Rûm Sûresi 18. Ayet

وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِياًّ وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ  ١٨

Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde Allah’ı tespih edin.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَهُ O’na mahsustur
2 الْحَمْدُ hamd ح م د
3 فِي
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
6 وَعَشِيًّا ve günün sonunda ع ش و
7 وَحِينَ ve zaman ح ي ن
8 تُظْهِرُونَ öğleye erdiğiniz ظ ه ر
 

İnsanın dünya meşgalelerinin anaforuna kapılıp varlık amacını unutturacak bir hayat tarzı tutturmaması için, günün değişik vakitlerinde ulu rabbinin şanını yücelterek anması istenmektedir. Bazı müfessirler 17. âyette geçen “tesbih” kelimesiyle namaz kılmanın kastedildiği ve burada beş vakit namaza işaret bulunduğu kanaatindedirler; bazı müfessirlere göre ise burada maksat “tenzih”tir, yani Allah’ı yüceltmemiz, O’nu her türlü noksanlıktan uzak bilip kemal sıfatlarıyla ve övgülerle anmamız emredilmektedir. Birincisini de içine aldığından ikinci yorum daha kuvvetli görünmektedir. Zira burada söz konusu olan tenzih, merkezden dışa doğru üç daireden oluşur. Merkezde kalp ile tenzih bulunur ki bu, kuşkulardan arındırılmış bir iman demektir ve tenzihin özü de odur. İkinci dairede yüce Allah’ı güzel sözlerle anmak mânasına gelen dil ile tenzih vardır. Üçüncü daire ise önceki iki şartı koruyarak ortaya konan sâlih amellerden meydana gelir. Bunlardan ikincisi birincinin, üçüncüsü de ikincinin semeresidir. Şöyle ki, kişi bir şeye inandığında bunu dili ile ifade eder, söylediğinin doğruluğunu da eylemleriyle ortaya koyar; dil kalbin tercümanı, davranışlar da dille söylenenlerin kanıtıdır (Râzî, XXV, 104).

Tefsirlerde genellikle, 17. âyetin “akşam vaktine eriştiğinizde” şeklinde çevrilen kısmıyla akşam ve yatsı namazlarının, “sabah kalktığınızda” kısmıyla sabah namazının, 18. âyetin “akşam üstü” şeklinde tercüme edilen kısmıyla ikindi namazının, “öğle vaktine ulaştığınızda” kısmıyla da öğle namazının kastedildiği yorumu yapılmıştır. Dolayısıyla âlimler arasında, –diğer delillerin yanı sıra– sûrenin Mekkî oluşu dikkate alınarak beş vakit namazın Mekke’de farz kılındığı görüşü ağır basmaktadır. Tâbiûn âlimlerinden Hasan-ı Basrî ise namazın muayyen vakitlere bağlı bir farîza haline gelmesinin Medine dönemine rastladığı ve 17. âyetin Medine’de nâzil olduğu kanaatindedir (Zemahşerî, III, 200). Allah’ı tesbih etme talebine ilişkin vakitlerin genellikle insanların uyku ihtiyacının yoğunlaştığı gecenin orta zamanları dışında tutulması bir taraftan ibadetlerde ortalama insan gerçeğine uygun bir düzenlemenin hedeflendiğini, diğer taraftan da ibadetin, şuurun açık olduğu bir sırada yapılmasıyla değer taşıdığını, yani asıl amacın kulluk bilincinin canlı tutulması olduğunu göstermektedir. Müzzemmil sûresindeki (73/1) gece namazına kalkma hitabı ise ibadet şuuru hep açık olan Resûlullah’a yönelik olup bu ibadet müminlere farz kılınmamıştır. Yine de onların nâfile olarak bu ibadeti yapmaları, ibadet haz ve şuurunun beşerî ihtiyaçlara galip gelmesini sağlayacak; daha doğrusu kendilerini buna alıştırmış olacaklardır (beş vakit namazın farz rek‘atları sayısını esas alarak günlük ibadetin yirmi dört saate dağılımını gösteren bir izah için bk. Râzî, XXV, 104-105; namaz vakitleri hakkında bk. İsrâ 17/78-79). Tefsirlerde yer alan bir rivayete göre Resûlullah ashabına, “Size yüce Allah’ın, dostu İbrâhim peygamberi niçin ‘vefâkâr’ olarak nitelediğini haber vereyim mi?” demiş, ardından “Çünkü o sabah akşam şu sözü tekrar ederdi” buyurmuş ve bu iki âyeti okumuştur (Şevkânî, IV, 255).

 


 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 299-300
 

وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِياًّ وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحَمْدُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru  الْحَمْدُ ‘e mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَشِياًّ  zaman zarfı  سُبْحَانَ ‘ye mütealliktir.  ح۪ينَ  zaman zarfı, atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. تُظْهِرُونَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تُظْهِرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

تُظْهِرُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ظهر ‘dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِياًّ وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ

 

وَ , itiraziyyedir. Önceki ayetteki  ح۪ينَ تُصْبِحُونَ  ile bu ayetteki  وَعَشِياًّ  zarfları arasında itiraziyye olarak gelen وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle  istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itirâziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur.(Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْحَمْدُ  muahhar mübtedadır. 

وَلَهُ الْحَمْدُ ‘deki car mecrurun takdim edilmesi, hamdin bütün cinslerinin Allah’a mahsus olduğu manasında iddiaî kasr ifade eder. Çünkü O'na yapılan hamd en mükemmel hamddir. Bunun benzeri  فُلانٌ الشُّجاعُ (Falanca var ya işte yiğit odur.) sözüdür ki Fatiha suresinin başında da aynı şekilde gelmiştir. İhtimam sebebiyle Allah’a ait zamir takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فِي السَّمٰوَاتِ  ve ona tezat nedeniyle atfedilen  وَالْاَرْضِ  car mecrurları, الْحَمْدُ ‘ye veya ondan mahzuf hale mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  الْحَمْدُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

Zaman zarfı  وَعَشِياًّ  ve  وَح۪ينَ , önceki ayetteki  ح۪ينَ ‘ye matuftur.

ح۪ينَ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki  تُظْهِرُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari sıyganın tercih edilmesi, anlama hudûs, teceddüt ve istimrar anlamı katmıştır.  Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ  kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

تُظْهِرُونَ - عَشِياًّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah’ı tesbih edilecek vakitlerin Gündüzün sonu, öğle vakti, akşam, sabah olmak üzere sayılması taksim sanatıdır. 

Emir manasında haberdir, bu vakitlerde Allah'ı tenzih etmek ve ona sena etmek (övmek) için emirdir. Ki bu vakitlerde kudreti görünür ve bunlarda nimeti yenilenir. Ya da (ihbar değil) bu vakitlerde meydana gelen ve kusurdan münezzeh olduğunu ve göklerde ve yerde bulunanlardan ayrı sahibi olanlardan övülmeyi hak ettiğini söyleyen şahitleri göstermek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayette her ne kadar hamd emri geçmediyse de hamdin, Allah'a sabit olduğunu ve gökler ile yer ehlinden temyiz sahibi olanlara vâcip olduğunu bildirmek, en beliğ ve kuvvetli veçhile emir anlamındadır. Ayetin metninde tesbih vakitleri arasında hamdin zikredilmesi, O'nun şanının önemini belirtmek ve tesbih ile hamdin beraber yapılmasının en uygun şekil olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İbn Abbas şöyle der: Göktekiler de yerdekiler de Al­lah'ı över ve O'na dua ederler. Tefsirciler şöyle der:  وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ [Göklerde ve yerde hamd ona mahsustur] cümlesi, ara cümledir. Sözün aslı şöyledir: ‘’Şu halde sabah akşam, günün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah'ı tesbih edin.’’ Bundaki hikmet, ibadete muvaffak olmanın, hamd edilmesi ge­reken bir nimet olduğuna işarettir.  عَشِياًّ , güneş battıktan sonra gecenin ilk üçte birine kadar olan vakte denir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Yatsı namazının ismi olan  عشاء  de buradan gelir.  

وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, birbirine atfedilmiş zarflar arasında itirâziyye cümlesi olarak gelmiştir. O zarflar da: ح۪ينَ تُصْبِحُونَ - ح۪ينَ تُظْهِرُونَ - ح۪ينَ تُمْسُونَ - عَشِياًّ  zarflarıdır. Bu itirâziyye cümlesi şu manayı ifade etmektedir. Müminlerin Allah’ı tesbih etmeleri Allah’ın yararına değil tesbih edenlerin kendileri yararınadır. (Kanatbek Orozobekov, Arap Dilinde Cümle-i Mu’terize ve Kur’an-ı Kerimden Seçme Örnekler)

عَشِياًّ : Akşam üstü demek olduğuna göre ikindi vaktinin asr-ı sâni olması gerekir. Hem de o zaman ki, öğlen edersiniz. Bu ikisi ile tam beş vakit olmuş olur. Burada öğlenin sonraya bırakılması, fasılaya (ayet sonlarındaki uyuma) riayet için denilmiş ise de inzar (uyarma) nüktesiyle akşamın önce zikredilmesindeki tekabüle (karşılık olmaya) riayet için ikindinin  عَشِياًّ  terimiyle öne alınmış olması makama daha uygundur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)