Âl-i İmrân Sûresi 138. Ayet

هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ  ١٣٨

Bu (Kur’an), insanlar için bir açıklama, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هَٰذَا bu
2 بَيَانٌ bir açıklamadır ب ي ن
3 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
4 وَهُدًى ve yol göstermedir ه د ي
5 وَمَوْعِظَةٌ ve öğüttür و ع ظ
6 لِلْمُتَّقِينَ korunanlara و ق ي
 

Bu, bütün insanlar için bir açıklamadır. Ve şayet şu yol gösterici açıklama olmasaydı insanlar hiçbir zaman hidayete ulaşamazlardı. Çünkü hidayet; uzun ve zor bir beşerî değişimdir. Ancak özel bir grup buradaki hidayeti algılayabilir, öğütten nasibini alabilir. Ondan yararlanıp hidayete ulaşabilir. Bunlar “Müttakîler” grubudur…

Hidayete açık olan bir mümin kalpten başkası, yol gösterici söze gereken dikkati göstermez. Bu üstün öğütten, hidayet için çarpan ve onunla hareket eden takva sahibi kalpler yararlanabilir ancak… İnsanların, bilgi aracılığıyla Hakk ile batılı, hidayet ile sapıklığı ayırd ettikleri çok az vaki olmuştur. Çünkü hakk, tabiatındaki açık ve belirginlik nedeniyle uzun açıklamalara ihtiyaç duymaz. Ancak insanların hakka karşı eğilimleri ve hakk yolu seçme istekleri hep eksik olmuştur. 

Hakkı isteme ve onun yolunu seçme gücü imandan başka hiçbir duygudan kaynaklanmadığı gibi onu takvadan başkası da koruyamaz. Buna benzer direktiflerin sık sık Kur’ân’da tekrarlanması bu yüzdendir. Bu Kitap’ta yer alan hakk, hidayet, nur, öğüt ve ibret… Evet bunların tümünün müminler ve müttakiler için olduğu gerçeği yerleştiriliyor. Çünkü kalbi; nur, hidayet, öğüt ve ibret için açan iman ve takvadır. Hidayeti ve nuru seçmeyi öğüt ve ibretten yararlanmayı, yoldaki acılara dayanmayı kalbe süslü gösteren bunlardır. (Fizilal’il Kur’ân)

 

 

هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  بَيَانٌ  haber olup damme ile merfûdur. لِلنَّاسِ  car mecruru  بَيَانٌ  ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. 

هُدًى  atıf harfi  وَ ’la  بَيَانٌ  ’e matuf olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. مَوْعِظَةٌ  atıf harfi  وَ ’la  بَيَانٌ  ‘matuftur. لِلْمُتَّقِينَ  car mecruru  هُدًى  veya  مَوْعِظَةٌ  ‘e mütealliktir.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلْمُتَّق۪ينَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هٰذَا  mübteda,  بَيَانٌ  haberdir. 

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenin mertebesinin yüksekliğini belirterek tazim ifade eder. İşaret isminde istiare vardır.  هٰذَا  ile açıklamalara işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

هُدًى  ve  مَوْعِظَةٌ  tezayüf sebebiyle habere atfedilmiştir. Bu kelimelerdeki tenvin tazim ve kesret içindir. 

هُدًى - مَوْعِظَةٌ - لِلْمُتَّق۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لِلنَّاسِ ‘deki tarif, örfî istiğraktır. Mükellef olan insanlar kastedilmiştir. Ayette cem ma’at-tefrik sanatı vardır. Bu ihtar, umum insanlara bir nevi beyan, yalnız müttakilere bir hidayet ve mevizedir. Müttaki olmayanlar mütenebbih olamazlar. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’ân)

هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ [Bu, insanlar için bir açıklama] yani onların yalanlamalarının kötü sonunu beyandır. Allah bu beyanıyla Mekkelileri, kendilerinden önce yaşamış olan yalanlayıcıların kötü sonları üzerinde düşünmeye ve onların helakını anlatan, görüp inceledikleri kalıntılardan ibret almaya teşvik etmektedir. 

هُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ  [Muttakiler için de bir hidayet ve nasihattir.] yani bu anlatılanlar yalanlayanlar için bir beyan ve uyarı olduğu gibi muttaki müminler için de ilave bir nasihat ve pekiştirmedir. قَدْ خَلَتْ  ifadesi, imana ve güzel amel sahiplerini zikredilen mükâfatların hak edileceği şeyleri yapmaya yönlendirmek için bir ara cümle de olabilir. Bu durumda [bu bir açıklamadır] ifadesi de muttaki, tövbekâr ve ısrarcıların durumuna dair yapılan özet ve açıklamaya işaret olur. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Kelamın, tekzib ehli için beyan olması, takva ehline hidayet ve öğüt olmasına takdim edilmiştir. Amaç, tekzib ehline beyan olmak değil, fakat takva ehline hidayet ve öğüt olmaktır. Çünkü seleflerinin helak kalıntılarını görmeyi mümkün kılan haleflerin görünen halleridir. Hidayetin ziyadesi veya hidayetin aslı da bundan sonra gelir. Hidayet ve nasihat, söz konusu beyana terettüb ettiği halde onların takva sahiplerine hasredilmesi, burada asıl maksadın hidayet ve öğüt olmasındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette, beyan, hidayet ve mevizenin muttakilere tahsis edilmesi, “Bunlardan istifade edenler, ancak muttakilerdir. Binaenaleyh bu hususlar, muttaki olmayanlar için yok gibidir.” anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Beyan”, şüphe mevcut iken onu izale etmeyi ifade eden bir delalettir. Binaenaleyh fark, “beyan”ın, hangi manada olursa olsun, o manalar hakkında umum ifade etmesidir. “Hidayet”, bir kimseye, sapkınlık ve azgınlık yoluna uymasın diye, doğruluk yolunu izah etmek demektir. “Öğüt” ise din hakkında uygun olmayan şeylerden men etmeyi ifade eden bir kelamdır. Binaenaleyh netice olarak diyebiliriz ki beyan, altında iki nev’i bulunan bir cinstir: Birincisi, dini hususlarda uygun olan şeyleri yapmaya teşvik eden bir kelamdır. İkincisi ise dinî bakımdan yapılması uygun olmayan şeylerden men eden kelamdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yüce Allah olan olayları, anlatılan kıssaları açıklanan hakikatleri yakınlık ifade eden  هٰذَا ism-i işaretiyle gösteriyor ve  ها tenbih harfiyle uyarıyor, ikaz ediyor: Ha; dikkat edin, uyanık olun, aklınızı başınıza alın, gafletten uyanın diyor. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)