بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً ١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاللَّاتِي | ve kimseler |
|
| 2 | يَأْتِينَ | yapanlar |
|
| 3 | الْفَاحِشَةَ | fuhuş |
|
| 4 | مِنْ | -dan |
|
| 5 | نِسَائِكُمْ | kadınlarınız- |
|
| 6 | فَاسْتَشْهِدُوا | şahid getirin |
|
| 7 | عَلَيْهِنَّ | onlara karşı |
|
| 8 | أَرْبَعَةً | dört |
|
| 9 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 10 | فَإِنْ | eğer |
|
| 11 | شَهِدُوا | onlar şahidlik ederlerse |
|
| 12 | فَأَمْسِكُوهُنَّ | tutun (dışarı çıkarmayın) |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | الْبُيُوتِ | evlerde |
|
| 15 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 16 | يَتَوَفَّاهُنَّ | o kadınları alıncaya |
|
| 17 | الْمَوْتُ | ölüm |
|
| 18 | أَوْ | ya da |
|
| 19 | يَجْعَلَ | gösterinceye |
|
| 20 | اللَّهُ | Allah |
|
| 21 | لَهُنَّ | onların yararına |
|
| 22 | سَبِيلًا | bir yol |
|
15 ve 16. Ayetler geniş tefsiri için;
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Nisâ-suresi/508/15-16-ayet-tefsiri
Erbaa' ربع :أرْبَعَة (dört), رُبْع (dörtte bir), رُبَاع (dörder dörder) formlarının tümü aynı köktendir. Dört mevsimin dördüncüsü olan ilkbaharın ismidir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte toplam 22 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Rabia, erbain, rubai, murabba ve rubu’ dur. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. الّٰت۪ي cemi müennes has ism-i mevsul mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَأْت۪ينَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. الْفَاحِشَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ نِسَٓائِكُمْ car mecruru يَأْت۪ينَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اسْتَشْهِدُوا cümlesi, mübteda الّٰت۪ي ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. فَ harfi zaiddir. اسْتَشْهِدُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِنَّ car mecruru اسْتَشْهِدُوا fiiline mütealliktir.
اَرْبَعَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْكُمْ car mecruru اَرْبَعَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sayının temyizi mahzuftur. Takdiri, شهداء أو رجال şeklindedir.
اسْتَشْهِدُوا fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi شهد ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَهِدُوا şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اَمْسِكُو fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْبُيُوتِ car mecruru اَمْسِكُوهُنَّ fiiline mütealliktir.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَتَوَفّٰيهُنَّ muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel اَمْسِكُوهُنَّ fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur.
يَتَوَفّٰي elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمَوْتُ fail olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, ملائكة الموت (ölüm melekleri) şeklindedir. يَجْعَلَ fiili, atıf harfi اَوْ ile يَتَوَفّٰيهُنَّ fiiline matuftur.
يَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَهُنَّ car mecruru يَجْعَلَ fiiline mütealliktir. سَب۪يلًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْسِكُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi مسك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَتَوَفّٰي fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müfred müennes has ism-i mevsûl الّٰت۪ي, mübteda konumundadır.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması tahkir içindir.
Mevsûlü her zaman takibeden sılası olan يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ نِسَٓائِكُمْ car-mecruru يَأْت۪ينَ fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ [Fuhuş getirmek] ibaresinde istiare ve tecessüm sanatları vardır. Zina, elle tutulur, getirilip götürülen bir cisme benzetilmiştir.
مِنْ نِسَٓائِكُمْ tabirindeki مِنْ kısım bildirir.
Haber konumundaki فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْ cümlesi emir fiil sıygasında talebî inşâî isnaddır. Cümleye dahil olan فَ , mevsûlü şarta benzetmek için gelmiş zaid harftir.
مِنْكُمْ car mecruru اَرْبَعَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sayı temyizi mahzuftur. Takdiri شهداء أو رجال şeklindedir.
Teşrî’ üzerine teşrî’ olduğu için vav harfi atıf içindir. Kadınlarla ilgili hükme geri dönülmüştür. Çünkü Allah Teâlâ 4. ayette وآتُوا النِّساءَ صَدُقاتِهِنَّ نِحْلَةً buyurmuştur.
يَأْتِيانِها fiilindeki mansub ها zamiri de الْفَاحِشَةَ kelimesine aittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
Fahişe: Haddini aşmış, pek çirkin, aşırı edepsizlik demektir. الْفَاحِشَةَ de zinanın bir ismidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَة Cenab-ı Hakk’ın, fuhuş işlemeyi bu şekilde ifade etmesinde bir incelik vardır ki o da şudur: Cenab-ı Hak, mükellefi bu günahı işlemekten nehyedince O, mükellefe bunu yapma konusunda yardımcı olmaz, aksine mükellef sanki o işe kendiliğinden gitmiş ve onu sırf karakteri gereği seçip tercih etmiştir. (Fahreddin er-Razi)
Alimler, ayette geçen فَاحِشَة kelimesinin, zina olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Birçok çirkin fiilden daha fazla çirkin ve kabih olduğu için, zinaya “fahişe” ismi ıtlak edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Küfür (kâfir olmak) ve adam öldürmek, zinadan daha çirkin ve kabahatli bir fiildir. Halbuki, bu fiiller “fahişe” ismiyle adlandırılmamışlardır” denilirse, biz deriz ki: Kuvveler üçtür: Kuvve-i natıka, kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i şeheviyye. Kuvve-i natıkanın (düşünme kuvvetinin) bozulması; küfür, bidat ve bu ikisine benzeyen şeylerdir. Kuvve-i gadabiyyenin bozulması; adam öldürmek, kızmak ve benzeri şeylerdir. Kuvve-i şeheviyyenin bozulması ise; zina, livata, zamparalık ve bunlara benzeyen şeylerdir. Bu üç kuvvetin en adisi ve alçak olanı, şehevî kuvvetin fesada uğramasıdır.
Binaenaleyh onun fesada uğraması, hiç şüphesiz en adi bir fesat nev’i olmuş olur. İşte bu sebepten dolayı bu işe, hassaten “fahişe” ismi ıtlak edilmiştir. Allah ne murad ettiğini en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Araplar cansız varlıkların cem’i hakkında اَلَّتِى , canlıların cem’i hakkında ise اَللَّاتِى kelimesini kullanırlar. Cansızların cemisi, müfred bir şey gibidir. Ama, canlıların cemisi böyle değildir, aksine onlardan her biri, kendisinin dışında kalanlardan birtakım özellik ve niteliklerle ayrılmamışlardır.
Dört şahitten murad, dört erkek, mümin ve hür kimsedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)
فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan شَهِدُوا , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ cümlesi masdar tevilinde, حَتّٰى ile birlikte اَمْسِكُوهُنَّ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
الْمَوْتُ kelimesi يَتَوَفّٰيهُنَّ fiilinin faili yapılarak iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ [Onları ölüm alıncaya kadar] ifadesinde masdara isnad vardır. Mecazî aklîdir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Mecrur mahaldeki يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً cümlesi masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُنَّ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan سَب۪يلاً ‘deki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلًا [Allah onlara bir yol açıncaya kadar] cümlesinde hüküm vermek, yol açmak fiiliyle ifade edilerek istiare yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nasıl ki bir dağ tepesine çıkmak için yol açmak lazımdır, aksi halde çıkılmaz. Aynı şekilde İslami bir konuda da Allah Teâlâ bir hüküm vermezse sonuca varamayız.
يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ ifadesinde istiare vardır. Çünkü gerçekte can alan ölüm meleği olduğu için can alma manasındaki تَوَفّٰي fiili mecaz ve anlam genişlemesi (el-ittisa) yoluyla ölüme nispet edilmiştir. Çünkü تَوَفّٰي 'nin gerçek anlamı bedenlerden ruhları almaktır. (kabd-ı ervah). (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
اسْتَشْهِدُوا - شَهِدُوا arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَتَوَفّٰيهُنَّ - الْمَوْتُ kelimeleri arasında mürâât- nazîr sanatı vardır.
وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً ١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاللَّذَانِ | iki kişi |
|
| 2 | يَأْتِيَانِهَا | fuhuş yaparsa |
|
| 3 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 4 | فَاذُوهُمَا | onlara eziyet edin |
|
| 5 | فَإِنْ | eğer |
|
| 6 | تَابَا | tevbe eder |
|
| 7 | وَأَصْلَحَا | ve uslanırlarsa |
|
| 8 | فَأَعْرِضُوا | artık vazgeçin |
|
| 9 | عَنْهُمَا | onlardan |
|
| 10 | إِنَّ | çünkü |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah |
|
| 12 | كَانَ |
|
|
| 13 | تَوَّابًا | tevbeleri çok kabul edendir |
|
| 14 | رَحِيمًا | çok esirgeyendir |
|
وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İkil has ism-i mevsûl الَّذَانِ mübteda olup, ref alameti elif ’dir. İsm-i mevsûlun sılası يَأْتِيَانِهَا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَأْتِيَانِ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْكُمْ car mecruru يَأْتِيَانِ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
فَاٰذُوهُمَاۚ cümlesi, mübteda الَّذَانِ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ harfi zaiddir. اٰذُو fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَابَا şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. اَصْلَحَا fiili atıf harfi وَ ’la تَابَا ’ye matuftur.
اَصْلَحَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اَعْرِضُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُمَا car mecruru اَعْرِضُوا fiiline mütealliktir.
اٰذُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أذي ’dir.
اَصْلَحَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلح ’dir.
اَعْرِضُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عرض ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. تَوَّابًا kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
تَوَّابًا - رَح۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki … وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Ayetin ilk cümlesi mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müzekker müsenna has ism-i mevsûl وَالَّذَانِ , mübteda konumundadır. İsm-i mevsûlde kadını da ifade etmek üzere tağlib sanatı vardır.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, tahkir ifade eder.
Mevsulü her zaman takibeden sılası olan يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَأْتِيَانِهَا ibaresindeki أتي fiilinin fuhşa ait olan zamire isnad edilmesinde istiare sanatı vardır. Mübalağa ve tecessüm ifade eden bu üslupta fuhuş elle tutulur bir nesneye benzetilmiştir.
Haber olan فَاٰذُوهُمَا cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayet-i kerimede fahişe kelimesi yerine هَا zamiri gelmiştir. Bu; muktezâ-i zâhire uygun olmanın yanında, bu kelime kerih görüldüğü için tekrar ağza almamak için de olabilir.
فَاٰذُوهُمَا Yani miktarı size bırakılmış olmak üzere sözlü veya fiili azarlama ile terbiye ediniz. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan تَابَا , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen وَاَصْلَحَا cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şart cümlesine atfedilmiştir.
‘’Tövbe eder, hallerini düzeltirlerse’’ fiillerinin mazi gelişi vukuuna rağbet ettirmek içindir.
تَابَا - اَصْلَحَا fiilleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi اَعْرِضُوا عَنْهُمَا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَا [Onlardan yüz çevirin] tabiriyle melzum olan ''ceza vermekten vazgeçin'' manası kastedilmiştir.
Eğer onlar karşılaştıkları azar, eziyet gibi müeyyideler sebebiyle, yaptıklarından pişman olup tövbe eder ve kendilerini düzeltirlerse, artık siz de onlara uyguladığınız muameleyi kesin. Çünkü tövbe ve ıslah, zem ve cezayı kaldırır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ‘nin haberi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi olan كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi s.124)
كَان ’nin iki haberi olan تَوَّاباً ve رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Allah Teâlâ’ya ait iki haber olan تَوَّابًا - رَح۪يمًا sıfatlarının arasında و۬ olmaması bu sıfatların Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder. Bu kelimelerin ayetin konusuyla olan anlam bütünlüğü teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
تَوَّابًا - تَابَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تَوَّابًا - رَح۪يمًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَوَّاباً kelimesi, mübalağa ifade eden bir vezindir. Çünkü فعّال vezni, çokluk ifade eden bir kalıptır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi sayı 41)
Bu cümle, Allah Teâlâ'nın tövbeyi kabul etmesinin mutlak olmadığını, fakat burada belirtilen şart ile mukayyet olduğunu açıklıyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 2 | التَّوْبَةُ | tevbesi makbuldür |
|
| 3 | عَلَى | göre |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 5 | لِلَّذِينَ | şu kimselerin |
|
| 6 | يَعْمَلُونَ | yaparlar |
|
| 7 | السُّوءَ | bir kötülük |
|
| 8 | بِجَهَالَةٍ | cahillikle |
|
| 9 | ثُمَّ | sonra |
|
| 10 | يَتُوبُونَ | dönerler (tevbe ederler) |
|
| 11 | مِنْ | -ndan |
|
| 12 | قَرِيبٍ | hemen ardı- |
|
| 13 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 14 | يَتُوبُ | tevbesini kabul eder |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah |
|
| 16 | عَلَيْهِمْ | onların |
|
| 17 | وَكَانَ |
|
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | عَلِيمًا | bilendir |
|
| 20 | حَكِيمًا | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
17-18.Ayetler Diyanet tefsiri;
Âyette geçen “bilmeden” ifadesi, “yapılanın kötülük veya günah olduğunu bilmeden” mânasında olmayıp, “bildiği halde iradesine hâkim olamayan, bilgisini uygulamayan, nefsine uyup kötülük yapan” mânasında kullanılmıştır. İnsanlar yaşadıkları müddetçe tövbe kapısı açıktır. Ne zaman akılları başlarına gelir ve tövbe ederlerse Allah’ın, vaadinin gereği olarak bu tövbeyi kabul buyurması ve günahkâr kullarını affetmesi umulur, lutfundan beklenir. Günahkâr kişi hayatının son saniyelerine kadar tövbe etmez, dünya hayatından ümit kestikten ve gayb âlemine dahil bulunan berzah ve âhiretle ilgili bazı gerçekleri gördükten, hissettikten sonra henüz can vermeden tövbe ederse, bu tövbenin sebebi, gayba imana dayalı samimi pişmanlık olmayıp yüz yüze gelinen cezadan kurtulmaya yönelik bulunduğu, tekrar kulluk ve itaat imtihanına fırsat da kalmadığı için kabul edilmeyecektir. Kabul edilmeyen bir başka tövbe de hayatını, hak dini inkâr içinde geçirdikten sonra ölen ve âhiret âlemini gördükten sonra pişmanlık duyanların tövbesidir. Bu da gayba iman ve samimi pişmanlıktan kaynaklanmadığı için Allah tarafından kabul edilmeyecektir. Bu hükmü teyit eden başka âyetler de vardır (bk. Bakara 2/162; Âl-i İmrân 3/91).Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 34-35
Peygamber (sav):”Şüphesiz Allah, perde düşmedikçe kulun tövbesini kabul eder be onu affeder” buyurunca ashab-ı kiram:”Ey Allah’ın Rasûlü!Perde nedir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de (sav) şöyle buyurdu:” Perde,kişinin müşrik olarak ölmesidir.”
(Ahmed b. Hanbel , Müsned, V, 174)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Cehl جَهْلٌ üç çeşittir:
Birincisi insanın bilgiden yoksun olmasıdır. Asıl olan mana budur.
İkincisi bir şeye olduğundan başka biçimde inanmaktır.
Üçüncüsü ise bir şeye hak ettiğinden başka bir şekilde davranmaktır. Bunu yaparken ister doğru bir inanca sahip olsun, isterse yanlış bir inanca dayansın fark etmez. Namazı bilerek terk eden adam gibi.
Cahil Kavramı bazen yerme bağlamında gündeme gelir, hatta genelde bu anlamda kullanılır. Nadirense yerme anlamında kullanılmaz. 2/273 Ayeti buna örnek teşkil eder. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 24 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cahil, cühelâ, cehâlet, meçhul ve tecâhül(ü arif)tir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ
İsim cümlesidir. اِنَّمَا kaffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
التَّوْبَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri قبول التوبة şeklindedir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru التَّوْبَةُ ‘nün mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, فضل الله şeklindedir.
اَلَّذِينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle amilinin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. السُّٓوءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِجَهَالَةٍ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri, واقعين بجهالة şeklindedir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَتُوبُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَر۪يبٍ car mecruru يَتُوبُونَ fiiline mütealliktir. Mevsuf mahzuftur. Takdiri, من زمان قريب (yakın bir zaman) şeklindedir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَتُوبُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَتُوبُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru يَتُوبُ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَر۪يبٍ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا - حَك۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. التَّوْبَةُ mübtedadır, عَلَى اللّٰهِ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. التَّوْبَةُ maksur-mevsûf, عَلَى اللّٰهِ car-mecrurunun müteallakı olan haber maksurun aleyh-sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Burada yaptığı kötülükten sonra hemen tövbe edenlerin tövbesinin kabul olacağı bildirilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl, التَّوْبَةُ ‘un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِجَهَالَةٍ car-mecruru mahzuf hale mütealliktir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
بِجَهَالَةٍ ‘deki nekrelik nev içindir.
يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ cümlesi, takip ifade eden ثُمَّ harfiyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat olan مِنْ قَر۪يبٍ car-mecrurunun mevsûfu mahzuftur. Takdiri من زمان قريب (Yakın bir zamanda) şeklindedir. Kelimedeki nekrelik kıllet ifade eder. Mevsûfun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
‘’Allah tevbemi kabul etti’’ diyen kişi kendini düzeltir. Böyle düşünmeyenin artık kendini düzeltme ihtimali hiç olmaz.
[Kötülüğü cehaletle yapma] kaydı; bilerek yapmanın cezasının daha ağır olduğuna işaret ederken bir taraftan da ilme teşvik eder.
مِنْ قَر۪يبٍ tabirindeki مِنْ harfinin kısım bildirme manası da vardır. Yani ‘’yakın zamanın bir kısmında tövbe ederler’’ manasını taşır. Böylece sanki günahın işlendiği zamanla ölüme kadarki zaman yakın olarak isimlendirilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kişi ölümüne kadar herhangi bir zamanda tövbe ederse affolur demektir.
عَلى harfi mecazî isti’la için olup taahhüt ve tahakkuk manasında kullanılmıştır. بِجَهالَةٍ burada kötü muamele ve düşünmeden yapılan iş manasında gelmiştir. Bu kelime hilmin mukabilidir. Bunun dolayı zulüm için de kullanılır. مِن ibtidaiyye, قَرِيبٌ ise mahzuf bir kelimenin sıfatıdır. Yani: مِن زَمَنٍ قَرِيبٍ مِن وقْتِ عَمَلِ السُّوءِ (Kötü işi yapma vaktine yakın zaman) demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِجَهَالَةٍ (bilmeden) kelimesi hal konumunda olup “kötülüğü cahilce, ahmakça işleyenler” demektir. Çünkü çirkin şeyi işlemek hikmetin ve aklın sevk ettiği şeylerden değil, ahmaklık ve nefsanî isteğin sürüklediği şeylerdendir. Mücâhid’e [v. 103/721] göre kim Allah’a isyan ederse cehaletinden el çekinceye kadar cahildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Bil ki, Allah Teâlâ önceki ayette, fuhuş irtikâb edenler, tövbe edip hallerini iyileştirdiklerinde, onlardan eziyyetin kalkacağını zikredip, mutlak manada da kendisinin Tevvâb ve Rahîm olduğunu haber verince, bundan sonra tövbenin ne zaman yapılacağını, şartını zikretmiş, insanları, günahda ısrar ettikleri bir sırada kendilerine ölüm gelmeden önce, onları hemencecik tövbe etmeye teşvik etmiştir; zira ölüm esnasında yapacakları tövbe onlara fayda vermeyecektir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah’a isyan eden herkes cahil; yaptığı o fiil ise cehalet diye adlandırılır.
Rabbine isyan eden kimseye cahil denilmesinin sebebi şudur: Şayet bu kimse, kendisinde mükâfaat ve cezanın ne olduğu hususundaki bilgisini kullanmış olsaydı bu günahı işlemez, ona yeltenemezdi. Binaenaleyh, o bu ilmini kullanmayınca, sanki hiç ilmi yokmuş gibi olur. İşte bu sebepten dolayı da, Rabbine isyan eden kimseye cahil denilir. Bu izaha göre, insanın yaptığı şeyin günah olduğunu bilerek veya bilmeyerek işlediği her masiyet ve günah cehalet mefhumuna dahildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مِنْ “ibtidaî gaye” manasını ifade etmektedir. Yanî, “Onun tövbeye başlaması, günahta ısrar edenler zümresine dahil olmaması için, hemen günahın peşinde başlar” demektir.
مِن edatının “teb’iz” için olduğu da söylenmiştir. Yani, “Onlar yakın bir zaman içinde tövbe ederler” demektir. Buna göre Cenab-ı Hak sanki, isyanın meydana geldiği zaman ile, ölümün gelip çattığı zaman arasındaki müddeti, “yakın zaman” olarak adlandırmıştır. Bu sebeple insan, bu arada kalan zaman dilimlerinin herhangi bir diliminde tövbe ederse, bu yakın bir zamanda tövbe etmiş olur. Aksi halde o, uzak bir zamanda tövbe eden olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Şayet مِنْ قَر۪يبٍ ifadesindeki مِنْ ’in anlamı nedir?” dersen şöyle derim: مِنْ kısmilik / ba‘ziyet ifade eder, yani yakın zaman diliminin bir kısmında tevbe edenler demektir. Allah adeta günahın ortaya çıkmasından ölümün gelip çatmasına kadar ki zamanı yakın zaman olarak adlandırmaktadır. Kişi bu söylediğimiz zaman diliminin hangi parçasında tevbe ederse etsin, ‘yakında’ tevbe etmiştir, aksi halde ise tevbeyi geciktirmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ
Cümle, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenlere tazim ifade eder.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi ise hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Müsned cümlesinde müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek ve korkuyu artırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَتُوبُونَ - التَّوْبَةُ - يَتُوبُ kelimeleri arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tevbe etti anlamındaki توب fiilinin عَلَيْ harfi ile gelerek ‘tevbesini kabul etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.
Ayette kullanılan عَلَى ile Allah’ın tövbeleri kabul ederken kullarının cahilliklerine şefkatle muamele etmesinin bir gereklilik olduğu anlamı çıkmaktadır. Allah da üzerine düşeni muhakkak yapacaktır. Tövbelerin kabulünü de bir gereklilikle ifade etmişse o halde O, bunu da yerine getirecektir. (Hasan Uçar, Kur’ân-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak, yüceliğine dikkat çekmek için için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
عَل۪يماً حَك۪يماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَل۪يمًا - بِجَهَالَةٍ arasında tıbâk-ı îcab sanatı, عَل۪يمًا - يَعْمَلُونَ kelimeleri arasında ise cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ ifadesi, “Bilmeyerek bir günah işleyip de, sonra da hemen ondan tövbe edip, o günahta ısrar etmeyi terkederek istiğfarda bulunan kimseler hakkında, tövbe etmeye iletmek, ona irşad etmek ve bu tövbe hususunda tövbe edenlere yardım etmek, ancak Allah’adır...” anlamındadır. Daha sonra da Cenab-ı Hak, فَاُولٰئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ buyurmuştur. Yani, “Durumu böyle olan bu kul tövbe ettiğinde, Allah onun tövbesini kabul eder” demektir. Buna göre birinci ifadeyle tövbeye muvaffak kılması; ikinci ifadeyle de yapılan tövbeyi kabul etmesi kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Uzaktakileri işaret eden "اُولٰئِكَ" nin kullanılmış olması onların zikirlerinden sonra araya fasıla girdiğindendir. Bu işaretteki hitap, Resûlüllah (s.a.v)’e ya da hitaba ehil herkes içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allahu Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Onların (ayette zikri geçen ve bilmeden kötülük edip günah işleyenlerin) tevbeye olan azmini bilendir, hakîmdir. Allah Teâlâ burada pişmanlığın tövbe olduğuna hükmetti.” Tevbede esas olan hemen pişman olmak ve günahı tekrar etmemektir. Böyle olan kulunun samimiyetini de samimiyetsizliğini de –alîm ve hakîm esmâsı neticesinde Allah Teâlâ ilmiyle bilip, onun tövbesini kabul buyurandır.(Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَيْسَتِ | (geçerli) değildir |
|
| 2 | التَّوْبَةُ | tevbesi |
|
| 3 | لِلَّذِينَ | kimselerin |
|
| 4 | يَعْمَلُونَ | yapan(ların) |
|
| 5 | السَّيِّئَاتِ | kötülükler |
|
| 6 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 7 | إِذَا | zaman |
|
| 8 | حَضَرَ | gelip çattığı |
|
| 9 | أَحَدَهُمُ | kendilerine |
|
| 10 | الْمَوْتُ | ölüm |
|
| 11 | قَالَ | der |
|
| 12 | إِنِّي | muhakkak ben |
|
| 13 | تُبْتُ | tevbe ettim |
|
| 14 | الْانَ | şimdi |
|
| 15 | وَلَا | ve (değildir) |
|
| 16 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 17 | يَمُوتُونَ | ölenlere |
|
| 18 | وَهُمْ | olarak |
|
| 19 | كُفَّارٌ | kafir |
|
| 20 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 21 | أَعْتَدْنَا | hazırlamışızdır |
|
| 22 | لَهُمْ | onlar için |
|
| 23 | عَذَابًا | bir azab |
|
| 24 | أَلِيمًا | acı |
|
Son anda tevbe etmeye “Firavun tevbesi” denir.
Kur’ân’da iki kral zikredimiş, ikisi de helak olmuştur: Firavun ve Tubba kavmi kralı. İkisinin durumu birbirinin tam tersidir. Tubba kralı müslüman oluyor ama kavmi bunu kabul etmiyor. Duhan/37 ve Qâf/14 te geçiyor. Yine de onu kral olarak kabul etmeye de devam etmişler.
Firavun ise dalalete çağırıyor, kavmi de kabul ediyor. Tubba kralı hidayete çağırıyor ama kavmi kabul etmiyor.
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَيْسَتِ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. التَّوْبَةُ kelimesi لَيْسَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. اَلَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle لَيْسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّيِّـَٔاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ
Fiil cümlesidir. حَتّٰٓى ibtidâ harfidir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup قَالَ fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. حَضَرَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَضَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَحَدَهُمُ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمَوْتُ fail olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, أسباب الموت أو دواعيه şeklindedir. Şartın cevabı قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ ’dir.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavl, اِنّ۪ي تُبْتُ ’dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ى mütekellim zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُبْتُ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تُبْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. الْـٰٔنَ zaman zarfı, تُبْتُ fiiline mütealliktir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile önceki ism-i mevsule matuftur. İsm-i mevsûlun sılası يَمُوتُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَمُوتُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. كُفَّارٌۜ haber olup damme ile merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b)(إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette başlangıç edatı şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْتَدْنَا cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اَعْتَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru اَعْتَدْنَا fiiline mütealliktir. عَذَابًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَل۪يمًا kelimesi عَذَابًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْتَدْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عتد ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَل۪يمًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki اِنَّمَا التَّوْبَةُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Menfî nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. التَّوْبَةُ , nakıs fiil لَيْسَ ‘nin ismidir. لِلَّذ۪ينَ car-mecruru لَيْسَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl لِلَّذ۪ينَ ’ nin sıla cümlesi يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ cümlesiyle, önceki ayetteki اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
İtiraziye olarak fasılla gelen حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ cümlesinde حَتّٰٓى , ibtidâ harfi, اِذَا cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfıdır. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki terkip حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88.)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan اَحَدَكُمُ önemine binaen faile takdim edilmiştir.
حَضَرَ fiili, الْمَوْتُ ‘ya isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ölüme nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümlesinde haberin fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı, Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ ifadesindeki ism-i mevsûl, nefy harfiyle birlikte, önceki mevsûle matuftur. لَا zaiddir. Sılası olan يَمُوتُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُمْ كُفَّارٌ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
Mevsûller arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمَوْتُ - يَمُوتُونَ ve التَّوْبَةُ - تُبْتُ kelime grupları arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ [Onlardan birine ölüm gelince] sözünde hükmî mecaz veya istiare vardır.
وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ [...ölenlerin tövbesi de]َ ِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ [kötülükleri bile-isteye işleyenler] sözüne matuftur. Allah, tövbenin söz konusu olmaması bakımından, tövbeyi ölüm gelip çatıncaya kadar erteleyenlerle inkâr üzere ölenleri bir tutmuştur. Çünkü ölümün gelip çatması ahiret hallerinin başlangıcıdır. İnkâr üzere ölen kişi nasıl tövbe fırsatını kaçırmışsa tövbeyi erteleyip duran kişi de aynı durumdadır; her ikisi de mükellefiyet ve iradî tercih devrini aşmışlardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak, makbul olan tövbenin şartlarını zikredince, bunun peşinden makbul olmayan tövbenin izahını yapmıştır. ”Herhangi birine ta ölüm gelince…’’ ifadesi, “ölümün inmesinin ve yaklaşmasının alametleri gelince” demektir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allahu Teâlâ iki kısım tövbeden bahsetmiştir. Birinci kısım hakkında:
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ Allah katında (makbul olan) tevbe, kötülüğü ancak cehalet sebebiyle yapacakların tövbesidir...”] (Nisa, 17) buyurmuştur. Bu ifade, bunların tövbelerinin kabulünün gerekli olduğunu iş’âr etmektedir.
Hak Teâlâ ikinci kısım tövbe hakkında ise:
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذٖينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّپَاتِ [ (Yoksa makbul olan o tövbe), kötülükleri yapanların (tövbesi) değildir...”] (Nisa, 18) buyurmuştur ki bu ifade de, Allah’ın böylesi kimselerin tövbesini kabul etmeyeceğini kesin olarak göstermektedir. Binaenaleyh geriye, aklî taksimata göre, bu iki kısım arasında üçüncü bir kısmın daha bulunması kalmaktadır ki bu üçüncü kısım: Allah Teâlâ’nın, tövbelerini ne kabul edeceğini ne de reddedeceğini kesin olarak belirtmediği kimselerdir. Bu sebeple birinci kısım, bilmeden bir kötülük (günah) işleyenler; ikinci kısım da, ancak dehşetengiz şeyleri müşahede ettiklerinde tövbe edenler olunca, bu iki kısım arasında kalan ortadaki kısmın bir günahı bilerek işleyip ama sonra tövbe eden kimseler olması gerekir. Allah Teâlâ, işte bu kimselerin tövbelerini kabul veya reddedeceğini bildirmemiş, aksine onları meşîetine (dilemesine) bırakmıştır. Nitekim O, bunları bağışlamayı da meşîet-i ilâhîyesine bırakarak,[(Allah), (şirkten) başka günahı, dilediği kimseler için bağışlar] (Nisa, 48) buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ, ölüm esnasında görülen dehşetli hallere binaen “tövbe edenler”e, “kâfirler”i atfetmiştir. Matuf, matufun aleyhten başka bir şeydir. Bu da şatafat ehli olan fâsıkların (günahkârların) kâfir olmamalarını gerektirir.
(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
"السَّيِّپَاتِ / kötülükler" kelimesinin çoğul sıygası ile olması, kötülüklerin zaman içinde tekerrür etmesi itibariyledir; yoksa bundan bütün kötülük çeşitlerinin kastedildiği için değildir. وَلَا nefy / olumsuzluk harfinin tekrar edilmesi zımnen bildiriyor ki, bir fayda sağlamama itibariyle, tövbeyi tehir edenlerin hali kâfir olarak ölenlerin halinden de daha açıktır. Burada ölüm anına kadar tövbe etmeyenlerle kâfirlerden maksat, ya özellikle kâfirlerdir, ya da yalnız fâsıklardır. Buna göre kâfir olarak isimlendirilmeleri, durumlarının vehametini ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, اَعْتَدْنَا cümlesi haberdir. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve kınama içindir.
Müsned olan اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Ahirette karşılaşılacak şiddetli azabın vaat edildiği bu fiil cümlesinde, geçmiş zaman ifade eden mazi اَعْتَدْنَا (hazırladık) sıygasının kullanılması, o azabın şimdiden hazırlanmış olup kendilerini beklediğini işaret ederek, korkuyu artırmaktadır.
اَعَدَّ fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümi inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.
‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.
عَذَابًا ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde acı çektiren manasındaki اَل۪يماً ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
عَذَاباً ‘in sıfatı olan اَل۪يماً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
أَلِمَ kökünden gelen "elem" acı, ağrı; " اَل۪يماً " ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. ((Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
السَّيِّـَٔاتِۚ - كُفَّارٌۜ - عَذَابًا - اَل۪يمًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
أعْتَدْنَا fiili ifâl babında gelmiştir. İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. Bu fiilde gaibden mütekellime iltifat sanatı vardır.
اَعْتَدْنَا لَهُمْ [Onlar için … hazırladık!] ifadesi tehdit bakımından فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ ّٰ ayetindeki vaadin dengi ve karşılığıdır. Böylece, her iki durumun da mutlaka gerçekleşeceği ortaya çıkmış olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Uzak işareti olan اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin kullanılması, onların halinin çirkinliğinin son aşamaya vardığını ve kötülükteki mertebelerinin pek uzak olduğunu bildirmek içindir. Azabın bu şekilde vasıflandırılması, zat olarak da sıfat olarak da pek korkunç olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | يَحِلُّ | helal değildir |
|
| 6 | لَكُمْ | size |
|
| 7 | أَنْ |
|
|
| 8 | تَرِثُوا | miras yoluyla almanız |
|
| 9 | النِّسَاءَ | kadınları |
|
| 10 | كَرْهًا | zorla |
|
| 11 | وَلَا |
|
|
| 12 | تَعْضُلُوهُنَّ | onları sıkıştırmayın |
|
| 13 | لِتَذْهَبُوا | alıp götürmek için |
|
| 14 | بِبَعْضِ | bir kısmını |
|
| 15 | مَا | şeylerin |
|
| 16 | اتَيْتُمُوهُنَّ | onlara verdiğiniz |
|
| 17 | إِلَّا | dışında |
|
| 18 | أَنْ |
|
|
| 19 | يَأْتِينَ | yapmaları |
|
| 20 | بِفَاحِشَةٍ | edepsizlik |
|
| 21 | مُبَيِّنَةٍ | açık bir |
|
| 22 | وَعَاشِرُوهُنَّ | ve onlarla geçinin |
|
| 23 | بِالْمَعْرُوفِ | iyi |
|
| 24 | فَإِنْ | eğer |
|
| 25 | كَرِهْتُمُوهُنَّ | onlardan hoşlanmazsanız |
|
| 26 | فَعَسَىٰ | bilinki |
|
| 27 | أَنْ |
|
|
| 28 | تَكْرَهُوا | sizin hoşlanmadığınız |
|
| 29 | شَيْئًا | bir şeye |
|
| 30 | وَيَجْعَلَ | koymuş olabilir |
|
| 31 | اللَّهُ | Allah |
|
| 32 | فِيهِ | ona |
|
| 33 | خَيْرًا | hayır |
|
| 34 | كَثِيرًا | çok |
|
Diyanet geniş tefsiri için:
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Nisâ-suresi/512/19-ayet-tefsiri
Adale عَضَلَة (Kas) Sinirli, her türlü sert et demektir. Bu kelime mecazi olarak her türlü şiddetli engellemeler için kullanılır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de sadece 2 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli adaledir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا يَحِلُّ لَكُمْ ’dır.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَحِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. لَكُمْ car mecruru يَحِلُّ fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel fail olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَرِثُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النِّسَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَرْهًا hal olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْضُلُو fiili ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
لِ harfi, تَذْهَبُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle تَعْضُلُوهُنَّ fiiline mütealliktir.
تَذْهَبُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِبَعْضِ car mecruru تَذْهَبُوا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰتَيْتُمُوهُنَّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰتَيْتُمُو sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلَّٓا istisna edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, takdir edilmiş في harfi ceriyle mahzuf müstesna minhin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, لا يحلّ عضل النساء في كلّ حال إلّا حال إتيان الفاحشة المبيّنة şeklindedir.
يَأْت۪ينَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. بِفَاحِشَةٍ car mecruru يَأْت۪ينَ fiiline mütealliktir. مُبَيِّنَةٍ kelimesi فَاحِشَةٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Mansub muttasıl zamirler cemi müzekker muhatab mazi fiillere doğrudan doğruya gelmez. Bu fiiller ile söz edilen zamirle arasına bir و harfi getirilir. اٰتَيْتُمُوهُنَّ fiilinde olduğu gibi. Buna işba vavı - işba edatı denilir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْتُمُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُبَيِّنَةٍۚ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَاشِرُو fiili ن ‘un hazfıyla emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْمَعْرُوفِ car mecruru عَاشِرُوهُنَّ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. عَاشِرُوهُنَّ fiiline müteallık olması da caizdir.
عَاشِرُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi عشر ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمَعْرُوفِ ; sülâsi mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَرِهْتُمُو şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
عَسٰٓى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref haberini nasb eder. Burada tam fiil olarak amel etmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَسٰٓى ‘nın faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَكْرَهُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. شَیۡـࣰٔا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ vav-ı maiyyedir. يَجْعَلَ muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir.
يَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. ف۪يهِ car mecruru يَجْعَلَ fiiline mütealliktir. خَيْرًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَث۪يرًا kelimesi خَيْرًا ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mansub muttasıl zamirler cemi müzekker muhatab mazi fiillere doğrudan doğruya gelmez. Bu fiiller ile söz edilen zamirle arasına bir و harfi getirilir. كَرِهْتُمُوهُنَّ fiilinde olduğu gibi. Buna işba vavı - işba edatı denilir.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يرًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
İman edenlerin ismi mevsûlle ifade edilmesi, sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
Nianın cevabı olan لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهًا cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle haber üslubunda gelmiş olmasına rağmen yasaklama anlamı taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهًا cümlesi, masdar teviliyle لَا يَحِلُّ fiilinin faili konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَحِلُّ fiiline müteallik لَكُمْ car-mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Hal konumundaki كَرْهًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’anî edeptir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi يَٓا gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ
Cümle, وَ ’la لَا يَحِلُّ cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin yasak manası içermesi, bu atfı mümkün kılmıştır.
لَا تَعْضُلُوهُنَّ [Sıkıştırmayın] fiili, zor durumda bırakmayın anlamında müstear olmuştur.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı تَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ cümlesi, mecrur mahalde olup لَا تَعْضُلُوهُنَّ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَعْضِ ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan اٰتَيْتُمُوهُنَّ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اِلَّٓا istisna harfidir. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ cümlesi, masdar tevilinde takdir edilen في harf-i ceriyle birlikte umum halden istisna edilen mahzuf hale mütealliktir. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstisna munkatıadır. Istisna kadınların genel hallerindendir. Muttasıl olduğu da söylenmiştir.
مُبَيِّنَةٍ kelimesi فَاحِشَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ [Fuhuş getirmek] ibaresinde istiare ve tecessüm sanatları vardır. Zina, elle tutulur, getirilip götürülen bir cisme benzetilmiştir.
بِفَاحِشَةٍ kelimesindeki nekrelik nev ve tahkir ifade eder.
Verdi manasındaki أتي fiili, بِ harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ cümlesi atıf harfi وَ ’la …لَا يَحِلُّ لَكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Matufun aleyhin nehiy manası içermesi, bu atfı mümkün kılmıştır.
بِالْمَعْرُوفِۚ car-mecruru عَاشِرُوهُنَّ fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İstisna hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1- Bu, ahz-i emval (mal alma)dan yapılmış bir istisnadır.
2- Bu, Cenab-ı Hak'ın, "kendilerini evlerde alıkoyun" (Nisâ. 15) ayetinde geçen engelleme ve tutmadan istisnadır.
3- Bu istisnanın, Hak Teâlâ'nın, [onları zorlamayınız] buyruğundan bir istisna olması da mümkündür. Çünkü عْضُلُ kelimesi, hapsetmek anlamındadır. Binaenaleyh bu kelimenin manasına, o kadınları evlerde hapsetme hususu da dahildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hiçbir hal ve kârda, hiçbir vakitte, hiçbir sebeple, kadınlara mehir olarak verdiğiniz malların bir kısmını almak için onları nikâhınızda hapsetmeniz, onlara baskı uygulamanız size helal değildir. Meğer ki onlar fahiş bir fiil işlemiş olsunlar. Çünkü o takdirde sebep kendilerinden kaynaklanmış olur ve siz, hul' (mal karşılığı boşama) talep etmekte mazur sayılırsinız. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Maruf kelimesi, şeriatin ve insanlığın reddetmediği davranışlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِالْمَعْرُوفِ ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet) من معروف şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.
Surenin siyakındaki kadınlar hakkındaki hükümleri açıklamak için teşrî’ maksadıyla gelmiş bir istînaf cümlesidir. Hükümleri tesis ederek açıklayan bir istitrattır. Yani bu konuya girer, sonra geri döner. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan كَرِهْتُمُوهُنَّ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu edat şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Rabıta harfi فَ ile gelen فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً cümlesi mahzuf cevabın ta’lili yerindedir.
Takdiri: فاصبروا [sabredin] olan cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bu cümlenin şartın cevabı olduğu da söylenmiştir.
عَسٰى fiili tereccî harfidir. Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
عَسٰى fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53)
عَسٰٓى fiili aslında cezanın illetidir, onun yerine geçirilmiştir. Mana da şöyledir: ’’Eğer onlardan hoşlanmazsanız sabredin, olur ki hoşlanmadığınız şey sizin için daha hayırlı olur.’’ (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَكْرَهُوا شَيْـٔاً cümlesi, عَسٰٓى fiilinin faili konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ’deki nekrelik muayyen olmayan nev ifade eder.
Vav -ı maiyyenin dahil olduğu وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْرًا كَث۪يرًا cümlesi masdar teviliyle ayetin öncesinden oluşan masdar-ı müevvele matuftur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur ف۪يهِ , ihtimam için, mef’ûl olan خَيْرًا ‘e takdim edilmiştir. Car-mecrurun, iki mef’ûle müteaddi olan يَجْعَلَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlüne müteallik olduğu da söylenmiştir.
Mef’ûldeki nekrelik, tazim ve kesret ifade eder. كَث۪يرًا kelimesi خَيْرًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
كَث۪يرًا , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
كَرْهًاۜ - كَرِهْتُمُوهُنَّ - تَكْرَهُوا arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَسى fiili burada mecazî olarak yakınlık veya terecci içindir. أنْ تَكْرَهُوا ifadesi; iki mef'ûlun yerini almıştır. يَجْعَلُ fiili تَكْرَهُوا fiiline matuftur. Karînenin delaletiyle matuf ve matufun aleyhte yakınlık ve ümit manaları vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cahiliye erkekleri kadınlara kötü davranıyorlardı. İşbu ayetle kendilerine وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ [Onlarla iyi geçinin] denildi. [İyi] بِالْمَعْرُوفِۚ maruf ifadesi; vakit geçirme, harcama ve hoş sözler söylemede adil olmak demektir. “Kendilerinden hoşlanmıyorsanız” yani sırf hoşlanmamaktan dolayı onları boşamayın. Bazen nefis, dinî açıdan daha yararlı, övgüye daha layık, hayra daha yakın olandan bile hoşlanmaz da bunların zıttı olan şeyden hoşlanabilir. Bu bakımdan, kadınları salâh vesilelerini göz önünde bulundurarak [yani her iki tarafın da çıkarına / hayrına olacak şekilde] boşayın. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
"Hayır" manasındaki kelimenin tenvin ile خيراً şeklinde zikri de, bu hayrın zat olarak büyüklüğünü belirtir. Bu hayrın ayrıca çoklukla vasıflandırılması, sıfatının da büyüklüğünü bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَإنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ cümlesi, وعاشِرُوهُنَّ cümlesindeki emrin lazımını açıklayan bir tefrî’dir. Bu; kötü geçimin yasaklanmasıdır. Yani ‘kötü geçim için kerih görmek gibi bir sebep varsa’ demektir. فَعَسى أنْ تَكْرَهُوا cümlesi şartın cevabından naibdir. Durumun sebebidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yeryüzünün tam ortasında, dünyanın her köşesinden bakıldığında görülebilecek büyüklükte bir kapı varmış. Kalpleri heyecanlandıran, işlemelerle ve pırlantalarla bezeliymiş. Her gün, defalarca, kapının açık olduğunu ve herkesin gelebileceğini hatırlatan duyurular yapılırmış. Kimisi kulaklarını kapatır, duymazdan gelirmiş. Kimisi ise mümkün olduğunca her davete icabet edermiş. Bakanların kimisine şefkati, kimisine otoriteyi hatırlatırmış. Yürümeyi seçtiği bütün yolların sonu oraya çıkarmış. Yeter ki insan, oraya gitmeyi istesinmiş.
İnsanların bazısı, her fırsatta kapıya varırmış. Bazısı, istediğini söyler ama gidişini ertelermiş. Bazısı, görmezden gelir, bakınca aklının karışmasından korkarmış. Bazısı, alaya alır, neden gidecekmişim dermiş. Gidenlerin kimisi gözyaşlarıyla, kimisi umutlarıyla, kimisi korkularıyla ona doğru koşarmış.
Zaman zaman çoğunluğun dönüp baktığı bir sahne gerçekleşirmiş. Bu, hayat bahçesinden zorla atıldığı anda, hakikati gördüğü için kapıya varmak isteyenlerin haliymiş. Halbuki, onunkisi, belki de gelişlerin en değersiziymiş. Kapı yüzüne kapanırken, elleriyle ayaklarıyla engel olmaya çalışırmış. Muhafızları ‘biçare’ der, çekilsin diye vururmuş. Yalvarırmış: ‘beni de alın, nerelere gideyim’ diye bağırırmış. Muhafızlar: ‘nefesi tükenene dek hatırlamayanlar, unutulur’ dermiş. Tamamen kapandığında, hiçbir umudun kalmadığını anladığında, çaresizliğin çığlığı koparmış. Hakikati bilenlerin kalbi derinden titrer, bu hale düşmekten Allah’a sığınırmış. Cahiller ise ibret almaz, aynı hatayı tekrarlar ve aynı sahneyi oynarmış. Onun adı: Tövbe Kapısıymış.
Ey her şeyi bilen Allahım! Çaresiz kalmaktan ve umutsuzluğa düşmekten, Sana sığınırız. Bilerek veya bilmeyerek yaptığı her hatanın ardından affını isteyenlerden. Günaha yaklaştığını farkettiğinde yolunu değiştirenlerden. Son nefesi dahil, her nefesinde ‘Rabbim Allah’ diyenlerden. Ey hikmet sahibi olan Allahım! Halini düzeltenlerden. Tövbesi kabul olanlardan. Rızanı kazananlardan. Cennetine koşanlardan olmamızı nasip et.
Amin.
***
Yeryüzü, son ana kadar bekleyen ve ellerindekini hiç kaybetmeyecekmiş gibi kıymetini bilmeden yaşayanlarla doludur. Hastalıklarla ve ölümlerle beraber korkulu düşüncelere dalarlar ama dünyanın lezzetine kapılarak, korkulardan kaçarak akıllarını başlarına almayı ertelerler.
Hayat; sağlığının kıymetini bilmeden ya da bozulan sağlığını önemsemeden beslenme-yaşam tarzını değiştirmeyen veya sigara gibi zararlı alışkanlıklarını bırakmayanlarla, son ana bırakılan dersler ve çalışılmayan sınavlarla, dilenmeyen özürler ve edilmeyen teşekkürlerle doludur.
Her şeyi açıklamaya çalışan psikoloji dünyasına göre, genel anlamda geç kalan insanlarla ilgili çok zıt teoriler öne sürülmektedir. Kimisi insanın kendisini başkalarından üstün görmesine bağlarken, kimisi ise kişinin kendisine yeterince değer vermediğini söylemektedir.
Belki de her ikisidir. Zira, ısrarla tövbe etmeyen ve hiç ölmeyecekmiş gibi nefsini beslemeye devam edenlere bakıldığında; hem kibir kokusu alınır, hem de Allah katındaki değerini hiçe sayarak, değersizliğin karanlığına gömülmeyi seçmiş acınası bir zavallılık hali gözlemlenir.
Ey Allahım! Nefsin oyunlarına dalarak geç kalmaktan ve çaresiz pişmanlıktan; Senin rahmetine ve kudretine sığınırız. Bizi sağlığı yerindeyken ve aklı başındayken; tövbe edenlerden ve tövbesi kabul olunanlardan, hatalarından dönenlerden ve doğrularını çoğaltanlardan, gerektiğinde özür dileyenlerden ve teşekkür edenlerden eyle. Son nefesini pişmanlıkla değil, şükür ve umut ile verenlerden; dünyadan tükenmeyecek korku hisleriyle değil, Sana kavuşma huzuru ve selam sesleri ile ayrılanlardan eyle.
Amin.