وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | asla |
|
| 2 | تُصَعِّرْ | çevirme |
|
| 3 | خَدَّكَ | yüzünü |
|
| 4 | لِلنَّاسِ | insanlardan |
|
| 5 | وَلَا | ve |
|
| 6 | تَمْشِ | yürüme |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 9 | مَرَحًا | böbürlenerek |
|
| 10 | إِنَّ | zira |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 14 | كُلَّ | hepsini |
|
| 15 | مُخْتَالٍ | kendini beğenenleri |
|
| 16 | فَخُورٍ | övünenleri |
|
Lokmân’ın oğluna yönelttiği bu öğütler de Allah’ın ona verdiği hikmetin meyveleridir. Kuşkusuz insanın yaptığı her şey –ne kadar saklanırsa saklansın– Allah’ın mutlaka onu bildiği, dolayısıyla onun hesabını soracağı inancı ve bilinci ile bundan doğan sorumluluk duygusu ve kaygısı ahlâkî hayatın temelidir. Nitekim meşhur bir özdeyişte “Hikmetin başı Allah korkusudur” denilmiştir. Büyük şairimiz Mehmed Âkif’in, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır” şeklindeki beyti de bu gerçeğin güzel bir ifadesidir.
İnsanın iyi ve itaatkâr bir kul olduğunu gösteren üç örnek davranışın sıralandığı 17. âyetteki “namaz” Allah’a kulluk ödevini, “iyi olanı emredip kötü olana karşı koymak” toplumsal davranışlar karşısındaki kulluğun gerektirdiği yapıcı tutumu, “sabır” ise maddî ve sosyal çevreden gelen sıkıntıları, belâları birer imtihan bilip metanetle karşılama olgunluğunu yansıtır. Âyetteki “İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir” ifadesi, bu müsbet davranışların, kulluktaki kemali gösteren birer örnek olduğunu, hayatın şartları içinde yerine getirilmesi gereken böyle daha başka yüksek davranışlar da bulunduğunu gösterir. 18-19. âyetlerde ise kaçınılması gereken olumsuz davranışlardan örnekler verilmektedir. Bu örneklerin, özellikle kendini beğenmişlerin, başka insanları aşağılayıcı tutumlarından seçilmiş olması ve bunların Allah sevgisinden mahrum kalacakları uyarısında bulunulması, Kur’an’ın insan onuruna verdiği değeri yansıtması bakımından özellikle dikkat çekicidir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 338
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُصَعِّرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. خَدَّكَ mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا تَمْشِ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَمْشِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. فِي الْاَرْضِ car mecruru تَمْشِ fiiline mütealliktir. مَرَحاً hal olup, fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef'ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) تُصَعِّرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صعر ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُحِبُّ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. كُلَّ mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُخْتَالٍ hazfedilmiş mevsûfun sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Takdiri, عبد مختال şeklindedir. فَخُورٍ ikinci sıfat olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında lafzen ve manen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ cümlesi, ‘kibirlenme’ demektir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.
Aynı üslupla gelen وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاً cümlesi de hükümde ortaklık nedeniyle nidanın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında lafzen ve manen mutabakat mevcuttur.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada böbürlenerek yürüyen kişi arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Hal olan مَرَحاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Bu ayette zikredilen böbürlenmenin, davranışlarda; kibrin ise sözlerde görüldüğünü ve bu iki vasfın bir arada zikredildiğini belirtmektedir. Bunun da وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ [İyiliği emret ve kötülükten sakındır.] Lokman Suresi 17. ayetinden hemen sonra geldiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla iyiliği emredip kötülükten sakındıracak kişinin, önce kendisi mütevazı olmalı, daima güzel sözler ve davranışlar sergilemeli ve asla böbürlenip kibirlenmemelidir. Herkeste bulunması gereken bu vasıflar, davetçiler ve vaizlerde özellikle bulunmalıdır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu c. 2, s. 446)
فِي harfi zarfiyye ifade eder. Yani kibir ve kendini beğenmişlik dolayısıyla adeta yeri delmek ister gibidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 443)
ولا تمش في الأرض مرحاً [Yeryüzünde kibr-ü azametle yürüme] ibaresi kibirdeki mübalağaya delalet eder. Çünkü hal olarak gelen kelime mastar şeklindedir, bu da mübalağa ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 443)
لَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ ifadesinde istiâre vardır. Yanak bükmek eyleminde lazım (yanak bükmek) zikredilip melzum (kibir) kastedildiğinden kinâyedir. الْصَعر kelimesinin asıl anlamı, develerin baş bölgesine isabet eden bir hastalık olup bu hastalık yüzünden hayvanların boyunları bükülür, hatta ters döner. Buna göre sanki Hz. Lokman oğluna, bu hasta develer gibi burnunu havaya kaldırmamasını, yüzünü kibirle çevirmemesini emretmiş oluyor. Yine kibirliliğin sıfatlarından biri de sanki semaya bağlanıp asılmış gibi gözünü havaya dikmektir. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ
Ayetin son cümlesi, nehiy için ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl mübteda, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
İsim cümlesinde müsnedin menfi muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadir/1)
Müsned olan لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzafun ileyh olan فَخُوراً ve onun sıfatı olan مُخْتَالاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
مختال kelimesi افتعال babındadır. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
مُخْتَالٍ için sıfat olan الفخور, mübalağa vezni olan فعول kalıbındandır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
مُخْتَالاً - فَخُوراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مُخْتَالٍ ’deki tenvin, kesret, nev ve tahkir ifade eder. Menfî siyakta nekre umuma işarettir.
فَخُورٍ - مُخْتَالٍ - مَرَحاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s.186)
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فخور kibir ve gururdaki mübalağayı ifade eder. Bu iki vasfın niçin mübalağa kalıbında geldiği sorulabilir. Çünkü sevginin baskın olduğu bir hitapta böyle gelmemesi gerekir. Bu böyle vehmedildiği gibi değildir. Allah'ın mübalağalı olarak kötü vasıfta olanları sevmemesi, mübalağalı olmayan kötü vasıf sahiplerini sevdiğini göstermez. Bu vasıfların mübalağalı olarak gelmesi makamla alakalıdır. الفخور kelimesi mübalağa vezni olan فعول kalıbındandır. Bu manayı izhar etmekteki çokluğa ve mübalağaya delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 442)
Ayette yer alan فَخُورٍ (çok övünen) kelimesi لِلْمُضغرِ خدكَ (kibirle yüzünü çeviren) ifadesinin mukabili, مُخْتَالٍ (kendisini beğenen) kelimesi ise لِلْمَاشِى مَربًا (çalım satarak yürüyen) lafzının mukabili olduğu halde فَخُورٍ kelimesinin مُخْتَالٍ kelimesinden sonra zikredilmesi ayet sonlarının uyması içindir. Son ayetlerin fasılaları خَب۪يرٌ / فَخُورٍ / الْاُمُورِ / الْحَم۪يرِ۟ şeklindedir. Eğer bu nükte olmasaydı sözün akışına göre ifade فَخُورٍ مُخْتَالٍ şeklinde gelecekti. Çünkü فَخُورٍ kelimesinin mukabili وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ ayette önce مُخْتَالٍ kelimesinin mukabili وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۜ ise sonra zikredilmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
مُخْتَالٍ , insanlara kendisinin büyük olduğunu göstermek isteyen kimse demektir ki, bu, tekebbür ve büyüklenmedir. “Allah, فَخُورٍ ‘u yani kendi kendine büyüklenip gururlananı da sevmez” ayetindeki fehûr فَخُورٍ, kendisinin büyüklüğüne inanan kimseye denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayette, şöyle bir incelik bulunur: Allah, kişinin kendisinin kemale ermesi hususunu, başkalarını kemale erdirmekten önce zikretmiştir. Çünkü önce, “namazı dosdoğru kıl” demiş, daha sonra da “marufu emret” buyurmuştur. Halbuki nehy konusunda ise başkalarını kemale erdirmeyi ifade eden şeyi, kişinin kendi kemalini sağlayacak şeyden önce zikretmiştir. Çünkü O, önce “yüzünü çevirme” demiş, daha sonra “yeryüzünde şımarık yürüme” buyurmuştur. Çünkü müspet yani olumlu tarafta kemale ermemiş olan kimsenin, başkasını kemale erdirmesi mümkün değildir. İşte bu sebeple kişinin kendi kemalini, başkalarını kemale erdirmesinden önce ele almıştır. Olumsuz tarafta ise başkasına büyüklük taslayan, zaten böbürlenmiş olur. Çünkü bu kimse, başkasına karşı, kendisinin ondan herhangi bir yönden daha üstün ve büyük olduğuna inandığı zaman büyüklük taslar. Ama kendi kendine büyüklenen ve gururlanan kimse ise bazen büyüklük taslamaz ve kendisinin, insanlara alçak gönüllü davrandığını vehmedebilir. İşte bu sebeple Cenab-ı Hakk, burada önce başkasına karşı kibirlenmeyi nehyetmiş, daha sonra da kendi kendine böbürlenmeyi nehyetmistir. Çünkü O, (önce) böbürlenmeyi nehyetmiş olsaydı, bundan, kibrin de nefyi gerekmiş olurdu, böylece de kibri yeniden nefyetmeye ihtiyaç duyulmazdı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)