اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلاً ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 5 | قِيلَ | denilen(leri) |
|
| 6 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 7 | كُفُّوا | (savaştan) çekin |
|
| 8 | أَيْدِيَكُمْ | ellerinizi |
|
| 9 | وَأَقِيمُوا | ve kılın |
|
| 10 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 11 | وَاتُوا | ve verin |
|
| 12 | الزَّكَاةَ | zekatı |
|
| 13 | فَلَمَّا | zaman |
|
| 14 | كُتِبَ | yazılıdığı |
|
| 15 | عَلَيْهِمُ | kendilerine |
|
| 16 | الْقِتَالُ | savaş |
|
| 17 | إِذَا | hemen |
|
| 18 | فَرِيقٌ | bir grup |
|
| 19 | مِنْهُمْ | içlerinden |
|
| 20 | يَخْشَوْنَ | korkmaya başladılar |
|
| 21 | النَّاسَ | insanlardan |
|
| 22 | كَخَشْيَةِ | korkar gibi |
|
| 23 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 24 | أَوْ | hatta |
|
| 25 | أَشَدَّ | daha fazla |
|
| 26 | خَشْيَةً | korkuyla |
|
| 27 | وَقَالُوا | ve dediler ki |
|
| 28 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 29 | لِمَ | niçin |
|
| 30 | كَتَبْتَ | yazdın |
|
| 31 | عَلَيْنَا | bize |
|
| 32 | الْقِتَالَ | savaş |
|
| 33 | لَوْلَا | keşke |
|
| 34 | أَخَّرْتَنَا | bizi erteleseydin |
|
| 35 | إِلَىٰ | kadar |
|
| 36 | أَجَلٍ | bir süreye |
|
| 37 | قَرِيبٍ | yakın |
|
| 38 | قُلْ | de ki |
|
| 39 | مَتَاعُ | geçimi |
|
| 40 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 41 | قَلِيلٌ | azdır |
|
| 42 | وَالْاخِرَةُ | ve ahiret |
|
| 43 | خَيْرٌ | daha iyidir |
|
| 44 | لِمَنِ | kimse için |
|
| 45 | اتَّقَىٰ | korunan |
|
| 46 | وَلَا |
|
|
| 47 | تُظْلَمُونَ | size haksızlık edilmez |
|
| 48 | فَتِيلًا | kıl kadar |
|
Mekke’de müminler çeşitli baskı ve işkenceler görüyorlar, henüz savaş izni gelmediği için şiddete şiddetle mukabele edemiyorlar, bu durumu zaman zaman Rasûlullah’a arzederek savaşmak için izin istiyorlardı. Hicrete kadar bu izin gelmedi, müminlere namaz ve zekât emredildi. İmanların güçlenmesi, nefislerin terbiye edilmesi, Allah rızâsı için ölümü göze alacak bir ruh kemalinin oluşması beklendi. Hicretten sonra savaş (cihad) izni gelince de kısmen müminler ve daha ziyade münafıklar düşmanla savaştan korktular, “Keşke bu emir biraz daha sonra gelseydi” temennisinde bulundular. Tehlikeyi konuşmakla yaşamak bir değildir; asıl cesaret tehlikeyi yaşarken ortaya çıkar. Burada hem bu çelişkiye işaret edilmekte hem de bir başka üslûp içinde savaştan ve ölümden korkmanın, doğru düşünen ve iman şuuru içinde yaşayan bir müminin işi olmadığı hatırlatılmaktadır. Evet, bu korku düşünen bir müminin işi olmamalıdır; zira âhiret mükâfatı yanında gelip geçici olan dünya nimetleri –çok da olsa– azdır. Dünyada az yaşayan, fakat Allah rızâsını kazananlar âhirette ebedî saadete nâil olacaklar, dünyada çok yaşayan, dünya nimetlerinden çokça istifade eden, fakat Allah rızâsını kazanamayanlar ise âhirette daha önemli ve büyük nimetlerden mahrum kalacaklardır. Hâsılı kimseye haksızlık edilmeyecek, herkes ettiğinin karşılığını görecektir.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 97-98
Görmedin mi o kimseleri ki onlara şöyle denildi: Ellerinizi çekin ve namazı tam olarak yerine getirin ve zekatı tam olarak verin. Onların üzerine savaş farz kılındığı (yazıldığı) vakit, bir de bakarsın ki (ani bir olay vurgusu var. Müfacee harfi: iza) onlardan bir gurup, Allah’tan korkar gibi insanlardan korkar, belki de daha fazla. Dediler ki: Ey Rabbimiz, niçin bizim üzerimize savaş yazdın (farz kıldın)? Keşke bunu yakın bir zamana erteleseydin. De ki: Dünya metası (faydalanması, zevki) azdır. Ahiret takvalı olan için daha hayırlıdır (en hayırlıdır. Kalil’in mukabili olarak gelmiş). Bir zerre (kıl) kadar bile zulme uğramazsınız..
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. تَرَ bilmek anlamında kalp fiillerindendir.
ٱلَّذِینَ cemi müzekker has ism-i mevsûl إِلَى harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası ق۪يلَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru ق۪يلَ fiiline mütealliktir.
Mekulü’l-kavl كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ ’dir. Cumhura göre naib-i fail mukadderdir. Takdiri, قول ‘dir.
كُفُّٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْدِيَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَق۪يمُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتُوا الزَّكٰوةَ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اٰتُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
اَق۪يمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ
فَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup cevaba mütealliktir. Cümleye muzâf olur. كُتِبَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كُتِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِمُ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. ٱلۡقِتَالُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
اِذَا mufacee harfidir. اِذَا, isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur. Şartın cevabı فَر۪يقٌ مِنْهُمْ ‘dır.
İsim cümlesidir. فَر۪يقٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru فَر۪يقٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. يَخْشَوْنَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يَخْشَوْنَ fiili نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
كَخَشْيَةِ car mecruru mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اَشَدَّ atıf harfi اَوْ ile خَشْيَةِ ’ye matuf olup, أفعل vezninde gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. خَشْيَةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ ’dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur.Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı لِمَ كَتَبْتَ ’dir.
لِمَ cer harfi لِ ile istifham harfi ما ‘nın bileşimi olan bu edatın anlamı, ‘’niçin, ne diye ‘’ şeklindedir. Cer harfinden sonra istifham harfi geldiğinde elif hazfedilir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
ما istifham harfi لِ harf-i ceriyle كَتَبْتَ fiiline mütealliktir.
كَتَبْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْنَا car mecruru كَتَبْتَ fiiline mütealliktir. الْقِتَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir.
(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.
لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ
لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “değil mi” manasındadır.
اَخَّرْتَنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri نَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen merfûdur.
اِلٰٓى اَجَلٍ car mecruru اَخَّرْتَنَٓا fiiline mütealliktir. قَر۪يبٍ kelimesi اَجَلٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavl مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَتَاعُ mübteda olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَا muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. قَل۪يلٌ haber olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخَّرْتَنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أخر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَر۪يبٍۜ - قَل۪يلٌۚ - الدُّنْيَا kelimeleri sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلاً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. الْاٰخِرَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur.
مَنِ müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle خَيْرٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اتَّقٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اتَّقٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُظْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. فَت۪يلًا masdardan naib mef’ûlü mutlak olup,fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
خَيْرُ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle takrir, taaccüb ve tevbih ve takrir kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)
Mecrur mahaldeki ألذ۪ينَ has ism-i mevsûlü, başındaki الي harf-i ceriyle birlikte تَرَ fiiline mütealliktir. Sılası olan ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavli كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Aynı üsluptaki وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ cümleleri وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ ifadesinde istiare vardır. Namaz, dinin direği gibi ifade edilmiş, din çadıra benzetilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa, din de namaz sayesinde tam olur.
Aynı üslupta gelen وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle öncesine atfedilmiştir. Cümleler emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Namazı kılmaları, zekatı vermeleri sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.
الزَّكٰوةَ - الصَّلٰوةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ ق۪يلَ لَهُ şeklinde meçhûl sıyganın kullanılması, Allahu Teâlâ’nın emriyle olduğunu zımnen bildirmek; bir de taaccübü gerektirecek şekilde, onların o sırada savaşmaya son derece istekli ve savaştan nehyedilmeye ihtiyaç duyulacak kadar heyecanlı ve hareketli olduklarını belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ ifadesi “savaşmayın” manasında kinayedir. اَيْدِيَكُمْ kelimesinde cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ ile كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ ifadeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ [Şimdilik, el çekin] yani elinizi savaştan çekin. Müslümanlar Mekke’de bulundukları sürece kâfirlerle savaşmak konusunda izin verilmesini temenni ediyorlar idiyse de savaşmaktan men edilmişlerdi. Medine’de [üzerlerine savaş farz kılınınca] içlerinden bir grup, dinde bir kuşku duyduklarından ve dinden yüz çevirdiklerinden değil, canlarını riske atmaktan hoşlanmadıklarından ve ölümden korktuklarından dolayı korkaklık, çekingenlik gösterdi. كَخَشْيَةِ اللّٰهِ [Tıpkı Allah’tan korkar gibi.] Burada masdar mef‘ûlüne izâfe edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ
فَ istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ şeklindeki şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
كُتِبَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Şartın cevabı mufacee harfi اِذَا ’nın dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesidir. فَر۪يقٌ mübteda, يَخْشَوْنَ النَّاسَ haberdir.
Müsnedün ileyhin tenkiri tahkir içindir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَشَدَّ ‘nin matuf olduğu كَخَشْيَةِ اللّٰهِ , mahzuf mef’ûlu mutlaka müteallıktır. Bu; îcâz-ı hazif sanatıdır.
خَشْيَةِ اللّٰهِ izafeti muzâfın şanı içindir. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
Cümledeki ikinci خَشْيَةًۚ kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.
يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ [Allah’tan korkar gibi insanlardan korkar.] mücmel-mürsel teşbihtir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ
Cümle atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Cümlede icaz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nidanın cevabı olan لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَوْلَٓا tahdid (تحضيض ) harfidir.
اَجَلٍ ‘deki nekrelik, kıllet ve muayyen olmayan nev ifade eder.
قَر۪يبٍ kelimesi, اَجَلٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
لَوْلاَ ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Ayetin başındaki لَوْلَٓا , burada ‘’değil miydi” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Bu mesela, لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ [Bize yakın zamana kadar geciktirmeli değil miydin? (Nisa Suresi, 77)] ve فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا [İman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya! (Yunus Suresi, 98)] ayetlerinde olduğu gibi. Ama bunun peşinden isim geldiğinde, bu manaya gelmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Nur/12)
[Keşke bunu yakın bir zamana erteleseydin.] ibaresi; ertelemenin iyi olmadığına işaret eder. Ertelediğimiz şeyleri gözden geçirip sebepleri üzerinde düşünmeliyiz. Genelde ertelenen şeyler, yapılmaz. Onun için önceliklerimizi iyi belirleyelim.
لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ [N’olurdu sanki, bizi yakın bir geleceğe kadar erteleseydin!] Bu, ateşkes süresinin uzatılmasını ve başka bir vakte kadar kendilerine mühlet verilmesini istemektir. [Beni bir süre daha geciktirsen de (alacağım mükâfatı tasdik ederek) tasaddukta bulunsam. (Münafikun/10)] ayet-i kerimesinde olduğu gibi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلاً
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ , tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan خَيْرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَنِ ’in sılası olan اتَّقٰى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلاً cümlesi haber olan خَيْرٌ ’ a matuftur. Atıf sebebi tezayüftür.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَت۪يلًا ’deki tenvin kıllet ifade eder. “Hiçbir” manasındadır. Olumsuz siyakta nekre umuma işaret eder.
مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌ cümlesiyle وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةُ ve عَلَيْهِمُ - لَهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, خَيْرٌ - تُظْلَمُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
كُتِبَ - كَتَبْتَ ve ق۪يلَ - قَالُوا - قُلْ ile خَشْيَةًۚ - يَخْشَوْنَ kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَت۪يلًا: Hurma çekirdeğinin ortasındaki yarıkta buluna ince iplik gibi çizgi demek olup azlık ve önemsizlikte mesel olarak kullanılır ki Türkçemizde “kıl kadar” diye ifade edilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayetin münafıklar hakkında olduğunu söylemek daha münasiptir. Çünkü Allah Teâlâ bu ayetten sonra “Eğer onlara bir iyilik dokunursa: ‘Bu, Allah katındandır.’ derler. Şayet onlara bir fenalık dokunursa ‘Bu, senin yüzündendir.’ derler.” (Nisa Suresi, 78) buyurmuştur. Bunun, münafıkların sözlerinden olduğunda hiçbir şüphe yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Teşrî’de namaz, zekat ve cihad sıralamasının hikmeti: Ayet, namaz ve zekâtın, cihadın farz kılınışından daha önce farz kılındığına delalet etmektedir ki akla uygun gelen sıra da budur. Çünkü namaz, Allah’ın emrini tazim etmekten; zekat ise Allah’ın halkına, insanlara karşı duyulan şefkatten ibarettir. Şüphe yok ki namaz ile zekat, cihaddan önce gelmektedirler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam, önce savaşa ihtiras derecesinde istekli iken bir süre sonra savaştan kaçınanları yadırgama amacına yöneliktir. Nitekim ayetteki كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ ifadesi onların önceleri neredeyse bilfiil savaşa girmek üzere olduklarını bildirir. Zira “el çekmek” ifadesi, onların düşmana el uzatma durumunda olduklarını belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Savaş korkusu, Müslümanların yalnız bir kısmında olduğu halde yadırgamanın hepsine tevcihi, bu davranışın onlardan hiçbirine yakışmadığını vurgulamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلًا cümlesi kelamın seyrinden anlaşılan mukadder bir cümleye matuftur. Yani ahirette mükâfatlarınız verilecek ve amellerinizin ve ezcümle savaş mesailerinizin mükâfatlarından en ufak bir şey eksiltilmeyecektir. O halde savaştan kaçınmayın. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)