وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً ٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَيْفَ | ve nasıl |
|
| 2 | تَأْخُذُونَهُ | onu alırsınız |
|
| 3 | وَقَدْ | andolsun |
|
| 4 | أَفْضَىٰ | geçmiş(içli dışlı olmuş)ken |
|
| 5 | بَعْضُكُمْ | bazınız |
|
| 6 | إِلَىٰ |
|
|
| 7 | بَعْضٍ | bazınıza |
|
| 8 | وَأَخَذْنَ | ve onlar almışlardı |
|
| 9 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 10 | مِيثَاقًا | te’minat |
|
| 11 | غَلِيظًا | sağlam |
|
İslâm’dan önce, kadının kusuru bulunmadığı halde ondan ayrılmak ve bir başka kadınla evlenmek isteyen erkekler bir yolunu bulup ödedikleri mehri de geri almak isterlerdi. Bu durumda kadın hem eşini, yuvasını ve maişetini hem de bir süre geçimine medar olacak mehrini kaybetmiş olurdu. Erkeklerin bu amaçlarına ulaşabilmek için kullandıkları yollardan biri de kadına iftira atmak, onu birtakım kötü huy ve davranışlar içinde göstermekti. Kadınlar bu tehdit karşısında yılar, böyle bir lekeden kurtulabilmek için mehirlerini geri vermeye razı olurlardı. İslâm, bu zalimce davranışları yasaklamış, evlenme akdini “ağır sorumluluklar yükleyen bir ahid, sapasağlam bir sözleşme” olarak nitelemiş, evlilik birliği içinde geçen güzel günlerin hâtırasını kirletmenin çirkinliğine işaret etmiştir.
“Yüklerle mehir vermiş olsanız dahi” ifadesindeki “yüklerle” kelimesi, âyette geçen kıntâr kelimesinin karşılığı olarak seçilmiştir. Arapça’da kıntâr, Türkçemiz’deki “çuvalla altın, bir çuval altın” deyiminde olduğu gibi çokluktan kinayedir. Kelimenin lugat mânaları arasında “bir öküzün derisi dolusunca” mânası da vardır. Tefsirci ve fıkıhçılar, “Kur’ân-ı Kerîm’de, câiz olmayan bir şey örnek olarak da zikredilmez” kaidesinden yola çıkarak ve bu âyete dayanarak kadınlara verilecek mehrin üst sınırının bulunmadığını ileri sürmüştür. Gerçi Hz. Peygamber mehir konusunda aşırı gidilmemesini istemişlerdir, fakat bu bir tavsiyeden ibarettir ve imkânı olanların çok mehir vermelerine engel değildir. İnsanların bu izni kötüye kullanmaları ve mehir ödeme konusunda âdeta yarışa girmeleri yoksulların evlenmelerini güçleştirdiği için Hz. Ömer, mehrin üst sınırını 400 dirhem (1280 gram) gümüş olarak belirlemiş, mescidde minbere çıkarak bu kararını açıklamıştı. Bunu işiten Kureyşli bir kadın mescide gelip halifeye itiraz etmiş, aralarında şu konuşma cereyan etmiştir:
– Ey müminlerin emîri! Allah’ın kitabı mı yoksa senin emrin mi uygulama önceliğine sahiptir?
– Tabii ki Allah’ın kitabı, niçin bunu soruyorsun?
– Sen biraz önce insanların fazla mehir ödemelerini yasakladın, halbuki Allah Teâlâ kitabında “... Onlardan birine yüklerle (çuvalla altın) mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın” buyurmaktadır.
Bunun üzerine Hz. Ömer, “Herkes Ömer’den daha bilgili”; bir başka rivayette “Doğru düşünen ve söyleyen bir kadın, hata eden bir başkan, Allah yardımcımız olsun!” demiş; ardından tekrar minbere çıkarak mescid tekilere şunları söylemiştir: “Sizi, kadınlara mehir verme konusunda aşırı gitmekten men etmiştim. Herkes kendi malında dilediğini yapsın, serbestsiniz” (İbn Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, II, 4-5; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 180).
Bu olay, yalnızca kadınlara verilecek mehrin üst sınırının belirlenmesi konusunda değil, İslâm’ın ilk yıllarında cemiyet içinde kadının konumu, rolü ve hakları konusunda da önemli ipuçları vermektedir.Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 38-39
Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “ Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ederim. Çünkü siz onların Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namuslarını Allah adına helal kıldınız.”
(Müslim,Hac 147 ;Darimi,Menasik 34;Ahmed b. Hanbel,Müsned,V,72)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Fedâ; Geniş yer. أفْضَى إلى إمْرَأَتِهِ (Hanımına vardı) sözü kinaye konusunda mübalağalı ve açık söze daha yakın ifadedir. Yüce Allah Nisa 21. ayette bu manaya yakın şekilde kullanmıştır. (Müfredat)
Kur’ân’ı Kerim’de sadece bu ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli fezâdır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
وَ istînâfiyyedir. كَيْف istifham harfi olup, hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. تَأْخُذُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَدْ اَفْضٰى cümlesi, تَأْخُذُونَهُ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. اَفْضٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. بَعْضُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰى بَعْضٍ car mecruru اَفْضٰى fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخَذْنَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru اَخَذْنَ fiiline mütealliktir. م۪يثَاقًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. غَل۪يظًا kelimesi م۪يثَاقًا ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفْضٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فضو ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
غَل۪يظًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İstifham ismi كَيْفَ , muzari sıygadaki تَأْخُذُونَهُ ‘deki failin mukaddem halidir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil sıygasında gelen cümle, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle her ne kadar istifham üslubunda gelmişse de anlam itibariyle, inkâr ve tevbih manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.
Ayrıca mütekellim Allah Teâlâdır. Cevap beklemek kastı olmaması dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal konumundaki وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ [Birbirinizle karı-koca hayatı yaşadınız.] sözünde اَفْضٰى fiili müminlere yüksek ahlakı göstermek için cimadan kinaye olarak gelmiştir.
Kelam cinsel ilişkiden kinaye olarak gelmiştir. Araplar bunu sadece cinsel ilişki gibi söylemeye utandıkları şeylerde kullanırlar. (https://tafsir.app/aljadwal/4/21)
وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقًا غَل۪يظًا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la hal cümlesi atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan م۪يثَاقًا ‘daki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
م۪يثَاقًا ‘ın sıfatı olan غَل۪يظًا , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
م۪يثَاقًا ‘ın maddi bir varlık sıfatı olan sert, katı manasındaki غَل۪يظًا ile sıfatlanması istiaredir. Misakın önemini artırmak için gelen bu ifadede ayrıca mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقًا غَل۪يظًا [Sizden kuvvetli bir söz aldılar.] cümlesindeki م۪يثَاقًا kelimesinde de istiare vardır. Allah Teâlâ burada م۪يثَاقًا lafzını şer’i akid manasında müstear olarak kullanmıştır.
تَأْخُذُونَهُ - اَخَذْنَ fiilleri arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَعْضٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
م۪يثَاقاً غَل۪يظاً [Katı bir söz] ifadesinde istiare vardır. Yüce Allah, maddî şeylerin özelliği olan katılık manasındaki غَل۪يظ kelimesini, ahde saygıyı, onun büyüklüğünü ve ağırlığını açıklamak gibi manevî bir şeyde müsteâr olarak kullandı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Hak Teâlâ’nın, “Onu nasıl alırsınız ki birbirinize karılıp katıldınız.” buyruğu bir taaccüb (hayret) ifadesidir. Yani “Hangi sebep ve şeyden dolayı böyle yapıyorsunuz!” Çünkü o kadın, kendisini sana adamış, kendisini senin için ve istifaden için sunmuş ve aranızda tam bir ülfet (yakınlık) ve sevgi meydana gelmiştir. Aklı olan kimseye, o hanımına gönül hoşluğu ile verdiği mehirden, kendisine bir şeyleri geri vermesini istemesi nasıl uygun düşer? Bu, hiç şüphe yok ki fıtratı bozulmamış ve dürüst kimselere kesinlikle uygun değildir, demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Müfessirler, bu ayetteki اَفْضٰى lafzının ne manaya geldiği hususunda şu iki görüşü zikrederler:
a) Buradaki اَفْضٰى , cima (cinsî münasebet)ten kinayedir. Bu, İbni Abbas, Mücahid ve Süddî'nin görüşü olup Zeccâc ve İbni Kuteybe’nin de tercihidir. Bu, aynı zamanda İmam Şafiî’nin görüşüdür. Çünkü Şafiî’ye göre koca, hanımıyla hiç cinsi münasebette bulunmadan önce onu boşarsa aralarında bir halvet-i sahîha (tam bir baş başa kalma) olsa dahi koca mehrin yarısını alabilir.
b) اَفْضٰى , hanımıyla cinsî münasebette bulunmasa bile kocanın onunla halvet-i sahihada kalması manasınadır. Kelbî, اَفْضٰى , ister cinsi münasebette bulunsun, ister bulunmasın, kocanın hanımıyla birlikte bir örtü (yorgan-yatak) içinde bulunmalarıdır.” der. Bu, Ferrâ'nın tercihi olup Ebu Hanife’nin de görüşüdür. Çünkü halvet-i sahiha, mehrin verilmesini gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bundan önceki inkâr ve tenfirden (nefret ettirmekten) sonra bu da anılan kadınların mallarını almamak için inkâr üstüne inkâr ve tenfir üstüne tenfirdir. İlaveten burada inkâr, o malı almanın keyfiyetine tevcih edilmiştir ki bu, onun tahakkukuna asla imkân olmadığını belirtmek içindir. Şu halde eğer gerçekleşmesi hiçbir suretle mümkün değilse var olmaktan nasibi kesinlikle yok demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)