Nisâ Sûresi 79. Ayet

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاًۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً  ٧٩

Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا şey
2 أَصَابَكَ sana gelen ص و ب
3 مِنْ her
4 حَسَنَةٍ iyilik ح س ن
5 فَمِنَ
6 اللَّهِ Allah’tandır
7 وَمَا ve şey
8 أَصَابَكَ sana gelen ص و ب
9 مِنْ her
10 سَيِّئَةٍ kötülük س و ا
11 فَمِنْ -ndendir
12 نَفْسِكَ kendi(günahın yüzü) ن ف س
13 وَأَرْسَلْنَاكَ ve seni gönderdik ر س ل
14 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
15 رَسُولًا elçi ر س ل
16 وَكَفَىٰ ve yeter ك ف ي
17 بِاللَّهِ Allah
18 شَهِيدًا şahid olarak ش ه د
 

Bu konuda Ey Muhammed, hitaba layık ve Allah'ın sözünü anlayacak olan sensin, dinle: Sana gelen her iyilik, her menfaat, itaat ve mükafat Allah'tandır, çalışıp kazanman olsa da olmasa da Allah'tandır. Çünkü Allah dilemeyince hiçbir şey olmaz. Allah Teâlâ Rahman ve Rahim olduğu için de iyilikler O'nun irade ve takdirine, yaratma ve var etmesine dayanmakla beraber, O'nun rızasına da tamamen uygundur. Bunun için insanın çalışıp kazanmasıyla ilgili olmayan iyilikler yalnız Allah'ın ihsanı olduğu gibi, insan iradesiyle ilgili iyilikler de Allah'ın takdir ve yaratmasına, hükmünü yürütmesine ve başarılı kılmasına, irade ve rızasına uygun olması hasebiyle yine O'nun bir ihsanıdır. Bunun için sübjektif, objektif, maddî, manevî, çalışılarak kazanılan ve çalışmadan elde edilen mutlak şekilde bütün iyilikler Allah'tan bilinmelidir. Başına gelen her kötülük ise kendi nefsindendir, kendi günah veya kusurundandır. Gerçi "Hepsi Allah'tandır." âyeti gereğince bu da Allah katındandır. Allah takdir ve irade etmemiş olsaydı bu da olamazdı. Fakat bunda yapma veya terk etme yönünden mutlaka senin sebep olman vardır. Bunun esası senin kendin, senin arzun veya senin kusurun, senin hatan veya senin acizliğin ve senin özündür. Çünkü sen başlangıçta kendi nefsinde ve aslında her şeye gücü yeten ve varlığın başlangıcı olsaydın elbette kendine hiçbir günahı yaptırmazdın ve hiçbir taraftan sana bir zararın gelmesi ihtimali olmazdı. Bundan dolayı birinci derecede günahların kaynağı, yokluğun aslı ve yalnız mümkün olan yaratıkların mahiyyetinin kendi acizliğidir. Allah, ona herhangi bir var oluş anında bol bol iyilik ihsan etmese o derhal yok olur gider. İkincisi, başa gelen kötülüklerin bir kısmı insanın arzu ve iradesine bağlıdır. İnsan onu nefsinde tecelli eden bir irade ve istek ile bilerek veya bilmeyerek bizzat veya dolayısıyla ister. Hatta ısrar da eder, irade ve istek kuvveti nefsinde bir iyilik olduğu halde istenen maksat, iyilik de kötülük de olabilir. Allah Teâlâ da cimri olmadığından kulunun iradesine izin verip hükmünü yürüterek maksadını yaratır ve istenen kötülük yine Allah katından gelmekle beraber, sebep ve çıkış yeri kulların nefsi ve onların kazancı sayılır ve sorumluluk da yapana ait olur. "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder." (Şûra, 42/30). Üçüncüsü, genel anlamıyla "seyyie" sadece günah değil, meşakkat ve sıkıntıları da kapsadığına göre bazı sıkıntılar, acılar vardır ki nefsi temizlemeye sebep ve günahlara keffaret ve bundan dolayı iyiliğin başlangıcı olur.

 

Bu gibi kötülüklerin de başa gelmesi yalnız nefsin ıslahı veya kurtuluşu hikmetine dayandığından bu da Allah katından gelmekle beraber buna "nefsin için" mânâsına "nefsinden" demek doğru olursa da bunu iyilikten saymak daha uygundur. Bundan dolayı, her ne şekilde olursa olsun kötülük önce kula nisbet edilmeli, insan onu kendisinden bilmeli ve bununla birlikte "Allah katından" olduğunu da unutmamalıdır. Bu âyetten, Mutezilîlerin istenerek yapılan işlerde kulun kendi yaptıklarının yaratıcısı olduğunu, çıkarmaya kalkışmaları doğru değildir. Çünkü âyet böyle bir iddiaya aykırıdır. Hülasa, "Her şey Allah'tandır." Fakat bundan cebir (zorlama) anlaşılmamalıdır. Âyetin açıklamasına uygun olarak ne zorlama, ne serbestlik "ikisi arasında bir durum," bir adalet ve sorumluluk anlaşılmalıdır ki, burada de ki, "İyi ve kötü herşey Allah'tandır." iman esasının güzel bir açıklaması vardır. Ve bu açıklama kendisini iyi, başkasını kötü, iyiliği kendinden, kötülüğü başkasından bilen cahil ve gururlu insanlığın gururuna karşı bir ders olduğu gibi; kendisini ne iyilik, ne de kötülük hiçbir şeyle ilgili saymayan tembel insanlığın tembelliğine ve ilişiksizliğine karşı da bir derstir. Allah ile insan arasında önemli bir ilgi vardır ki, bu da, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." (Bakara, 2/30) âyetinde anlatılan vekillik; "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok cahildir." (Ahzab, 33/72) âyetinin yüce açıklamasında arzedilen emanet meseleleridir. Nefis, ne zaman kendini ileri sürer, hareketlerini ve iradelerini kendi hesabına yapmaya kalkışırsa, vekilliği ve emaneti kötüye kullanmış olur ve kötülüğün kaynağı olmuş olur. Ve her ne vakit iradesini, emanetin yerine getirilmesi ve vekillik vazifesinin yürütülmesi açısından harcar, kendini Allah'ın iradesine teslim ederse, o zaman da Allah'ın iyiliklerine mazhar olur. Ve işte insanlık mertebeleri bu iki itibarın ortaya çıkmasına bağlıdır. Ve bunun en başında peygamberlik mertebesi, onun başında da genel elçilik (Peygamberlik) mertebesi vardır. Bunun için burada Hz. Peygamber'in bütün insanlığa peygamberliği âyetle ifade edilerek, bütün iyiliklere nail olduğu işaretle buyuruluyor ki: Ve biz seni bütün insanlara elçi olarak gönderdik, sen onlara nefsini değil, Rabbinin iradelerini, besbelli gücünü göstereceksin. Bundan dolayı senin nefsin, kendi hesabına ortaya çıkmaktan berî kılınmıştır. Sen hiç bir zaman kötülük kaynağı olmazsın ve buna şahid olarak Allah yeter. Allah'ın emrine bizzat Allah'ın şahitliğinden daha açık hiçbir şey yoktur. Sen, sözlerinde, işlerinde ve iradelerinde senin değil Allah Teâlâ'nın kudret, irade ve rızasını göstereceksin, hakkın iyiliklerini ortaya çıkaracaksın. "Allah'ın, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etmiş." (Âl-i İmran, 3/18) olduğu gibi, "Allah'ın, Muhammed'in kendi elçisi olduğuna şahitlik etmiş" olduğu da anlaşılacaktır.

(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

Bu ayet hakkında şunları düşünebiliriz: Musibetler bizdendir diye düşünmek hareketlerimizi kontrol etmeye sebep olur. Yaptıklarımızın cezası olabilir, ama önemli olan bunlardan ders alıp, kendimize çeki düzen vermektir. İyiliklerin Allah'tan olduğunu düşünmek de bizi şükre davet eder. Kötülükler bizdendir, çünkü biz fıtrata aykırı olan kötüyü tercih ediyoruz. Kötülük yapanlar hiç mutlu değildir. Fıtratımıza aykırı davranarak o kötülüğe sebep oluyoruz. Fazla yemek yiyip hasta olmak gibi.

 

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ

مَٓا  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَصَابَكَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ حَسَنَةٍ  car mecruru  اَصَابَكَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

مِنَ اللّٰهِۘ  car mecruru mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Takdiri هو şeklindedir.

مَٓا  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nn haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَصابَكَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olrak mahallen mansubdur. مِنْ سَيِّئَةٍ  car mecruru  اَصَابَكَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

مِنْ نَفْسِكَ  car mecruru mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir.Takdiri هو şeklindedir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَصَابَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اَرْسَلْنَاكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِلنَّاسِ  car mecruru اَرْسَلْنَاكَ  fiiline mütealliktir.  رَسُولًا  hal olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.

بِ  harf-i ceri zaiddir.  اللّٰهِ  lafzen mecrur, كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.  شَه۪يدًا  hal veya temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شَه۪يدًا۟  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


شَه۪يدًا۟  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan  مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ ‘de, şart ismi  مَٓا  mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki  اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ  cümlesi haberdir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

فَ  karinesiyle cevap olarak gelen  فَمِنَ اللّٰهِ   cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هو  olan mübteda mahzuftur.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üsluptaki  وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ  cümlesi tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir.

Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan  مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ ‘de, şart ismi  مَٓا  mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki  اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ  cümlesi haberdir.

فَ  karinesiyle cevap olarak gelen  فَمِنْ نَفْسِكَ   cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هو  olan mübteda mahzuftur. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

سَيِّئَةٍ  hem bela hem de günah için,  حَسَنَةٍ  de hem nimet hem de itaat için kullanılır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ  [Sana güzel bir şey dokunursa Allah’tandır.] - وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ [Sana kötülükten dokunan şey kendindendir.] arasında mukabele vardır.

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ  [Sana güzel bir şey dokunursa Allah’tandır.] cümlesinde tağlîb vardır. Çünkü bizim kötülük saydığımız şeyler de Allah’tandır. Ancak Allah Teâlâ kullarına hayır dilediği için böyle buyurmuştur.

حَسَنَةٍ  ve  سَيِّئَةٍ  kelimelerinin nekreliği nev, tazim, teksir ve taklil ifade eder. Bu iki kelime arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Burada ıtnâb vardır, konuya devam edilmiştir. 

لِلنَّاسِ  kelimesinin başındaki tarif istiğrak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İnsana yakışan bunun kıymetini anlamaktır.

Kula günah izafe etmek, sebebiyyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.Çünkü nefis sahibini cezalandıran ve onu günaha sürükleyendir. (https://tafsir.app/aljadwal/4/79)

 وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاًۜ

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  رَسُولاً  kelimesi fiildeki mansub zamirden hâl-i müekkidedir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Hal cümlesinin  و ’sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela,  هذا اخوك عطوف (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman  و ‘ sız gelir.

Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına  و  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada  و  olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

لِلنَّاسِ  kelimesindeki elif lam, istiğrak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hal  olarak gelen  رَسُولًا  kelimesiyle tekid meydana gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

اَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولًا  [Seni insanlara (insanlar için) bir resul (elçi) olarak gönderdik.] sözü Resulullah (s.a.) için lâzımı faide-i haberdir.

اَرْسَلْنَاكَ - رَسُولًا  sözünde mef’ûlu mutlak, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin başında Allah ismi, sonra  اَرْسَلْنَاكَ ‘ da azamet zamiri, sonra yine Allah ismi geldiği için iltifat sanatı vardır.

 

 وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً

وَ  istînâfiyyedir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

بِاللّٰهِ ’deki  ب  harfi zaiddir. Tekid ifade eder.  اللّٰهِ , lafzen mecrur mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır. 

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17) 

شَه۪يداً  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

[Şahit olarak Allah yeter.] cümlesinde zamir yerine özel ismin gelişi, muktezâ-i zahirin hilafına kelamdır. Zihne yerleştirmek ve tazim içindir.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

 مَٓا - اَصَابَكَ - مِنْ - اللّٰهِۘ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın şahid olarak kâfi olduğu sözünde tağlîb vardır. Allah sadece şahid olarak değil, Basîr, Semi', Hafîz olarak da yeter. 

Ayetin sonunda “Allah şahit olarak yeter.” buyurulmuştur. Yani peygambere itaatle ilgili olarak Allah hesap sorar. O halde Allah'ın emirlerini yerine getirin demektir. Cümlede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

َشَه۪يد  kelimesi  شَاهِدُ’un mübalağasıdır.  شَاهِدُ , bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar, gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. “Şehid” insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.

وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولًا  [Biz seni “bütün” insanlara elçi olarak gönderdik.] Sen sadece Arapların peygamberi değilsin, Arap, gayri Arap bütün insanların peygamberisin. Buna [Şahit olarak da Allah yeter.] Dolayısıyla Sana itaat etmemek, Sana tâbi olmamak hiç kimsenin kârı değildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayet, bundan önce emredilen mücmel cevabı açıklar niteliktedir. Mücmel cevabın, Peygamberin (s.a.) lisanıyla icra edilmesinden sonra muhatap değiştirilmiş ve insanların her birine, her bir ferde hitap edilmiştir. Hitabın ve beyanın bizzat her gaybı bilen Allah Teâlâ tarafından yapılması da konuya ne kadar önem verildiğine ve bunda ne ince bir hikmet olduğunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)