Nisâ Sûresi 53. Ayet

اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ الْمُلْكِ فَاِذاً لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراًۙ  ٥٣

Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمْ yoksa
2 لَهُمْ onların var mı?
3 نَصِيبٌ bir payı ن ص ب
4 مِنَ -ten
5 الْمُلْكِ mülk- م ل ك
6 فَإِذًا öyle olsaydı
7 لَا
8 يُؤْتُونَ vermezlerdi ا ت ي
9 النَّاسَ insanlara ن و س
10 نَقِيرًا bir çekirdek zerresi bile ن ق ر
 

Çünkü bunlar cimridirler, Allah’ın kendilerine lütfettiği nîmetle­rine karşı çok nankör davranıyorlar. Allah kendilerine iman ve kitap nîmeti verdiği halde menfaatleri sebebiyle Müslümanlardan kaçıp kâfir ve müşrik dünya ile birlikte hareket etmeye çalışıyorlar. Ellerindeki kitaplarını tasdik ederek gelen Kur’ân’a ve son elçiye inanmıyorlar. Bu son elçiye verilen nîmetleri çekemiyorlar.

Halbuki Allah kendilerine de aynı nîmetleri vermişti. İbrahim (a.s) in oğlu Yâkub (a.s)’a kendilerini nisbet eden bu insanlara peygamberleri vasıtasıyla sayısız nîmetler lütfedilmişti. Mısır’da çok mutlu bir hayat yaşamışlardı. Sonra kendi amelleri sebebiyle özgürlüklerini yitirip köleleştirildikleri bir dönemde Mûsâ (a.s) ve Harun (a.s) rehberliğinde kölelikten kurtarılmışlardı. Allah onları çölün ortasında akla hayale gelmedik nîmetlerle doyur­muştu.

Sonra Dâvûd (a.s) ve Süleyman (a.s) döneminde gerçekten dünyanın en büyük nîmetlerine nail olmuşlardı. Ama eğer bu İsrâil oğulları yine Müslümanca bir hayata devam etmiş olsalardı, Allah’ın kendilerine gönderdiği Îsâ (a.s), Zekeriyya ve Yahya (a.s) döneminde de Müslümanlıklarını devam ettirebilselerdi ve son elçi geldiği zaman da ona iman etmiş olsalardı, Muhammed (a.s) in de mü’mini olarak Kur’-an’ın pratikte uygulayıcıları olsalardı elbette eski konumlarını ye­niden kazanacaklar ve Müslümanların içinde dünyanın en üstün in­sanları olma şerefini kazanacaklardı.

Ama ne yazık ki bu adamlar bunca nîmete sahipken, atalarının yolunu terk etmişler, Peygamberle­rinin getirdiği kitaplarının sistematik hayat tarzını reddetmişler, kendi kendilerine yahudilik diye bir yol ihdas etmişler, hıristiyanlık diye bir yol çıkarmışlar ve böylece yeryüzünde küfrün iki kanadını oluşturarak ataları İbrahim (a.s) in torunu olarak kendilerine gönderilen Muhammed (a.s)’a ve ona iman eden İsmail oğullarına hasetlerinden düşman olarak kâfir ve müşrik dünyayla birlikte hareket etmeye baş­lamışlar.(Besairul Kur’ân-Ali Küçük)

 

نَقْر kelimesi delmeye yol açacak şekilde vurmak demektir. نَقِير İse hurma çekirdeği üzerindeki yarık (hiç bir önemi olmayan, zerre kadar önemi olmayan). Bu önemsiz, değersiz şeyler için kullanılır. نَاقُور ise sûr demektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nakarat, nakkâre ve mangırdır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi) Bu ayette hurmanın üzerindeki zar için kullanılmıştır.

 

اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ الْمُلْكِ فَاِذاً لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراًۙ

 

İsim cümlesidir. اَمْ  munkatı’ olup  بل  ve hemze manasındadır.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَص۪يبٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنَ الْمُلْكِ  car mecruru  نَص۪يبٌ  ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا جعل لهم نصيب من الملك فإذًا (Mülkten bir nasipleri olsaydı..)şeklindedir. 

اِذًا  cevap harfidir. لَا يُؤْتُونَ  cümlesi, mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, إذا أعطوا الملك فهم لا يؤتون الناس نقيرا. şeklindedir.

Fiil cümlesidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْتُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  نَق۪يرًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَمْ : Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْتُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir. 

İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ الْمُلْكِ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.  اَمْ  munkatıadır. Burada inkârî istifham harfi hemze ve intikal ifade eden  بَلْ  manasındadır.

Cümle, istifham üslubunda olmasına rağmen, vaz edildiği soru anlamından çıkarak kınama anlamı kazandığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teala olması sebebiyle, terkipte tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan  نَص۪يبٌ ’un nekre gelişi kıllet ve nev ifade eder. 

مِنَ الْمُلْكِ  car mecruru  نَص۪يبٌ  ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَمْ  munkatıadır, hemzenin manası da Yahudilerin mülkün onlara döneceğine dair inançlarını ret ve inkârdır. [Eğer öyle olsa idi insanlara hurma çekirdeğinin çukuru kadar bir şey vermezlerdi] yani mülkten bir hisseleri olsa idi, kimseye  نَق۪يرًاۙ  kadar bir şey vermezlerdi ki o da çekirdeğin üzerindeki minicik çukurdur. Bu da onların ne kadar derin bir cimriliğe battıklarını gösterir. Çünkü onlar krallarken bunda cimrilik ediyorlar, ya bir de sefil fakirler oldukları zaman ne yaparlar? Mananın onlara mülkün kinaye ile verildiği ve onların da insanlara bir şey vermedikleri şeklinde olması da caizdir. و 'dan yahut  فَ 'den sonra gelen  لَا , atıf manası dolayısıyla müfredi ortak etmek için gelirse, amel etmesi de etmemesi de caiz olur. Bunun içindir ki amel ettirerek nasb üzere  لَا يُؤْتُو  şeklinde okunmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الْمُلْكِ [Hükümranlık]tan maksat ya dünyadakilerin hükümranlığı ya da [Şayet siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla hepsini elinizde tutardınız!] (İsrâ 17/100) ayetinde geçtiği gibi Allah’ın hükümranlığıdır. Bunların cimriliğini daha iyi anlattığı ve Kur’an’daki benzeri ile örtüştüğünden, bu mana daha güzeldir.  بل  ve istifham hemzesindeki hemzenin, işbu dünyevî hakimiyetten kendilerine bir pay verilmesini yadırgama anlamında olması da caizdir. Tıpkı krallar gibi malları, bağları-bahçeleri, yüksek yüksek sarayları vardı. Ama sahip olduklarından hiçbirini hiç kimseye koklatmıyorlardı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Son cümlede cimrilikteki aşırılıklarına tariz vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Buradaki istifham, vukuun inkârı için değil, vaktin inkârı için de olabilir. Yani yoksa onlar, hükümdarlar gibi büyük miktarda malların, bağ ve bahçelerin ve muhteşem sarayların sahipleri oldukları halde, insanlara bir çekirdek oyuğunu dolduracak kadar bir şey bile vermezler mi? Tıpkı babasına bakmayan zengin bir adama:

"Bu kadar servetin olduğun halde de mi babana bir şey vermiyorsun?" dendiği gibi. Buna göre ayetteki اِذًا  [O halde] kelimesi, inkar ve kınamayı kuvvetlendirmek için kullanılmıştır. Zira dünyadan nasip verilmesi, yardım sebebi olması gerekirken, onlar bunu yardımı uzaklaştırma sebebi yapmışlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)


 فَاِذاً لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراًۙ

 

Fasılla gelen cümlede rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Cevap cümlesi olan  لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراً  , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Takdiri:  إذا جعل لهم نصيب من الملك فإذًا [Mülkten bir nasipleri olsaydı..]  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اِذاً  cevap harfidir, burada amel etmemiştir.

Mef’ûl olan  نَق۪يرًا  ‘deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. 

Bu kelimenin aslı نَقْر  kelimesinden olup, faîl veznindedir. Kendisinde bir oyuk bulunan oduna da oyulduğu için bu ad verilir.  نَقْر  kelimesi ise taşa ve başka şeylere  مِنْقَار  ile vurmaktır. مِنْقَار  balta gibi, kendisiyle taşların parçalanıp yarıldığı bir demir (keski, murç vb. şeyler)'dir. Gagasıyla vurup besinini yardığı için, kuşun gagasına مِنْقَار  isminin verilmesi de bundandır. Burada  نَق۪يرًاۙ  kelimesinin zikredilmesi bir temsil olup, maksat onların son derece cimri olduklarını anlatmaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hakk'ın, [Fakat öyle olsaydı, insanlara çekirdeğin arkasındaki minik bir tomurcuğu bile vermezlerdi] ifadesinde  اِذًا  kelimesi fiilden önce gelmiş, ama (amel etmesi gerekirken) amel etmemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak önceki ayette Yahudileri şiddetli bir cehaletle vasfetmiştir ki bu da onları "Puta tapanların, Allah'a ibadet edenlerden daha üstün olduğuna inanmalarıdır." Bu ayette de onları cimrilik ve haset etmekle vasfetmiştir. Cimrilik, bir kimsenin, Allah'ın kendisine vermiş olduğu nimetlerden hiç kimseye hiçbir şey vermemesidir. Haset ise insanın, Allah'ın başka kimselere hiçbir nimet vermemesini temenni etmesidir. Binaenaleyh, cimrilik ile haset kendisinde bulunduğu kimseler, Allah'ın başkalarına nimet vermesini istememe hususunda müşterektirler. Buna göre cimri olan kimse, kendinde olan nimeti başkalarına vermez; haset eden kimse de, Allah'ın, başka kullarına hiçbir şekilde nimet vermesini istemez. İnsanın, "kuvvet-i âlime" (bilme kuvveti) ve "kuvvet-i âmile" (yapma kuvveti) diye iki kuvveti vardır. Kuvvet-i âlime'nin kemâli, ilim; noksanlığı ise cehalettir. Kuvvet-i âmile'nin kemâli, güzel ahlak; noksanlığı ise kötü ahlaktır. Noksanlık itibariyle kötü ahlakın en şiddetlisi de cimrilik ile hasettir. Bundan dolayı da önce zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)