona, fıtratın imkân verdiği kemale ulaşacaklardır. Metinden de anlaşılacağı üzere âyetin son bölümü, Hz. Peygamber ile tartışan ve “Sen apaçık bir sapkınlık içindesin” şeklinde sözler sarfeden müşriklere cevap olarak inmiştir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 249
Radde ردّ : رَدٌّ bir şeyin bizzat kendisini veya hallerinden biriyle onu geri çevirmek ve döndürmektir. En'am, 6/28 '' وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ / ...yoksa geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir.'' ayeti kerimesinde bizzat kendisini/zâtını geri çevirme anlamı vardır. Âli İmran, 3/149 '' يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ ...sizi gerisin geri döndürürler ''ayeti kerimesinde ise bir şeyin bulunduğu hale geri çevrilmesi (dinden döndürülmek) kastedilmiştir.
رِدَّةٌ ve إرْتِدادٌ kelimeleri gelinen yolda tekrar geri dönmektir. Fakat رِدَّةٌ sözcüğü sadece küfür anlamında kullanılırken, إرْتِدادٌ hem küfür hem de başka şeyler hakkında kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 59 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri red, radde, irtidat, istirdat, tereddüt, mürted ve mütereddittir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّ الَّذ۪ي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَـرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ي cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ‘nin ismi olarak mahalen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası فَرَضَ ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. فَرَضَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْكَ car mecruru فَرَضَ fiiline mütealliktir. الْقُرْاٰنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. رَٓادُّكَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰى مَعَادٍ car mecruru رَٓادُّكَ ‘ye mütealliktir.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
رَٓادُّ , sülasi mücerredi ردد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. رَبّ۪ٓي mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ى muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَعْلَمُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
مَنْ müşterek ism-i mevsûl اَعْلَمُ ‘nun mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası جَٓاءَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِالْهُدٰى car mecruru جَٓاءَ ‘deki failin mahzuf haline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْلَمُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Atıf harfi وَ ‘la makablindeki ism-i mevsûle matuf olup, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪ي ضَلَالٍ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. مُب۪ينٍ kelimesi ضَلَالٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَـرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap, Hz. Peygamberdir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki haberin önemine dikkat çekmek içindir.
Müsnedin ileyh konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكَ , ihtimam için mef’ûl olan الْقُرْاٰنَ ’ye takdim edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَٓادُّكَ izafeti, Hz. Peygamber’e ait zamire muzaf olan رَٓادُّ ‘ye, tazim içindir.
رَٓادُّكَ ‘ye müteallik olan car-mecrur مَعَادٍۜ ‘deki nekrelik tazim ifade eder.
لَـرَٓادُّكَ - مَعَادٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِنَّ ’nin haberi olan رَٓادُّكَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
Kelam ihtimamı için tekid harfiyle başlamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsnedün ileyh Allah Teâlâ’nın sılasındaki habere ima için özel ismiyle değil ism-i mevsûlle gelmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i mekan veznindeki مَعَادٍۜ ‘in tenkiri, tazim içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
Herhalde sana bu Kur'an'ı farz kılan, yani bu Kur'an ile ameli farz kılan Cenab-ı Hak elbette seni dönülecek yere döndürecektir. Bu ayet Mekke'den hicret esnasında Cuhfe'de indiğine göre, meâd, ölüm; döndürmekten maksat ise Mekke'ye geri döndürülmedir. Yani ahirete irtihal etmeden önce seni bu çıktığın yere geri getirecek, Mekke'yi fethettirecektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Kur’an’ı okumayı, tebliğ etmeyi ve muhtevasıyla amel etmeyi sana farz kılan, seni elbet bir sonuca vardıracak! Hem öyle bir sonuç ki… Öldükten sonra hiçbir beşere nasip olmayan muazzam ve mükemmel bir sonuç! مَعَادٍۜ kelimesinin nekre yapılması işbu mana içindir. Şu da söylenmiştir: Varılacak sonuç anlamındaki مَعَادٍۜ ‘dan maksat Mekke’dir. Şöyle ki: Mekke fethedildiği gün, Allah Teâlâ onu Mekke’ye ulaştırmış olacaktır; مَعَادٍ kelimesi nekre gelmiştir; çünkü o sırada Mekke varılacak anlamlı bir sonuç ve dönülecek önemli bir yer idi. Zira bu, Peygamber’in (s.a.v) Mekke’ye egemen olup ora halkını itaat altına aldığını, İslam’ın ve Müslümanların izzete erdiğini, şirkin ve şirk birliğinin ise zillete düştüğünü gösteriyor olacaktı!.. Sure hicretten önce Mekke’de nazil olmuştur; Allah Teâlâ adeta Peygamber (s.a.v) Mekke’de Mekkelilerin baskı ve işkencesi altında iken onu oradan hicret ettirip tekrar muzaffer ve egemen bir şekilde Mekke’ye döndüreceğini vadetmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى وَمَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Cümle, istînâfiyye veya birbirine matuf iki cümle arasında itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى وَمَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ٓي izafetinde, Rab isminin Peygamberimize ait olan zamire muzâf olması, Resulullah'a (s.a.v) destek ve şeref içindir.
Müsned olan اَعْلَمُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. اَعْلَمُ ‘nün mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘nın sıla cümlesi olan جَٓاءَ بِالْهُدٰى , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İkinci müşterek ism-i mevsûl مَنْ , birinciye matuftur. Sıla cümlesi olan هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur ف۪ي ضَلَالٍ , mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
ضَلَالٍ ‘deki nekrelik nev, kesret ve tahkir ifade eder.
ضَلَالٍ için sıfat olan مُب۪ينٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
ضَلَالٍ ‘nin مُب۪ينٍ ‘le sıfatlanması, onların sapkınlığının gözle görülür bir hal aldığını ifade eder.
ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette sapkınlık, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, içinde bulundukları durumun şiddetli kötülüğü, sapıklığın onları kapalı bir mekân gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır.
اَعْلَمُ ’da cem’ vardır. Hidayette olmak ve dalalet içinde olmak şeklindeki ayrım taksimdir.
جَٓاءَ , geldi manasındadır. بِ harfiyle kullanıldığında getirdi anlamına gelir. Fiillerin harf-i cerlerle yeni mana kazanmaları tazmin sanatıdır.
هُدٰى - ضَلَالٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ cümlesiyle, جَٓاءَ بِالْهُدٰى cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.] ifadesine, Allah Teâlânın, her şeyi bildiği beyan edilirken, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, herkesin gereken karşılığı göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
İsm-i fail vezninde gelen مُب۪ينٍ , açıklayan, açık demektir. ضَلَالٍ ‘nin مُب۪ينٍ ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
مُب۪ينٍ bilindiği gibi إبان ’den ism-i faildir. إبان ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca مُب۪ينٍۙ “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Hud/96)
وَمَا كُنْتَ تَرْجُٓوا اَنْ يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ ظَه۪يراً لِلْكَافِر۪ينَۘ ٨٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değildin |
|
| 2 | كُنْتَ | sen |
|
| 3 | تَرْجُو | umuyor |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يُلْقَىٰ | vahyolunacağını |
|
| 6 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 7 | الْكِتَابُ | Kitabın |
|
| 8 | إِلَّا | ancak |
|
| 9 | رَحْمَةً | bir rahmet olarak |
|
| 10 | مِنْ | -den |
|
| 11 | رَبِّكَ | Rabbin- |
|
| 12 | فَلَا | o halde |
|
| 13 | تَكُونَنَّ | olma |
|
| 14 | ظَهِيرًا | arka |
|
| 15 | لِلْكَافِرِينَ | kafirlere |
|
Peygamberlik görevi kişinin istemesine ve bu yolda gayret göstermesine bağlı olmayıp Allah’ın seçmesi, lutuf ve ihsanıyla verilen yüce bir görevdir. Nitekim âyette Hz. Peygamber’in de böyle bir ümit taşımadığı, böyle bir görev düşünmediği ifade edilmektedir. Allah, kullarına merhamet ettiği, onların yeryüzünde şaşkın ve sapkın bir şekilde yaşamaları neticesinde hem dünyada hem de âhirette sıkıntıya düşmelerini istemediği için aralarından kendilerine doğru yolu gösterecek peygamberler göndermiş ve bunlara rehberlik edecek kitaplar vahyetmiştir.
“Sakın inkârcılara destek verme!” meâlindeki cümle ile bunu takip eden son iki âyette Hz. Peygamber’in şahsında müminlere hitap edilip Allah’ın gönderdiği Kur’an sayesinde doğru ile eğri açıkça belli olduğu için müminlerin, yanlış yolda giden inkârcılara destek olmamaları, Allah’ın birliğine imanda sebat etmeleri; şirk içinde yaşayıp ölenleri ümitlendirerek yollarının doğru ve kurtarıcı olduğu kanaatini verecek söz ve davranışlardan sakınmaları istenmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 249وَمَا كُنْتَ تَرْجُٓوا اَنْ يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamiri كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَرْجُٓوا اَنْ يُلْقٰٓى cümlesi, كُنْتَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
تَرْجُٓوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel تَرْجُٓوا ‘nun mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُلْقٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. اِلَيْكَ car mecruru يُلْقٰٓى fiiline mütealliktir. الْكِتَابُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
اِلَّا istisna edatı لكن manasında, istisna-i munkatı' dır. رَحْمَةً mukadder fiilin mef’ûlü lieclihi olup fetha ile mansubdur. مِنْ رَبِّ car mecruru رَحْمَةً ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır: 1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (M.Vecih Uzunoğlu,Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı )
فَلَا تَكُونَنَّ ظَه۪يراً لِلْكَافِر۪ينَۘ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إذا ألقي إليك الكتاب (Sana kitap verdiyse) şeklindedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونَنَّ nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. تَكُونَنَّ ismi, müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Fiilin sonundaki نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
ظَه۪يراً kelimesi تَكُونَنَّ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru ظَه۪يراً ‘e müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
كَافِر۪ينَ , sülasi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كُنْتَ تَرْجُٓوا اَنْ يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ
Ayet, önceki ayetteki … اِنَّ الَّذ۪ي فَرَضَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap, Hz. Peygamberdir.
Nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan تَرْجُٓوا اَنْ يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olması, hükmü takviye etmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ cümlesi, masdar teviliyle تَرْجُٓوا fiilinin mef’ûlü konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُلْقٰٓى fiiline müteallik اِلَيْكَ car mecruru, ihtimam ve durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.
يُلْقٰٓى fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
الْكِتَابُ , Kur’an’dan kinayedir.
يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ cümlesinde istiare sanatı vardır. Almak, bir şeyi başka bir şeyle buluşturmak, bir araya getirmek manasındaki يُلَقّٰي fiili, Kur’an’a isnad edilerek vahiy , beş duyuyla algılanır, mücessem, maddi bir hale dönüşmüş, insanın karşılaşabileceği bir şeye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
مِنْ رَبِّكَ car-mecrurunun müteallakı olan رَحْمَةً , amili mukadder bir mef’ûlü lieclihdir. Kelimedeki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rubûbiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, 3/79)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Buradaki اِلَّا , istidrak için olan لكن anlamındadır. Yani, (Lakin, Rabbinden bir rahmet olarak o kitap sana verildi) demek olup, bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakk'ın [Nida ettiğimiz vakit de sen, o dağın yanında değildin. Fakat sen, Rabbinden, sana tahsis etmiş olduğu bir rahmet olarak (gönderildin)] şeklindeki Kasas/46 ayetidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ 'deki istisna munkatı' bir istisnadır. (Âlûsî, Ruhu’l Meani)
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ ifadesinde istisnanın izahı nedir? dersen şöyle derim: Bu söz, manaya hamledilmiş olup adeta şöyle denmektedir: Sana kitap tamamen Rabbinden bir rahmet olarak verilmiştir. اِلَّا , ِaksine ve ama anlamı veren لكن manasında da olabilir; yani ‘’evet, sen ummuyordun ama bu kitap sana Rabbinden bir rahmet olarak indirildi’’ demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَلَا تَكُونَنَّ ظَه۪يراً لِلْكَافِر۪ينَۘ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır. فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri, إذا ألقى إليك الكتاب (Sana kitap verdiyse) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan لَا تَكُونَنَّ ظَه۪يراً لِلْكَافِر۪ينَۘ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
تَكُونَنَّ fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
تَكُونَنَّ - كُنْتَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ظَه۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Car-mecrur لِلْكَافِر۪ينَۘ , nakıs fiil كَان ’nin haberi olan ظَه۪يراً ’a mütealliktir.
فَلَا تَكُونَنَّ ظَه۪يراً لِلْكَافِر۪ينَۘ ibaresinde hüsrana uğrayan ve dalalete düşen kâfirlere ta’riz vardır. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’ deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ ٨٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve sakın |
|
| 2 | يَصُدُّنَّكَ | seni alıkoymasınlar |
|
| 3 | عَنْ | -nden |
|
| 4 | ايَاتِ | ayetleri- |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | بَعْدَ | sonra |
|
| 7 | إِذْ |
|
|
| 8 | أُنْزِلَتْ | indirildikten |
|
| 9 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 10 | وَادْعُ | ve da’vet et |
|
| 11 | إِلَىٰ |
|
|
| 12 | رَبِّكَ | Rabbine |
|
| 13 | وَلَا | ve |
|
| 14 | تَكُونَنَّ | olma |
|
| 15 | مِنَ | -dan |
|
| 16 | الْمُشْرِكِينَ | ortak koşanlar- |
|
وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَصُدُّنّ fiili ن' un hazfıyla meczum muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و ‘ ı mahzuftur. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَنْ اٰيَاتِ car mecruru يَصُدُّنَّكَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بَعْدَ zaman zarfı, يَصُدُّنَّكَ fiiline mütealliktir. اِذْ zaman ismi olup muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اُنْزِلَتْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هى ’dir. اِلَيْكَ car mecruru اُنْزِلَتْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. ادْعُ fiili illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اِلٰى رَبِّكَ car mecruru ادْعُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَنَّ nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. تَكُونَنَّ ‘nin ismi müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru تَكُونَنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
الْمُشْرِك۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … فَلَا تَكُونَنَّ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiil nûn-u sakile ile tekid edilmiştir.
Veciz ifade kastıyla gelen اٰيَاتِ اللّٰهِ izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzâf olması, bu ayetlerin bütün kemal vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazandırarak tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ cümlesi, بَعْدَ ’nin muzâfun ileyhi olan zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Hudus, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır
اُنْزِلَتْ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la لَا يَصُدُّنَّكَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Lafza-i celâlden sonra rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak Rab isminin zikredilmesinde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ ifadesi, ‘ayetler indirildikten sonra’ demektir; yani يَوْمَءِذٍ , حِينِءذٍ , لَيْتَءذٍ kelimelerinde olduğu gibi اِذْ ‘e zaman isimleri muzâf olmaktadır. Böyle kâfirlere arka çıkma vb. durumların yasaklanması, -yukarılarda geçtiği üzere- heyecan ve coşku vermek içindir. Yani Peygamber kâfirlere destek oluyormuş da bu, kendisine yasaklanıyormuş gibi anlaşılmamalıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la لَا يَصُدُّنَّكَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
تَكُونَنَّ fiilinin sonundaki nun, tekid içeren nûn-u sakiledir.
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ibaresinde müşriklere ta’riz vardır.
الْمُشْرِك۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı [devamlılığı] ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve |
|
| 2 | تَدْعُ | yalvarma |
|
| 3 | مَعَ | ile beraber |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah |
|
| 5 | إِلَٰهًا | bir ilaha |
|
| 6 | اخَرَ | başka |
|
| 7 | لَا | yoktur |
|
| 8 | إِلَٰهَ | ilah |
|
| 9 | إِلَّا | başka |
|
| 10 | هُوَ | O’ndan |
|
| 11 | كُلُّ | her |
|
| 12 | شَيْءٍ | şey |
|
| 13 | هَالِكٌ | helak olacaktır |
|
| 14 | إِلَّا | başka |
|
| 15 | وَجْهَهُ | O’nun yüzü(zatı)ndan |
|
| 16 | لَهُ | O’nundur |
|
| 17 | الْحُكْمُ | Hüküm |
|
| 18 | وَإِلَيْهِ | ve O’na |
|
| 19 | تُرْجَعُونَ | döndürüleceksiniz |
|
وَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۢ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَدْعُ fiili illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مَعَ mekân zarfı اِلٰهاً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰخَرَۢ kelimesi اِلٰهاً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
İsim cümlesidir. لَٓا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
اِلٰهَ kelimesi لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir هُوَ mahzuf haberin zamirinden bedeldir.
İsim cümlesidir. كُلُّ mübteda olup damme ile merfûdur. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هَالِكٌ mübtedanın haberi olarak damme ile merfûdur.
اِلَّا istisna edatıdır. وَجْهَهُ müstesna olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحُكْمُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. اِلَيْهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. تُرْجَعُونَ cümlesi,muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
تُرْجَعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَالِكٌ , sülasi mücerredi هلك olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۢ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … لَا تَكُونَنَّ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Bu ayette muhatab görünüşte Hz. Peygamber olsa da hitap, tüm insanlardır.
مَعَ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اِلٰهاً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مَعَ mekan zarfı, konudaki önemine zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl olan اِلٰهاً ’in tenkiri tahkir ve kesret ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.
اٰخَرَ kelimesi, اِلٰهاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ۠
Cümle, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır.
Cinsini nefyeden لَٓا ’nın dahil olduğu لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Munfasıl zamir هُوَ , cinsini nefyeden لَاۤ ’nın ismi olan اِلٰهَ ’nin mahallinden veya لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. لَاۤ ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَاۤ ve إِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasır هُوَ ile لَاۤ ’nın ismi olan إِلَـٰهَ kelimesi arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsuf hakiki kasrdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden birden fazla tekid unsuru taşıyan ve tahsis ifade eden bu gibi cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
اِلٰهَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Nefy ve nehiy ifade eden edatlardan sonra gelen nekre isimler, umum ifade eden kelimelerdendir. (Suyûtî, İtkan fî Ulûmi’l-Kur’ân c. 2, s. 42)
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ
Önceki nehiyler için ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan كُلُّ شَيْءٍ , veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir.
Müsned olan هَالِكٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
شَيْءٍ ’deki nekrelik, cins ve kesret ifade eder.
اِلَّا istisna edatı, وَجْهَهُ ise müstesnadır.
Veciz ifade kastına matuf وَجْهَهُ izafetinde Allah Teâlâya aid zamire muzaf olmasıyla وَجْهَ , şan ve şeref kazanmıştır.
اِلَّا وَجْهَهُۜ [Sadece onun yüzü…] ifadesinde mecâz-ı mürsel vardır. Cüz (yüz) zikredilmiş, küll (Allah'ın (cc) zatı) kastedilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Her umumi lafzın, bir tahsis yönü vardır. Umumi manayı tahsis eden ifade ya muttasıldır ya da munfasıldır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 44)
لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Car-mecrurun takdimi, hasr ifadesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksurdur. لَهُ , sıfat/maksurun aleyh, الْحُكْمُ mevsûf/maksur olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Eksiksiz hüküm sadece Ona aittir.
Müsnedün ileyh الْحُكْمُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Ayetin son cümlesi وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ , önceki cümleye atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur اِلَيْهِ ‘nin amiline takdimi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr car-mecrur ve fiil arasındadır. اِلَيْهِ , mevsûf/maksûrun aleyh, تُرۡجَعُونَ sıfat/maksûr olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
Ayetin başındaki müfret hitap üslubundan, تُرۡجَعُونَ ile cemî hitap üslubuna geçişte, iltifat sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Ona döndürüleceksiniz] ifadesine, Allah Teâlânın, döndürmekle kalmayıp, zalimlere ceza, mazlumlara mükafat vereceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Bu iki cümle önceki manayı pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
تُرْجَعُونَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Son üç ayette muhatap Hz. Peygamber olsa da hitap, tüm inananlaradır.
Takdim-tehir, icaz-ı hazif, kasr ve diğer birçok belağî sanatın yer aldığı bu ayette tevhid, ahiret ve nübüvvet konusu son derece edebi bir üslupla sunulmuştur.
İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Yani başka kimseye değil, sadece ve sadece O’na döndürüleceksiniz. Bu da şirk inancını iptal eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enbiya /35)
اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370)
Sure Musa (as) ile başlamış , قَالَ رَبِّ بِمَاۤ أَنۡعَمۡتَ عَلَیَّ فَلَنۡ أَكُونَ ظَهِیرࣰ ا لِّلۡمُجۡرِمِینَ [Artık bir daha suçlularla arkadaş olmayacağım.] (Kasas,17.) ayetindeki sözüyle devam etmiş, vatanından çıkışı ele alınmış, sonra Resulullah’ın kâfirlere hiçbir zaman yardımcı olmayacağına dair Allah’ın emriyle Mekkeden çıkışı teselli edilerek, tekrar Mekke’ye döneceğine dair vaadi ile son bulmuştur. Böylece, surenin başında olan … إِنَّا رَاۤدُّوهُ إِلَیۡكِ … [...biz onu tekrar sana geri vereceğiz...] (Kasas, 7.) ayetiyle, Resulullah’ın Mekke’ye dönüşü arasında münasebet mevcuttur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 294)
Surenin son ayetinde hüsn-i intihâ sanatı vardır. Mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. Kur’an’daki sûrelerin sonu bu sanatın en güzel örnekleridir.
Sadece bu sayfada değil, surenin genelinde ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
الٓمٓ ۠ ١
الٓمٓ ۠
Hurûf-u mukattaa harflerindendir.
الٓمٓ ۠
Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâaet-i istihlâl ve hüsn-i ibtida (duruma göre güzel lafızların seçilmesi) sanatlarının güzel bir örneğidir.
Kur’ân’daki sûrelerin başı öylesine güzeldir ki muhâtabın dikkatini celb edip hemen etkisi altına alır ve devâmını dinlemeye sevk eder.
Hurûf-u mukattaa ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: “Bunlar Allah'ın Kur’an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah’ın her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah’ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah’tan geldikleri gibi okuruz.” (Kurtubî, El- Câmi’li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Aynı mukattaa harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır.
Kur'an-ı Kerim’de mukattaa harfleriyle başlayan surelerin hepsinde bu harflerden sonra muhakkak kitapla ilgili bir açıklama gelir.
Başında hurûf-ı mukattaa bulunan surelerin hepsi vahiy ve nübüvvetin ispatıyla ilgili ayetlerle söze başladığı halde yalnızca üç tanesi, Meryem, Rûm ve Ankebût Sureleri bu genel üslubun dışında kalır. Meryem sûresi Hz. Zekeriya’nın, Rûm Suresi, uğradığı mağlubiyetten sonra Bizans’ın yakın bir gelecekte kazanacağı zaferin müjdesiyle başlamaktadır. Ankebût ise müminlerin birtakım fitne ve belalara uğratılıp imtihana çekileceklerini bildiren ayetlerle başlar ve kendisinden sonra yine başında “elif-lâm-mîm” bulunan diğer üç sure ile birlikte bir grup oluşturur. (TDV İslam Ansiklopedisi)
اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ ٢
Putperestlerin başta Bilâl-i Habeşî, Ammâr ve Yâsir gibi kimsesizler olmak üzere, müslümanlara uyguladıkları baskı ve zulümlerin dayanılmaz noktalara ulaştığı Mekke döneminin sonlarında inen bu âyetler, gerçek mümin ve müslüman olmanın anlamını ve şartlarını ana çizgileriyle ortaya koyması bakımından büyük önem taşımaktadır. Buna göre insanların sorumluluklarını yerine getirmiş sayılmaları, dolayısıyla gerçek mânada müslüman olmaları için yalnızca “inandık” diyerek sözlü bir iman ikrarında bulunmaları yeterli değildir. Asıl dindarlık, Allah’ın insanları inançları uğrunda bazı güçlüklerle imtihan ettiğinde ortaya çıkar.
İbn Atıyye’nin de ifade ettiği gibi (IV, 305) her ne kadar bu âyetlerin, belirtilen tarihsel bağlamla ilgili olarak indiği kabul edilirse de içerdiği anlam ve mesaj süreklidir, evrenseldir; kapsamı da insanoğlunun karşılaşabileceği yoksulluk, hastalık, ölüm, savaş gibi bütün acı olayları, hatta yerine getirmek zorunda olduğu ödev ve sorumluluklara katlanmayı da içine alacak kadar geniştir. 3. âyette geçmiş çağlardaki toplulukların da bu tür fitnelerle imtihan edildikleri, yani düşmanlarının baskı ve zulümlerine mâruz kaldıkları belirtilmek suretiyle bu âyetlerin evrenselliğine işaret edilmiştir. Buna göre iyilikle kötülük, iyilerle kötüler, müminlerle münkirler arasındaki çatışma insanlık tarihinin sadece bir döneminde yaşanıp bitmiş bir olgu değildir; aksine bu “sünnetullah”tır, yani Allah’ın sürüp giden şaşmaz bir yasasıdır (Şevkânî, III, 221); başlangıcından sonuna kadar dünya hayatı bireyler için olduğu kadar topluluklar için de bir imtihan alanıdır. Nitekim müslümanlar, ilk zamanlarda olduğu gibi tarihin sonraki dönemlerinde de sıkıntılar yaşamışlar, inançlarını ve kutsal değerlerini yok etme hareketleriyle karşılaşmışlardır. Günümüz müslümanları da aynı durumu ağır bir şekilde yaşamaktadırlar; tarihin gelecek dönemlerinde de bu tür tehlikelerle karşı karşıya kalabileceklerdir. Şu halde bu âyetler sadece ilk müslümanları değil, her dönemdeki bütün inançlı insanları, –sadece “inandım” demekle yetinmeyip– kişisel ve toplumsal varlıklarına, değerlerine, hak ve özgürlüklerine, ülkelerine ve bağımsızlıklarına sahip çıkmaya; bu uğurda özveride bulunmaya, zorluklara ve acılara katlanmaya çağırmakta; doğrularla yalancıların, yani gerçekten mümin ve müslüman olanlarla sözde müslümanların bu şekilde ortaya çıkacağını, bunların Allah katındaki değerlerinin de bu imtihandaki başarı derecelerine göre belli olacağını ifade etmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 252-253Terake ترك : تَرْكُ الشَّيْءِ bir şeyi terketmek, 1- Kasti ve ihtiyari olarak, ya da 2- zorla veya baskıyla çaresizlikten veya mecburiyetten dolayı bırakmak, ondan vazgeçmek ya da ayrılmaktır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de bir isim ve bir fiil formunda olmak üzere 43 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri terk, tereke, metruk ve mütarekedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. حَسِبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. النَّاسُ fail olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُتْرَكُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. İkinci اَن ve masdar-ı müevvel mahzuf ب harf-i ceriyle يُتْرَكُٓوا fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَقُولُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mekulü’l-kavli اٰمَنَّا ‘dir. يَقُولُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. هُمْ لَا يُفْتَنُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُفْتَنُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُفْتَنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَّا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim, Allah Teâlâdır.
Hemze istifham harfidir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek hudus, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle, istifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp ikaz ve azarlama anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا cümlesi, masdar teviliyle حَسِبَ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır
Ayetteki ikinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen ب harf-i ceriyle يُتْرَكُٓوا fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُٓوا fiilinin mekulü’l kavli اٰمَنَّا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ cümlesi, يَقُولُٓوا fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm, takviye edilmiştir,
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُتْرَكُٓوا ve يُفْتَنُونَ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَنْ يُتْرَكُٓوا [Terk] , حَسِبَ’ nin birinci mef‘ûlüdür; اٰمَنَّا haber; وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ da terk mefhumunun tamamlayıcısıdır; çünkü o, tasyîr (yani intikal, oluşum ve dönüşüm) anlamındaki terktir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ ٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | ve andolsun |
|
| 2 | فَتَنَّا | biz sınadık |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 4 | مِنْ | -den |
|
| 5 | قَبْلِهِمْ | onlardan öncekiler- |
|
| 6 | فَلَيَعْلَمَنَّ | elbette bilecektir |
|
| 7 | اللَّهُ | Allah |
|
| 8 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 9 | صَدَقُوا | doğruları |
|
| 10 | وَلَيَعْلَمَنَّ | ve bilecektir |
|
| 11 | الْكَاذِبِينَ | yalancıları |
|
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
فَتَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ قَبْلِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَعْلَمَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Fiilin sonundaki نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası صَدَقُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
صَدَقُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَيَعْلَمَنَّ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَعْلَمَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Fiilin sonundaki نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. الْكَاذِب۪ين mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
الْكَاذِب۪ينَ , sülasi mücerredi كذب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 2. ayetteki ibtidaiyye cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında inşâi olmak bakımından mutabakat vardır. Aralarındaki anlam bütünlüğü aşikardır.
Kasem üslubunda gelen terkipte لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte terkip kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan لَقَدْ فَتَنَّا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
فَتَنَّا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Mef’ûl konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ
Cümle, atıf harfi فَ ile önceki mukadder kaseme atfedilmiştir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mukadder kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasemin cevabı لَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ , mahzuf kasem ve nûn-u sakile olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir. müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Önceki cümledeki azamet zamirden bu cümlede hükmün illetine dikkat çekmek ve mehabeti artırmak için lafz-ı celâle geçişte, ıtnâb ve iltifat sanatları vardır.
Mef’ûl konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan صَدَقُوا , mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, sıladaki habere dikkat çekmek ve tazim içindir.
Aynı üslupta gelen وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ cümlesi, kasemin cevabına atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Kasemin cevabı; mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mef’ûl olan الْكَاذِب۪ينَ kelimesi fiil cümlesinde ism-i fail vezniyle gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade etmiştir.
يَعْلَمَنَّ fiillerinin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا cümlesiyle لَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
صَدَقُوا - كَاذِب۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
صَدَقُوا (Doğru söylediler) - كَاذِب۪ينَ (Yalancılar) kelimeleri arasında fiil ile isim arasında geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَسْبِقُونَاۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ ٤
İnsanlar yalnızca hastalıklar, can ve mal kayıpları, baskı ve zulümler, savaşlar gibi sıkıntılarla imtihan edilmezler. Daha genel olarak yaşadığımız dünya bir imtihan dünyasıdır; önümüze çıkardığı iyilik ve kötülükleriyle hayatın kendisi bir imtihandır. İyilikleri seçenler Allah nezdinde imtihanı kazanmış olurlar; kötülükleri seçenler ise –âyetteki ifadesiyle– Allah’tan kaçıp kurtulabileceklerini düşünmemelidirler. Onlar böyle düşünüyor, böyle hükmediyorlarsa bu çok kötü, çok yanlış bir düşünce ve hükümdür; aksine onlar Allah’tan kaçamayacaklar, O’nun huzurunda hesap verip hak ettikleri cezayı çekeceklerdir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 253-254
اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَسْبِقُونَاۜ
Fiil cümlesidir. اَمْ , munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. حَسِبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
السَّيِّـَٔاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. اَنْ ve masdar-ı müevvel حَسِبَ fiilinin mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَسْبِقُو fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَمْ ; Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini tayin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: 1. Muttasıl اَمْ . Munkatı’ اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
Fiil cümlesidir. سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا harfi سَٓاءَ fiilinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsûfedir. سَٓاءَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, حكمهم (Onların hükmü) şeklindedir.
يَحْكُمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. يَحْكُمُونَ cümlesi مَا ‘nın sıfatıdır.
سَاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı İsme Muzâf Olarak Gelmesi. 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması. 3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَسْبِقُونَاۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اَمِ ; hemze ve بَلْ manası taşıyan munkatıadır. Buradaki hemze inkârî manadadır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve ikaz kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
حَسِبَ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَسْبِقُونَا cümlesi, masdar teviliyle حَسِبَ fiilinin iki mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Önceki ayetteki gaib zamirden bu cümlede يَسْبِقُونَاۜ ile azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-i inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
Şayet حَسِبَ fiilinin mef‘ûlleri nerededir? dersen şöyle derim: Tıpkı اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ [Cennet’e girivereceğinizi mi sanmıştınız?] (Bakara 2/214) ayetindeki gibi, اَنْ ‘in sılasının müsned ve müsnedün ileyhe şamil olması iki mef‘ûl yerine geçmiştir. Ancak حَسِبَ ‘nin قدّر anlamında olması da mümkündür ki bu durumda zaten bir mef‘ûl yeterli olmaktadır. اَمْ , ‘yoksa’ anlamındadır yani munkatı’ dır. Bu ‘yoksa’nın anlamı, hisbânın, önceki hisbândan çok daha batıl/boş olmasıdır; çünkü önceki, imanından dolayı imtihan edilmeyeceğini düşünmekte idi; bu ise günahlarından dolayı cezalandırılmayacağını sanmaktadır! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
Tekid hükmünde müstenefe olan cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Zem fiili سَاۤءَ ’nin dahil olduğu cümle, gayrı talebî inşâî isnaddır.
سَٓاءَ fiilinin, takdiri حكمهم (Onların hükmü) olan mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Zem fiilinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsûfe olan مَا , fail konumundadır.
Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَحْكُمُونَ cümlesi مَا ‘nın sıfatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
السَّيِّـَٔاتِ - سَٓاءَ arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. سَٓاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Ayet-i kerîme’de geçen سَٓاءَ lâfzı, بأس manasında zem fiili, مَا da الَّذ۪ي manasında mevsûledir. Aid ise يَحْكُمُونَ fiilinin mef'ûlu olmak üzere mahzûf olan ه zamiridir. (Celaleyn Tefsiri)
Bu cümle tekit hükmündedir (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ فَاِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍۜ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٥
“Allah’a kavuşmayı arzu eden”den maksat, dünyada O’nun iradesine uygun olarak yaşayıp O’nun hükümlerini yerine getirenler ve bunun karşılığının kendilerine verileceğini umanlar, dolayısıyla âhiret hayatına inananlardır. “Allah’ın verdiği sürenin sonu” ifadesiyle de ölüm veya ölüm sonrasında insanların yaptıklarının karşılığını bulacakları âhiretteki yargılanma zamanı kastedilmiştir (Râzî, XXV, 31). Hayat geçicidir; sonunda varılacak yer Allah’ın huzurudur. Dünyada acılara katlanma pahasına, Allah’ın yüklediği görevleri yerine getirerek büyük sınavı başaranlar, “Allah’a kavuşmayı arzu edenler”dir. Bunlar, iyi olmak ve iyiliği hâkim kılmak için gayretler göstermişlerse kendi iyilikleri için yapmışlardır. Çünkü “Allah’ın hiçbir kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur.” İnsanların bütün iyi işleri er veya geç ama mutlaka kendi faydalarına sonuç verir; onun insanlıkta ve Müslümanlık’ta kemalini arttırır; Allah katındaki değerini ve derecesini yükseltir. Âyetten anlaşıldığına göre insanlar bir kere gönülden niyet edip karar vererek hayırlı işlere, üstün gayretlere giriştiler mi artık Allah’ın yardım ve desteği de onlarla olur ve bu sayede üstesinden gelemeyecekleri kadar ağır gibi görünen işleri bile başarabilirler, ulaşılamaz zannedilen hedeflere ulaşabilirler. Bu gerçeğe sûrenin son âyetinde de yer verilecektir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 254-255مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ
İsim cümlesidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.
كَانَ şart fiili olup, nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ ‘nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ cümlesi, كَانَ ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يَرْجُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لِقَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (M.Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı)
فَاِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍۜ
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; فليستعدّ له لأن أجل الله آت (Onun için hazırlansın, çünkü Allah'ın eceli geliyor) şeklindedir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اَجَلَ kelimesi اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اٰتٍۜ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup, mahzuf ي üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir.
Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir:
a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi),
b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا – اَلرَّاعِيَ gibi),
c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi) irab edilir.
Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
اٰتٍۜ , sülasi mücerredi أتي olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. السَّم۪يعُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ فَاِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ , şarttır. Şart ismi مَنِ , mübtedadır.
Haber konumundaki كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ cümlesi كَانَ ‘nin haberidir.
İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Veciz anlatım kastıyla gelen لِقَٓاءَ اللّٰهِ izafetinde اللّٰهِ ismine muzâf olan لِقَٓاءَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لِقَٓاءَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Rabıta harfi فَ ile gelen اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍ cümlesi, şartın cevabıdır. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir. اَجَلَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzaf olan اَجَلَ , şan ve şeref kazanmıştır.
اِنَّ ’nin haberi لَاٰتٍ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍ cümlesinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan gelmek özelliği, اَجَلَ ‘e isnad edilerek, zaman bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. Sebebiyet alakasına dayalı mecaz-ı mürseldir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
لِقَٓاءَ اللّٰه ifadesinde istiare vardır. Çünkü Yüce Allah’a kavuşma gerçek manasıyla doğru olmaz. Bununla kastedilen, O’nun huzurunda verilecek hesap ile yüz yüze gelme, O’nun ceza ve mükâfatıyla karşılaşma veya amel sahiplerine yaptıklarının karşılığının verileceği, hak edenlere hak ettiklerinin ödeneceği vakit olarak belirlediği vakte kavuşma demektir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
فَاِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍۜ cümlesinde muhatap, inkârcı olduğu için اِنَّ ve لَ ile pekiştirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafât, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)
كَان ’nin haberi muzari olduğunda, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemlere ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s. 103)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidai kelamdır.
Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi, bu vasıfların Allah Teâlâda ikisinin birden mevcudiyetini, Allah Teâlânın bu iki vasıfta kemâl dereceye sahip olduğunu gösterir.
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.] ifadesine, Allah Teâlânın, her şeyi bilip işittiği beyan edilirken, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, zalimlerin ceza, mazlumların mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ Bu iki kelime mübalağa sıygalarındandır. Manası: Allah'ın işitmesi ve bilgisi her şeyi kuşatmıştır, demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da altı ayette aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Kur'ân'da işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir. (https://kuran mucizeler. com/insanin- yaratilisindaki- mucizevi-sira- isitme- gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ ٦
Ğaneye غني : غِنىً kelimesi çeşitli şekillerde kullanılır: 1- İhtiyaçların olmaması; bu sadece Yüce Allah'a mahsustur. 2- İhtiyaçların az olması. 3- İnsan türlerine göre kazanç yollarının çok olması.
Sülasi fiil formunda (غَنِيَ) anlamı 'şöyle bir şey sayesinde ihtiyaçtan uzak, kendine yeter, zengin/varlıklı bir halde olmak ya da o hale gelmek' şeklinde kullanılır. İstif'al formu da aynı manada kullanılmaktadır.
İf'al babındaki أغْنَى formu yetmek/kâfi gemek demektir.
Tef'il babı formundaki تَغَنَّى şekli ise bazılarına göre terennüm etti/şarkı söyledi, diğer bazılarına göre ise memnun ve hoşnut olmak anlamına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 73 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri gani, gına gelmek, istiğna, müstağni olmak, teganni ve mugannidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
جَاهَدَ şart fiili olup fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّـمَٓا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
يُجَاهِدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لِنَفْسِ car mecruru يُجَاهِدُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
جَاهَدَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. غَنِيٌّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَنِ الْعَالَم۪ينَ car mecruru غَنِيٌّ ‘a müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
غَنِيٌّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki şart cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubundaki terkipte, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi مَنْ جَاهَدَ , şarttır. Şart ismi مَنِ , mübtedadır.
مَنْ ’in haberi olan جَاهَدَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin, mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, hudûs, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi olan فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه , kasrla tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasr edatı olan إِنَّمَا , kâffe (durduran engelleyen) ve mekfûfe’dir. ماَ , zaide olup edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir. إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.
İki tekit hükmündeki kasr, fiille car mecrur arasındadır. يُجَاهِدُ maksûr/sıfat, لِنَفْسِه۪ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mazi ve muzarinin bir arada kullanımı, istimrar ve istikrar arasındaki uyum açısından dikkat çekici beyânî bir güzelliktir.
جَاهَدَ fiili, مفاعلة babındandır. Sülâsisi جهد ‘dir. مفاعلة babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir(çokluk, bir işi çok yapmak) gibi manalar katar.
جَاهَدَ - يُجَاهِدُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
Muzari fiil, teceddüt ve hudusa delalet eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 84)
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ta‘lîl, bir şeyin sebebinin zikredilmesi demektir. Bir şeyin doğruluğunu, fayda ya da zararını ortaya koymak maksadıyla onun sebebini açıklamak da ıtnâb çeşitlerindendir. (Ali Bulut, Kur’ân-ı Kerim’de tnâb Üslûbu)
اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ kısmıyla Allah’ın alemlerden müstağni olduğu için cihad eden kimsenin sevap alarak kendisi için cihad ettiği, yaptığı cihadın Allah’ın mülküne bir şey katmadığı anlamı ortaya çıkmaktadır. Burada sanki cihadın sadece kendisine fayda sağlamasının nedeni nedir? diye takdiri bir soru ortaya çıkabilir. Hemen akabinde اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ ifadesiyle bu sorunun cevabı verilmiştir. Yani mümin mücahitlerin cihadı olmadan da dinini muzaffer kılmaya Allah’ın gücü yeter. Fakat onları dünya hayatına imtihan için gönderdiğinden dinin muzaffer olması ve insanlar için konulmuş bazı durumları da terk etmelerini zorunlu kılmışır. (Ömer Özbek, Arap Dili Ve Belâgatı'nda Itnâb Üslûbu)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Kalp ve nefis, devamlı bir mücadele içindedir. Hangisinin kazanmasını istiyorsa insan, o tarafı besleyecek şekilde yaşamalıdır. İmtihan dünyasında olduğunu söylemek yetmez, inandığına göre hareket etmek zorundadır. Zira; nefis unutkandır ve devamlı kalbin sesini bastırmak için fırsat kollamaktadır.
Nefis, en ufak sıkıntıdan hoşlanmaz ve hem şikayet etmeye hem de isteklerini çığırmaya meyillidir. Dünya hayatında, insanın zorlanması yani üzülmesi, korkması, ağlaması, sıkıntının bir an önce çözülmesini istemesi ve hastalıklarının şifasını araması doğaldır. Zaten, nefsin ve kalbin zorlanması birbirinden farklıdır. Nefis edepsizdir; sıkıntıdan kurtulmak için her yolu dener. Kalp ise edeplidir; hiçbir şeyin boşa gitmediği inancıyla çabalar ve rahmet kapılarının esintisini gözler.
Nefsin zorlanması; zorluklar karşısında nefsani duygu ve düşüncelerin harekete geçmesi demektir. İstedim gerçekleşsin, yaptım olsun, çalıştım hakkettim, inandım yetsin gibi cümleleriyle ve bitmek bilmeyen ‘neden’ soruları ile insanı tüketir. Kalbin zorlanması; sabır, dua ve istiğfar iledir. Nefsin sesini bastırır, onun sorularını keser atar ve “tevekkeltu al’Allah” diyerek bekler.
Kalp; yapabileceklerini araştırır ve elinden geleni yaptıktan sonra gerisini Allah’a bırakır. Zira; o bilir ki; içtiği ilacın şifasını bedenine ulaştıran Allah’tır. Seçenekler arasında aklına yatanı gönlüne sevdiren Allah’tır. Duyduğu tek bir kelime ile ya da gördüğü tek bir kıpırtı ile gönlündeki derdi ferahlatan Allah’tır. Elinden geleni yaptığını iddia ettiği işi başarıyla sonuçlandıran Allah’tır. Yaramayan ilacın, sevemediği fırsatın, henüz gitmeyen hüznün ve ulaşılamayan başarının hepsinde bir hikmet vardır. Allah rızası için yaşayan ve Allah yolunda yürüyen kul için; hepsinin sonunda Allah’ın rahmeti vardır.
Allahım! Biz; Sana kavuşmayı arzu edenlerdeniz. Dosdoğru yoluna ilet. Bizi ve sevdiklerimizi, kötü işlerle meşgul olanlardan ve onlar gibi olmaktan muhafaza buyur. Dünya hayatının imtihan yeri olduğunu idrak edenlerden ve hayatının her evresinde, Senin rızanı umarak, elinden geleni yapanlardan eyle. Allahım! Şüphesiz ki; dünya imtihan yeridir ve ebedi hayat ahirettir. Yaşadığımız sıkıntıların ecrini kazanmamızı nasip et ve onları daha hayırlıları ile değiştir. Yükümüzü hafiflet, iki cihanda da bize saadet ver ve bizi merhametin ile kuşat. Ve bizi Sana kavuştur.
Amin.
***
İnsan evladı biraz tuhaftır, nefsinin kölesi olan daha da tuhaftır. Aklı, önüne konulmayan seçeneklerde kalır. Kalbi, elinin altında bulunmayanı özler. O an için ulaşılması mümkün olmayanı ister. Değiştiremeyeceği meseleler hakkında kafa yorar. Gerçekleşmeyecek senaryoları yazarak çeşitli duygulara bürünür. Dualar ederek beklediklerine kavuştuktan sonra sıkılır. Kaybettiğinde ağlayacakları hakkındaki şikayet listesiyle dolaşır.
Öyle ki ömrünü sanki hep tek gözü kapalı gibi yaşar. Allah’a kulluk etmek için geldiği alemde dünyalıklara kapılarak huzursuzlanır. Umduklarından daha güzellerine ulaştığı her anı ve mutlulukları görmezden gelir. Bulunduğu anın tadını kaçırır ve hakkıyla değerlendirmeyi unutur. Kolaylıkları hatırlayarak şükürle buluşmak yerine zorlukları anlatır ve anlattıkça da büyütür. Doğru yerde ve doğru miktarda doğru kelimeleri söylemenin kıymetini unutur.
Allah’a teslim olan kul, devamlı doğru bakış açısını yakalama çabasındadır. Bu, nefsiyle kalbinin arasındaki çekişmelerden biridir. Kalbi yaşananlarda Allah’ın rızasını arar, nefsi anlık bile olsa sadece huzurunun peşinde koşar. Allah’a güvenenin, O’na ibadetle meşgul olanın, şükür ve istiğfar ifadeleri ile O’nun kapısına varanın görüş alanı genişler. Allah’ın kendisiyle beraber olduğu bilinciyle rahmetini umar. Onun hali ağrı kesiciyi alıp tesir etmesini bekleyen gibidir. Emindir, Allah’ın izniyle ferahlık yakındır.
Ey Allahım! Bizi umduğumuzdan daha güzel günlere ulaştır ve korktuklarımızdan emin kıl. Ümitsizlikten, tembellikten ve karamsarlıktan koru. Bulunduğumuz anın içinde doğruları görüp rızana uygun şekilde hareket edenlerden eyle. İlaçlarını aldıktan sonra iyileşeceğinden emin olan bir hastanın halinden daha fazla Sana şeksiz ve şüphesiz bir teslimiyet ile sığınan kullarından eyle. Bizi şeytanın ve nefsimizin vesveseleriyle başbaşa bırakma. Zikrinle dillerimizi, muhabbetinle kalplerimizi, nurunla iç ve dış dünyalarımızı süsle. Bizi affet, bizden razı ol ve iki cihanda da salih kullarınla beraber kıl.
Amin.