Sebe' Sûresi 9. Ayet

اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟  ٩

Onlar, önlerindeki ve arkalarındaki (kendilerini dört bir yandan kuşatan) göğe ve yere bakmadılar mı? Eğer dilersek onları yere geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Bunda, Rabbine yönelen her kul için bir ibret vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَلَمْ
2 يَرَوْا görmüyorlar mı? ر ا ي
3 إِلَىٰ
4 مَا bulunanı
5 بَيْنَ arasında (önlerinde) ب ي ن
6 أَيْدِيهِمْ elleri (önlerinde) ي د ي
7 وَمَا ve bulunanı
8 خَلْفَهُمْ arkalarında خ ل ف
9 مِنَ -ten
10 السَّمَاءِ gök- س م و
11 وَالْأَرْضِ ve yerden ا ر ض
12 إِنْ eğer
13 نَشَأْ dilesek ش ي ا
14 نَخْسِفْ batırırız خ س ف
15 بِهِمُ onları
16 الْأَرْضَ yere ا ر ض
17 أَوْ ya da
18 نُسْقِطْ düşürürüz س ق ط
19 عَلَيْهِمْ üzerlerine
20 كِسَفًا parçalar ك س ف
21 مِنَ -ten
22 السَّمَاءِ gök- س م و
23 إِنَّ şüphesiz
24 فِي vardır
25 ذَٰلِكَ bunda
26 لَايَةً bir ibret ا ي ي
27 لِكُلِّ hepsi için ك ل ل
28 عَبْدٍ kul(ların) ع ب د
29 مُنِيبٍ yönelen ن و ب
 

Bu âyetin “Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp düşünmezler mi?” şeklinde çevrilen kısmı için yapılan yorumlardan biri şöyledir: Onlar bütün yönlerden bizim yarattığımız gök ve yer ile kuşatılmış olduklarını görmüyorlar mı ki, yere onları yutmasını veya göğe üzerlerine parçalar düşürmesini emretmemizden çekinmiyorlar! (Taberî, XXII, 64). Bunun deyimsel bir ifade olduğu kanaatini taşıyan Muhammed Esed’in yorumu şöyledir: “Yukarıdaki ifade bu bağlamda –ve 2/255’te– insanın ulaştığı yahut kendisine sunulan bilginin önemsizliğini vurgular; o halde insan, yeniden dirilmenin ve öldükten sonraki hayatın insan tecrübesinin ulaşamayacağı bir fenomen olduğunu, diğer taraftan, evrendeki her şeyin Allah’ın sınırsız yaratma gücünü ispatladığını gördüğü halde nasıl bu realiteleri inkâr edecek kadar küstah olabilir?” Onun için yazar bu cümleyi şöyle çevirmiştir: “Göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini, ne kadarının da gizlendiğini anlamazlar mı?” Aynı yazar âyetin devamındaki, “yerin dibine geçirme ve gökten parçalar düşürme” ifadesinin, önceden kestirilemeyen jeolojik ve kozmik olaylara –yer sarsıntısı, meteor veya meteoritlerin düşüşü, kozmik ışınlar vb.– yapılan bir atıf olduğunu, bunun yukarıda verilen tercümeyi desteklediğini ve Allah’ın bilgisinin kuşatıcılığına ve yüceliğine nazaran insanın güçsüzlüğünü vurguladığını belirtmektedir (II, 872, 873).

Bize göre de insanlar önlerinde (fiilen bilgi alanlarında) olan şeyler üzerine düşündükleri gibi, bir yandan da bilgilerinin sınırlı olduğunu (bilinmeyen, önde değil arkada olan şeylerin de bulunduğunu) idrak eder ve düşünürler. Bu iki alanlı düşünme onları bir Allah’a iman etmeye götürebilir.

 

 

  Kur'an Yolu Tefsiri Yolu Cilt: 4 Sayfa: 414
 

اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri,  أغفلوا  (Gaflet mi ettiler?) şeklindedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَوْا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  اِلٰى  harf-i ceriyle  يَرَوْا  fiiline mütealliktir.  بَيْنَ  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. اَيْد۪يهِمْ  muzâfun ileyh olup  ي  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ ’la ilk  مَا ’ya matuftur. خَلْفَهُمْ  mekân zarfı, mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru ikinci mevsûlun mahzuf haline mütealliktir.  الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

ألأيدي ; mankus isimdir. Çoğuldur. Nekre geldiği zaman sonundaki ي  harfi hazf edilir. Ref ve cer hallerinde sonunda damme ve kesra takdir edilir. Mansub olduğunda  ي  harfi hazf olmaz. Görünür ve sonuna tenvin elifi gelir. يد  kelimesinin bir diğer çoğulu  أياد  şeklindedir. Aynı şekilde irab edilir. Ancak gayrı munsarıf olduğu için tenvin almaz.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِۜ 

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَشَأْ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  

فَ  karinesi olmadan gelen  نَخْسِفْ  cümlesi şartın cevabıdır.  

نَخْسِفْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  بِهِمُ  car mecruru  نَخْسِفْ  fiiline mütealliktir.  الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. نُسْقِطْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  نُسْقِطْ  fiiline mütealliktir.  كِسَفاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنَ السَّمَٓاءِۜ  car mecruru  كِسَفاً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada ba’z manası kazandırmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُسْقِطْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  سقط ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

اٰيَةً  kelimesi  اِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. لِكُلِّ  car mecruru  اٰيَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  عَبْدٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مُن۪يبٍ۟  kelimesi  عَبْدٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُن۪يبٍ۟ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ

 

Ayet  فَ  ile takdiri …أغفلوا  (Gaflet mi ettiler) olan mukadder istînâf cümlesine atfedilmiştir. Hemze inkârî istifham harfidir.  لَمْ , muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. 

İstifham üslubunda talebi inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen azarlama ve uyarı anlamlarına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  harf-i cerle birlikte  يَرَوْا  fiiline mütealliktir. Ayetteki ikinci ism-i mevsûl, tezat nedeniyle birinciye atfedilmiştir. 

Her iki mevsûlün de sıla cümleleri mahzuftur.  بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ  ve  خَلْفَهُمْ  mekan zarfları mahzuf sılaya mütealliktir. Sıla cümlelerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Birbirine tezat nedeniyle atfedilmiş  مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  car-mecrurları, ikinci mevsûlün mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ - خَلْفَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı hafî sanatları vardır.

سَّمَٓاءِۜ - اَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

“Onlar, şu gökten ve bu yerden önlerinde ve arkalarında bulunanları görmediler mi?”

Bu kelam, o kâfirlerin cüret ettikleri Allah'ın ayetlerinin tekzibinin pek korkunç bir inkâr olduğunu, Peygamberimiz hakkında söylediklerinin pek ağır bir vebal olduğunu ve bunların, hiç gecikmeksizin acil olarak en şiddetli cezayı ve en feci azabı mucip olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu tehdit cümlesi, arada parantez arası cümle gibidir. Şüphesiz ki onda, o göğe ve yere bakıp da önünü ardını düşünmekte mutlak bir ayet bulunur. Bir delil, açık bir alamet bulunur ki Allah'ın kudretini ve Peygamberin dediğini ve gerçekten didik didik dağıldıktan sonra da yeni bir yaratmanın mutlak olduğunu ve bu yaratılmanın boş bir oyuncaktan ibaret olmayıp bu dünyanın bir ahireti bulunduğunu anlatır. Fakat herkes için değil Allah'a dönen her kul için “inabe” eden yani tutuculuktan vazgeçip Hakk'a dönen her kul için. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)


 اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Şart üslubunda gelen terkipte, şart cümlesi olan  اِنْ نَشَأْ  , muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Fiilin mef’ûlü belirtilmemiştir.  شيأ  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نَخْسِفْ  fiiline müteallik  بِهِمُ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ  cümlesi,  اَوْ  harfiyle şartın cevabına cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نُسْقِطْ , نَخْسِفْ  ve  نَشَأْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan  كِسَفاً ’e takdim edilmiştir.

كِسَفاً ’deki tenvin nev, tazim ve kesret ifade eder. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru,  كِسَفاً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.

مِنَ السَّمَٓاءِ  car-mecruru,  كِسَفاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

السَّمَٓاءِۜ - الْاَرْضَ  ve  مَا ’nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette cem mea taksim sanatı vardır. Yer ve gök zikredildikten sonra onlarla ilgili ayrı ayrı açıklama yapılmıştır.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ  cümlesi tehdit içerikli bir itiraz cümlesi olup inkârî taaccüp manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

مِنَ  harfi ceri ba’z manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِۜ [Biz dilesek onları yere batırırız yahut üzerlerine gökten parçalar düşürürüz.] Bu kelam, göklerin ve yerin, o insanları kuşatmalarının arz ettiği muhtemel tehlikeyi beyan etmektedir. Bu kelam, tehlikenin gerçekleşme sebeplerinden ilâhî irade dışında bir şeyin kalmadığına da dikkat çekmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla, önceki manayı ta’lil sadedinde gelmiştir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَةً ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Müsnedün ileyh olan  لَاٰيَةً ‘in nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare sanatı vardır.  ذٰلِكَ  ile önceki hükümlere işaret edilerek akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’, her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. İşaret edilenler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟  car-mecruru, لَاٰيَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَبْدٍ ‘nin sıfatı  مُن۪يبٍ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Muzafun ileyh olan  عَبْدٍ ’deki nekrelik tazim içindir.

Sıfat-ı müşebbehe; “benzeyen sıfat” demektir. -faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu sureklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Ayetin bu son cümlesi, ufak tefek farklılıklarla bir çok surede tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟  cümlesi, daha önce geçtiği gibi kişiyi teemmül ve tedebbüre teşvik etmesi babından inkâri taaccüptür ve tekid harfinin buradaki konumu yalnızca ta’lil (sebep bildirme) içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟ [Hiç şüphesiz bunda hakka yönelen her kul için açık bir ibret vardır.] Zira bir kul, göklerin ve yerin düzenini yahut mezkûr vahyi düşündüğü zaman, çirkin hareketlerde bulunmaktan kaçınır ve Yüce Allah'a yönelir. Bu kelamda, tövbeye ve Allah'a yönelmeye büyük teşvik vardır. Bundan sonraki ayetlerde de bu teşvik tekid edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)