وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَۙ قَالُوا هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُۘ وَمَا زَادَهُمْ اِلَّٓا ا۪يمَاناً وَتَسْل۪يماًۜ ٢٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | zaman |
|
| 2 | رَأَى | gördükleri |
|
| 3 | الْمُؤْمِنُونَ | mü’minler |
|
| 4 | الْأَحْزَابَ | (düşman) orduları |
|
| 5 | قَالُوا | dediler |
|
| 6 | هَٰذَا | bu |
|
| 7 | مَا |
|
|
| 8 | وَعَدَنَا | bize va’dettiğidir |
|
| 9 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 10 | وَرَسُولُهُ | ve Resulünün |
|
| 11 | وَصَدَقَ | ve doğrudur |
|
| 12 | اللَّهُ | Allah |
|
| 13 | وَرَسُولُهُ | ve Resulü |
|
| 14 | وَمَا | ve |
|
| 15 | زَادَهُمْ | artırmadı |
|
| 16 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 17 | إِيمَانًا | imanlarını |
|
| 18 | وَتَسْلِيمًا | ve teslimiyetlerini |
|
İnsanlar dünyada amaçlarına ulaşabilmek için uygun örnek ve rehberler edinirler, bunların yollarını izleyerek, tavsiyelerine uyarak hareket edip istediklerini elde etmeye çalışırlar. Allah’a iman edip O’nun rızâsını isteyen, âhirette lutfedeceği emsalsiz nimetlere mazhar olmayı uman ve daima Allah sevgisiyle yaşamak isteyen insanlar için eşi bulunmaz örnek, O’nun sevgili kulu, elçisi, rahmeti, şahidi, müjdecisi, davetçisi, ışığı olan Muhammed Mustafa’dır. Onun örnekliği yalnızca Hendek Savaşı’ndaki davranışlarında değil müminlerin bütün hayatlarında geçerlidir. İlgili kaynaklarda onun yaptıklarını yapmanın, izinden gitmenin hükmü üzerinde durulmuş, ortaya üç görüş çıkmıştır: 1. Onu örnek almak farzdır, aksine bir delil bulunmadıkça her yaptığı yapılmalıdır. 2. Onun örnekliği, aksine bir delil bulunmadıkça müstehaptır (tavsiye edilmiştir). 3. Dinî konularda birincisi, dünya işlerinde ikincisi doğrudur (Kurtubî, XIV, 154). Bize göre Hz. Peygamber’in bütün yaptıkları ve söyledikleri tek bir hüküm çerçevesi içine alınamaz. Başta Kur’an olmak üzere diğer delil ve karîneler de göz önüne alınarak her fiili ve sözü ayrı ayrı değerlendirilir, bağlayıcı olup olmadığı tayin edilir. Genellikle tefsir ve fıkıh âlimleri de böyle yapmışlardır.
Hendek Savaşı’nda müminler, Hz. Peygamber’i örnek almışlar, ona itaat ederek dünyada önemli bir zafer kazanmışlar, âhirette ise büyük bir ödülü hak etmişlerdir.
“Münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın” lafzından, münafıkların da affedilebileceği manası çıkarılabilir; ancak Kur’an âyetleri bir bütün olarak göz önüne alındığında cümleyi, “Tövbe ettikleri takdirde bağışlasın” şeklinde anlamak gerekecektir.
وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَۙ قَالُوا هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُۘ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. رَاَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَاَ fiili mahzuf ى üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. الْمُؤْمِنُونَ fail olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. الْاَحْزَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı قَالُوا ‘dur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, هٰذَا مَا ’dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İşaret ismi هٰذَٓا mübteda olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur.
وَعَدَنَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
رَسُولُهُ atıf harfi و ‘ la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. صَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُۘ cümlesi atıf harfi و ’la وَعَدَنَا cümlesine matuftur.
صَدَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رَسُولُهُ atıf harfi و ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُؤْمِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا زَادَهُمْ اِلَّٓا ا۪يمَاناً وَتَسْل۪يماًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. زَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلَّٓا hasr edatıdır. ا۪يمَاناً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. تَسْل۪يماً atıf harfi و ’la makabline matuftur.
وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَۙ قَالُوا هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُۘ
وَ , istînâfiyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen ayette حين manasında şart anlamı taşıyan لَمَّا , zaman zarfıdır. Cevap cümlesine mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَۙ cümlesi, şarttır ve لَمَّا ’nın muzafun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالُوا هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsm-i işaret mübteda, ism-i mevsûl haberdir.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. هٰذَا ile Allah ve rasulünün vaadine işaret edilmiştir. Böylece vaad, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Haber konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ , sebat, temekküne ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haberin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekme amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ cümlesi atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Her iki cümledeki müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olmasında mütekellimin kastı, telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmaktır.
وَرَسُولُهُ , lafz-ı celâle matuftur. Cihet-i camiâ, tezayüftür.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَسُولُهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya aid zamire muzaf olan رَسُولُ şan ve şeref kazanmıştır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ ifadesinin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümlelerde zahir isim tekrarlanmak suretiyle itnâb yapılmıştır. Şereflendirme ve yüceltme için yüce isim tekrar edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَمَا زَادَهُمْ اِلَّٓا ا۪يمَاناً وَتَسْل۪يماًۜ
Ayetin son cümlesi, önceki şart üslubunda gelen terkibe atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiştir. İki tekid hükmündeki kasr, fiille, mef’ûl arasındadır.
زَادَهُمْ maksur/sıfat, ا۪يمَاناً maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat da olabilir. O takdirde fail, mefûle hasredilmiş olur.
Temasül nedeniyle birbirine atfedilmiş mef’ûl konumundaki ا۪يمَاناً ve تَسْل۪يماً kelimelerinin nekre gelişi, kesret ve tazim içindir.
Ayette iki farklı görevdeki مَا ’lar arasında cinas ve reddül aczi ales sadri sanatları vardır.
رَسُولُ - الْمُؤْمِنُونَ - ا۪يمَاناً - تَسْل۪يماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah Teâlâ, münafıkların durumunu anlatınca, müminlerin haline de değinmiştir. Bu da onların, “İşte bu, Allah’ın bizi imtihan edeceği hususundaki bize olan vaadidir” demeleridir. Daha sonra onlar, o münafıkların, “Allah ve Resulü bize bir aldatıştan başka bir şey vaad etmemiştir.” (Ahzab Suresi, 12) şeklindeki sözlerine mukabil, “Allah ve Peygamberi doğru söylemiş” demişlerdir. Müminlerin bu sözleri, o anda meydana gelen hâdise (ve hâdiselere) bir işaret değildir. Çünkü onlar, o şeyler meydana gelmeden önce de Allah’ın doğru söylemiş olduğunu biliyor, buna inanıyorlardı. Binaenaleyh bu söz bir müjdeye işaret olup bu da onların, “İşte bu Allah’ın ve Resulünün bize vaad ettiği şeyler. Bu vaad aynen vuku buldu. Allah her vaadinde doğrudur. O halde Mekke’nin, Rum’un (Anadolu’nun) ve Fars’ın (İran’ın) fethine dair bütün vaadler de tahakkuk edecektir.” seklindeki sözleridir. Bu, bu işin meydana geleceğine olan imanlarını artırdı, meydana gelince de teslimiyetlerini fazlalaştırdı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.