وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | يَمْكُرُ | tuzak kuruyorlardı |
|
| 3 | بِكَ | sana |
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 5 | كَفَرُوا | inkar edenler |
|
| 6 | لِيُثْبِتُوكَ | seni tutup bağlamaları için |
|
| 7 | أَوْ | veya |
|
| 8 | يَقْتُلُوكَ | öldürmeleri için |
|
| 9 | أَوْ | ya da |
|
| 10 | يُخْرِجُوكَ | sürmeleri için |
|
| 11 | وَيَمْكُرُونَ | onlar tuzak kurarlarken |
|
| 12 | وَيَمْكُرُ | tuzak kuruyordu |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah da |
|
| 14 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 15 | خَيْرُ | en iyisidir |
|
| 16 | الْمَاكِرِينَ | tuzak kuranların |
|
Medine’ye hicret izni verilince birçok müslümanın oraya göç ederek yeni bir yurt edinmeleri, kendi kabilelerinden olmayan kimselerle birleşip bütünleşmeleri, Hz. Peygamber’in de Medine’ye giderek müslümanların başına geçmesi ve Medine’de güçlenerek kendilerine zulmeden Mekkeliler’e karşı savaşması ihtimali müşrikleri korkuttu. Probleme bir çare bulmak üzere Dârünnedve denilen meclislerinde toplandılar. İleri sürülen şu teklifleri sırasıyla müzakere ettiler: 1. Daha önce gelip geçmiş ve içinde yaşadığı topluluğa ters düşmüş şairlerden Züheyr ve Nâbiga’ya yapıldığı gibi bunu da hapsedelim, bağlayalım, yiyecek içecek vermeyelim, ölüp gitsin. 2. Sürgüne gönderelim, bizden uzaklara gitsin, gittiği yerde ne yaparsa yapsın, bizi ilgilendirmez. 3. Her kabileden bir genç seçelim, birlikte gidip onu öldürsünler. Katiller bu kadar çok ve çeşitli kabilelere mensup olunca onun kabilesi bunların hepsine karşı intikam savaşı açamaz, diyete razı olur, onu da öderiz. Bu sonuncu teklif Ebû Cehil’den gelmişti. Tarihçilerin kaydettiğine göre Necidli bir ihtiyar kılığına girerek müzakereye katılan şeytan, birinci teklifi, “Gelip kurtarırlar”, ikinci teklifi “Gittiği yerde insanları, çekici kişiliği ile etkiler, taraftarlarını çoğaltır, sonra gelip sizi mağlûp eder ve dilediğini yapar” diyerek tenkit ve reddetti. Ebû Cehil’in teklifini ise beğendi ve kabul edilerek uygulanmasını telkin etti. Şeytanca olduğu için şeytana nisbet edildiği anlaşılan bu teklif oy birliği ile benimsendi. Ancak durum Resûlullah’a bildirildiği için o da tedbir aldı, yatağına Hz. Ali’yi yatırdı, kendisi de kuşatma altındaki evinden, Allah’ın yardımı ile kimseye görünmeden çıktı, Hz. Ebû Bekir ile birlikte Medine’ye hicret etti (İbn Hişâm, Sîre, II, 123-128). Müşrikler Hz. Peygamber’i tesirsiz hale getirmek için tuzak kurdular, o da Allah’ın izin ve irşadı ile onların tuzaklarını bozdu.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 686
وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. يَمْكُرُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَمْكُرُ damme ile merfû muzari fiildir. بِكَ car mecruru يَمْكُرُ fiiline mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لِ harfi, يُثْبِتُوكَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle يَمْكُرُ fiiline veya mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, اجتمعوا şeklindedir.
يُثْبِتُوكَ fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. يَقْتُلُوكَ fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. يُخْرِجُوكَ fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُثْبِتُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ثبت ’dir.
يُخْرِجُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَمْكُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. يَمْكُرُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَيْرُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَاكِر۪ينَ۟ muzâfun ileyh olup cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمَاكِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi مكر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
يَمْكُرُ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenleri tahkir içindir.
Ayetin sonunda müştakının zikredildiği يَمْكُرُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُثْبِتُوكَ cümlesi, masdar teviliyle يَمْكُرُ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen يَقْتُلُوكَ ve يُخْرِجُوكَ cümleleri, اَوْ atıf harfiyle لِيُثْبِتُوكَ ’ cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümleler matufun aleyh gibi masdar tevilindedir.
لِيُثْبِتُوكَ kelimesine, İbni Abbas (r.a.) “seni tutup bağlamaları için” manasını vermiştir. Bağlanan herkes tutulmuş ve sabit kılınmış olur. Çünkü böyle bir insan hareket etmeye muktedir olamaz. Bu ifadeye, “seni hapsetmek, seni alıkoymak ve seni bir evde tutmak için” manaları da verilmiştir. Böylece manası açıkça anlaşıldığından, ayette nerede hapsedilmek istendiği hazfedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle, [Hatırlayın o zamanı ki siz sayıca azdınız, yeryüzünde zayıf olarak tanınıyordunuz. (Enfal Suresi, 26)] mealindeki cümleye atıftır.
Bu hitap Peygamberimiz için ise de burada bütün Müslümanlara ihsan edilmiş bir nimet hatırlatılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Çoğunlukla olduğu gibi إذْ ismiyle birlikte mazi yerine muzari fiil gelerek hile içinde debelenenlerin halini zihinlerde canlandırmak istenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la muzâfun ileyh olan يَمْكُرُ بِكَ cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Âşûr; Bu harfin itiraziyye veya hal manasında olduğu görüşündedir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Aynı üslupta gelen وَيَمْكُرُ اللّٰهُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ cümlesinde istiare sanatı vardır. Allah’ın onları cezalandırması ve onların tuzaklarını bozması, tuzak kurmaya benzetilmiştir.
Farklı manalardaki iki يَمْكُرُونَ - يَمْكُرُ kelimeleri arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَيَمْكُرُونَ cümlesiyle ile وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ cümlesi arasında müşâkele sanatı vardır. Onlara verilecek karşılık, müşâkele yoluyla tuzak olarak zikredilmiştir.. Ayrıca bu iki cümle arasında mukabele sanatı vardır.
Allah’ın cezası مْكُرُ “hile” kelimesiyle ifade edilmiş. Allah’ın cezâsı ziyadesiyle korkutmak, kaba davranmak ve cezâlarının daha şiddetli olacağını imâ etmek için onların davranışıyla ifade edilmiştir. Onların peygambere yaptıkları hilelere mukabil olarak gelmiştir. Mekrin karşılığı mekri iptal etmektir. İkinci mekr bu manadadır. Zira Allah Teâlâ için mekr kelimesinin kullanılması câiz değildir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)
Burada مَكَرَ (hile yapma) fiili, mecazen cezalandırmak manasında kullanılmıştır. Çünkü hile yapmak, tuzak kurmak Allah Teâlâ’nın zatıyla uyuşmaz. Ancak bu cezaya onların mekri (hilesi) sebep olduğu için sebep alakasıyla mecaz-ı mürsel olmuştur. Lâzım söylenmiş, melzûm kastedilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Allah Teâlâ’nın kendinden “Allah” şeklinde bahsetmesi tecrîddir.
Bu vb. ayetlerde Allah’a izafe edilen veya Allah’ın bizzat eylemin faili olduğu مكر kelimesi, Allah’ın onları cezalandırması ve onların tuzaklarını bozması şeklinde tercüme edilmiştir. Aslında Allah’ın onlara vereceği ceza ve azap onların yaptıkları davranışa uygun olarak مكر diye isimlendirilmiştir. Allah’ın fiilinin يَمْكُرُ ,مكر veya مَكِرنَا kelimeleriyle ifade edilmesi hem onların davranışlarının kötülük derecesini artırmakta hem de onlara, verilecek cezanın bu kabilden hafife alınmayacak bir ceza olacağı hatırlatılmaktadır. (Hasan Uçar, Doktora Tezi, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
Allah’ın cezası; وَيَمْكُرُ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ şeklinde hile kelimesiyle ifade edilmiştir. Allah’ın cezası, ziyadesiyle korkutmak, kaba davranmak ve cezalarının daha şiddetli olacağını ima etmek için onların davranış lafzı söylenerek müşâkele yoluyla ifade edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
مَكَر fiilinin Allah’a isnat edilmesi, öncesindeki مَكَرُوا (plan kurdular) fiiline müsahabetten dolayıdır. Söz konusu lafız ilk geçtiği yerde hakiki anlamıyla kullanılırken ikinci yerde sözlük anlamından bağımsız farklı bir manada; “planı boşa çıkarma” manasında kullanılmış olup iki lafız arasında biçim ve fonetik uyum dışında bir alaka bulunmamaktadır. (Adem Yerinde, Belâgat İlminde Müşâkele Sanatı)
وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ
و
وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟ cümlesindeki وَ istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خَيْرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ izafeti, sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. خَيْرُ sıfat olmasına rağmen الْمَاكِر۪ينَ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘En hayırlı tuzak kurucu’ yerine, [Tuzak kuranların en hayırlısı] buyrulmuştur. Bu mübalağalı ifadede vurgu vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
الْمَاكِر۪ينَ - يَمْكُرُ- يَمْكُرُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu tezyil cümlesi, önceki cümleyi pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla gelen ıtnâb sanatıdır.
Bu sureyi okurken Bedir Savaşı’nı düşünmeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke’de iken onu öldürmek, hapsetmek, kovmak istediler. Neticede Peygamber Efendimiz (s.a.v) orayı terk etmek zorunda kaldı. Allah da hile yapıyordu yani Allah onların hilesini bozuyordu. Hileyi hayırla sonuçlandırıyordu.
Bu cümle önceki cümle için tezyîl cümlesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Eğer “Kâfirlerin tuzaklarının hiçbirinde hiçbir hayır olmadığı halde Hak Teâlâ niçin, ‘Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.’ demiştir?” denilirse biz deriz ki: Bu hususta şunlar söylenebilir:
1. Ayetteki, “tuzak kuranların en hayırlısı” tabiri ile “tuzak kuranların en kuvvetlisi en kuvvetli tuzak kuranı” manası kastedilmiştir. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk bu tabirle, fiili karşısında her türlü tuzağın etkisiz ve geçersiz olduğuna dikkat çekmek için “en hayırlısı” ifadesini, “en şiddetli, en güçlü” manasında kullanmıştır.
2. Bundan murad, “Eğer onlar hile ve tuzaklarında faraza iyilik ve hayır bulunma hali olursa bilsinler ki Allah o tuzak kuranların en hayırlısıdır.” manasıdır.
3. Ayetteki “hayr” kelimesi, tafdil ifade etmez. Yani “en hayırlı” manasına değil, aksine “hayırlı” manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
20 ile 30. ayetler arasında önemli mesajlar vardır. Allah Teâlâ Bedir Savaşı’nda her iki tarafa da karşı tarafın sayısını az göstermişti. Böylece Müslümanlar rahatça savaşmışlar, diğerleri de Müslümanları az gördükleri için rehavet içinde hareket etmişlerdir. Müslümanlar da kibre ve rehavete kapılmasınlar diye böyle nasihatler gelmiştir. Allah da mekrler düzenler. Önce onlara yaptıkları mekrden bir ümit verir, sonra da mekrlerini boşa çıkarır, kendi başlarına geçirir. Nitekim onlara mekr yapmaları ve tertibat almaları için müsade etti, uğraştırdı, yordu fakat bütün çabalarını sonuçsuz bırakıp gizlice Hz. Peygamberin hicretini sağlayıverdi. Sonra yine onlara ümit verip Bedir’e kadar getirdi, Müslümanları gözlerine az gösterdi, onlar da hemen saldırıya geçtiler ve göreceklerini gördüler. Evet, Allah işte böyle mekre karşı mekreder. Allah, mekredenlerin hayırlısıdır, خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ’dir. O’na karşı hiçbir mekrin hükmü yoktur. O, bütün mekrcilerin mekrini iptal edip geçersiz kılar. O’nun mekri de hayırdan ve hikmetten hali (uzak) değildir. Bundan dolayı O’na “makir” veya “mekkar” diyemezsiniz. çünkü O, خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ’dir. Allah’ın işi, hadd-i zatında bir hile ve tuzak olmaktan, bir mekr olmaktan çok uzaktır ve münezzehtir. O’nun işi, mekri savuşturmak ve geçersiz kılmaktan ibarettir. Mekrcilerin mekrini önlemek bakımından umuma hayır olduğu gibi, mekrcilere hadlerini bildirmek ve bir kısmının tövbe edip o işten vazgeçmesine sebep olmak bakımından da bizzat o mekri yapanlar için bile hayırdan başka bir şey değildir. Şu halde bu ilahi fiile mekr/مَكَر denilmesinin sebebi: mekrcilerin mekrine karşılık olmak üzere onların haberi olmadan ve bütün tahminlerin dışında bambaşka bir tedbirle onların çabalarını boşa çıkarması bakımından bir müşâkeledir, bir yanıltmadır. Yoksa Allah’a gerçekte doğrudan doğruya mekr isnad edilemez ve “makir” denilemez. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)