فَاُو۬لٰٓئِكَ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَفُواًّ غَفُوراً ٩٩
Ancak bir çare bulamayacak, hicretin gerektirdiği sebeblere güç yetiremeyecek ve kendi kendine veya bir vasıta ile yolu doğrultup gidemeyecek olan gerçekten güçsüz ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç. Zira bu gibi çaresizleri Allah'ın affetmesi kuvvetle umulur. Bunlar için de gitgide kâfirleşme tehlikesi düşünülebileceğinden mutlak olarak affedilirler denemezse de çocuklar henüz yükümlü bulunmadıklarından, büyükler de kalplerindeki imanı korumak şartıyla hicret etmeme hususunda mazeretli olduklarından dolayı affedilmeye ve bağışlanmaya layıktırlar. "Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır."
( Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)
فَاُو۬لٰٓئِكَ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَسَى اللّٰهُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
عَسَى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl عَسَى ’nın ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, عَسَى ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَعْفُوَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْهُمْ car mecruru يَعْفُوَ fiiline mütealliktir.
Reca (ümit) Fiilleri: Ümit ifade eden fiiller “belki, umulur ki, herhalde, ola ki, -bilir” gibi manalara gelir. Bu fiillerin sadece mazileri kullanılır ve haberlerinin başındaki muzari fiillerin önlerinde اَنْ bulunur. Fiili muzarinin başına “اَنْ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. عَسَى fiili Allah ile ilgili kullanıldığında nakıs fiil bile olsa kesinlik ifade eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اللّٰهُ عَفُواًّ غَفُوراً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَفُوًّا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. غَفُورًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَفُوًّا - غَفُورًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاُو۬لٰٓئِكَ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْۜ
فَ istînâfiyyedir.
Ayetin ilk cümlesi mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, bahsi geçenleri tazim içindir.
Haber olan عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْ cümlesi, terecci manalı nakıs fiil عَسَى ’nın dahil olduğu gayrı talebî inşâî isnaddır.
Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıkıp haber manası kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
عسى fiili Allah Teâlâya isnat edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nispeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya şamil lafza-i celâlle gelmesi kalplerde telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir. Ayette Allah’ın rahmetini ummak yönünde bir teşvik vardır. Ayette tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki müspet muzari fiil cümlesi يَعْفُوَ عَنْهُمْ , masdar teviliyle عَسَى ’nın haberi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel muzari fiil olarak gelmiş, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَسَى mukarebe fiillerinden biridir ki “ummak, ümid etmek, öyle olmasını istemek” manalarına gelir. Bu manalar, Allah hakkında düşünülemez. Buna şöyle cevap verilir: عَسَى kelimesi, “arzulandırmak” manasındadır. Halbuki arzu ettirmede ne bir şekk ne bir yakîn manası vardır. Bazı alimler, Allah’ın (ümit vermesinin), kesinlik ifade edeceğini söylemişlerdir. Allah Teâlâ hakkında Kur’an’da kullanılan (olur ki belki) kelimesi, kesinlik ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
عَسَىٰۤ muzarisi olmayan bir fiildir. Sadece mazisi çekilir. Bunun mazisinden de özellikle عَسَيْتُمَا ,عَسَيْتُمْ şekilleri kullanılır. Nitekim Hakk Teâlâ, فَهَلْ عَسَيْتُمْ (Muhammed Suresi, 23) buyurmuştur. Kendisinden sonra gelen isim merfû kılınır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak, “İşte onlar, Allah'ın kendilerini affedeceğini umabilirler.” buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili şöyle bir soru var: Bu insanlar, hicretten aciz olduklarına, bir şeyden aciz olan, onunla mükellef olmayacağına ve onunla mükellef olmayanın, onu yapmadığı zaman bir cezayı hak etmeyeceğine göre Cenab-ı Hakk niçin “Allah’ın kendilerini affedeceğini umabilirler.’ buyurmuştur? Halbuki af, ancak günah bulunduğu zaman söz konusudur. Hem عَسَى kelimesi de “ummak”, “arzu etmek” manasına gelir. İşte bu kelime, onların affedilmelerinin kesin olmadığını gösterir?
Bunun sorusuna şöyle cevap verilir: Ayette عَسَى kelimesinin kullanılmasının faydası, hicret etmemenin, asla caiz olmayan ve taviz verilmemesi gereken bir iş olduğunu göstermektir. Hatta öyle ki acizliği apaçık ortada olan kimsenin bile “Umulur ki Allah beni affeder.” dediği bu işte ya böyle olmayanların hali nice olur, demektir. Bu izahı, bu soruya cevap olarak Keşşâf sahibi yapmıştır. Fakat evlâ olan, daha önce söylediğimiz şu izahtır: Vatanını terk etme hususunda aşırı nefreti olduğu için insan, çoğu kez aslında öyle olmadığı halde vatanını terk etmekten aciz olduğunu zanneder, işte bu sebepten ötürü, burada af, katiyyet ifade eden kelimelerle değil, عَسَى (umulur ki) kelimesi ile anlatılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada ümit veren bir ifade ile bir af kelimesinin kullanılması, hicretin son derece önemli bir vâcip olduğunu, kendisine hicret vâcip olmayan kimselerin bile onu terk etmeleri halinde aflarının kesin olmadığını fakat ümitle yalvarıp yakararak bağışlanmalarını isteyecekleri bir günah sayılması gerektiğini belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Buradaki فَ fasiha içindir. İsm-i işaret gelmesi zikredilen mağfiret hükmüne layık olduklarına dair uyarı içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَانَ اللّٰهُ عَفُواًّ غَفُوراً
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
كَانَ ’nin haberi olan عَفُواًّ غَفُوراً kelimeleri mübalağa kalıbındadır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Ayetlerin sonunda gelen esma-i hüsna bazen harf-i tarifle bazen de tenvinle gelir.
Nekre gelişi tazime, elif-lam’lı gelişi de kemâlata delalet eder. Burada nekre gelmiştir. Onun affedici ve bağışlayıcı oluşunun bir şeref olduğunu ifade etmiştir.
Bu ayrımlar ayetin bağlamı ile alakalıdır. Yoksa elbette hepsinde kemâlat anlamı ve tazim vardır.
Ayetin sonunda عَفُوًّا غَفُورًا isimleri geçmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr vardır. Bu manada birbirine yakın üç kelime vardır: عَفُوّ ,صَفَحَ , غَفْر . Bu kelimelerin bir arada gelmesi; tedrîc (derecelendirme) sanatıdır. Tegâbün/14 de bu sırayla zikredilmiştir. Hepsi güzel olmakla ve affı ifade etmekle beraber ğafr en yüksek mertebesidir. Biz de bu isimle müsemma olmaya çalışalım ki Allah da bize öyle muamele etsin. Ğafr kelimesini Türkçede miğfer ve istiğfar şeklinde kullanıyoruz.
Bu cümle, ruhsat ve kolaylığın sebebini belirtir ve onları açıklar. Zira, adeti hata işleyenleri daima affetmek ve günahkârları her zaman bağışlamak olanın zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olması gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Nisa/43)
يَعْفُوَ - عَفُوًّا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddül’-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Burada zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allahu Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Nisa/17)
Bu gibi çaresizleri Allah’ın affetmesi kuvvetle umulur. Bunlar için de gitgide kâfirleşme tehlikesi düşünülebileceğinden mutlak olarak affedilirler denemezse de çocuklar henüz yükümlü bulunmadıklarından, büyükler de kalplerindeki imanı korumak şartıyla hicret etmeme hususunda mazeretli olduklarından dolayı affedilmeye ve bağışlanmaya layıktırlar. [Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.]
(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
“ Afüvdür; yani dilediği zaman günahı siler, (kulu) o günahı sebebiyle itâb etse de azap etmez. Gafûrdur; yani ne azarlayıp ne adını dahi anmadan baştan köke tamamen yok eder. Afv kelimesinin (98. Ayette 94 bulunan) ricale, gufranın ise (aynı ayette olan) kadın ve çocuklara raci olması umulur. Rivayete göre bu ayetler Mekke’den Medine’ye hicret etmeyip Mekke’de kalanlarla ilgilidir. O zaman farz olan bu hicreti birtakım müminler yerine getirmeyince Mevlâ bu ayetleri inzal etmiş, bu farzdan istisna edilenleri beyan etmiş ve onları aff-ı mağfiret ettiğini buyurmuştur. Sonuç olarak afüv ve gafûr esmâsının bir önceki ayetle bağlantısını bu şekilde sağlanmış olur. (Keziban Dut,Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)