بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ اَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً ٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | eğer |
|
| 2 | أَرَدْتُمُ | almak isterseniz |
|
| 3 | اسْتِبْدَالَ | başka |
|
| 4 | زَوْجٍ | bir eş |
|
| 5 | مَكَانَ | yerine |
|
| 6 | زَوْجٍ | bir eşin |
|
| 7 | وَاتَيْتُمْ | vermiş olsanız (dahi) |
|
| 8 | إِحْدَاهُنَّ | onlardan birine |
|
| 9 | قِنْطَارًا | kantarlarca (mal) |
|
| 10 | فَلَا |
|
|
| 11 | تَأْخُذُوا | geri almayın |
|
| 12 | مِنْهُ | ondan (verdiğinizden) |
|
| 13 | شَيْئًا | hiçbir şeyi |
|
| 14 | أَتَأْخُذُونَهُ | verdiğinizi alacak mısınız? |
|
| 15 | بُهْتَانًا | iftira ederek |
|
| 16 | وَإِثْمًا | ve günaha girerek |
|
| 17 | مُبِينًا | açıkça |
|
İslâm’dan önce, kadının kusuru bulunmadığı halde ondan ayrılmak ve bir başka kadınla evlenmek isteyen erkekler bir yolunu bulup ödedikleri mehri de geri almak isterlerdi. Bu durumda kadın hem eşini, yuvasını ve maişetini hem de bir süre geçimine medar olacak mehrini kaybetmiş olurdu. Erkeklerin bu amaçlarına ulaşabilmek için kullandıkları yollardan biri de kadına iftira atmak, onu birtakım kötü huy ve davranışlar içinde göstermekti. Kadınlar bu tehdit karşısında yılar, böyle bir lekeden kurtulabilmek için mehirlerini geri vermeye razı olurlardı. İslâm, bu zalimce davranışları yasaklamış, evlenme akdini “ağır sorumluluklar yükleyen bir ahid, sapasağlam bir sözleşme” olarak nitelemiş, evlilik birliği içinde geçen güzel günlerin hâtırasını kirletmenin çirkinliğine işaret etmiştir.
“Yüklerle mehir vermiş olsanız dahi” ifadesindeki “yüklerle” kelimesi, âyette geçen kıntâr kelimesinin karşılığı olarak seçilmiştir. Arapça’da kıntâr, Türkçemiz’deki “çuvalla altın, bir çuval altın” deyiminde olduğu gibi çokluktan kinayedir. Kelimenin lugat mânaları arasında “bir öküzün derisi dolusunca” mânası da vardır. Tefsirci ve fıkıhçılar, “Kur’ân-ı Kerîm’de, câiz olmayan bir şey örnek olarak da zikredilmez” kaidesinden yola çıkarak ve bu âyete dayanarak kadınlara verilecek mehrin üst sınırının bulunmadığını ileri sürmüştür. Gerçi Hz. Peygamber mehir konusunda aşırı gidilmemesini istemişlerdir, fakat bu bir tavsiyeden ibarettir ve imkânı olanların çok mehir vermelerine engel değildir. İnsanların bu izni kötüye kullanmaları ve mehir ödeme konusunda âdeta yarışa girmeleri yoksulların evlenmelerini güçleştirdiği için Hz. Ömer, mehrin üst sınırını 400 dirhem (1280 gram) gümüş olarak belirlemiş, mescidde minbere çıkarak bu kararını açıklamıştı. Bunu işiten Kureyşli bir kadın mescide gelip halifeye itiraz etmiş, aralarında şu konuşma cereyan etmiştir:
– Ey müminlerin emîri! Allah’ın kitabı mı yoksa senin emrin mi uygulama önceliğine sahiptir?
– Tabii ki Allah’ın kitabı, niçin bunu soruyorsun?
– Sen biraz önce insanların fazla mehir ödemelerini yasakladın, halbuki Allah Teâlâ kitabında “... Onlardan birine yüklerle (çuvalla altın) mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın” buyurmaktadır.
Bunun üzerine Hz. Ömer, “Herkes Ömer’den daha bilgili”; bir başka rivayette “Doğru düşünen ve söyleyen bir kadın, hata eden bir başkan, Allah yardımcımız olsun!” demiş; ardından tekrar minbere çıkarak mescid tekilere şunları söylemiştir: “Sizi, kadınlara mehir verme konusunda aşırı gitmekten men etmiştim. Herkes kendi malında dilediğini yapsın, serbestsiniz” (İbn Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, II, 4-5; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 180).
Bu olay, yalnızca kadınlara verilecek mehrin üst sınırının belirlenmesi konusunda değil, İslâm’ın ilk yıllarında cemiyet içinde kadının konumu, rolü ve hakları konusunda da önemli ipuçları vermektedir.Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 38-39
Malın bir ölçüsü olarak kullanılan kantar lafzı ise köprüye benzetilerek, hayatın geçimini sağlayacak kadar olanına denir. (Müfredat) İbranice ve Aramice'den geçmiştir. (Et-Tahkik)
Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte toplam 4 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli kantardır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَدْتُمُ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. اسْتِبْدَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. زَوْجٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَكَانَ mekân zarfı, masdar olan اسْتِبْدَالَ ‘e mütealliktir. زَوْجٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ haliyyedir. اٰتَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. اِحْدٰيهُنَّ mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قِنْطَارًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَأْخُذُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُ car mecruru تَأْخُذُوا fiiline mütealliktir. شَيْـًٔا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَدْتُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
اٰتَيْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. تَأْخُذُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بُهْتَانًا hal olup fetha ile mansubdur. اِثْمًا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مُب۪ينًا kelimesi اِثْمًا ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينًا ; ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَارًا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَكَانَ mekan zarfı, masdar vezninde gelen اسْتِبْدَالَ ‘ye mütealliktir.
Her iki زَوْجٍ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında adet ifade eder. Tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَ ’la gelen وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَارًا cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İkinci mef’ûl olan قِنْطَارًا kelimesinin nekreliği teksir içindir.
فَ karinesiyle gelen فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـًٔا şeklindeki cevap cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْهُ car-mecruru ihtimam için, mef’ûl olan شَيْـًٔا ‘e takdim edilmiştir
شَيْـًٔا ’deki tenvin kıllet ifade eder. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre umum ve şumûle işarettir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَارًا [Onlardan birine yığınla mal vermiş olsanız.] ibaresinde mübalağa sanatı vardır. İşin önemini vurgular.
اِحْدٰيهُنَّ ’deki zamir kadınlara racidir. O, kocasının kendisinden ayrılmak istediği kadındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İlgili ayetler incelendiğinde زوجة kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür:
Allah’ın dinine inanmada birlik - Nikâhlı olmak- Sadakat - Üreme imkânı bulunmak.
امْرَاَتَ kelimesi زوج için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır:
- İhanet (aldatma) - Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık - Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) - Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen زوجة ve امْرَاَتَ Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)
اَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً
Ayetin ikinci cümlesi istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Hemze inkârî manada istifham harfidir. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاِثْماً , fiilin failinden hal konumundaki بُهْتَاناً ‘e atfedilmiştir. Cihet-i camiâ, tezayüftür.
بُهْتَاناً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
بُهْتَانًا ve اِثْمًا kelimeleri arasında mürâât- nazîr sanatı, اَتَأْخُذُونَ - لَا تَأْخُذُوا kelimeleri arasında ise iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مُب۪يناً kelimesi اِثْماً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
بُهْتَانًا , iftira atmak manasındadır. Bakara Suresi’nde فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ (Kâfir şaşırıp kaldı.) şeklinde geçmiştir.
Beyzâvî, erkeklerin, boşadıkları hanımlarına verdikleri mehri geri almamalarının istendiği bu ayetteki istifhamın inkâr ve tevbih anlamında olduğunu, devamındaki ayette de كَيْفَ soru edatının “mehrin geri alınmasını inkâr” manasına kullanıldığını ifade eder. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Hak Teâlâ’nın, “Nasıl olur da onu alırsınız!” buyruğunun başındaki istifham, “Böyle şey olmaz.” manasında istifham-ı inkârî olup “Şer’an ve aklen kabîh (kötü ve çirkin) olduğu ortada iken siz böyle bir şeyi nasıl olur da yaparsınız!” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki بُهْتَانًا kelimesi niçin mansub kılınmıştır? Bu hususta şu ihtimaller vardır:
a) Zeccâc, bu kelimenin “hal” makamında kullanılmış bir mefûl-ü mutlak olduğunu söylemiştir. Buna göre mana, “Siz o malı, bühtan edici ve günaha girici olarak mı alırsınız?” şeklinde olur.
b) Keşşâf sahibi ise şöyle demektedir: “Bu kelimenin her ne kadar hakikatta bir sebep olmasa da mef’ûl-un leh olduğu için mansub olmuş olması da muhtemeldir. Bu, tıpkı senin “Korktuğu için savaştan geri durdu.” sözünde olduğu gibidir.
c) Bu kelime, başındaki harfi cer hazfedilmiş olduğu için mansub kılınmıştır, yani “bühtan ile” takdirindedir.
d) Burada bir hazif vardır ve takdiri, “O malı bir bühtan ve bir günah olarak alıyorsunuz.” şeklindedir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً ٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَيْفَ | ve nasıl |
|
| 2 | تَأْخُذُونَهُ | onu alırsınız |
|
| 3 | وَقَدْ | andolsun |
|
| 4 | أَفْضَىٰ | geçmiş(içli dışlı olmuş)ken |
|
| 5 | بَعْضُكُمْ | bazınız |
|
| 6 | إِلَىٰ |
|
|
| 7 | بَعْضٍ | bazınıza |
|
| 8 | وَأَخَذْنَ | ve onlar almışlardı |
|
| 9 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 10 | مِيثَاقًا | te’minat |
|
| 11 | غَلِيظًا | sağlam |
|
Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “ Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ederim. Çünkü siz onların Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namuslarını Allah adına helal kıldınız.”
(Müslim,Hac 147 ;Darimi,Menasik 34;Ahmed b. Hanbel,Müsned,V,72)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Fedâ; Geniş yer. أفْضَى إلى إمْرَأَتِهِ (Hanımına vardı) sözü kinaye konusunda mübalağalı ve açık söze daha yakın ifadedir. Yüce Allah Nisa 21. ayette bu manaya yakın şekilde kullanmıştır. (Müfredat)
Kur’ân’ı Kerim’de sadece bu ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli fezâdır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
وَ istînâfiyyedir. كَيْف istifham harfi olup, hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. تَأْخُذُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَدْ اَفْضٰى cümlesi, تَأْخُذُونَهُ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. اَفْضٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. بَعْضُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰى بَعْضٍ car mecruru اَفْضٰى fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخَذْنَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru اَخَذْنَ fiiline mütealliktir. م۪يثَاقًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. غَل۪يظًا kelimesi م۪يثَاقًا ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفْضٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فضو ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
غَل۪يظًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İstifham ismi كَيْفَ , muzari sıygadaki تَأْخُذُونَهُ ‘deki failin mukaddem halidir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil sıygasında gelen cümle, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle her ne kadar istifham üslubunda gelmişse de anlam itibariyle, inkâr ve tevbih manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.
Ayrıca mütekellim Allah Teâlâdır. Cevap beklemek kastı olmaması dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal konumundaki وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ [Birbirinizle karı-koca hayatı yaşadınız.] sözünde اَفْضٰى fiili müminlere yüksek ahlakı göstermek için cimadan kinaye olarak gelmiştir.
Kelam cinsel ilişkiden kinaye olarak gelmiştir. Araplar bunu sadece cinsel ilişki gibi söylemeye utandıkları şeylerde kullanırlar. (https://tafsir.app/aljadwal/4/21)
وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقًا غَل۪يظًا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la hal cümlesi atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan م۪يثَاقًا ‘daki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
م۪يثَاقًا ‘ın sıfatı olan غَل۪يظًا , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
م۪يثَاقًا ‘ın maddi bir varlık sıfatı olan sert, katı manasındaki غَل۪يظًا ile sıfatlanması istiaredir. Misakın önemini artırmak için gelen bu ifadede ayrıca mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقًا غَل۪يظًا [Sizden kuvvetli bir söz aldılar.] cümlesindeki م۪يثَاقًا kelimesinde de istiare vardır. Allah Teâlâ burada م۪يثَاقًا lafzını şer’i akid manasında müstear olarak kullanmıştır.
تَأْخُذُونَهُ - اَخَذْنَ fiilleri arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَعْضٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
م۪يثَاقاً غَل۪يظاً [Katı bir söz] ifadesinde istiare vardır. Yüce Allah, maddî şeylerin özelliği olan katılık manasındaki غَل۪يظ kelimesini, ahde saygıyı, onun büyüklüğünü ve ağırlığını açıklamak gibi manevî bir şeyde müsteâr olarak kullandı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Hak Teâlâ’nın, “Onu nasıl alırsınız ki birbirinize karılıp katıldınız.” buyruğu bir taaccüb (hayret) ifadesidir. Yani “Hangi sebep ve şeyden dolayı böyle yapıyorsunuz!” Çünkü o kadın, kendisini sana adamış, kendisini senin için ve istifaden için sunmuş ve aranızda tam bir ülfet (yakınlık) ve sevgi meydana gelmiştir. Aklı olan kimseye, o hanımına gönül hoşluğu ile verdiği mehirden, kendisine bir şeyleri geri vermesini istemesi nasıl uygun düşer? Bu, hiç şüphe yok ki fıtratı bozulmamış ve dürüst kimselere kesinlikle uygun değildir, demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Müfessirler, bu ayetteki اَفْضٰى lafzının ne manaya geldiği hususunda şu iki görüşü zikrederler:
a) Buradaki اَفْضٰى , cima (cinsî münasebet)ten kinayedir. Bu, İbni Abbas, Mücahid ve Süddî'nin görüşü olup Zeccâc ve İbni Kuteybe’nin de tercihidir. Bu, aynı zamanda İmam Şafiî’nin görüşüdür. Çünkü Şafiî’ye göre koca, hanımıyla hiç cinsi münasebette bulunmadan önce onu boşarsa aralarında bir halvet-i sahîha (tam bir baş başa kalma) olsa dahi koca mehrin yarısını alabilir.
b) اَفْضٰى , hanımıyla cinsî münasebette bulunmasa bile kocanın onunla halvet-i sahihada kalması manasınadır. Kelbî, اَفْضٰى , ister cinsi münasebette bulunsun, ister bulunmasın, kocanın hanımıyla birlikte bir örtü (yorgan-yatak) içinde bulunmalarıdır.” der. Bu, Ferrâ'nın tercihi olup Ebu Hanife’nin de görüşüdür. Çünkü halvet-i sahiha, mehrin verilmesini gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bundan önceki inkâr ve tenfirden (nefret ettirmekten) sonra bu da anılan kadınların mallarını almamak için inkâr üstüne inkâr ve tenfir üstüne tenfirdir. İlaveten burada inkâr, o malı almanın keyfiyetine tevcih edilmiştir ki bu, onun tahakkukuna asla imkân olmadığını belirtmek içindir. Şu halde eğer gerçekleşmesi hiçbir suretle mümkün değilse var olmaktan nasibi kesinlikle yok demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتاًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً۟ ٢٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تَنْكِحُوا | artık evlenmeyin |
|
| 3 | مَا |
|
|
| 4 | نَكَحَ | evlendiği |
|
| 5 | ابَاؤُكُمْ | babalarınızın |
|
| 6 | مِنَ |
|
|
| 7 | النِّسَاءِ | kadınlarla |
|
| 8 | إِلَّا | hariç |
|
| 9 | مَا | olanlar |
|
| 10 | قَدْ |
|
|
| 11 | سَلَفَ | geçmişte |
|
| 12 | إِنَّهُ | çünkü bu |
|
| 13 | كَانَ |
|
|
| 14 | فَاحِشَةً | edepsizliktir |
|
| 15 | وَمَقْتًا | ve (Allah’ın) hışm(ı)dır |
|
| 16 | وَسَاءَ | ve iğrenç |
|
| 17 | سَبِيلًا | bir yoldur |
|
Geniş Diyanet tefsiri icin :
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Nisâ-suresi/515/22-ayet-tefsiri
وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَنْكِحُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
نَكَحَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اٰبَٓاؤُ۬كُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ النِّسَٓاءِ car mecruru mahzuf mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir.
اِلَّا istisnâ edatı olup, istisna-i munkatı’a dır. Müşterek ism-i mevsûl مَا müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası قَدْ سَلَفَ ’dir. Aid zamir هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. سَلَفَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتاًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. فَاحِشَةً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. مَقْتًا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. سَب۪يلًا۟ failin naklettiği şeyin temyizi olup fetha ile mansubdur.
سَٓاءَ fiilinin zem anlamı taşıyan camid fiil olması da caizdir. Zem fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; سبيل ذلك النكاح (Bu nikâhın yolu) şeklindedir.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müstesna konumunda olan ayetteki ikinci müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan قَدْ سَلَفَ cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Burada direkt olarak “ana” kelimesi zikredilmemiştir. Çünkü bu o kadar çirkin bir olaydır ki bahsederken bile açık isimle değil kinaye ile bahsedilmiştir.
اٰبَٓاؤُ۬ [Babalar] kelimesi valid kelimesi gibi sadece baba için değil, dedeler için de kullanılır.
Buradaki مَا kelimesi الّٰذي manasındadır. Cins murad edilmiştir. Hafifliği sebebiyle من yerine مَا tercih edilmiştir. مَا ’nın mevsul manasıyla “babalarınızın hanımları ile nikâh yapmayın” manası da kesinleşmiş olur. Babanın bir kadınla nikâh akdi yapmış olması, oğlunun o kadınla hürmeti (haramlığı) nedeniyle evlenmemesi için kâfi bir sebeptir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنَ النِّسَٓاءِ tabirindeki مِنَ harfi beyaniyyedir.
لَا تَنْكِحُوا - نَكَحَ arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hallül-Akd kitabının müellifi es-Seyyid: “Bu; mana yoluyla yapılmış bir istisnadır. Çünkü [Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak daha önce geçenler müstesna…] ayeti, tahrîm ayetinden (Nisa/23) önce nazil olmuştur. Binaenaleyh daha önce olanlar affolunmuştur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Akıl sahibi olmayanlar için kullanılan مَا (o kadınlar ki..) harfinin مَنْ yerinde tercih edilmesi kadınların zatı itibarıyla değil vasıfları (nikâhları) itibariyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ebu Hanife, “Bir kimsenin, babasının zina ettiği bir kadınla evlenmesi haramdır.” derken Şafiî “haram değildir” demiştir. Ebu Hanife bu ayetle istidlal ederek şöyle demektedir: “Çünkü Allah Teala insanı, babasının nikâhladığı bir kadını nikâhlamaktan nehyetmiştir. Nikâh, cinsî münasebetten ibarettir. Binaenaleyh bu ayet, insanı, babasının cinsî münasebette bulunduğu kadını nikâhlamaktan nehyetmiştir. Biz, şu sebeplerden dolayı nikâhın cinsi münasebette bulunmaktan ibaret olduğunu söyledik:
1. Cenab-ı Hak, [Yine erkek, zevcesini (üçüncü defa olarak) boşarsa ondan sonra kadın, kendinden başka bir kocayı nikâhlamadıkça ona helal olmaz.] (Bakara Suresi, 230) buyurmuş, böylece bu nikâhı karıya nispet etmiştir. Halbuki karıya nispet edilen nikâh akid değil cinsî münasebette bulunmaktır. Çünkü insanın, bizzat kendi zevcesiyle evlenmesi mümkün değildir. Çünkü hasıl-ı tahsil imkânsızdır. Bir de, bu ayette nikâh ile kastedilen nikâh akdi olsaydı, o zaman sırf akid ile (üç talak ile boşanan kadın ilk kocasına) helal olması gerekirdi. Böyle olmadığına göre biz bu ayette nikâhlar kastedilenin, nikâh akdi olmadığını anlamış oluruz. Böylece de bunun, “cinsî münasebet”te bulunmak olduğu açık bir biçimde ortaya çıkar. Çünkü aralarında bir fark bulunduğunu hiç kimse söylememektedir.
2- Hak Teâlâ, [Yetimleri nikâha erdikleri zamana kadar deneyin… (Nisa Suresi, 6)] buyurmuştur. Burada “nikâh” sözünden kastedilen, nikâh akdi değil cinsî münasebettir. Zira, “akîd” yapma ehliyeti devamlı olarak mevcuttur.
3- Cenab-ı Hak, [Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikâhlamaz. (Nur Suresi, 3)] buyurmuştur. Binaenaleyh eğer buradaki “nikâh” sözünden maksad nikâh akdi olsaydı, o zaman yalan söylenmiş olması gerekirdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتاًۜ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini ve sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتاً cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَقْتاً , nakıs fiil كَانَ ‘nin haberi olan فَاحِشَةً ‘ne atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezayüftür.
مَقْتاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
وَسَٓاءَ سَب۪يلاً۟
وَ , istînâfiyyedir.
Mazi fiil sıygasındaki سَٓاءَ , zem fiilidir. Cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سَٓاءَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; سبيل ذلك النكاح (Bu nikâhın yolu) ’dir. سَب۪يلًا۟ temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnab sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
سَٓاءَ سَب۪يلاً۟ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr سَب۪يلًا۟ yol demektir, hissîdir. Müsteârun leh, rahatsız edici kötü durumdur, aklîdir. Bir sonuca ulaştırması bakımından nikah, yola benzetilmiştir.
Yapılan işin çirkinlik özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
فَاحِشَةً - مَقْتًاۜ - سَٓاءَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Son cümle yasağın illetini bildirir. Bu üç şey bir arada olunca artık o çirkinliğin son mertebesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰت۪ي ف۪ي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَٓائِكُمُ الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْۙ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۙ ٢٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | حُرِّمَتْ | haram kılındı |
|
| 2 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 3 | أُمَّهَاتُكُمْ | analarınız |
|
| 4 | وَبَنَاتُكُمْ | ve kızlarınız |
|
| 5 | وَأَخَوَاتُكُمْ | ve kızkardeşleriniz |
|
| 6 | وَعَمَّاتُكُمْ | ve halalarınız |
|
| 7 | وَخَالَاتُكُمْ | ve teyzeleriniz |
|
| 8 | وَبَنَاتُ | ve kızları |
|
| 9 | الْأَخِ | kardeş |
|
| 10 | وَبَنَاتُ | e kızları |
|
| 11 | الْأُخْتِ | kızkardeş |
|
| 12 | وَأُمَّهَاتُكُمُ | ve analarınız |
|
| 13 | اللَّاتِي |
|
|
| 14 | أَرْضَعْنَكُمْ | sizi emziren |
|
| 15 | وَأَخَوَاتُكُمْ | ve bacılarınız |
|
| 16 | مِنَ |
|
|
| 17 | الرَّضَاعَةِ | süt |
|
| 18 | وَأُمَّهَاتُ | ve anaları |
|
| 19 | نِسَائِكُمْ | karılarınızın |
|
| 20 | وَرَبَائِبُكُمُ | üvey kızlarınız |
|
| 21 | اللَّاتِي | olan |
|
| 22 | فِي |
|
|
| 23 | حُجُورِكُمْ | birleştiğiniz |
|
| 24 | مِنْ |
|
|
| 25 | نِسَائِكُمُ | karılarınızdan |
|
| 26 | اللَّاتِي |
|
|
| 27 | دَخَلْتُمْ | evlerinizde bulunan |
|
| 28 | بِهِنَّ |
|
|
| 29 | فَإِنْ | eğer |
|
| 30 | لَمْ |
|
|
| 31 | تَكُونُوا | olmamışsa |
|
| 32 | دَخَلْتُمْ | birleşmeniz |
|
| 33 | بِهِنَّ | onlarla |
|
| 34 | فَلَا | yoktur |
|
| 35 | جُنَاحَ | bir günah |
|
| 36 | عَلَيْكُمْ | üzerinize |
|
| 37 | وَحَلَائِلُ | ve karıları |
|
| 38 | أَبْنَائِكُمُ | oğullarınızın |
|
| 39 | الَّذِينَ |
|
|
| 40 | مِنْ | -den |
|
| 41 | أَصْلَابِكُمْ | kendi sulbünüz- |
|
| 42 | وَأَنْ |
|
|
| 43 | تَجْمَعُوا | ve almanız |
|
| 44 | بَيْنَ | bir arada |
|
| 45 | الْأُخْتَيْنِ | iki kızkardeşi |
|
| 46 | إِلَّا | ancak hariç |
|
| 47 | مَا | olanlar |
|
| 48 | قَدْ |
|
|
| 49 | سَلَفَ | geçmişte |
|
| 50 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 51 | اللَّهَ | Allah |
|
| 52 | كَانَ |
|
|
| 53 | غَفُورًا | çok bağışlayan |
|
| 54 | رَحِيمًا | çok esirgeyendir |
|
Sütanne, sütbaba (sütannenin çocuğunu doğurduğu ve bu doğumdan gelen sütü ile süt çocuğunu emzirdiği sırada evli bulunduğu kocası), sütkardeşler ve diğer bazı süthısımlarının –evlenmenin yasak olması bakımından– öz anne ve akraba gibi olmaları ilgili âyet ve hadislerle sabit olmuş, İslâm’a mahsus bir anlayış ve hükümdür. Çocuğun tabii olarak başka bir gıda ile beslenip gelişemediği bir çağında (ilk iki yaş) onu emziren kadın, tıpkı doğuran ana gibi çocuğun hayatının idamesini sağlamakta yani Allah Teâlâ çocuğun hayatının devamına sütanneyi vasıta kılmaktadır. Bu bakımdan emziren kadın anne kabul edilmiş, onunla ve bir kısım yakınlarıyla emen çocuğun evlenmesi haram kılınmıştır. Yine bu sebepledir ki, bazı âlimlere göre ilk iki yaşı içinde bile çocuk sütten kesilir, başka gıdalarla beslenir hale gelirse bundan sonra –henüz iki yaş dolmadığı halde– emzirme haram kılıcı olmaz (İbn Âşûr, IV, 297).
Müctehid ve müfessirlerin çoğuna göre haram kılan emzirmenin çağı çocuğun ilk iki yaşı ile sınırlıdır (Bakara 2/233). Buna karşılık, sahâbeden Hz. Âişe, müctehidlerden Leys b. Sa‘d gibi bazı âlimler, Hz. Peygamber’in bazı tasarruflarına bakarak bu konuda yaş sınırı bulunmadığı ve hangi yaşta olursa olsun emzirmenin evlenmeyi haram kılacağı kanaatine ulaşmışlardır. Peygamber’in diğer hanımları (ümmehâtü’l-mü’minîn) ve müctehidlerin çoğunluğu ise haklı olarak, bu konudaki uygulamaların özel ve geçici bir izin olduğu, başkalarına teşmil edilemeyeceği görüşünü benimsemişlerdir.
Müctehidlerin çoğuna göre iki yaşını doldurmamış çocuğun midesine inen bir yudum süt dahi “süthısımlığı” ilişkisi için yeterlidir. Bazı rivayetlere dayanarak bunu beş doyumluk emmeye kadar çıkaranlar olmuştur (Müslim, “Radâ‘”, 26-32; Ebû Dâvûd, “Radâ‘”, 9-11; bu konuda geniş bilgi için bk. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1985, II, 78-92).
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 43
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰت۪ي ف۪ي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَٓائِكُمُ الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ
Fiil cümlesidir. حُرِّمَتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. عَلَيْكُمْ car mecruru حُرِّمَتْ fiiline mütealliktir. اُمَّهَاتُكُمْ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ kelimeleri atıf harfi وَ ile اُمَّهَاتُكُمْ ’e matuftur.
الّٰت۪ٓي cemi müennes has ism-i mevsûl اُمَّهَاتُكُمْ ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَرْضَعْنَكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَرْضَعْنَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَخَوَاتُكُمْ atıf harfi وَ ’la اُمَّهَاتُكُمُ ’e matuftur. مِنَ الرَّضَاعَةِ car mecruru اَخَوَاتُكُمْ ’un mahzuf haline mütealliktir. اُمَّهَاتُ atıf harfi وَ ’la önceki اُمَّهَاتُكُمْ ’e matuftur. نِسَٓائِكُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
رَبَٓائِبُكُمُ atıf harfi وَ ’la اُمَّهَاتُ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الّٰت۪ٓي müfred müennes has ism-i mevsûl رَبَٓائِبُكُمُ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. ف۪ي حُجُورِكُمْ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ نِسَٓائِكُمُ car mecruru الّٰت۪ي ’nin mahzuf haline mütealliktir.
الّٰت۪ٓي cemi müennes has ism-i mevsûl نِسَٓائِكُمُ ’un sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası دَخَلْتُمْ بِهِنَّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
دَخَلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِهِنَّ car mecruru دَخَلْتُمْ fiiline mütealliktir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
حُرِّمَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَرْضَعْنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رضع ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْۙ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونُوا nakıs, نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı تَكُونُٓوا ‘nün ismi olarak mahallen merfûdur. دَخَلْتُمْ cümlesi, تَكُونُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. دَخَلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِهِنَّ car mecruru دَخَلْتُمْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
جُنَاحَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَیۡكُمۡ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
حَلَٓائِلُ atıf harfi وَ ’la اُمَّهَاتُ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. اَبْنَٓائِكُمُ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اَبْنَٓائِكُمُ ’un sıfatı olarak mahallen mecrurdur. مِنْ اَصْلَابِكُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ ile اُمَّهَاتُكُمْ ’e matuf olup, mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَجْمَعُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَ mekân zarfı تَجْمَعُوا fiiline mütealliktir. الْاُخْتَيْنِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için, cer alameti ى ‘dir.
اِلَّا istisnâ edatı olup, istisna-i munkatı’a dır. Müşterek ism-i mevsûl مَا müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası قَدْ سَلَفَ ’dir. Aid zamir هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. سَلَفَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. غَفُورًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
غَفُورًا - رَح۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰت۪ي ف۪ي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَٓائِكُمُ الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكُمْ , durumun önemini vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Birbirine matuf اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ kelimeleri temasül nedeniyle حُرِّمَتْ fiilinin faili olan اُمَّهَاتُكُمْ ‘a atfedilmiştir. Kelimeler arasında murâât-ı nazir sanatı ve derecelendirme vardır.
Nikahlamanın haram olduğu kişilerin sayılması, taksim sanatıdır.
اُمَّهَاتُكُمُ için sıfat konumunda olan müfret müennes has ism-i mevsûl الّٰت۪ٓي ‘nin sılası olan اَرْضَعْنَكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
رَبَٓائِبُكُمُ için sıfat konumunda olan ikinci ism-i mevsûl الّٰت۪ٓي ‘nin sılası mahzuftur. ف۪ي حُجُورِكُمْ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نِسَٓائِكُمُ için sıfat konumundaki üçüncü ism-i mevsûl الّٰت۪ٓي ‘nin sılası olan دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الّٰت۪ٓي - اُمَّهَاتُكُمْ - اَخَوَاتُكُمْ - بَنَاتُ - kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الرَّضَاعَةِ - اَرْضَعْنَكُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Haram olanların sayılması taksim sanatıdır.
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ [Analarınız size haram kılındı.] cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. Haram kılınan; annelerle evlenmektir. Burada muzâf hazfedilmiştir.
حُرِّمَتْ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
İzafetler, az sözle çok anlam ifadesi içindir.
الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ sözü, cinsî münasebetten kinayedir.
اُمَّهَاتُ kelimesi أُمَّةٍ veya أُمَّهَةٍ kelimesinin çoğuludur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
رَبَٓائِبُ kelimesi رَبِيبَةٍ kelimesinin çoğuludur. Bu kelime ise bir kimsenin hanımının başkasından olan kızı anlamına gelip, kelime manası “terbiye edilmiş” demektir. Çünkü bu kızı terbiye eden o adamdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette kan bağı ve süt bağının değeri çok iyi vurgulanmıştır.
رَبَٓائِبُكُمُ evlatlık demektir. İsm-i faildir ama mef’ûl manasında kullanılmıştır. İsme nakledildiği için tekil halinin sonuna ةِ gelmiştir. رَبَّ; eğitti demektir. Bir kadınla evlenip onun kızını kendi odasında yetiştirince evlatlık olur. Senin çocuğun gibi olur. Yetişkin bir kız çocuğu olarak geldiyse o bu konu dışında kalır. O kadınla boşanırsa o yetişkin kız çocuğu ile evlenebilir.
Allah Teâlâ çok merhametlidir ki hataya düşmeyelim diye bunları böyle detayları ile anlatmıştır.
Allah Teâlâ on dört sınıf kadının haram olduğunu, bu ayet-i kerime ile beyan etmiştir: Bunlardan yedisi nesep cihetinden haram olup şunlardır: Anneler, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ve kız kardeşin kızları… Diğer yedisi ise nesep cihetinden değildir. Bunlar süt anneler, süt kız kardeşler, karıların anaları, zifafa girmiş oldukları karılarının başka kocadan olan kızları, oğulların ve babaların hanımları -ancak ne var ki oğulların hanımlarının haram oluşu burada, babaların hanımlarının haram oluşu bir önceki ayette zikredilmiştir- ve iki kız kardeşi aynı anda nikâhı altında bulundurmak. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ [Size anneleriniz… haram kılındı.] ifadesinin anlamı, anneleriniz ile evlenmenin haram kılındığıdır. Tıpkı [Babalarınızın nikâhlamış olduğu kadınları nikâhlamayın. (Nisa Suresi, 22)] ayeti gibidir. Çünkü onların haram kılınmasından anlaşılan, onlarla evlenmenin haram olduğudur. İçkinin haram kılınmasından, içkinin içilmesinin haram olduğunun anlaşılması gibi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
a) Şüphe yok ki أم lafzıyla burada aslî anneler kastedilmiştir. Binaenaleyh aslî annelerin nikâhının haram oluşu, işte bu vecihten, bu ayetten anlaşılmış olur. Ama ninelerin nikâhının haram oluşu ise bu ayetten anlaşılmayıp aksine icma’dan elde edilmiştir.
b) Allah Teâlâ bu ayeti, her seferinde bir başka manayı kastederek iki defa îrad etmiştir. Ama biz أم lafzının aslî anneyi ifade etmede hakikat, nineleri ifade etmede ise mecaz olduğunu söylersek bu durumda tek bir lafzın aynı anda hem hakiki hem de mecazi manada kullanılamayacağı sabit olur. O zaman da أم lafzının, aslî anne ile nineleri ifadede hakikat olması halinde zikretmiş olduğumuz o iki izah şekli tekrar ortaya çıkar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Üslup nehiy uslubundan حُرِّمَتْ buyurularak haber üslubuna değiştirilmiştir. İbni Abbas cahiliye döneminde de, babaların eşlerinin haram olması ve iki kardeşle evli olmak dışında haramların var olduğunu bu nedenle iki kardeşle aynı anda evlenmeme hükmünün muzari sıygasıyla geldiğini söyler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْۙ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte اِنْ , cezm eden şart harfi, لَمْ cezm ve nefy harfidir. Şart cümlesi olan لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ , menfi muzari sıygada gelen nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. دَخَلْتُمْ بِهِنَّ cümlesi كَانَ ’nin haberidir
كَانَ ’nin haberinin, mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ , cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. جُنَاحَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْكُمْ ’ nin müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَ harfiyle gelen وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْ izafeti, ayetteki ilk اُمَّهَاتُكُمْ ’e matuftur.
اَبْنَٓائِكُمُ için sıfat konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ‘nin sılası mahzuftur. مِنْ اَصْلَابِكُمْ car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ cümlesi, masdar tevilinde yine ayetteki ilk اُمَّهَاتُكُمْ ’e atfedilmiştir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müstesna konumunda olan müşterek ism-i mevsûl olan مَا ’nın sılası olan قَدْ سَلَفَ cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
دَخَلْتُمْ ’un tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.
حُرِّمَتْ - حَلَٓائِلُ arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı bulunan لَا جُنَاح ve حَلَٓائِلُ kelimeleriyle حُرِّمَتْ kelimesi arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۙ
Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve tehdit ve içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir. Nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan غَفُورًا , رَح۪يمًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
غَفُورًا - رَح۪يمًا kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
“Ali Fahri Efendi Hoca’nın akaid dersinde, sırat bahsinde öğrencilerine söyledikleri:
Çocuklar, size tuhaf gelebilir belki, ama bilin ki, sıratın aynı, dünyada da vardır. Hocam, kıldan ince, kılıçtan keskin bu nasıl olur, diye aklınıza gelebilir. O, şeriattir, çocuklar. Dünyada şeriatin ahkâmını hakkıyla yaşamak, kıldan ince, kılıçtan keskin bir iştir. Şeriatte, nefse değil, hakka teslim olmak vardır. Hayatta en zor şey, benliğini, şehvetini, arzu ve isteklerini hakka teslim edebilmek; her işini hakka uygun işlemektir. Peygamberler bunun için gelmiş, kitaplar, şeriatler bunun için inmiştir. Şeriat, hakka teslim olmak demektir. İnsanı, insan eden şeriattir...” Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıraları
Allahım! Affetmeyi sevensin. Merhamet edenlerin en güzelisin. Bizleri merhametinle affet.
Allahım! Bildiğim bilmediğim her türlü kötülükten Sana sığınırım. Nimetlerinin nefsimi şımartmasından, nefsimin istekleriyle gaflete düşmekten ve nankörlükten Sana sığınırım. Senden, yine Sana sığınırım.
Allahım! İki cihanın sırat köprüsünden de imanımız sağlam, ayağımız kaymadan, tebessümle aydınlanmış yüzlerimizle geçmemizi nasip et. Şeriatini hakkıyla yaşayanlardan, Sana hakkıyla ve her şeyiyle teslim olmuş kullarından olmamızı nasip et. Bizi, bir an olsun nefsimize bırakma. Yalan ve yolunu şaşırmış laflara, simalara, hallere kanmamıza izin verme. Kitabı sağ elinden verilmiş, cehennem ateşi nedir bilmeden cennetine giren kullarından olmamızı nasip et.
Verdiğimiz her kararda, başladığımız her işte, attığımız her adımda, aldığımız her nefeste Sana emanetiz ve Senin yolundan ayrılmadan huzuruna gelenlerden olma duacısıyız.
Canımızı müslüman olarak al ve bizi salih kulların arasına kat!
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji