اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَف۪يعٍۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ ٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اللَّهُ | Allah |
|
| 2 | الَّذِي | ki |
|
| 3 | خَلَقَ | yarattı |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 5 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 6 | وَمَا | ve |
|
| 7 | بَيْنَهُمَا | bunlar arasındakileri |
|
| 8 | فِي |
|
|
| 9 | سِتَّةِ | altı |
|
| 10 | أَيَّامٍ | günde |
|
| 11 | ثُمَّ | sonra |
|
| 12 | اسْتَوَىٰ | istiva etti |
|
| 13 | عَلَى | üzerine |
|
| 14 | الْعَرْشِ | Arş |
|
| 15 | مَا | yoktur |
|
| 16 | لَكُمْ | sizin |
|
| 17 | مِنْ |
|
|
| 18 | دُونِهِ | O’ndan başka |
|
| 19 | مِنْ | hiçbir |
|
| 20 | وَلِيٍّ | dostunuz |
|
| 21 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 22 | شَفِيعٍ | şefa’atçiniz |
|
| 23 | أَفَلَا |
|
|
| 24 | تَتَذَكَّرُونَ | düşünüp öğüt almıyor musunuz? |
|
Düşünenler için gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri, kısaca bütün evreni yaratanın Allah olduğunu, O’ndan başka gerçek dost ve hâmi bulunmadığını farketmenin zor olmayacağı ve insanların kendileri bakımından göreceli de olsa bir önemi bulunan zaman kavramını, gerek duyular âleminde gerekse onun ötesinde olup biten her şeyi hakkıyla bilen Allah için düşünmelerinin yanlış olacağı hatırlatılmakta; görebilen gözlerin O’nun yarattıklarındaki eşsiz estetiği kolayca yakalayabileceğine, basit bir maddeden yaratılmış olan insanın asıl değerini âlemlerin rabbinin ona değer vermesinden ve onu duyduklarını anlama, gördüklerinden sonuç çıkarabilme ve idrak kabiliyeti gibi sorumluluk gerektiren melekelerle donatmasından kaynaklandığına dikkat çekilmektedir (“Allah’ın evreni altı günde yaratması”, “arş ve arşa istivâ” hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/54; “Allah katındaki bir günün insanların hesabına göre bin yıl olduğu” ifadesi hakkında açıklama için bk. Hac 22/47; “yüce Allah’ın insana kendi ruhundan üflemesi”nin açıklaması için bk. Hicr 15/29).
Tefsirlerde 4. âyette “Allah’tan başka şefaatçinin bulunmadığı” ifade edilirken özellikle müşriklerin şu anlayışlarının reddedildiği belirtilir: Putperestlerin bir kısmı “Biz göklerin ve yerin bir yaratıcısının bulunduğunu kabul ediyoruz; fakat bu putlar gezegenlerin sûreti (sembolü) olduğundan biz onlardan güç ve destek alıyoruz”; bazıları da “Bunlar meleklerin sûreti olup bize şefaatçi olacaklardır” diyorlardı. Bu iddiaya karşı âyette Allah’tan başka ilâh bulunmadığı gibi Allah’ın izni olmadan kimsenin yardımcı ve şefaatçi de olamayacağı bildirilmektedir (Râzî, XXV, 171). Allah şefaat eden değil, katında şefaat edilendir. Ancak, O’nun katında şefaat edecekler O’na rağmen, O’ndan bağımsız olarak değil, O’nun izin ve rızâsıyla şefaat edebileceklerdir (şefaat hakkında bilgi için bk. Bakara 2/48, 255).
7. âyette geçen Cenâb-ı Allah’ın yarattığı her şeyi güzel kıldığına ilişkin ifadeyi Zemahşerî şöyle açıklar: Allah Teâlâ’nın yarattığı her şey hikmetin gereklerine ve maksada uygunluk ilkesinin icaplarına göre düzenlenmiştir; güzellik bakımından kendi aralarında derecelendirilebilirse de bütün yaratılmışlar güzeldir. “Güzel yapma”anlamına gelen ahsene fiilinin Arapça’daki bazı özel kullanımlarından hareketle bu cümleyi, “Her bir şeyi nasıl yaratacağını çok iyi bilir” şeklinde anlayanlar da olmuştur (III, 219). Bu ifade için yapılan diğer bazı yorumlar şöyledir: a) Allah gerek güzel gerekse çirkin her şeyi yaratmakla mükemmel bir sanat ortaya koymuştur; b) Her şeyi uygun biçimde ve yerli yerince yaratmıştır; c) Yarattığı her şeye, muhtaç olduğu bilgiyi ilham etmiş yani onları fonksiyonlarına uygun biçimde programlamıştır (Taberî, XXI, 94; İbn Ebû Hâtim, IX, 3104).
“... Ve ruhundan ona üflemiş” ifadesinde insana verildiği bildirilen ruha, “Allah’ın ruhu” demek, Kâbe’ye “Allah’ın evi”, kula “Allah’ın kulu” demek gibidir. Bu ifade onların önemli, değerli, özel ve şerefli olduklarını gösterir. Bunların, Allah’ın bir parçası, içinde oturduğu evi, hizmetinde kullandığı kölesi diye anlaşılması O’nun zat ve sıfatları hakkında verdiği bilgilere ters düşer.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 349-350
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ
İsim cümlesidir. اللّٰهُ lafza-i celâi mübteda olup damme ile merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي lafza-i celâlinin sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَ السَّمٰوَاتِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. السَّمٰوَاتِ mef'ûlun bih olup nasb alameti kesradır.cemi müennes salim olduğu hareka ile irablanır. الْاَرْض atıf harfi و ’la السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.
مَا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile makabline matuftur. بَيْنَهُمَا zaman zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪ي سِتَّةِ car mecruru خَلَقَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اَيَّامٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اسْتَوٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَى الْعَرْشِ car mecruru اسْتَوٰى fiiline mütealliktir.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَوٰى fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsîsi سوي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مَا لَكُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَف۪يعٍۜ
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ دُونِ car mecruru وَلِيٍّ ’nin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ harf-i zaiddir. وَلِيٍّ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. شَف۪يعٍۜ atıf harfi وَ’la وَلِيٍّ ’e matuftur.
اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أغفلتم (Gafil oldunuz.) şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَتَذَكَّرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir.Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَتَذَكَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir. Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu mevsufun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
الْاَرْضَ ’ya matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası mahzuftur. Mekan zarfı بَيْنَهُمَا , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ifadesinde tağlîb sanatı vardır. Yer, gök ve ikisi arasındaki herşey anlamındadır.
Birbirine tezat nedeniyle atfedilmiş السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla سِتَّةِ اَيَّامٍ , içine bir şey konulabilen kapalı bir kaba benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü zaman, hakiki manada zarfiyeye müsait değildir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Yaratılanların yer, gök ve aralarındakiler şeklinde sayılması sebebiyle cümlede taksim sanatı vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bütün bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır.
Tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile sıla cümlesine atfedilen ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ [Arşa kurulmuştur] ibaresinde tevriye sanatı vardır. اسْتَوٰى fiilinin kökü; aynı seviyede olmayı ifade eden سَوٰى fiilidir. Yerle bir hizaya gelmek olduğu için oturmak anlamında kullanılır. Ama esas mana; yönetmek, hükmetmektir. Seviye; aynı seviyede olmak, oturmak demek, bir manası da yönetmektir. Burada uzak mana kullanılmıştır. Demek ki bu ibarede iki farklı sanat düşünülebilir.
Buradaki istiva ile bir mahal ve mekânı işgal etmek değil de “kudret ve saltanat bakımından hakim olmak” anlamı kastedilmiştir. Bu ifade, “Falanca kral krallığının tahtına kuruldu; buyruk- yasak kürsüsüne (‘Arş üzerine istiva etti.’ sözü, ‘Tahta oturdu, tahta geçti, tahta kuruldu.’ anlamında temsîli istiaredir. Allah Teâlâ’nın varlıkların bizzat yönetimini ve murakabesini elinde bulundurması hali, kralın tebaasını yönetmek üzere tahta geçip oturması durumu ile temsil edilmiştir.) malik oldu” anlamında ”Falanca kral, kraliyet tahtına oturdu/kuruldu” denmesi gibidir. (Allah Teâlâ’nın) -gerçekte üzerine oturacağı tahtı ve el ile işaret edilecek (şekilde maddi yapıda) yüksek bir yeri bulunmasa da -bu şekilde (arşı olmakla) nitelenmesi güzel olmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Burada اسْتَوٰى [istiva etti] sözcüğünün akla gelen ilk anlamı oturmaktır. Ancak bu, İslam inancına zıttır. Çünkü oturma, Allah’ın cisim olmasını ve bir mekân edinmesini gerektirir. Bundan dolayı burada sözcüğün uzak anlamı kuşatmak, istila etmek kastedilmiştir. Ayette istiva sözcüğünden önce veya sonra, yakın ya da uzak anlamına delalet eden bir karîne (ipucu) zikredilmediği için burada tevriye-i mücerrede vardır. (Dr Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)
Cümleye dahil olan atıf harfi ثُمَّ , terahi ve tertip ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Arş, bütün her şeyi kuşatan bir cisimdir. Yüksekliğinden veya hükümdar tahtına benzetildiğinden dolayı bu ismi almıştır. Bütün işler ve tedbirler oradan nazil olur.
Diğer bir görüşe göre ise Arş üzerine istiva, bütün kâinat üzerinde hâkimiyet tesis etmek anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ [Arşa kurulmuştur] ibaresinde tevriye sanatı vardır. اسْتَوٰى fiilinin kökü; aynı seviyede olmayı ifade eden سَوٰى fiilidir. Yerle bir hizaya gelmek olduğu için oturmak anlamında kullanılır. Ama esas mana; yönetmek, hükmetmektir. Seviye; aynı seviyede olmak, oturmak demek, bir manası da yönetmektir. Burada uzak mana kullanılmıştır.
اسْتَوٰى kelimesinde tevriye vardır. Tevriye iki manası olan bir kelimenin yakın değil uzak manasının kastedilmesi olarak tanımlanır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
ثُمَّ , ifadesi bir tertib ve sıralamayı ifade etmek için değildir. Burada وٰ (ve) anlamındadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bununla, AllahTeâlâ'nın mülküne istiva ile hükümranlığı kastedilmiştir. Çünkü arş (taht), hakimiyeti ifade eder. Nitekim bir memlekete girmese bile “padişah, falanca ülkenin saltanat tahtına oturdu” denilebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah’ın arşa istiva etmesi istiaredir. Hakiki manada istiva ile sadece yükselen alçalan doğrudan eğrilen cisimler nitelenir. Burada istiva ile bir mahal ve mekânı işgal etmek değil de kudret ve saltanat bakımından hakim olmak anlamı kastedilmiştir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları))
Ayetteki, “altı günde” lafzının, düşünen kimselere göre altı duruma işaret olduğunu, daha evvel (Araf Suresinde) söylemiştik. Bu böyledir. Çünkü “gökler”, “yer” ve “bunların arasında” tabirleri üç ayrı şeydir. Bunların her biri için zat ve sıfatlar söz konusudur. O halde Cenab-ı Hakk’ın göklerin zatını (kendini) yaratması bir hal, onun sıfatlarını yaratması bir başka haldir. Yine yerin zâtını yaratması bir hal; sıfatlarını yaratması bir başka haldir. Keza Hak Teâlâ’nın, bunların arasında bulunan şeylerin zatlarını yaratması bir hal, onların sıfatlarını yaratması bir başka haldir. Böylece bu üç şey, altı hal üzere olan, altı şey olmuş olur. Cenab-ı Hakk, burada “gün” tabirini kullanmıştır. Çünkü insan, Allah’ın yaratmasına bakıp onu düşündüğünde bunu bir fiil olarak görür. Fiilin zarfı ise zamandır. Günler de zamanların en meşhurudur. Eğer böyle kabul edilmezse (bu anlaşılmaz); çünkü gökler yaratılmadan önce gece ve gündüz diye birşey yoktu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Buradaki ثُمَّ (sonra), hikaye edilen şey için değil, hikaye etmek için getirilmiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İlahlıkta şirk inancını kökünden kesmek için ayet Allah ismiyle başlamıştır. Böylece Allah ismi zihinlerde canlanır. Habere dikkat çekmek için ism-i mevsûl gelmiştir. İltifat yoluyla ayet müşriklere yöneliktir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَا لَكُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَف۪يعٍۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مَا لَكُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid مِنْ harfinin dahil olduğu وَلِيٍّ muahhar mübtedadır.
مِنْ دُونِه۪ ifadesi لَكم ‘deki zamirin hali olarak gelmiştir. مِنْ ibtidaiyyedir. دُونِ kelimesi ğayr manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, olumsuz isim cümlesi ve zaid harfler sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Veciz anlatım kastıyla gelen دُونِه۪ izafetinde دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, gayrının tahkiri içindir.
مِنْ دُونِه۪ tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı c. 8, s. 723)
وَلِيٍّ ’e tezatüf nedeniyle atfedilen لَا شَف۪يعٍ ’deki zaid nefiy harfi olumsuzluğu tekid için gelmiş, ıtnâb sanatıdır.
وَلِيٌّ - شَف۪يعٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلِيٍّ ve شَف۪يعٍ ‘deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Kelimeler, zaid harflerin ilavesiyle “hiçbir” anlamı kazanmıştır. Nefiy siyakında nekre, selbin umumuna işarettir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan ayetin son cümlesi, takdiri أغفلتم (Gafil oldunuz.) olan mukadder istînâfa فَ ile atfedilmiştir.
Hemze, inkârî istifham harfidir. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, kınama ve azarlama anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Cümle muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Kur'an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur'an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin ( تَعَقُّل ) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise تَفَقُّه kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟ cümlesi, çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise “Öyleyse hâlâ düşünmeyecek misiniz?” ki körlere benzeyen sapkınlar olmayasınız ya da insana yakışmayan bir şeyi iddia etmediğimi öğrenesiniz veya bana vahyolunana uymamın gerekli olduğunu bilesiniz!? şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl,En’âm/50)
تَتَذَكَّرُون fiili, tefa’ûl babındadır. Bu bab fiile, mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve taleb anlamları katar.