Nisâ Sûresi 125. Ayet

وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً  ١٢٥

Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim’i dost edindi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kim
2 أَحْسَنُ daha güzeldir? ح س ن
3 دِينًا din yönünden د ي ن
4 مِمَّنْ kimseden
5 أَسْلَمَ teslim eden س ل م
6 وَجْهَهُ yüzünü و ج ه
7 لِلَّهِ Allah’a
8 وَهُوَ o
9 مُحْسِنٌ iyilik edici olarak ح س ن
10 وَاتَّبَعَ ve tabi olan ت ب ع
11 مِلَّةَ dinine م ل ل
12 إِبْرَاهِيمَ İbrahim
13 حَنِيفًا dosdoğru ح ن ف
14 وَاتَّخَذَ edinmişti ا خ ذ
15 اللَّهُ Allah
16 إِبْرَاهِيمَ İbrahim’i
17 خَلِيلًا dost خ ل ل
 

Her dinin, her ideolojinin mensubu kendine ait olanın diğerinden üstün ve güzel olduğunu iddia eder. Özellikle din konusunda en doğruyu, en güzeli tesbit edebilmek için dinin mahiyet ve amacı bakımından objektif sayılabilecek ölçülere ihtiyaç vardır. Kur’ân’ın öngördüğü ölçü dinin iman, İslâm ve ihsan’ı ihtiva etmesidir. İmandan maksat tevhid inancıdır, Allah’ı bir bilmek ve yalnızca O’na ibadet etmektir. Nitekim Hz. İbrâhim’in tebliğ ettiği din de bu anlamda “hanîf” olarak isimlendirilmiştir. Bu sebeple Allah onu kendisine dost kılmış, ona Allah’a dost olma şerefini bahşetmiştir. İslâm’dan maksat kul olarak bütün bağlantılardan sıyrılmak, kulluk şuuruyla yalnız Allah’a yönelmek, kendini O’na teslim etmektir. İhsandan maksat ise bir yönüyle ihlâstır; kulluğa başka bir beklentiyi karıştırmamaktır, bir yanıyla da hayırdır, güzelliktir, kişinin her yaptığını güzel ve mükemmel yapma iradesidir. Bu üç unsuru ihtiva eden din hak dindir, güzel dindir, ondan daha üstünü olamaz. Çünkü hak birdir, en güzel de bir tanedir.

 “Dost” diye çevirilen halîl kelimesi Arapça’da, “kişinin devamlı beraber olduğu, sırlarını paylaştığı, huyu huyuna, suyu suyuna uyan samimi arkadaşı” demektir. 125. âyette açıklandığı üzere her şeyin sahibi olan ve her şeyi kuşatan Allah’ın kulları arasından birini, insanlar arasında olan ve bilinen mânada dost edinmesi düşünülemez. Şu halde burada dostluk özel bir mânada kullanılmıştır. Yapılan tanım ve yorumlardan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: “Gönlünde Allah’tan başkasına yer vermeyecek kadar O’nu seven ve O’nun tarafından da sevilen, rızâsına mazhar olan, peygamberlik başta olmak üzere üstün hasletler, özellikler ve lutuflarla şereflendirilen kimse” Allah’ın dostudur. Biz insanlar, başkalarına karşı beslediğimiz duyguları ve aramızdaki ilişkinin mahiyet ve biçimini biliriz. Bu mânada bir kimseyi severiz; o, habîb (sevgili, sevilen) olur. Bir başkasını sevmenin ötesinde dost ediniriz, o da halîl olur. Allah Teâlâ bize bizim dilimizle, bizim tahayyül, tasavvur ve idrak kapasitemize uygun bir üslûpla hitap ettiği için kendinden bize yönelik ilgiyi de bu kelimelerle ifade buyurmuştur. O’nun zâtını bilemediğimiz gibi bu ilgi ve ilişkinin mahiyetini de (O’nun sevmesinin ve dost edinmesinin ne demek olduğunu da) bilemeyiz. Ancak insanlar arası ilişkiden yola çıkarak, bunu beşer planında bir örnek, kısmen de olsa anlama aracı kılarak Allah’a habîb ve halîl olmanın büyük bir mazhariyet olduğunu, keyfiyeti bilinemez bir yakınlık ifade ettiğini –her birimiz irfan derecemize göre– anlarız, bununla mutlu oluruz.

Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 150-151

 

Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:

  • İslam Nedir?

- Ey Muhammed, bana İslâm’ı anlat! dedi.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. Adam:

- Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam:

  • İman Nedir?

- Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gü-nüne inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” buyurdu.

Adam tekrar:

- Doğru söyledin, diye tasdik etti ve:

  • İhsan Nedir?

- Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor buyurdu.

Adam yine:

- Doğru söyledin dedi, sonra da:

- Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir” cevabını verdi.

Adam:

- O halde alâmetlerini söyle, dedi.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmalarıdır ” buyurdu.

Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben:

- Allah ve Resûlü bilir, dedim.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi” buyurdu. (Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9)

 

Henefe حنف : Şaşkınlıktan kurtulmak için istikamete meyletmektir. Zıddı olan جَنَف ise istikametten şaşkınlığa meyletmektir. حَنِيفٌ bu yönde bir eğilim gösteren kişidir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri (Ebu) Hanife ve haniftir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَحْسَنُ  haber olup damme ile merfûdur. د۪ينًا  temyiz olup fetha ile mansubdur.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harfi ceriyle  اَحْسَنُ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اَسْلَمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  وَجْهَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلّٰهِ  car mecruru  اَسْلَمَ  fiiline mütealliktir. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مُحْسِنٌ  haber olup damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.  مِلَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِبْرٰه۪يمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için esre almamıştır. حَن۪يفًا  kelimesi  اِبْرٰه۪يمَ ’nin hali olup fetha ile mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَسْلَمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  سلم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

اتَّبَعَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُحْسِنٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَن۪يفًاۜ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اتَّخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  اِبْرٰه۪يمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. خَل۪يلاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اتَّخَذَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftial babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

 

وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayet, inkarî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde istifham harfi olan  مَنْ  mübteda,  اَحْسَنُ  haberdir. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, meydan okuma ve takrir kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle soruda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

Müsned olan  اَحْسَنُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle  اَحْسَنُ ‘ye mütealliktir.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası olan  اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

د۪ينًا ’ kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

Kelimedeki tenvin tazim içindir.

Hal وَ ’ıyla gelen  وَهُوَ مُحْسِنٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  مُحْسِنٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ  izafetinde  اِبْرٰه۪يمَ  ismine muzâf olan  مِلَّةَ , şan ve şeref kazanmıştır.

مِلَّةَ , din manasındadır.

Hal olan  حَن۪يفًا , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu bu özelliğin mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Hal, cümlenin anlamını kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اَسْلَمَ وَجْهَهُ [Yüzünü teslim etmek] ifadesi cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürseldir. 

Cenab-ı Hakk’ın,  مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ [Kendisini Allah'a teslim eden…] sözü, “hasr” (sadece) manasını ifade eder. Buna göre “kendisini sadece Allah’a teslim eden, Allah’tan başkasına teslim etmeyen…” demektir. Bu durum mükemmel bir imanın, bütün işlerin yaratıcıya havale edilmesi ve insanın kendi gücü ile kuvvetinin bir rolü olmadığını bilmesi halinde tahakkuk edeceğine bir dikkat çekmedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Teslim olursa” yerine [teslim ederse] buyrulması dolayısıyla tecrîd söz konusudur.

Yüzünü teslim etmek, teveccüh etmek, kalben bağlanıp meyletmek anlamında istiare-i tebeiyyedir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

اَسْلَمَ وَجْهَهُ [Yüzünü teslim etmek] ifadesi, tam itaat ve kulluğu itiraftan kinayedir. Kinayelerin en güzelidir. Çünkü yüz azaların en şereflisidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)

İslam, iki şey üzerine kurulmuştur: İnanç ve amel. Bunlardan birincisine, “kendisini Allah’a teslim edip hakka yönelen” ifadesiyle diğerine ise “iyilik yaparak (muhsin)” ifadesiyle işaret edilmiştir.(İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

اَسْلَمَ - اتَّبَعَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَحْسَنُ - مُحْسِنٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِلَّةَ  kelimesi Kur’an’da çoğunlukla “din” anlamında kullanılmıştır.

Cümledeki  مَّنْ ’ler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Allah’a yüzünü teslim etmesi söylendikten sonra İbrahim’in milletine tabi olmanın zikredilmesi umumdan sora hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

حَن۪يفًا , “meyleden, sapan” demektir. Buna göre mana, “(İslam’ın dışındaki) bütün dinlerden meyleden, sapan” şeklinde olur. Çünkü hak dinin dışında kalan, her din bâtıldır. Doğru olan bu kelimenin, zahir ve batın herşeyden dönen manasına olmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ, kurtuluşun ve cenneti elde etmenin gerçekleşmesini, insanın mümin olmasına bağlayınca imanı iyice izah etmiş ve onun şu iki bakımdan faziletini beyan buyurmuştur: 

a) İman, Allah’a tam olarak ubudiyyeti, itaati ve inkıyadı ortaya koymayı ifade eden bir dindir.

b) İman, Hazreti İbrahim’in (a.s.) de üzerinde olduğu bir dindir. İşte bu iki faziletten her biri İslam dinine teşvik hususunda, başlı başına birer sebeptir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً

 

وَ  istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedün ileyhin lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Ayette İbrahim’in (a.s.) adının ikinci kez geçişi; yani zamir makamında zahir (açık) olarak zikredilmesi, şanını tazim ve bu itirazî (bağlantısız) cümlenin istiklâlini tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t - Te’vîl)

Ayetteki  خَل۪يلًا  kelimesi hakkında şunları söyleyebiliriz:

1- Halil kelimesinin masdarı olan  خُلّة , hilal (karışmak) anlamındadır. Çünkü dostluk, nefse ve ruha karışan bir sevgidir.

2- Halil, “halel” anlamındadır. Zira iki dost, birbirinin halelini (eksiğini) tamamlar.

3- Halil, “hall” veya “kumdaki yol” demektir. Çünkü iki dost, aynı yolda, uyum içinde olurlar.

4- Halil, “hallet” yani haslet anlamındadır. Zira iki dostun hasletleri birbirine benzer.

Bu ârızî (bağlantısız) cümlenin büyük faydaları vardır. Şöyle ki: İbrahim’in (a.s.) dinine uymaya teşvik eder. Zira Allah Teala katında “Halil” olarak isimlendirilmeye hak kazanacak kadar O’na yakın olan bir kimsenin yoluna uymak, en büyük himmet ve gayretin hedefi ve gözlerin dikildiği en yüksek şeref olmaya layıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Demek ki Allah’ın bizi dost edinmesi için bunları yapmamız gerekmektedir. Kendimizi Allah’a teslim edeceğiz ve muhsin olacağız.