وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 2 | كَانَ |
|
|
| 3 | كَبُرَ | ağır geldiyse |
|
| 4 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 5 | إِعْرَاضُهُمْ | onların yüz çevirmesi |
|
| 6 | فَإِنِ | haydi |
|
| 7 | اسْتَطَعْتَ | yapabilirsen |
|
| 8 | أَنْ |
|
|
| 9 | تَبْتَغِيَ | ara ki |
|
| 10 | نَفَقًا | bir delik |
|
| 11 | فِي | içine |
|
| 12 | الْأَرْضِ | yerin |
|
| 13 | أَوْ | ya da |
|
| 14 | سُلَّمًا | bir merdiven |
|
| 15 | فِي |
|
|
| 16 | السَّمَاءِ | göğe |
|
| 17 | فَتَأْتِيَهُمْ | onlara getiresin |
|
| 18 | بِايَةٍ | bir mu’cize |
|
| 19 | وَلَوْ | şayet |
|
| 20 | شَاءَ | dileseydi |
|
| 21 | اللَّهُ | Allah |
|
| 22 | لَجَمَعَهُمْ | elbette onları toplardı |
|
| 23 | عَلَى | üzerinde |
|
| 24 | الْهُدَىٰ | hidayet |
|
| 25 | فَلَا |
|
|
| 26 | تَكُونَنَّ | o halde olma |
|
| 27 | مِنَ | -den |
|
| 28 | الْجَاهِلِينَ | cahiller- |
|
İlk âyete göre Hz. Peygamber, bir kısım insanların doğru yolu kabul etmemelerinden dolayı ne kadar üzülse de onun bu husustaki gücü sınırlıdır. O, Allah’ın izni olmadan insanları hidayete kavuşturamayacağı gibi yine Allah murat etmedikçe mûcize de gösteremez. Bütün insanları hidayette toplama kudreti yalnız Allah’a aittir. Bununla birlikte O, insanları hidayette toplanıp birleşmeye zorlamamış; doğru yolu kendi akıl ve iradeleriyle bulmalarını tercih etmiştir. Nitekim 36. âyette “Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O’na döndürülecekler” buyurularak hakikat karşısında kulakları ve kalpleri açık olanların, akıl ve iradeleriyle doğru yolu bulacakları belirtilirken, İslâm’ın sesine kulaklarını ve gönüllerini kapatanlardan “ölüler” diye söz edilmiş; bunların işinin âhirete kaldığına işaret edilmiştir.
(Kuran yolu tefsiri/ Diyanet)
وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو dir. كَبُرَ cümlesi كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
كَبُرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَلَيْكَ car mecruru كَبُرَ fiiline mütealliktir. اِعْرَاضُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَطَعْتَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, اسْتَطَعْتَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَبْتَغِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. نَفَقاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru تَبْتَغِيَ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir/ tercih ifade eder. سُلَّماً atıf harfi اَوْ ile نَفَقاً ’a matuftur. فِي السَّمَٓاءِ car mecruru تَبْتَغِيَ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَأْتِيَهُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاٰيَةٍ car mecruru تَأْتِيَهُمْ fiiline mütealliktir.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَطَعْتَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’al babındandır. Sülâsî fiili طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
تَبْتَغِيَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
وَ atıf harfidir. لَوۡ gayri cazim şart harfidir. شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
جَمَعَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْهُدٰى car mecruru جَمَعَهُمْ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن عرفت إرادة الله بعدم هدايتهم فلا تكونن (Eğer Allah'ın onları hidayete erdirmeme iradesini biliyorsanız, o halde asla…. olmayın.) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَنَّ nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilinin sonundaki نَّ tekid ifade eden nûn-u sakiledir. تَكُونَنَّ ’nin ismi müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنَ الْجَاهِل۪ينَ car mecruru تَكُونَنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid نَ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
الْجَاهِل۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi جهل olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte كَان ’nin dahil olduğu كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ cümlesi, şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ‘nin haberinin mazi fiil sıygasında gelmesi cümleye temekkün ve istikrar anlamı katmasının yanında hükmü, takviye etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَبُرَ fiiline müteallik olan car-mecrur عَلَيْكَ, ihtimam için, faile takdim edilmiştir
Şartın cevabı فَ karinesiyle gelen فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ cümlesidir. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesi olan اِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ , müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir.
Şart cümlesinin cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri; فافعل (yap.) olan cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan ikinci terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) ,
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ cümlesi, masdar teviliyle اسْتَطَعْتَ fiilinin mef’ûlüdür. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فِي الْاَرْضِ car-mecruru mef’ûl olan نَفَقاً ‘ın mahzuf sıfatına, فِي السَّمَٓاءِ car-mecruru ise سُلَّماً ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
سُلَّماً , mef’ul olan نَفَقاً ‘a, muhayyerlik ifade eden اَوْ harfiyle atfedilmiştir. Cihet-i camia temasüldür. Bu kelimelerdeki nekrelik muayyen olmayan nev ifade eder.
الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فِي الْاَرْضِ - فِي السَّمَٓاءِ car-mecrurlarındaki فِي harflerinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Yer ve gök içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat durumu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Göğe yükselmek, yerin derinliklerine inmek, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍ cümlesi, … تَبْتَغِيَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
بِاٰيَةٍ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında nev ve tazim ifade eder.
Görüldüğü gibi ayet-i kerimede muzari yerine mazi fiil gelmiştir. Bunda da Peygamber Efendimizin kavminin imanına ne kadar hırslı olduğuna tariz vardır. Hasıl olmamış birşey hasıl olmuş gibi gösterilmiştir. Şart fiili كَانَ olduğu zaman اِنْ harfi genel kurallara uygun olarak müstakbel için kullanılmaz. Mazi için kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ [Eğer Sana ağır geldiyse] büyük ve zor geldiyse اِعْرَاضُهُمْ [onların yüz çevirmeleri] senden ve getirdiğin şeylere imandan فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ [Eğer yerde bir tünel yahut gökte bir merdiven arayıp da onlara bir mucize getirebilirsen yap.] “Yerin dibine gideceğin bir delik bulur da onlara getirecek bir mucize fark edersen yahut göğe çıkacak bir şey (asansör) bulur da ondan indirecek bir mucize bulursan.” demektir.
فِي الْاَرْضِ kelimesi نَفَقاً ’ın sıfatıdır, فِي السَّمَٓاءِ’de سُلَّماً ’in sıfatıdır. İkisinin de تَبْتَغِيَ ’ye müteallik olması veya ikisinin de gizli zamirden hal olması caizdir. İkinci şartın cevabı da mahzuftur, takdiri de افعل (yap) demektir. Cümle birinci şartın cevabıdır. Maksat; kavminin İslama gösterdiği hırstır. Yerin altından veyahut göğün üstünden getirebilseydi, imanlarının hatırı için bunu yapardı. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
بِاٰيَةٍ kelimesinin tenvini de tazim içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette, şart cümlesinin cevabı mahzuftur. Gönüllerde malum olduğu için bu cevabın hazfedilmesi (zikredilmemesi) güzel olmuştur, النفق kelimesi, yer altındaki (gizli) yol manasındadır. Bu yolların başka bir yere açılan bir çıkışı vardır. Nitekim Arapçadaki “köstebek yuvası” ifadesi de bu kelimeden alınmadır. Çünkü köstebek, yerin dibine doğru bir delik (tünel) açar, sonra o dipten yeryüzüne (doğru tünel açarak) çıkar. Böylece sanki o bir tünel açarak yeryüzünü (yiyip) tüketmektedir. Yani kendisi için bir başka taraftan bir geçit yapıyor. “Münafık” da bu kökten ötürü bu şekilde isimlendirilmiştir. Çünkü o da köstebeğin yapmış olduğu yuva gibi ortaya koyduğu halden başka bir hali ve inancı içinde saklamaktadır. السلم kelimesi السلامة kelimesinden türemiştir. Binaenaleyh السلم kelimesi, “seni çıkacağın yere ulaştıran şey” manasınadır. Allah'ın bu sözden maksadı ise o kâfirlerin iman etmeleri hususunda Resulullah’ın arzusunu kesip atmak, böylece imandan yüz çevirmeleri ve küfre yönelmeleri sebebi ile sıkıntı ve üzüntü duymamasını sağlamaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى
Şart üslubundaki terkip وَ harfiyle … وَاِنْ كَانَ كَبُرَ şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasındaki شَٓاءَ اللّٰهُ cümlesi, şarttır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak ve uyarıyı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
شَٓاءُ fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi çoğu zaman mahzuftur.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Şartın cevabı olarak لَ karinesiyle gelen جَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
عَلَى الْهُدٰى ibaresinde istiare ve tecessüm sanatı vardır.
عَلَى; istila manası taşır. Onlar hidayeti kaplamışlar gibi ifade edilmiştir. Hidayeti bir binek gibi düşünün. O insanlar adeta hidayetin üzerine binmişlerdir. Bineğin kontrolü onların elindedir. Tersini söyleyerek mübalağa sanatı (kalp) yapılmıştır. Kalp sanatı dikkat çekmek için yapılır. Mef’ûllerin yeri değiştirilerek ters söylenir. Mesela deveye havuzu gösterdi yerine, havuza deveyi gösterdi demektir. Burada da sanki biraz öyle yapılmış, takva sahipleri hidayetin üzerine binmiş, tamamen onu hakim olmuş gibi ifade edilmiştir. Halbuki hidayet onlara hakim olmuştur.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن عرفت إرادة الله بعدم هدايتهم (Allah’In onların hidayete ermemesi şeklindeki iradesini bilsen) şeklindeki şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْجَاهِل۪ينَ car mecruru كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
تَكُونَنَّ fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْجَاهِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Bu kelâm, Resulullah’ı (s.a.v), onların İslam’ı kabulü için bu kadar hırslı olmaktan ve imana gelmelerini umarak istedikleri mucizeleri göstermeye bu derece temayülden nehyetmektedir. Yani vurgulanan şudur: Allah Teâlâ’nın, söz konusu iki vecihten biriyle onların hidayet ve imanını istemediği ortaya çıktıktan sonra artık onların İslam’a aşırı hırs göstermek veya o söyledikleri mucizelerin inmesini beklemek suretiyle ilâhî iradenin ve işlerin ne yolda tezahür ettiğini bilmeyen cahillerden olma. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cümle mesel tarikinde olmayan tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ kavli, önceki cümle için bir tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)