Secde Sûresi 9. Ayet

ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلاً مَا تَشْكُرُونَ  ٩

Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 سَوَّاهُ ona biçim verdi س و ي
3 وَنَفَخَ ve üfledi ن ف خ
4 فِيهِ ona
5 مِنْ -ndan
6 رُوحِهِ kendi ruhu- ر و ح
7 وَجَعَلَ ve yarattı ج ع ل
8 لَكُمُ sizin için
9 السَّمْعَ kulak(lar) س م ع
10 وَالْأَبْصَارَ ve gözler ب ص ر
11 وَالْأَفْئِدَةَ ve gönüller ف ا د
12 قَلِيلًا ne kadar az ق ل ل
13 مَا
14 تَشْكُرُونَ şükrediyorsunuz ش ك ر
 

Düşünenler için gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri, kısaca bütün evreni yaratanın Allah olduğunu, O’ndan başka gerçek dost ve hâmi bulunmadığını farketmenin zor olmayacağı ve insanların kendileri bakımından göreceli de olsa bir önemi bulunan zaman kavramını, gerek duyular âleminde gerekse onun ötesinde olup biten her şeyi hakkıyla bilen Allah için düşünmelerinin yanlış olacağı hatırlatılmakta; görebilen gözlerin O’nun yarattıklarındaki eşsiz estetiği kolayca yakalayabileceğine, basit bir maddeden yaratılmış olan insanın asıl değerini âlemlerin rabbinin ona değer vermesinden ve onu duyduklarını anlama, gördüklerinden sonuç çıkarabilme ve idrak kabiliyeti gibi sorumluluk gerektiren melekelerle donatmasından kaynaklandığına dikkat çekilmektedir (“Allah’ın evreni altı günde yaratması”, “arş ve arşa istivâ” hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/54; “Allah katındaki bir günün insanların hesabına göre bin yıl olduğu” ifadesi hakkında açıklama için bk. Hac 22/47; “yüce Allah’ın insana kendi ruhundan üflemesi”nin açıklaması için bk. Hicr 15/29).

Tefsirlerde 4. âyette “Allah’tan başka şefaatçinin bulunmadığı” ifade edilirken özellikle müşriklerin şu anlayışlarının reddedildiği belirtilir: Putperestlerin bir kısmı “Biz göklerin ve yerin bir yaratıcısının bulunduğunu kabul ediyoruz; fakat bu putlar gezegenlerin sûreti (sembolü) olduğundan biz onlardan güç ve destek alıyoruz”; bazıları da “Bunlar meleklerin sûreti olup bize şefaatçi olacaklardır” diyorlardı. Bu iddiaya karşı âyette Allah’tan başka ilâh bulunmadığı gibi Allah’ın izni olmadan kimsenin yardımcı ve şefaatçi de olamayacağı bildirilmektedir (Râzî, XXV, 171). Allah şefaat eden değil, katında şefaat edilendir. Ancak, O’nun katında şefaat edecekler O’na rağmen, O’ndan bağımsız olarak değil, O’nun izin ve rızâsıyla şefaat edebileceklerdir (şefaat hakkında bilgi için bk. Bakara 2/48, 255).

7. âyette geçen Cenâb-ı Allah’ın yarattığı her şeyi güzel kıldığına ilişkin ifadeyi Zemahşerî şöyle açıklar: Allah Teâlâ’nın yarattığı her şey hikmetin gereklerine ve maksada uygunluk ilkesinin icaplarına göre düzenlenmiştir; güzellik bakımından kendi aralarında derecelendirilebilirse de bütün yaratılmışlar güzeldir. “Güzel yapma”anlamına gelen ahsene fiilinin Arapça’daki bazı özel kullanımlarından hareketle bu cümleyi, “Her bir şeyi nasıl yaratacağını çok iyi bilir” şeklinde anlayanlar da olmuştur (III, 219). Bu ifade için yapılan diğer bazı yorumlar şöyledir: a) Allah gerek güzel gerekse çirkin her şeyi yaratmakla mükemmel bir sanat ortaya koymuştur; b) Her şeyi uygun biçimde ve yerli yerince yaratmıştır; c) Yarattığı her şeye, muhtaç olduğu bilgiyi ilham etmiş yani onları fonksiyonlarına uygun biçimde programlamıştır (Taberî, XXI, 94; İbn Ebû Hâtim, IX, 3104).

“... Ve ruhundan ona üflemiş” ifadesinde insana verildiği bildirilen ruha, “Allah’ın ruhu” demek, Kâbe’ye “Allah’ın evi”, kula “Allah’ın kulu” demek gibidir. Bu ifade onların önemli, değerli, özel ve şerefli olduklarını gösterir. Bunların, Allah’ın bir parçası, içinde oturduğu evi, hizmetinde kullandığı kölesi diye anlaşılması O’nun zat ve sıfatları hakkında verdiği bilgilere ters düşer.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 349-350
 

ثُمَّ سَوّٰيهُ 

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  سَوّٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdir, هو’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

سَوّٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سوي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَفَخَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ف۪يهِ  car mecruru  نَفَخَ  fiiline mütealliktir. مِنْ رُوحِه۪  car mecruru  نَفَخَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Fail müstetir olup takdiri هو ’dir. لَكُمْ  car mecruru  جَعَلَ  fiiline mütealliktir.  السَّمْعَ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْاَفْـِٔدَةَ - الْاَبْصَارَ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 قَل۪يلاً مَا تَشْكُرُونَ

 

Fiil cümlesidir. قَل۪يلاً  amili  تَشْكُرُونَ  ‘nun masdardan naib mef'ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur.

مَا  zaiddir. Azlığı tekid etmek içindir. 

تَشْكُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ 

 

Terâhi ve tertip bildiren atıf harfi  ثُمَّ  ile önceki ayetteki  …جَعَلَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen  وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ cümlesiyle  وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ  cümlesinin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

رُوحِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait  هُ  zamirine muzaf olması,  رُوحِ  için tazim ve teşrif ifade eder.

وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ [Ona ruhundan üfledi] buyurmuştur. Burada ruhun, Allah'a izafe edilmesi, insani teşrif içindir ve bir de şu hakikatleri bildirmek içindir: insan son derece acayip bir mahluk ve harika bir sanattır; onun Allah'ın huzuruna münasip bir şanı vardır; beşer aklının dahi marifetten erişebileceği en son makam, bazen O'na izafet ile ifade edilen bazen de O'nun emrine nispet edilmekle ifade edilen mertebedir. Nitekim diğer bir ayette de şöyle denilmektedir: “De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm- Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada  النَّفْخُ  kelimesi, fiziksel olarak yoğun cesedin içine latif ruhun, süratli akışının temsilidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ 

 

Cümle, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …جَعَلَ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur  لَكُمُ  ihtimam için ilk mef’ûl olan  السَّمْعَya takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلَ  fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Önceki ayetlerdeki gaib zamirden  لَكُمُ ’de muhatab zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

Birbirine matuf  وَالْاَبْصَارَ  ve  وَالْاَفْـِٔدَةَۜ , ilk mef’ûl  السَّمْعَ ‘ya atfedilmiştir. Cihet-i camia, tezayüftür.

Ilk mef’ûl  السَّمْعَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Sizin için yaptı, yarattı dedikten sonra yaptıklarının  السَّمْعَ ,الْاَبْصَارَ ,الْاَفْـِٔدَةَۜ  şeklinde sayılması taksim sanatıdır.

السَّمْعَ - الْاَفْـِٔدَةَۜ - الْاَبْصَارَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

السَّمْعَ - الْاَبْصَارَ  kelimeleri müfret ve cemi arasında güzel bir iltifat sanatı vardır.

Cenab-ı Hak, işitme konusunda masdarı  السَّمْعَ (işitme); görme ve kalb hususunda da ismi zikretmiştir. İşte bundan dolayı da الْاَفْـِٔدَةَۜ - الْاَبْصَارَ [gözler ve gönüller] kelimelerini çoğul getirmiş; السَّمْعَ  kelimesini ise çoğul yapmamıştır. Çünkü masdar, çoğul yapılmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

جَعَلَ لَكُمُ [Sizin için kıldı] cümlesinde, III. şahıs zamirinden II. şahıs zamirine dönüş vardır. Bunun aslı  وَجَعَلَ لَهُ (onun için yani insan için kıldı)dır. Bundaki nükte şudur: Hitap ancak diriye olur. Allah o insana ruhu üfürünce zürriyetiyle birlikte ona hitap güzel olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cenab-ı Hakk, işitme konusunda masdarı, görme ve kalb hususunda da ismi zikretmiştir. İşte bundan dolayı da الْاَبْصَارَ ve  الْاَفْـِٔدَةَ  kelimelerini çoğul getirmiş; السَّمْعَ  kelimesini ise çoğul yapmamıştır. Çünkü masdar, çoğul yapılmaz. Bu şöyle bir hikmetten dolayıdır. İşitmek, tek bir kuvvettir ve onun, tek bir fiili vardır. Çünkü insan, aynı anda iki sözü zaptedemez. Kulak, işitmenin mahalli olup işitmede herhangi bir irade ve ihtiyar söz konusu değildir. Çünkü ses, hangi cihetten olursa olsun hemen oraya ulaşır. Kulağın, kuvvetini, işitilen şeylerden bir kısmını değil de diğer kısmını anlamaya tahsis etme kudreti yoktur. Ama görmenin mahalli gözdür. Fakat göz için bir çeşit irade ve ihtiyar söz konusudur. Çünkü göz, başka tarafa değil de görülen şeyin tarafına hareket edebilir. Gönül de böyledir. Gönül idrakin mahalli olup bunun da bir çeşit başkasına değil de istediği tarafa yönelebilme iradesi ve ihtiyarı vardır. Durum böyle olunca işitmede, mahal olan kulağın bir tesiri yoktur. Burada kuvvet, tek başına hareket etmektedir. Bu sebeple Cenab-ı Hakk, kulak hususunda işitme kuvvetini zikretmiş; göz ve gönül hususunda ise kuvvetlerin mahalline, bir çeşit irade ve ihtiyar nisbet etmiş, bu sebeple de mahalli zikretmiştir. O halde bu demektir ki bir irade ve ihtiyarı olmadığı için işitme mahalli olan kulak değil de işitmek asıldır. Göz de bir asıl gibidir. Görme kuvveti ise onun aleti durumundadır. Kalb de böyle olup anlama kuvvesi de bunun aleti durumundadır. İşte böylece Cenab-ı Hakk, işitme hususunda kuvvet demek olan masdarı zikretmiş; görme ve kalb hususunda da kuvvetin mahalli olan isimleri zikretmiştir. Bir de işitmenin, tek bir kuvveti ve tek bir fiili vardır. İşte bundan dolayı insan, aynı anda iki sözü zaptedecek bir tarzda duyamaz ama aynı anda iki veya daha fazla şekilleri kavrayıp birbirinden ayırt edebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الْاَفْـِٔدَةَ  kelimesi  فُؤَاد  kelimesinin çoğuludur. Zeccâc şöyle demektedir:  فُؤَاد  kelimesi, cemi kesretle çoğul yapılmaz. فئيدان  şeklinde de kullanılmaz." Ben derim ki belki de bu kelime, "Kulak ve göz çoktur. Fakat gönül azdır" hususuna dikkat çekmek için cem-i kıllet vezninde çoğul yapılmıştır. Çünkü gönül, hakiki bilgiler ve yakînî ilimler için yaratılmıştır. Halbuki insanların pek çoğu böyle değillerdir. Tam aksine onlar, birtakım behimî fiiller ve vahşi hayvanlara mahsus sıfatlarla haşir neşirdirler. Binaenaleyh, böylece sanki onların gönülleri gönül olmamış olur. Bundan dolayı, bu kelimenin çoğulunda, cem-i kıllet kalıbı getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb,Nahl/78)

Allah, sizin menfaatiniz için bu duyu organlarını yaratmıştır ki bunların, haddizâtında kıymetleri edilemeyecek kadar büyük nimetler olmaktan başka bir de size bahşedilen dinî ve dünyevî diğer nimetleri anlamanın vesileleri olduklarını anlayasınız ve bunlara şükredesiniz yani bu organların her birini, yaratılış gayesine uygun olarak kullanıp kulaklarınızla tevhidi ve yeniden dirilmeyi ifade eden vahiy ayetlerini ve gözlerinizle de kâinat ayetlerini idrak edesiniz ve kalplerinizle de bunların hak olduklarına deliller bulasınız. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

 

قَل۪يلاً مَا تَشْكُرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. قَل۪يلاً , amili  تَشْكُرُونَ  olan mahzuf mukaddem masdardan naib sıfattır. Bu takdire göre müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümledeki zaid harf  مَا  ve mef'ûlü mutlak tekid unsurlarıdır. Takdim ve kelimedeki nekrelik, kılletin, adem (yokluk) manasında olduğunu destekler.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَل۪يلا  keli­mesinin nekre olarak gelmesi azlık ifade etmek içindir. Cümledeki  مَا  edatı, bu belirsizlikten çıkan azlık manasını pekiştirmektedir. Bu, şükretmemekten kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr,Mü’minun  Suresi/78)

قَلِيلًا  kelimesi  لَكم  ’deki zamirin hali olarak gelmiş bir ismi faildir.  ما تَشْكُرُونَ  ifadesi mastar tevilindedir ve قَلِيلًا  kelimesinin faili olarak ref mahallindedir. Bu yüce nimeti size O vermiştir bunun karşısında sizin haliniz az şükretmektir demektir. قَلِيلًا  kelimesinin hakiki manada gelmiş olması veya yokluktan kinaye olarak gelmiş olması da caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Kur'an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dil bilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur'an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bu cümle, makabli için bir zeyil mahiyetinde olup o kâfirlerin, bu büyük nimetlere olan nankörlüklerini beyan etmektedir. Zira burada azlık, yokluk anlamındadır, (Siz, hiç şükretmiyorsunuz, demektir.) nitekim bundan sonraki kelam da bunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)