وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 2 | أَنْ |
|
|
| 3 | جَاءَتْ | geldi |
|
| 4 | رُسُلُنَا | elçilerimiz |
|
| 5 | لُوطًا | Lut’a |
|
| 6 | سِيءَ | fenalaştı |
|
| 7 | بِهِمْ | onlar yüzünden |
|
| 8 | وَضَاقَ | ve daraldı |
|
| 9 | بِهِمْ | onlar hakkında |
|
| 10 | ذَرْعًا | huzursuzca |
|
| 11 | وَقَالُوا | ve dediler |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | تَخَفْ | korkma |
|
| 14 | وَلَا | ve ne de |
|
| 15 | تَحْزَنْ | üzülme |
|
| 16 | إِنَّا | elbette biz |
|
| 17 | مُنَجُّوكَ | seni kurtaracağız |
|
| 18 | وَأَهْلَكَ | ve aileni |
|
| 19 | إِلَّا | yalnız |
|
| 20 | امْرَأَتَكَ | karın |
|
| 21 | كَانَتْ | olmuştur |
|
| 22 | مِنَ | -dan |
|
| 23 | الْغَابِرِينَ | kalacaklar- |
|
Zera'a ذرع : ذِراعٌ insanın bilinen organı koldur. Ayrıca bu sözcük kol ile ölçülen şey anlamında da kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda 5 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli zirâ(arşın)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi zaiddir. جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. رُسُلُنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لُـوطاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı س۪ٓيءَ بِهِمْ ‘dir.
س۪ٓيءَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِهِمْ car mecruru س۪ٓيءَ fiiline mütealliktir. ضَـاقَ بِهِمْ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
ضَـاقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِهِمْ car mecruru ضَـاقَ fiiline mütealliktir. ذَرْعاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir.Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mekulü’l-kavli لَا تَخَفْ ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخَفْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَا تَحْزَنْ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَحْزَنْ۠ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُنَجُّوكَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti و ’dır. İzafetten dolayı ن harfi hazf edilmiştir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَهْلَكَ mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, ننجّي (Kurtardık) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا istisna harfidir. امْرَاَتَكَ müstesna olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُنَجُّو ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتْ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri هى’dir. مِنَ الْغَابِر۪ينَ car mecruru كَانَتْ ’in mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
الْغَابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi غبر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek, hudus, temekkün ve istikrar ifade eden اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. Cümleye dahil olan اَنْ , tekit ifade eden zaid harftir.
Veciz anlatım kastıyla gelen رُسُلُـنَٓا izafetinde azamet zamirine muzâf olan رُسُلُ şan ve şeref kazanmıştır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan س۪ٓيءَ بِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
س۪ٓيءَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Naib-i fail, Lut (a.s)’tur.
Car mecrur بِهِمْ ’deki بِ , sebebiyyedir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle cevap cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ذَرْعاً , temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnab sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
ذَرْعاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Aynı üslupta gelen وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle س۪ٓيءَ بِهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Allah Teâlâ elçilerin sözlerini bildirmektedir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli لَا تَخَفْ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Sonrasındaki وَلَا تَحْزَنْ۠ cümlesi de aynı üslupla gelerek mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
س۪ٓيءَ - ضَـاقَ - ذَرْعاً ve تَخَفْ - تَحْزَنْ۠ gruplarındaki kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَنْ edatı iki fiili tekid etmek ve birleştirmek için zaid olarak getirilmiştir. “Ve onlar için göğsü daraldı” cümlesi onların işlerini tedbir etmek için gücü kesildi demektir, ضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً cümlesi, ضاق يده (eli daraldı) sözü gibidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayetteki “göğsü daralmıştı” tabiri, onlar hakkında hiçbir tedbir alamamaktan kinayedir. Zemahşerî şöyle der: Arapçada “Kolu uzun oldu” deyimi iş yapabilen kimse için “Kolu kısaldı” ifadesi ise bir şey yapmaktan aciz kalan kimseler için kullanılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hakk daha önce وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا اِبْرٰهٖيمَ [Elçilerimiz İbrahim’e geldikleri zaman…] buyurmuştur. Burada ise وَلَمَّا اَنْ جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا [Elçilerimiz Lut’a gelince…] buyurmuştur.
Melekler Hz. İbrahim’e gelince önce müjdelemiş, daha sonra biraz beklemiş, bunu müteakiben, “Biz bu memleketin ahalisini imha edeceğiz” demişlerdir. Bir de teennî ile hareket etmek, geldikten sonra bir müddet bekleyip daha sonra imha edeceğini bildirmek daha güzel bir davranış şeklidir. Çünkü korkunç bir haberi vermek üzere gelen kimsenin o haberi aniden bildirmesi güzel olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Elçiler, Hz. Lut’un telaş ve korkusunu görünce, sözlerini إِنَّ ile tekid ederek onu ikna etmişlerdir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.
تفعيل babının fiile kattığı anlamlar; kesret, mef’ûlu bir vasfa nispet etmek, izale, sayruret ve fiilin muayyen zamanda meydana gelişi, tevcih, huzur, isimden fiil türetmedir. Bunlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya failde olan kesrettir.
وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir.
اَهْلَكَ takdiri ننجّي (kurtardık) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِلَّا istisna harfi, امْرَاَتَكَ ise müstesnadır.
امْرَاَتَكَ - اَهْلَكَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayette fiil değil de مُنَجُّوكَ şeklinde gelmesi, Melekler Lut’a (a.s), böyle deyip bu söz de vaadin peşinden ikinci sırada söylenmiş olunca melekler, “Biz seni kurtaracağız” yani “Bunu biz kesinlikle yapacağız” demişlerdir ki bu tıpkı vukuu kesin olduğu için Cenab-ı Hakk'ın, [Sen meyyitsin, onlar da meyyittirler. (Zümer Suresi, 30)] ayeti gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْغَابِر۪ينَ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Türkçede argo olarak kullanılan gebermek fiili غبر kökünden gelir.
الْغَابِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ [Ehlini ve seni kurtaracağız] ifadesinden sonra karısının hariç olduğu ve geride kalanlardan olduğunun açıklanması ihtiras ıtnâbıdır.
الْغَابِر۪ينَ - مُنَجُّوكَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Bu cümle, önceki ayetin fasılasının tekrarıdır. Aralarında tekrir, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)