وَمَنْ يُهَاجِرْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَماً كَث۪يراً وَسَعَةًۜ وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِراً اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟ ١٠٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim ki |
|
| 2 | يُهَاجِرْ | göç eder |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah |
|
| 6 | يَجِدْ | bulur |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 9 | مُرَاغَمًا | gidecek |
|
| 10 | كَثِيرًا | çok yer |
|
| 11 | وَسَعَةً | ve bolluk |
|
| 12 | وَمَنْ | ve kim ki |
|
| 13 | يَخْرُجْ | çıkar |
|
| 14 | مِنْ | -nden |
|
| 15 | بَيْتِهِ | evi- |
|
| 16 | مُهَاجِرًا | göç etmek amacıyle |
|
| 17 | إِلَى |
|
|
| 18 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 19 | وَرَسُولِهِ | ve Elçisine |
|
| 20 | ثُمَّ | sonra |
|
| 21 | يُدْرِكْهُ | kendisine yetişirse |
|
| 22 | الْمَوْتُ | ölüm |
|
| 23 | فَقَدْ | muhakkak |
|
| 24 | وَقَعَ | düşer |
|
| 25 | أَجْرُهُ | onun mükafatı |
|
| 26 | عَلَى |
|
|
| 27 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 28 | وَكَانَ | ve |
|
| 29 | اللَّهُ | Allah |
|
| 30 | غَفُورًا | bağışlayandır |
|
| 31 | رَحِيمًا | esirgeyendir |
|
Ve her kim, yolunu bilip de Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok gidecek, sığınacak veya düşmanların zıddına hareket edecek yer ve genişlik bulur. Dolayısıyla yaşadıkları yerde bir tür rahat ve bolluk bulunanlar, oradan ayrılınca mutlaka sıkıntılara ve darlıklara düşeceğini zannedip de korkmamalıdırlar. Bir de, her kim Allah'a ve Rasûlüne hicret etmek üzere evinden çıkar da sonra amacına ulaşamadan ölüm kendisine yetişirse onun ecrini vermek Allah'a düşer. Yani amelini tamamlamış gibi, ulaşacağına ulaşmış olarak ecir elde eder. Dolayısıyla bu konuda, "yerimden ayrılırsam amacıma ya ulaşırım ya ulaşamam, iyisi mi elimdekini de kaybetmeyeceğim; Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmayayım." diye düşünmemelidir. Allah için hareket eden, kaderde öyle yazıldığı için yarıyolda da kalsa yine tam sevap alacağını bilmelidir. " Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."
Az önce nakledildiği gibi Cündüb b. Damre Medine'ye gelirken yolda "Ten'im" denilen yerde öleceğini hissederek sağ elini sol eline koymuş, "Allah'ım, şu senin, şu da Rasûlünün. Rasûlün sana ne ile biat ettiyse ben de öyle biat ediyorum." demiş ve ruhunu teslim etmişti. Bu haber Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ashabına ulaştığı zaman, "Medine'de vefat etseydi sevabı eksiksiz olurdu." demişler, bu âyet de bunun üzerine inmiştir. İlim aramak, haccetmek, cihad etmek veya bunlar gibi herhangi bir dini amaçla Allah rızası için yapılan her hicretin Allah ve Rasûlüne yapılmış bir hicret olduğunu da açıklamışlardır.(Elmalili Hamdi Yazir)
Riyazus Salihin, 1 Nolu Hadis: Ameller Niyetlere Göredir.
Mü’minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibni Hattâb radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Rasûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Rasûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1, Îmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60; Talâk 24, Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26
Rağame رغم :
رَغامٌ ince toprak/tozdur. Sülasi رَغَمَ fiili burnu toprağın içine düşmek/sürtmek anlamında kullanılır. İf'al formundaki أرْغَمَ ise bir başkası onun burnunu toprağın içine sürtmesi hakkında gelir. Bu form ile öfke, hiddet, kızma ve darılma da ifade edilir. Son olarak mufâale formu olan راغَمَ - مُراغَمَةٌ kalıbı öfkelendirmek/öfkelendirmeye çalışmak anlamındadır. İstiare yoluyla tartışma, çekişme veya münakaşa etme manasında kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekli rağmendir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَنْ يُهَاجِرْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَماً كَث۪يراً وَسَعَةًۜ
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُهَاجِرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru يُهَاجِرْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَجِدْ فِي الْاَرْضِ cümlesi şartın cevabıdır.
يَجِدْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الْاَرْضِ car mecruru يَجِدْ fiiline mütealliktir. مُرَاغَمًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
كَث۪يرًا kelimesi مُرَاغَمًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. سَعَةً atıf harfi وَ ’la مُرَاغَمًا ’e matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُهَاجِرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُرَاغَمًا kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i mef’ûlüdür.
وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِراً اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَخْرُجْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
مِنْ بَيْتِه۪ car mecruru يَخْرُجْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مُهَاجِرًا hal olup fetha ile mansubdur. اِلَى اللّٰهِ car mecruru مُهَاجِرًا ’e mütealliktir. رَسُولِه۪ atıf harfi وَ ’la اللّٰهِ lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُهَاجِرًا kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُدْرِكْهُ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمَوْتُ fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. وَقَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَجْرُهُ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru وَقَعَ fiiline mütealliktir.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُدْرِكْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi درك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. غَفُورًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يمًا۟ ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
غَفُورًا - رَح۪يمًا۟ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يُهَاجِرْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَماً كَث۪يراً وَسَعَةًۜ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan مَنْ يُهَاجِرْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ , sübut ifade eden isim cümlesidir.
Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُهَاجِرْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, مَنْ ’in haberidir.
فَ karinesiyle gelen يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَمًا كَث۪يرًا وَسَعَةً şeklindeki cevap cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidâî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
كَث۪يرًا kelimesi مُرَاغَمًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُرَاغَمًا - وَسَعَةً kelimelerindeki tenvin kesret ve nev ifade eder.
وَسَعَةً [َGenişlik] kelimesi istiare-i asliyedir. Din hürriyetine kavuşup kâfirlerin baskısından kurtulmak, geniş mekâna benzetilmiştir. Câmi’; rahatlık, ferahlık, sıkıntının kalkmasıdır. Müminin de hicret etmeyip kâfirler içinde yaşaması onu sürekli sıkacak ruhen rahatsız edecektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
مُرَاغَمًا [barınacak ve geçinecek yer] kelimesinin kullanılması, teşviki tekid içindir. Muhacir, gittiği yerde öyle hayır ve nimetler bulur da bunlar kendilerinden ayrıldığı kavmin burunlarının sörtülmesine sebep olur.
مُرَاغَمًا kelimesinin kökü olan رَغَم, burnun toprağa sürtünmesi demektir.
Diğer bir görüşe göre de hicret edecek kimse yeryüzünde bir yol bulur; kavminin burunlarını toprağa sürterek (onlara rağmen) kendilerini terk eder demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
السَّبِيلُ [yol] kelimesi bilinen bir mecazdır ve zikredilen hicret de bu manayı kuvvetlendirmiştir. Sebil kelimesinin zikriyle birlikte gelen ضَرْبٌ kelimesinde de tevriye vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مُرَاغَمًا kelimesi “yeryüzünde gitmek” manasındaki راغَمَ fiilinden ism-i mekândır. راغَمَ fiili “toprak” manasındaki الرَّغامِ kelimesinden müştaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
السَّعَةُ kelimesi; “darlık, tazyik” manasındaki الضِّيقِ kelimesinin zıddıdır. Hakiki manada geniş mekân için kullanılır. Rahat, müreffeh yaşam için de kullanılır. Bu mana mecazîdir. المُراغَمُ kelimesi yeryüzünde gitmek manasında geldiyse السَّعَةُ kelimesinin ona atfedilmesi tefsir açısındandır. Ama المُراغَمُ kelimesi öfkelendirme yeri manasında ise kendini tatmin edecek ve rahat ikamet edilecek bir yer bulmaya delalet eder. Allah, küfür ülkesinden çıkan kişiye hicret ettiği yere ulaşmasa bile hicret sevabını verir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِراً اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ
Cümle, önceki şart cümlesine matuftur. Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِراً اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ , sübut ifade eden isim cümlesidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِراً اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ cümlesi, مَنْ ’in haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ cümle, tertip ve terahi ifade eden atıf harfi ثُمَّ ile يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِراً cümlesine atfedilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِ cevap cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır.
Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
رَسُولَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması resul için şan ve şereftir.
Cümlede Allah’a hicretten sonra resulüne hicretin zikredilmesi, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.
Allah’a ve Resulüne hicret ifadesi, Allah’a ve Resulüne imandan kinayedir veya mecâz-ı mürseldir. Sebep söylenmiş, müsebbep kastedilmiştir.
يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ ifadesinde aklî mecaz veya istiare ve tecessüm sanatları vardır.
يَخْرُجْ - يُهَاجِرْ kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs vardır.
مُهَاجِرًا - يُهَاجِرْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
َوَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ [Onun ecri Allah'a aittir.] ifadesinde istiare-i tebeiye vardır. على َharf-i cerinin üzerine alma, üstlenme manası ile, birinin işini üstlenen, onun adına borçlanan, “Tamam o iş bana ait” diyen kişinin tavrını hatırlatır. Allah Teâlâ kendi rızası için hicrete çıkıp yolda ölen kimseyi ortada bırakmaz, onun işini bizzat kendi uhdesine alır, karşılığını verir, manasındadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Burada “kim hicret eder” ifadesi yerine “kim evinden çıkar” ifadesinin tercih edilmiş olmasının anlamı şudur:
Bir kimse hicret niyetiyle evinden çıktıktan sonra evinin önünde bile ölse, yine o bu mükâfata mazhar olur. Allah ve Resulü yolunda hicret ederek o yolda ölenlerin mükâfatının Allah’a aidiyeti zorunluymuş gibi sabit olması demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah’a hicret etmenin anlamı, Allah’ın razı olacağı bir yere hicret etmek demektir. Resul kelimesi elçiye katılmak ve onun tarafını güçlendirmek için Medine’ye hicret hususuna işaret için lafza-i celâle atfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah burada اَجْرُ (ücret) kelimesini kullanmıştır. “Ecr”, hak edilmiş olan bir menfaatten ibarettir. Müstahak olunmadan alınan şey için “ücret” denilemez, aksine “hibe” denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
وَ istînâfiyyedir. كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
غَفُورًا رَح۪يمًا۟ şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
كَان fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde غَفُوراً ve رَح۪يماً olduğu gibi gelecekte de Gafûr ve Rahîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Ayetin bu son cümlesi, bir çok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c, 7, s. 314)
مُهَاجِرًا - يُهَاجِرْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddül’-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Burada zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi ve ayette tekrarlanması, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا۟ [Allah gafûr ve rahîmdir.] cümlesi hüsn-i intihâdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Bu gibi çaresizleri Allah’ın affetmesi kuvvetle umulur. Bunlar için de gitgide kâfirleşme tehlikesi düşünülebileceğinden mutlak olarak affedilirler denemezse de çocuklar henüz yükümlü bulunmadıklarından, büyükler de kalplerindeki imanı korumak şartıyla hicret etmeme hususunda mazeretli olduklarından dolayı affedilmeye ve bağışlanmaya layıktırlar. [Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.] (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)