بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُـنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰىۙ قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ اِنَّ اَهْلَهَا كَانُوا ظَالِم۪ينَۚ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | zaman |
|
| 2 | جَاءَتْ | geldikleri |
|
| 3 | رُسُلُنَا | elçilerimiz |
|
| 4 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’e |
|
| 5 | بِالْبُشْرَىٰ | bir müjde ile |
|
| 6 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 7 | إِنَّا | muhakkak biz |
|
| 8 | مُهْلِكُو | helak edeceğiz |
|
| 9 | أَهْلِ | halkını |
|
| 10 | هَٰذِهِ | şu |
|
| 11 | الْقَرْيَةِ | (Sodom) kentin |
|
| 12 | إِنَّ | çünkü |
|
| 13 | أَهْلَهَا | oranın halkı |
|
| 14 | كَانُوا | oldular |
|
| 15 | ظَالِمِينَ | zalimler(den) |
|
Heleke هلك : هَلاكٌ sözcüğü dört manada kullanılabilir: 1- Bir şeyin senden kaybolmuşken senin dışındaki birinin yanında mevcut olması. 2- Bir şeyin şekil değiştirmesi, fesad/bozulma yoluyla helak olması. 3- Ölüm anlamında kullanılması. 4- Bir şeyin varlık aleminden iptal edilmesi ve kökten yok edilmesi. Fenâ bulma diye adlandırılan da budur.
Azap, korku ve fakirlik içinde helâk adı kullanılmaktadır. هُلْكٌ kavramı ise, yok etmek/yıkıma uğratmaktır. تَهْلُكَةٌ helake yol açan, sebep olan ya da götüren şeydir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 68 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri helak olmak, tehlike, istihlak ve müstehliktir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُـنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰىۙ قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَتْ رُسُلُنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. رُسُلُنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِبْرٰه۪يمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِالْبُشْرٰى car mecruru جَٓاءَتْ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا ‘dur.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli اِنَّا مُهْلِكُٓوا ’dur. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُهْلِكُٓوا kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup, ref alameti و ’dır. İzafetten dolayı ن harfi hazf edilmiştir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَهْلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. هٰذِهِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْقَرْيَةِ kelimesi هٰذِهِ ’den bedel olup fetha kesra ile mecrurdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُهْلِكُٓوا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اَهْلَهَا كَانُوا ظَالِم۪ينَۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اَهْلَهَا kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. ظَالِم۪ينَ kelimesi, كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.
ظَالِم۪ينَ , sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُـنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰىۙ قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Cevap cümlesine mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَتْ رُسُلُـنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰىۙ cümlesi şarttır ve لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Veciz anlatım kastıyla gelen رُسُلُـنَٓا izafetinde azamet zamirine muzâf رُسُلُ şan ve şeref kazanmıştır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan مُهْلِكُٓوا , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
الْقَرْيَةِۚ ’nin هٰذِهِ ile işaret edilmesi, ona dikkat çekmek ve tahkir içindir.
اِنَّ اَهْلَهَا كَانُوا ظَالِم۪ينَۚ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu كَانُوا ظَالِم۪ينَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan ظَالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu sıfatın onlarda istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُهْلِكُٓوا- اَهْلَ kelimeleri arasında cinası nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَهْلَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Allah Teâlâ melekleri müjdeleyici ve inzar edici olarak gönderdi. Fakat müjde Allah'ın rahmetinin, helak ile inzar etme ise gazabının eseridir. Rahmeti gazabını geçmiştir. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk ayette müjdeyi inzardan önce zikrederek [Elçilerimiz İbrahim'e o müjdeyi getirince…] buyurmuş, sonra da [Biz bu memleketin ahalisini helak edeceğiz] demiştir. Melekler müjdeden bahsederken onu bir sebebe bağlamaksızın, “Biz, peygamber olduğun veya mümin veya adil olduğun için seni müjdeliyoruz” dememişler. Ama helak etmekten bahsederken bunu bir sebebe bağlayarak [Çünkü onun ahalisi zalim oldular] demişlerdir. Çünkü lütuf sahibinin lütfu bir karşılık ile olmaz. Adaletli olanın azabı ise ancak bir suçtan dolayı olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
ٱنصُرۡنِی عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡمُفۡسِدِینَ ve إِنَّ أَهۡلَهَا كَانُوا۟ ظَـٰلِمِینَ şeklindeki 30 ve 31. ayetlerin son harflerinde birbirine uygunluk ve kulağa hoş gelen eşsiz bir tatlılık vardır. Bu, Kur'an'ın özelliklerindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
قَالَ اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاًۜ قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | (İbrahim) dedi ki |
|
| 2 | إِنَّ | ama |
|
| 3 | فِيهَا | orada vardır |
|
| 4 | لُوطًا | Lut |
|
| 5 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 6 | نَحْنُ | biz |
|
| 7 | أَعْلَمُ | daha iyi biliriz |
|
| 8 | بِمَنْ | kimin bulunduğunu |
|
| 9 | فِيهَا | orada |
|
| 10 | لَنُنَجِّيَنَّهُ | onu kurtaracağız |
|
| 11 | وَأَهْلَهُ | ve ailesini |
|
| 12 | إِلَّا | yalnız |
|
| 13 | امْرَأَتَهُ | karısı |
|
| 14 | كَانَتْ | olmuştur |
|
| 15 | مِنَ | -dan |
|
| 16 | الْغَابِرِينَ | kalacaklar- |
|
قَالَ اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاًۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاًۜ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ف۪يهَا car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. لُـوطاً kelimesi اِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.
قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli نَحْنُ اَعْلَمُ ’dur. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle اَعْلَمُ ‘ye mütealliktir. ف۪يهَا car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
اَعْلَمُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ
Fiil cümlesidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
نُنَجِّيَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَهْلَـهُٓ atıf harfi و ’la لَنُنَجِّيَنَّهُ ‘ deki zamire matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا istisna harfidir. امْرَاَتَهُ müstesna olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنُنَجِّيَنَّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri هى ’dir. مِنَ الْغَابِر۪ينَ car mecruru كَانَتْ ’in mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
الْغَابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi غبر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. İlk cümlede Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’in sözlerini bildirmektedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ف۪يهَا car mecruru, اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. لُـوطاً ise اِنَّ ’nin muahhar ismidir.
Bu ifadeyle Hz. İbrahim, elçilerin bu konuda bilgisi olduğundan şüphesi olmadığı halde tahassür ve teessüf (üzüntü ve hayıflanma) duygularını izhar etmek istemiştir. Muktezâ-i zâhirin hilafına durum arzeden terkip, muktezâ-i hale mutabıktır.
قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teâlâ, meleklerin sözlerini bildirmektedir.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Harf-i cerle birlikte اَعْلَمُ ’ya müteallik müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’nin sılası mahzuftur. Car mecrur ف۪يهَاۘ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَالُوا - قَالَ kelimeleri arasında cinası iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ
Mekulü’l-kavle dahil istînâfiyye olan cümlede لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِلَّا istisna edatı, امْرَاَتَهُۘ müstesnadır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Lut’un (a.s) karısı için zevc değil امْرَاَتَ kelimesi kullanılmıştır.
İlgili ayetler incelendiğinde زَوْجَة kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür: Sadakat, Allah’ın dinine inanmada birlik, üreme imkânı bulunmak, nikâhlı olmak. اِمْرَأَة kelimesi زَوْجَة için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: – İhanet (Aldatma) – Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık – Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) – Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen زَوْجَة ve اِمْرَأَة Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)
كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْغَابِر۪ينَ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Türkçede argo olarak kullanılan gebermek fiili غبر kökünden gelir.
الْغَابِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
الْغَابِر۪ينَ - لَنُنَجِّيَنَّهُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Burada şöyle bir incelik vardır: O grup yani Hz. İbrahim (a.s) ile melekler hayır ehli idiler. Her biri diğerinin daha hayırlı olmasını isterdi. Mesela, Hz. İbrahim (a.s), meleklerin “Biz onları imha edeceğiz” sözünü duyunca hem kendisini hem de kendisine meleklerin verdiği (salih evlat) müjdesini unutup Lut’u (a.s) düşündüğünü ortaya koydu ve “Onların içinde Lut da var” dedi. Melekler de Hz. İbrahim’in (a.s) bu durumunu görünce, buna bir diğer hususu ilave ederek: “Sen sadece Lut’tan bahsediyorsun. Halbuki biz, hem onu hem ehlini (ona tabi olanları) kurtaracağız” dediler. Sonra da ehlinden karısının müstesna olduğunu bildirerek, “Yalnız geride kalacaklardan yani helak olacaklardan olan karısı müstesna” demişlerdir.
الْغَابِر۪ينَ hem geçmiş hem devam eden hakkında kullanılan müşterek bir lafızdır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 2 | أَنْ |
|
|
| 3 | جَاءَتْ | geldi |
|
| 4 | رُسُلُنَا | elçilerimiz |
|
| 5 | لُوطًا | Lut’a |
|
| 6 | سِيءَ | fenalaştı |
|
| 7 | بِهِمْ | onlar yüzünden |
|
| 8 | وَضَاقَ | ve daraldı |
|
| 9 | بِهِمْ | onlar hakkında |
|
| 10 | ذَرْعًا | huzursuzca |
|
| 11 | وَقَالُوا | ve dediler |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | تَخَفْ | korkma |
|
| 14 | وَلَا | ve ne de |
|
| 15 | تَحْزَنْ | üzülme |
|
| 16 | إِنَّا | elbette biz |
|
| 17 | مُنَجُّوكَ | seni kurtaracağız |
|
| 18 | وَأَهْلَكَ | ve aileni |
|
| 19 | إِلَّا | yalnız |
|
| 20 | امْرَأَتَكَ | karın |
|
| 21 | كَانَتْ | olmuştur |
|
| 22 | مِنَ | -dan |
|
| 23 | الْغَابِرِينَ | kalacaklar- |
|
Zera'a ذرع : ذِراعٌ insanın bilinen organı koldur. Ayrıca bu sözcük kol ile ölçülen şey anlamında da kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda 5 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli zirâ(arşın)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi zaiddir. جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. رُسُلُنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لُـوطاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı س۪ٓيءَ بِهِمْ ‘dir.
س۪ٓيءَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِهِمْ car mecruru س۪ٓيءَ fiiline mütealliktir. ضَـاقَ بِهِمْ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
ضَـاقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِهِمْ car mecruru ضَـاقَ fiiline mütealliktir. ذَرْعاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir.Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mekulü’l-kavli لَا تَخَفْ ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخَفْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَا تَحْزَنْ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَحْزَنْ۠ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُنَجُّوكَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti و ’dır. İzafetten dolayı ن harfi hazf edilmiştir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَهْلَكَ mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, ننجّي (Kurtardık) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا istisna harfidir. امْرَاَتَكَ müstesna olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُنَجُّو ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتْ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri هى’dir. مِنَ الْغَابِر۪ينَ car mecruru كَانَتْ ’in mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
الْغَابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi غبر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek, hudus, temekkün ve istikrar ifade eden اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. Cümleye dahil olan اَنْ , tekit ifade eden zaid harftir.
Veciz anlatım kastıyla gelen رُسُلُـنَٓا izafetinde azamet zamirine muzâf olan رُسُلُ şan ve şeref kazanmıştır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan س۪ٓيءَ بِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
س۪ٓيءَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Naib-i fail, Lut (a.s)’tur.
Car mecrur بِهِمْ ’deki بِ , sebebiyyedir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle cevap cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ذَرْعاً , temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnab sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
ذَرْعاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Aynı üslupta gelen وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle س۪ٓيءَ بِهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Allah Teâlâ elçilerin sözlerini bildirmektedir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli لَا تَخَفْ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Sonrasındaki وَلَا تَحْزَنْ۠ cümlesi de aynı üslupla gelerek mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
س۪ٓيءَ - ضَـاقَ - ذَرْعاً ve تَخَفْ - تَحْزَنْ۠ gruplarındaki kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَنْ edatı iki fiili tekid etmek ve birleştirmek için zaid olarak getirilmiştir. “Ve onlar için göğsü daraldı” cümlesi onların işlerini tedbir etmek için gücü kesildi demektir, ضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً cümlesi, ضاق يده (eli daraldı) sözü gibidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayetteki “göğsü daralmıştı” tabiri, onlar hakkında hiçbir tedbir alamamaktan kinayedir. Zemahşerî şöyle der: Arapçada “Kolu uzun oldu” deyimi iş yapabilen kimse için “Kolu kısaldı” ifadesi ise bir şey yapmaktan aciz kalan kimseler için kullanılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hakk daha önce وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا اِبْرٰهٖيمَ [Elçilerimiz İbrahim’e geldikleri zaman…] buyurmuştur. Burada ise وَلَمَّا اَنْ جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا [Elçilerimiz Lut’a gelince…] buyurmuştur.
Melekler Hz. İbrahim’e gelince önce müjdelemiş, daha sonra biraz beklemiş, bunu müteakiben, “Biz bu memleketin ahalisini imha edeceğiz” demişlerdir. Bir de teennî ile hareket etmek, geldikten sonra bir müddet bekleyip daha sonra imha edeceğini bildirmek daha güzel bir davranış şeklidir. Çünkü korkunç bir haberi vermek üzere gelen kimsenin o haberi aniden bildirmesi güzel olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Elçiler, Hz. Lut’un telaş ve korkusunu görünce, sözlerini إِنَّ ile tekid ederek onu ikna etmişlerdir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.
تفعيل babının fiile kattığı anlamlar; kesret, mef’ûlu bir vasfa nispet etmek, izale, sayruret ve fiilin muayyen zamanda meydana gelişi, tevcih, huzur, isimden fiil türetmedir. Bunlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya failde olan kesrettir.
وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir.
اَهْلَكَ takdiri ننجّي (kurtardık) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِلَّا istisna harfi, امْرَاَتَكَ ise müstesnadır.
امْرَاَتَكَ - اَهْلَكَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayette fiil değil de مُنَجُّوكَ şeklinde gelmesi, Melekler Lut’a (a.s), böyle deyip bu söz de vaadin peşinden ikinci sırada söylenmiş olunca melekler, “Biz seni kurtaracağız” yani “Bunu biz kesinlikle yapacağız” demişlerdir ki bu tıpkı vukuu kesin olduğu için Cenab-ı Hakk'ın, [Sen meyyitsin, onlar da meyyittirler. (Zümer Suresi, 30)] ayeti gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْغَابِر۪ينَ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Türkçede argo olarak kullanılan gebermek fiili غبر kökünden gelir.
الْغَابِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ [Ehlini ve seni kurtaracağız] ifadesinden sonra karısının hariç olduğu ve geride kalanlardan olduğunun açıklanması ihtiras ıtnâbıdır.
الْغَابِر۪ينَ - مُنَجُّوكَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Bu cümle, önceki ayetin fasılasının tekrarıdır. Aralarında tekrir, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّا | şüphesiz biz |
|
| 2 | مُنْزِلُونَ | indireceğiz |
|
| 3 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 4 | أَهْلِ | halkının |
|
| 5 | هَٰذِهِ | şu |
|
| 6 | الْقَرْيَةِ | ülke |
|
| 7 | رِجْزًا | bir azab |
|
| 8 | مِنَ | -ten |
|
| 9 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 10 | بِمَا | sebebiyle |
|
| 11 | كَانُوا | olmaları |
|
| 12 | يَفْسُقُونَ | fasıklık yapıyor(lar) |
|
اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُنْزِلُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
عَلٰٓى اَهْلِ car mecruru مُنْزِلُونَ ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. İşaret ismi هٰذِهِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْقَرْيَةِ kelimesi هٰذِهِ ’den bedel olup kesra ile mecrurdur.
رِجْزاً ism-i fail مُنْزِلُونَ ’nın mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru رِجْزاً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle مُنْزِلُونَ ’ye mütealliktir. بِ sebebiyyedir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَفْسُقُونَ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. يَفْسُقُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَفْسُقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
مُنْزِلُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Meleklerin sözlerinin devamıdır. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi مُنْزِلُونَ ’nin ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına, bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْقَرْيَةِ kelimesi, car-mecrur عَلٰٓى اَهْلِ ‘nin muzafun ileyhi olan هٰذِهِ ‘den bedeldir.
الْقَرْيَةِ ’nin, هٰذِهِ ile işaret edilmesi, bilinen ve belli bir karye olduğunu ifade etmek ve tahkir içindir.
اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ ibaresinde mecazî isnad vardır. Helak edilen karye değil karyenin ehlidir. Bu ayette اَهْلِ kelimesi hazf edilerek izafet karyeye yapılmıştır. Mecaz-ı aklî vardır. Mahalliyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
Mef’ûl olan رِجْزاً ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder. Dehşeti artırmak için nekre gelerek bilinmezlik manası taşımıştır.
مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزاً [Azap indireceğiz] ifadesinde mecazî isnad vardır. Sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Burada azabı indirme fiili meleklere isnad edilmiş. Aslında azabı indiren elçiler değil Allah Teâlâ’dır. Melekler Allah’a çok yakın oldukları ve bunun yanında başka özelliklere de sahip oldukları için bu isnad yapılmıştır.
Masdar harfi مَا ve akabindeki كَانُوا يَفْسُقُونَ cümlesi, بِ harfiyle birlikte مُنْزِلُونَ ’ye mutealliktir. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin haberi olan يَفْسُقُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ [Gökten bir azap]) ifadesinde رِجْزاً kelimesi azabın korkunçluğunu göstermek için nekre getirilmiştir. Yani büyük ve korkunç bir azap demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ٣٥
وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ mukadder kasemin cevabına gelen muvattie harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
تَرَكْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَٓا car mecruru تَرَكْنَا fiiline mütealliktir. اٰيَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بَيِّنَةً kelimesi اٰيَةً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
لِقَوْمٍ car mecruru تَرَكْنَا fiiline mütealliktir. يَعْقِلُونَ cümlesi, قَوْمٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يَعْقِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Lut kıssasına ait haberleri içeren ayet atıf harfi وَ ’la, 28. ayetteki ولُوطًا إذْ قالَ لِقَوْمِهِ cümlesine atfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَ , cümlenin, mahzuf bir kasemin cevabı olduğunun işaretidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
تَرَكْنَا , fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تَرَكْنَا fiiline müteallik مِنْهَٓا car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
İsm-i fail vezninde gelen بَيِّنَةً , açıklayan demektir. اٰيَةً ‘in بَيِّنَةً ile sıfatlanması cansız birşeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
بَيِّنَةً ’in mevsufu olan اٰيَةً ’deki nekrelik kesret, nev ve tazim içindir.
يَعْقِلُونَ cümlesi, بَيِّنَةً ‘e müteallik olan car-mecrur لِقَوْمٍ için sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Basiret ve ibret için aklını kullananların ders aldığı bu ayet, onların acayip kıssaları ve harap olmuş diyarlarının kalıntılarıdır. Yahut yağdırılan taşlardır. Zira o yağdırılmış olan taşlar, onlardan sonra da duruyordu. Yahut toprağın yüzünde kalan kara su idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۙ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِلَىٰ | ve |
|
| 2 | مَدْيَنَ | Medyen’e |
|
| 3 | أَخَاهُمْ | kardeşleri |
|
| 4 | شُعَيْبًا | Şuayb’i (gönderdik) |
|
| 5 | فَقَالَ | dedi |
|
| 6 | يَا قَوْمِ | kavmim |
|
| 7 | اعْبُدُوا | kuluk edin |
|
| 8 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 9 | وَارْجُوا | ve umun |
|
| 10 | الْيَوْمَ | gününü |
|
| 11 | الْاخِرَ | ahiret |
|
| 12 | وَلَا | ve asla |
|
| 13 | تَعْثَوْا | karışıklık çıkarmayın |
|
| 14 | فِي |
|
|
| 15 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 16 | مُفْسِدِينَ | bozgunculukla |
|
Şuayb aleyhisselâm Hz. Mûsâ’nın çağdaşı olan bir peygamberdir. Kitâb-ı Mukaddes’te bildirildiğine göre (Çıkış, 2/18-22; Resullerin İşleri, 7/29) uzun süre Mûsâ’yı hizmetinde çalıştırdıktan sonra onu kızıyla evlendirmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de bu olay Hz. Şuayb’ın ismi zikredilmeden anlatılmakta (bk. Kasas 28/22-28), tefsirlerde ise Hz. Mûsâ’nın kayınpederinin Şuayb aleyhisselâm olduğu bildirilmektedir. Sînâ yarımadasının kuzeyindeki bölgenin adı olan Medyen’de peygamber olmuş; fakat onun bütün gayretlerine rağmen halkı, başka günahları yanında özellikle iş ve ticaret hayatında hukuk ve ahlâk kurallarını çiğnedikleri, insanların yolunu kesip hak dini öğrenmelerine engel oldukları için helâk olmuşlardır (bilgi için bk. A‘râf 7/85-93).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 268-267
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. اِلٰى مَدْيَنَ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, أرسلنا (Biz gönderdik.) şeklindedir.
اَخَاهُمْ mef’ûlun bih olup, beş isimden biri olduğundan nasb alameti eliftir. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شُعَيْباً bedel olup fetha ile mansubdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli يَا قَوْمِ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. Münada olan قَوْمِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اعْبُدُوا اللّٰهَ ’dır.
اعْبُدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ارْجُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. الْيَوْمَ mef’ulün bih olup fetha ile mansubdur. الْاٰخِرَ kelimesi الْيَوْمَ’ nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. لَا تَعْثَوْا atıf harfi وَ ile nidanın cevabına matuftur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْثَوْا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru تَعْثَوْا fiiline mütealliktir. مُفْسِد۪ينَ hal olup, nasb alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُفْسِد۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۙ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
وَ , istinâfiyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Bu ayetle Şuayb’ın (a.s) kıssasına geçilmiştir.
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباً cümlesinde icaz-ı hazif vardır. اِلٰى مَدْيَنَ car-mecruru, takdiri أرسلنا (gönderdik) olan mahzuf fiile mütealliktir.
Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle ilk cümleye atfedilmiştir. Bu cümlede Allah Teâlâ, Şuayb’ın (a.s) sözlerini bildiriyor.
قَالَ filinin mekulü’l-kavli olan يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Münada olan قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi, nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Kelimenin sonundaki kesra, muzâfun ileyhten ivazdır.
Nidanın cevabı olan اعْبُدُوا اللّٰهَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ahiret gününü ummak tabirinde sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
الْاٰخِرَ kelimesi الْيَوْمَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ [Ahiret gününü umun] yani ahiret sevabını umacak şey yapın demektir. Bu durumda, müsebbep sebebin yerine geçirilmiştir. Bunun korku manasına olan رجى ’dan geldiği de söylenmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Nidanın cevabına atfedilen وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
تَعْثَوْا - مُفْسِد۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَعْثَوْا fiiline müteallik olan فِي الْاَرْضِ car mecrurundaki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْاَرْضِ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Dünya içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Dünya ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
مُفْسِد۪ينَ , fiildeki fail zamirden hal-i müekkide olarak ıtnâbtır. Cümlenin manası onsuz da anlaşılan müekked hal, cümlenin anlamını tekid etmek amacını güder.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۘ ٣٧
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۘ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذَّبُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَخَذَتْهُمُ atıf harfi فَ ile كَذَّبُو fiiline matuftur.
فَ atıf harfidir. اَخَذَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الرَّجْفَةُ fail olup damme ile merfûdur. اَصْبَحُوا atıf harfi فَ ile اَخَذَتْهُمُ fiiline matuftur.
اَصْبَحُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانَ gibi isim cümlesinin başına gelir, ismini ref haberini nasb eder.
يُصْبِحُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. فٖي دِيَارِهِمْ car mecruru جَاثِم۪ينَ ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَاثِم۪ينَ kelimesi اَصْبَحُوا ’nun haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
كَذَّبُو fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَصْبَحُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi صبح ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
جَاثِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi جثم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۘ
Ayetin ilk cümlesi atıf harfi فَ ile önceki ayetteki … قَالَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
كَذَّبُو fiili تفعيل babındadır. Bu bab fiile, kesret, mef’ûlu bir vasfa nispet etmek, izale, sayruret ve fiilin muayyen zamanda meydana gelişi, tevcih, huzur, isimden fiil türetme gibi anlamlar katar. Bunlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya mef’ûlde olan kesrettir.
Aynı üslupta gelen فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ ifadesinde istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan اَخَذَ fiili الرَّجْفَةُ ‘ye isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. ‘Sarsıntı onları yakaladı’ ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۘ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ف۪ي دَارِهِمْ car mecruru, ihtimam için amili olan جَاثِم۪ينَ ’ye takdim edilmiştir.
اَصْبَح ’nın haberi olan جَاثِم۪ينَ , ism-i fail kalıbında gelerek gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ [Yurtlarında oldular]; memleketlerinde yahut evlerinde demektir. دَارِ ’nin çoğul yapılmaması, karışıklık endişesi olmamasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَعَاداً وَثَمُودَا۬ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ۠ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَۙ ٣٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَعَادًا | ve Ad’ı |
|
| 2 | وَثَمُودَ | ve Semud’u |
|
| 3 | وَقَدْ | ve gerçekten |
|
| 4 | تَبَيَّنَ | bu belli olmaktadır |
|
| 5 | لَكُمْ | size |
|
| 6 | مِنْ | -den |
|
| 7 | مَسَاكِنِهِمْ | oturdukları yerler- |
|
| 8 | وَزَيَّنَ | ve süsledi |
|
| 9 | لَهُمُ | onlara |
|
| 10 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 11 | أَعْمَالَهُمْ | yaptıkları işlerini |
|
| 12 | فَصَدَّهُمْ | ve onları çıkardı |
|
| 13 | عَنِ | -dan |
|
| 14 | السَّبِيلِ | yol- |
|
| 15 | وَكَانُوا | ve oldular |
|
| 16 | مُسْتَبْصِرِينَ | görenlerden |
|
Âd ve Semûd iki eski Arap kavmidir. İlkine Hûd aleyhisselâm, ikincisine de Hz. Sâlih peygamber olmuştur (bilgi için bk. A‘râf 7/65-79).
Âyette şeytanın, bu toplulukların yapıp ettikleri üzerindeki etkisinden söz edilmekle birlikte, aslında onların gerçeği görme yeteneğine (istibsâr) sahip oldukları özellikle belirtilmektedir. Bu açıklama, insanın çeşitli olumsuz motivasyonlara rağmen, bunları aşacak zihinsel ve iradî güçlerle donatılmış bulunduğunu göstermesi bakımından özel bir önem taşır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 269
وَعَاداً وَثَمُودَا۬ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ۠
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَاداً mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, أهلكنا (helak ettik) şeklindedir. ثَمُودَا۬ atıf harfi و ’la makabline matuftur. قَدْ تَبَيَّنَ cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. تَبَيَّنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَكُمْ car mecruru تَبَيَّنَ fiiline mütealliktir. مِنْ مَسَاكِنِهِمْ car mecruru تَبَيَّنَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَۙ
Cümle, قد takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. زَيَّنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُمُ car mecruru زَيَّنَ fiiline mütealliktir. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur. اَعْمَالَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَصَدَّهُمْ atıf harfi فَ ile زَيَّنَ fiiline matuftur.
صَدَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنِ السَّب۪يلِ car mecruru صَدَّ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. مُسْتَبْصِر۪ينَ kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
تَبَيَّنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُسْتَبْصِر۪ينَ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعَاداً وَثَمُودَا۬
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette عَاداً ve ثَمُودَا۬ kelimeleri takdiri اهلكنا (helak ettik) olan fiilin mef’ûlü olarak mansubdur. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Helak edilenlerin Ad ve Semud şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ۠
وَ itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
قَدْ tahkik harfiyle tekit edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Fiilin müstetir faili, ayetin öncesindeki اهلكنا fiilinin mefhumuna aittir.
تَبَيَّنَ fiili, تفعّل babındadır. Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
قَدْ tahkik harfidir. Fiile özgü bir harftir. Mazi fiille geldiğinde yenilenme, muzari fiille geldiğinde fiilin kimi zaman meydana geldiğini, kimi zaman da meydana gelmediğini ifade eder. (Rağıb el- İsfehani, Müfredât)
قَدْ mazi fiille kullanıldığında tahkik ifade eder. Ayrıca mazi fiil ile geldiğinde, yapılacak işin yaklaştığını göstermek üzere, takrib manasında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sizin için onların meskenleri meydana çıkmıştır ya da helakleri meskenleri cihetinden meydana çıkmıştır, oradan geçerken onlara baktığınız zaman görürsünüz demektir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
عَاداً kelimesi اهلكنا (helak ettik) takdiriyle mansubdur; zira helak etmek anlamında olan kendilerini şiddetli bir sarsıntı yakalayıverdi ifadesi buna delalet etmektedir. Bunu yani size anlatılan helak hadisesini, oturdukları yerlerden geçip giderken dikkatlice baktığınızda da anlarsınız. Mekkeliler seyahatlerinde buralara uğrar, bunları görürlerdi ve akıllı insanlar olarak bunu öngörmeye ve düşünmeye muktedir oldukları halde bunu yapmadılar. Ya da onlar kendilerine azabın ineceğinin farkındaydılar; zira Allah Teâlâ elçilerin diliyle bunu onlara beyan etmişti; fakat küfür ve isyanda ısrar ettiler ve sonunda helak oldular. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَۙ
Cümle istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمُ , fail olan الشَّيْطَانُ ’ye durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için takdim edilmiştir.
زَيَّنَ fiili تفعيل babındadır. Bu bab en çok fiilde veya mef’ûlde kesret ifadesi için kullanılır.
زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede ameller allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, kötü amellerin, sonuçları düşünülmeden işlendiğini bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Aynı üslupta gelen فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ [Yoldan saptırmıştı] ifadesi ise “Allah'a ibadetten saptırdı” anlamındadır.
السَّب۪يلِ , yol demektir. Allah’a iman ve ona ibadeti içeren bir hayat tarzı anlamında istiare edilmiştir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. Câmi’ açıklık, vudûh, herkes tarafından bilinebilir olması ve her ikisindeki nihai amaca ulaştırma aracı olması özelliğidir.
Ayetin fasılası olan وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَ cümlesi, صَدَّهُمْ fiilindeki mef’ûl zamirden haldir.
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
كَانَ ’nin haberi مُسْتَبْصِر۪ينَ , sülasisi بصر olan fiilin استفعال babının ism-i fail kalıbında gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle “Onlar, peygamberler sayesinde aydınlanmış, uyarılmış uyanık kimseler idiler…” anlamındadır. Yani “Onların bu konuda hiçbir mazereti yoktur” çünkü peygamberler yolları açıklamışlardır.
تَبَيَّنَ - زَيَّنَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و - ن ve ى - ن harfleriyle oluşan ahenk, diğer sayfalarda olduğu gibi son derece dikkat çekicidir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Ne gerek var bunlara diyerek dersi dinlemek istemeyen öğrencilerine dedi ki:
Yaşadığımız bu alemde, hep bir öğrenme hali içindeyiz. Allah’a daha iyi bir kul, anne babamıza hayırlı bir evlat ve yaşadığımız yerde çalışkan bir vatandaş olmak için kendimizi tanımalıyız ve yapabileceklerimizin doğru yollarını öğrenmeliyiz.
Yaşadığımız günlerden ve yaşananlardan ibret almalıyız ki kendimizi ve yaşadığımız dünyayı geliştirelim. Yapılmış hataları tekrarlayarak vakit kaybetmektense, zaten kısa olan ömrümüzün zamanından kazanalım ve zamanımızı doğru kullanmayı öğrenelim.
Kendimizin, kabiliyetlerimizin, karakterimizin, güçlü ve zayıf yönlerimizin farkında olmalıyız ki bize uygun ilimlerde derinleşelim ve doğru adımlar atarak ilerleyelim. Etrafımızdaki fırsatları ve kaynakları değerlendirmeyi bilmeliyiz ki kendimize doğru hedefler belirleyelim.
Geçmiştekilerin hallerinden ders almalıyız ki geçici bir dünyada yaşadığımızı ve neden yaratıldığımızı hatırlayalım. Allah’ın kelamını, hz. Rasulullah (sav)’in hayatını, ilmihali ve daha nice kitapları okumalıyız ki önümüzdeki hakikati görelim ve ona yönelelim. Zira; insan kafasını meşgul ettiklerinden öğrenir ve o öğrendikleriyle amel eder. Mesela; okuma yazmayı ya da günümüzde sosyal medyayı kullanmayı herkes öğrenir ama onları fayda sağlayacak şekilde kullanabilmek için de kafamızın doğru bilgilerle dolu olması gerekir.
Ey Allahım! Bizi; doğru kaynaklardan öğrenenlerden eyle. Zihinlerimize dinçlik ve kalplerimize azim ver. İlim yolunda, karşımıza çıkan hayırlı fırsatları değerlendirmemizi nasip eyle. Boş bilgilerin ve boş insanların peşinden koşarak, zaman kaybetmekten koru. Bilginin ve insanın hayırlısına yaklaşmak için hakikat ile batılı ayırt etme kabiliyeti ver. Geçmiş hatalarımızı affet ve kalan ömrümüzü bereketli kıl. Bizi; Sana salih kul, anne babamıza hayırlı evlat ve dünyamıza faydalı insan eyle.
Amin.
***
Kimi zaman insan, belli şeyleri görmek ve işitmek niyetiyle odaklandığı için kısık gözlerle bakar ve seçici dinler. Dünyalık sıkıntıları yaşarken, hepsinin geçeceğine dair eline somut kanıtlar verilsin diye bekler. Haksızlığa uğradığında, kalbi ve kulakları, hakkının kendisine iade edileceğini duymak ister. Bunu dilemek en doğal hakkıdır. Ancak bu arayışın içindeyken hakiki rahatlatıcılara karşı algısını kapatmamalıdır. Zira istediklerinin daha güzelini, kendisini yaratan Rabbi müjdelemektedir.
Yine de insan, peki ama şimdi ne olacak der. Sanki uyku saati geldiğinde, uyumak istemeyen bir çocuk gibidir. Yani imtihan dünyasında yaşadığını sık sık unutur ve gününe neşeyle devam etme hayali taşır. Belki de kendisini bir kenara çekip, konuşmalıdır. Kur’an-ı Kerîm’i kalbine işlemeli ve Rasulullah (sas)’in hayatını eline tutuşturmalıdır. Kalbine ve diline zikir çekmeyi sevdirmeli ve alıştırmalıdır. Böylelikle yaşadığı hiçbir anda -zorlukta ya da kolaylıkta- yalnız olmadığını hatırlar.
Bazen bilmek, tek başına yeterli değildir. Zira, kullanılmayan ya da ziyaret edilmeyen her bilgi çeşitli parçalarını kaybetmeye başlar. Hatta ne yazık ki kişideki değerini ve etkisini yitirir. Bu yüzden de bildiklerini hatırlamak ve yüksek sesle tekrarlamak gerekir. Bunu belki; gözden uzak olan, gönülden de uzak olur sözündeki manaya benzetmek de mümkündür. Allah’ı ve O’nun kitabını ve O’nun elçisi hz. Muhammed (sas)’i tanımadıkça; kalbinde hakiki manada sevgilerini taşımak mümkün değildir.
Peki, hakiki sevgilerden yani Allah’tan ve O’nun sevdiklerinden uzak bir kulun, hakiki manada huzura ermesi mümkün müdür?
Ey Allahım!
Bizi, hakiki manada görenlerden ve işitenlerden eyle. Ayetlerine iman edenlerden, korkuttuklarından Sana sığınanlardan, haram kıldıklarından uzaklaşanlardan ve müjdelediklerine ise sevinenlerden eyle.
Kelamın ve zikrin, kalbimizi ve bedenimizi süslesin. Nurun ve muhabbetin, yüzümüzü ve ruhumuzu aydınlatsın. Rahmetin ve şefaatin bizi kuşatsın; böylelikle kusurlarımız affolsun ve bütün zorluklarımız kolaylaşsın.
Bizi, içinde zorluk ya da kolaylık barındıran her anımızda Seni anan kullarından eyle. Seni ve Senin sevdiklerini sevenlerden eyle. Bizi de sevdiğin ve Senin sevdiklerinin sevdiği kulların arasına kat. İki cihanda da iyilik ve huzur ile sevindir.
Amin.