اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَۜ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ فَمَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً ٧٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَيْنَمَا | nerede |
|
| 2 | تَكُونُوا | olsanız |
|
| 3 | يُدْرِكْكُمُ | yine sizi bulur |
|
| 4 | الْمَوْتُ | ölüm |
|
| 5 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 6 | كُنْتُمْ | bulunsanız |
|
| 7 | فِي | içinde |
|
| 8 | بُرُوجٍ | kaleler |
|
| 9 | مُشَيَّدَةٍ | sağlam |
|
| 10 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 11 | تُصِبْهُمْ | onlara erişirse |
|
| 12 | حَسَنَةٌ | bir iyilik |
|
| 13 | يَقُولُوا | derler |
|
| 14 | هَٰذِهِ | bu |
|
| 15 | مِنْ | -ındandır |
|
| 16 | عِنْدِ | taraf- |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah |
|
| 18 | وَإِنْ | eğer |
|
| 19 | تُصِبْهُمْ | onlara erişirse |
|
| 20 | سَيِّئَةٌ | bir kötülük |
|
| 21 | يَقُولُوا | derler |
|
| 22 | هَٰذِهِ | bu |
|
| 23 | مِنْ | -dendir |
|
| 24 | عِنْدِكَ | senin yüzün- |
|
| 25 | قُلْ | de ki |
|
| 26 | كُلٌّ | hepsi |
|
| 27 | مِنْ | -ındandır |
|
| 28 | عِنْدِ | taraf- |
|
| 29 | اللَّهِ | Allah |
|
| 30 | فَمَالِ | ne oluyor ki |
|
| 31 | هَٰؤُلَاءِ | bu |
|
| 32 | الْقَوْمِ | topluma |
|
| 33 | لَا |
|
|
| 34 | يَكَادُونَ | yanaşmıyorlar |
|
| 35 | يَفْقَهُونَ | anlamaya |
|
| 36 | حَدِيثًا | söz |
|
Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir. Yüksek kalelerde veya sağlam saraylarda, hatta gökteki yıldızlarda dahi bulunsanız yine ölüm gelir sizi bulur. Bundan dolayı ölüm korkusu ile vazifeden kaçınmanın hiçbir anlamı yoktur. Madem ki mutlaka bir ölüm vardır. Ona her zaman hazır olmalı, dünya hayatına bağlanmamalı, vazifeyi seve seve yapmalıdır. Bir de Ey Muhammed! Bir takım kimseler -ve özellikle münafıklar- kendilerine bir iyilik, bir nimet veya herhangi bir güzellik nasib olursa "bu Allah tarafındandır" diyorlar. Allah'tan biliyorlar. Ve eğer başlarınıza bir bela veya herhangi bir kötülük gelirse "bu senin tarafındandır" diyorlar.
Bu hususta şöyle rivayet edilmiştir ki: "Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye geldiği zaman Medine'de bolluk ve ucuzluk olmuştu. Hz. Muhammed'in insanları İslâm'a davet etmesi üzerine yahudilerin inadı ve münafıkların münafıklığı ortaya çıktığı sıralarda kıtlık ve pahalılık görülmeye başladı. Bunda belki Medine'nin kalabalık olmaya başlamasının da bir rolü düşünülse bile, yağmurların alışılmışın aksine az yağması, meyve ve ürünlerin olmaması gibi tabii durumlar da vardır ki, "Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını (Peygamberlere baş kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır." (A'raf, 7/94) âyetinde her peygamberin gönderildiği memlekette başlangıçta böyle bir darlık ve sıkıntının yüz göstermesi de Allah'ın âdeti olduğu açıkça belirtilmiştir. İşte o zaman yahudiler ve münafıklar; "Biz böyle uğursuz bir adam görmedik. Bu geleli meyvalarımız az biter oldu ve fiyatlar arttı, pahalılık çoğaldı." diyorlar. Bolluğu ve ucuzluğu Allah'a, darlığı ve pahalılığı Peygambere isnad ediyorlardı. Çünkü "Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, (Bu bizim hakkımızdır.) derler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı " (A'raf, 7/131) âyetinin mânâsından anlaşıldığı gibi vaktiyle Hz. Musa'yı da böyle uğursuz saymışlardı. Bu âyetin iniş sebebi bu olmuş. Fakat âyet, beyanın gelişi itibariyle savaş durumlarını da ilgilendirdiğinden iyilikler ve kötülükler, bolluk veya darlık, sıhhat veya hastalık, hayat veya ölümden başka, zafer veya yenilgi gibi savaş sonuçlarını da kapsayacak bir şekilde ifade edilmiştir.
Ey Muhammed! De ki, başınıza gelen iyi ve kötü şeylerin hepsi Allah tarafındandır. Onun yaratması ve takdiri iledir. İyilikler, Allah'ın bir ihsanı, kötülükler de Allah'ın yardımı kesmesidir. Bu böyle iken bu adamların ne çıkarı var ki bir sözü veya olayı fıkhı ile, yani sırrı ve hikmeti ile anlamaya yaklaşmazlar da Allah tarafından başlarına gelen felaketi peygambere isnad etmeğe kalkışırlar.
Şimdi de öyle bizi niye dine davet edip duruyorsun? Kâfirlik de Allah'tandır demeye kalkışırlar. Çünkü söz anlamamak yüzünden denilince bir taraftan bundan insanın çalışmasını ve iradesini inkar etmeye, kulların işlerinde cebr (zorlama) mânâsını çıkarmaya kalkışırlar. Diğer taraftan öyle ise sorumluluk nerede kalır? Allah'a inanma ve iman etmenin tabiat tasavvurundan ne farkı olur? Allah'a kötülük nasıl isnat edilir? Allah'ın zararlı olan bir şeyi yaratması nasıl caiz olur, gibi şüphelere saplanırlar.
(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)
Burada da bir çok yerde olduğu gibi namaz emredilmiştir. Namaz kılarsan işlerin yoluna girer diye insanları namaza ikna etmeye çalışmak çok yanlıştır, girmeyebilir. Çünkü bu dünya bir imtihan dünyasıdır. Öyle olsaydı peygamberlerin başına hiç sıkıntı gelmezdi. İbadetler bir bakıma sadece bu hayata daha kolay tahammül edebilme reçetesiidir. Esas karşılık ise ahirettedir. Bu dünyada değildir. Bu dünyada karşılık bekleme düşüncesiyle hareket eden, sonunda şunu yaptım, bunu yaptım ama birşey olmadı diyor. Şart düşüncesiyle hareket etmemeliyiz. İbadetler bizim üzerimize borç olan şeylerdir.
Başımıza gelen kötü şeyler, bizim o anki bakışımıza göre kötüdür. Kazandırdıkları şeyler düşünülür ve geniş bir çerçeveyle bakılır, hayatın bitiminde bakılıp değerlendirilirse o kadar kötü olmadığı görülür.)
Riyazus Salihin, 75 Nolu Hadis
Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“(Geçmiş) ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç-beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim sandım. Bana ‘Bunlar Mûsâ’nın ümmetidir, sen ufka bak!’ dediler. Baktım; (çok) büyük bir karaltı. ‘İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır’ dediler.”
(İbni Abbas diyor ki) Söz buraya gelince Peygamber aleyhisselâm kalkıp evine gitti. Oradaki sahâbîler bu hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar: Kimileri, “Bunlar peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır” derken, kimileri, “Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanİmamış olanlardır” dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu.
Onlar bu meseleyi tartışırken Peygamber aleyhisselâm çıkageldi.
- “Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordu.
- Hesapsız-azabsız cennete gireceklerin kim oldukları hakkında konuşuyoruz, dediler.
Bunun üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine güvenenlerdir” buyurdu.
Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve:
- Beni de onlardan kılması için Allah’a dua et (Yâ Rasûlallah)! dedi.
Peygamber aleyhisselâm da:
- “Sen onlardansın!” buyurdu. Sonra bir başka kişi daha kalktı ve:
- Beni de onlardan kılması için dua buyur, dedi.
Peygamber aleyhisselâm bu defa:
- “Fırsatı değerlendirmekte Ukkâşe senden önce davrandı” buyurdu.
Buhârî, Tıb 1, Rikak 50, Libâs 18; Müslim, Îmân 374. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 16
Dereke درك : aşağıya inmek, دَرَجَ yükselmek anlamında kullanılır. Bundan dolayı 'cennet dereceleri ve cehennem derekeleri' denir. أدْرَكَ Bir şeyin son noktasına ulaştı demektir. تَدَارُكٌ kelimesi daha çok yardım etmek ve nimet konularında kullanılır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri idrak, müdrik ve tedâriktir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
Berece برج : Buruc بُرُوج saraylar demek olup tekili بُرْج şeklindedir. Bu isim gökteki burçlar için de kullanılır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli burçtur.
(Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ
اَيْنَ مَا şart manalı mekân zarfı, يُدْرِكْكُمُ fiiline veya tam fiil olan تَكُونُوا ‘ye müteallik olup mahallen mansubdur.
تَكُونُوا şart fiili olup, fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ cümlesi şartın cevabıdır.
يُدْرِكْكُمُ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمَوْتُ fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’un ismi olarak mahallen merfûdur. ف۪ي بُرُوجٍ car mecruru كُنْتُمْ ’un mahzuf haberine mütealliktir.
مُشَيَّدَةٍ kelimesi بُرُوجٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, لو كنتم في بروج مشيدة لأدرككم الموت (Sapasağlam burçlarda bile olsanız ölüm sizi yakalar.) şeklindedir.
اَيْنَمَا şart manalı iki fiili cezm eden mekân zarfıdır.
اَيْنَمَا edatın sonundaki مَا yalnız şart edatı olduğu zaman gelir. Soru edatı olduğu zaman gelmez. İrabı devamlı mekân zarfı yani cevabının mef’ûlü fihidir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) يُدْرِكْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi درك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُشَيَّدَةٍ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ
وَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُصِبْهُمْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. حَسَنَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَقُولُوا cümlesi şartın cevabıdır.
يَقُولُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl, هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ ‘dir. يَقُولُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir.İşaret ismi هٰذِه۪ mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
تُصِبْهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَۜ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ
وَ atıf harfidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُصِبْهُمْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. حَسَنَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَقُولُوا cümlesi şartın cevabıdır.
يَقُولُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَۜ ‘dir. يَقُولُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi هٰذِه۪ mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavl كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كُلٌّ mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَمَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. İstifham ismi مَا mübteda olarak mahallen merfûdur. لِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. الْقَوْمِ ism-i işaretten bedel olup kesra ile mecrurdur.
لَا يَكَادُونَ cümlesi الْقَوْمِ ‘nin veya هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.
كَادُوا mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكَادُونَ nakıs, نَ ‘un sübutuyla merfû
muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı يَكَادُونَ ’nin ismi olup mahallen merfûdur. يَفْقَهُونَ cümlesi, يَكَادُونَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يَفْقَهُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. حَد۪يثًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda haberî isnad olan cümlede şart manası taşıyan mekan zarfı اَيْنَ مَا , cevap fiiline mütealliktir. Şart fiili olan تَكُونُوا , bu cümlede nakıs değildir. Cümle müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesi olmadan gelmiş cevap cümlesi olan يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ , meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haberin şart üslubunda verilmesi daha beliğ ve etkilidir.
يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ [Ölüm sizi yakalar.] (gelir sizi bulur, yakalar) cümlesinde istiare vardır. Ölüm bir şahsa benzetilmiş, bu şahsın yakalama fiili ölüm için kullanılmıştır.
İdrak fiili “yetişmek, yakalamak” demektir. Dolayısıyla onların ölümden kaçtıklarına işaret eder.
وَلَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ
Cümle atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Şart üslubunda gelmiştir. لَوۡ gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.
كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كُنْتُمْ ف۪ي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ şarttır.
ف۪ي بُرُوجٍ car mecruru كُنْتُمْ ’un mahzuf haberine mütealliktir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مُشَيَّدَةٍ kelimesi بُرُوجٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Şart üslubunda gelen terkibin cevabı öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri, لو كنتم في بروج مشيدة لأدرككم الموت (Sapasağlam burçlarda bile olsanız ölüm sizi yakalar.) şeklindedir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan, serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır.
تَكُونُوا - كُنْتُمْ ve يَقُولُوا - قُلْ kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ [Dayalı döşeli, sağlam, korunmuş burçlar] ifadesinde mübalağa sanatı vardır. Burç kelimesi uzaktan ferkedilen burç, kale, kule gibi yapılar için kullanılır. Ahzab Suresi 33 ve Nur Suresi 60 ayetlerinde kadınlar için kullanılmıştır. Kadının teberrüc etmesi, uzaktan fark edilecek şekilde açılıp saçılmasıdır.
Bu ibtidaî kelam, başkasının sözlerini nakletmek değil, doğrudan doğruya Allah Teâlâ katından gelmekte ve muhataplara tevcih edilmektedir. Bundan önce Resulullah (s.a.) vasıtasıyla dünyanın önemsizliği ve ahiret hayatının yüceligi belirtilmiştir. Şimdi bu ifade ile muhataplar ilzam edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَۜ
Cümle atıf harfi وَ’la makabline atfedilmiştir. Şart üslubunda haber cümlesidir. Şart cümlesi olan تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan حَسَنَةٌ ’daki nekrelik kıllet ve nev ifade eder.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُوا fiilinin fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنْ عِنْدِ ’nin müteallakı olan haber mahzuftur.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدِ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan عِنْدِ , şan ve şeref kazanmıştır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidâî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَ ’la önceki şart cümlesine atfedilen وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَ cümlesinin atıf sebebi tezattır. Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan سَيِّئَةٌ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder.
تُصِبْكُمْ fiili, سَيِّئَةٌ ’a isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan hedefe yönelme fiili kötülüğe nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَ karînesi olmadan gelen يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَ şeklindeki cevap cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُوا fiilinin failinin mekulü’l-kavli olan هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنْ عِنْدِ ’in müteallakı olan haber mahzuftur.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidâî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Her iki şart cümlesinde de fiillerin muzari fiil sıygada gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
حَسَنَةٌ - سَيِّئَةٌ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ [Eğer onlara bir güzellik gelirse derler ki: Bu Allah katındandır.] cümlesiyle وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَۜ [Eğer onlara kötü bir şey gelirse derler ki: Bu sendendir (yani Peygamber Efendimizden (s.a.))] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bela ve günaha, سَيِّئَةٌ ; nimet ve taata da حَسَنَةٌ denebilir. Ayette “Eğer onlara bir hasene dokunursa…” tabiri her türlü haseneye şamil olan umumi bir ifade olduğu gibi “Eğer onlara bir seyyie dokunursa...” tabiri de her türlü seyyieyi içine alan umumi bir ifadedir. Cenab-ı Hakk’ın, bunun ardından “De ki: “Hepsi Allah tarafındandır.” buyurmuştur ki bütün iyilik ve kötülüklerin Allah’tan olduğu hususunda açık bir sözdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ibtidaî kelamın, Müslümanlardan hikaye edilenlerin akabinde zikredilmiş olması, aralarındaki münasebetten dolayıdır; zira her ikisinde de her iki grubun sevmedikleri şeylerin, o şeylerin gerçekleşmesinde dahli olmayan başka nesnelere isnadı ve ondan dolayı da o nesneleri sevmemeleri ifade edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنْ عِنْدِ ’nin müteallakı olan haber mahzuftur.
[De ki hepsi de Allah katındandır.] cümlesi dolayısıyla cem’ ma’at-tefrik vardır.
فَمَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً
فَ istînâfiyyedir.Cümle istifham üslubunda gelmiş talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp tevbih ve taaccüb amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlenin müsnedinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. لِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ , bu mahzuf habere mütealliktir.
لَا يَكَادُونَ cümlesi الْقَوْمِ veya هٰٓؤُ۬لَٓاءِ için haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Nakıs fiil كاد ’nin dahil olduğu لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً , sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَكَادُ ’nun haberi olan يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً , muzari fiil cümlesi formunda gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حَد۪يثًا ’deki tenvin, tazim nev ve kıllet ifade eder. Hiçbir söz anlamıyorlar manasındadır.
مَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ tabiri 75. ayetteki ما لكم ’e benzer. Reddü'l-acüz ale’s-sadr vardır. Onun gibi azarlama ve kınama ifade eder.
Ayetin, öncesi ile irtibatı, bu ölümden korkan ve cihada gitmekte ağır davranan kimselerin bir adetleri de cihad edip savaştıkları ve kendilerine bir ganimet ve rahatlık isabet ettiği zaman, “Bu, Allah katındandır.” demeleri; hoşlanmadıkları birşey isabet ettiği zaman ise “Bu, Muhammed ile arkadaşlık etmenin uğursuzluğundandır.” demeleridir. Bu, onların son derece ahmak, cahil ve inat olduklarına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam, başkasının sözlerinin hikâye edilmesi değildir. Onları cehaletle ayıplayan, hallerini kınayan ve onların aşırı hamakatini yadırgatan bizzat Allah Teâlâ’dır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)