بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاذْكُـرُٓوا اِذْ اَنْتُمْ قَل۪يلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَاٰوٰيكُمْ وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِه۪ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاذْكُرُوا | düşünün ki |
|
| 2 | إِذْ | bir zaman |
|
| 3 | أَنْتُمْ | siz |
|
| 4 | قَلِيلٌ | az idiniz |
|
| 5 | مُسْتَضْعَفُونَ | hırpalanıyordunuz |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 8 | تَخَافُونَ | korkuyordunuz |
|
| 9 | أَنْ |
|
|
| 10 | يَتَخَطَّفَكُمُ | sizi kapıp götürmesinden |
|
| 11 | النَّاسُ | insanların |
|
| 12 | فَاوَاكُمْ | (Allah) sizi barındırdı |
|
| 13 | وَأَيَّدَكُمْ | ve sizi destekledi |
|
| 14 | بِنَصْرِهِ | yardımıyle |
|
| 15 | وَرَزَقَكُمْ | ve sizi besledi |
|
| 16 | مِنَ |
|
|
| 17 | الطَّيِّبَاتِ | güzel şeylerle |
|
| 18 | لَعَلَّكُمْ | belki |
|
| 19 | تَشْكُرُونَ | şükredersiniz |
|
Allah’a ve resulüne itaat etmek, ilâhî çağrıya katılmak, fitneyi engellemek için çaba göstermek İslâmî erdemlerdir. Bunlar telkin edildikten sonra bir başka önemli erdeme geçilmiş, nimetlerin unutulmaması ve bunlara şükredilmesi istenmiştir. Bu âyetlerin geldiği günlerde müslümanların en fazla hatırlayıp şükretmeleri gereken nimetler, müşriklerin zulüm ve işkencelerinden kurtarılmaları, kendilerine güvenli bir yurt bağışlanması, düşmanlarına karşı mûcizevî destekler sağlanması ve başta ganimet olmak üzere maddî sıkıntılarını gideren imkânlar bahşedilmesidir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 681
وَاذْكُـرُٓوا اِذْ اَنْتُمْ قَل۪يلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اذْكُرُٓو fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِذْ zaman zarfı اذْكُرُٓوا fiiline mütealliktir. اَنْتُمْ قَل۪يلٌ ile başlayan isim cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. قَل۪يلٌ haber olup damme ile merfûdur. مُسْتَضْعَفُونَ ikinci haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. فِي الْاَرْضِ car mecruru مُسْتَضْعَفُونَ ‘ye mütealliktir. تَخَافُونَ cümlesi, üçüncü haber olarak mahallen merfûdur.
تَخَافُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَتَخَطَّفَكُمُ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. النَّاسُ fail olup damme ile merfûdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَخَطَّفَكُمُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi خطف ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُسْتَضْعَفُونَ sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i mef’ûludur.
فَاٰوٰيكُمْ وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِه۪ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰوٰيكُمْ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَيَّدَكُمْ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اَيَّدَكُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِنَصْرِه۪ car mecruru اَيَّدَكُمْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. رَزَقَكُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الطَّيِّبَاتِ car mecruru رَزَقَكُمْ fiiline mütealliktir.
لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamiri لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَشْكُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَيَّدَكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أيد ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اٰوٰيكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أوي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاذْكُـرُٓوا اِذْ اَنْتُمْ قَل۪يلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleye muzaf olan اِذْ zaman zarfı, اذْكُـرُٓوا fiilinin mef’ûlüdür. اَنْتُمْ قَل۪يلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ cümlesi, اِذْ ‘in muzafun ileyhidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنْتُمْ mübteda, قَل۪يلٌ haberdir. مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ , ikinci, تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ cümlesi, üçüncü haberdir.
اَنْتُمْ قَل۪يلٌ cümlesinde çoğul zamirden tekil bir kelimeyle haber verilmiştir. Çünkü قَلِيلًا وكَثِيرًا kelimeleri genellikle zamire mutabık olarak gelmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فِي الْاَرْضِ car-mecruru, ism-i mef’ûl vezninde gelerek fiil gibi amel eden, ikinci haber olan مُسْتَضْعَفُونَ ‘ye mütealliktir.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki فِي harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. فِي harfinin ilavesiyle yeryüzü, mazruf mesabesinde konmuştur. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü, kapalı bir kutuya benzetilmiştir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır. Dünyadaki zor durumlarını mübalağalı şekilde ifade etmek için gelen bu üslupta tecessüm ve mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Üçüncü haber olan تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ cümlesi, masdar tevili ile تَخَافُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İbni Âşûr ayette geçen تَخَطَّفَ kelimesinin “hızlıca almak” şeklinde tercüme edildiğini, buradaki hızlıca almak ifadesinin, “galip gelmek” anlamında mecazi olarak kullanıldığını söyler. Galip gelmenin de bir şeyi almaya benzediğini ifade eder. Bu kelimenin hızlıca almak anlamına Bakara suresinin 20. ayetini, mecazi anlamına ise Ankebut suresinin 27. ayetini istişhâd olarak kullanmıştır. (İbn Âşûr’un Tefsirinde İstişhâd Yöntemi, Abdullah Bedeva)
Onların hatırlaması istenen şeylerin, azlık, güçsüzlük ve korkmak şeklinde sıralanması taksim sanatıdır.
فَاٰوٰيكُمْ وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِه۪ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ
Cümle, atıf harfi فَ ile اَنْتُمْ قَل۪يلٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
فَاٰوٰيكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupla gelen وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِه۪ ve وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ cümleleri, atıf harfi وَ ‘la فَاٰوٰيكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Her iki cümlenin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümleler mazi sıygada gelerek sebata, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Veciz ifade kastına matuf بِنَصْرِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması نَصْرِ için şan ve şeref ifade eder.
Allah’ın güçsüz olanlara verdiği nimetlerin barındırmak, yardım ve rızık olarak sayılması taksim sanatıdır.
مُسْتَضْعَفُونَ - اَيَّدَكُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قَل۪يلٌ - مُسْتَضْعَفُونَ arasında mürâât-ı nazîr vardır.
وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ cümlesinde sayıca az iken çoğalmak ve Allah’ın verdiği zafer nimetini hatırlatarak idmâc yapılmıştır. Emniyet ve sayısal çokluk rızkın bolluğunu getirir.
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَشْكُرُونَ ’ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin, muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.
لَعَلَّ edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَخُونُوا | hiyanet etmeyin |
|
| 6 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 7 | وَالرَّسُولَ | ve Elçisine |
|
| 8 | وَتَخُونُوا | hiyanet ederek |
|
| 9 | أَمَانَاتِكُمْ | emanetlerinize |
|
| 10 | وَأَنْتُمْ | ve siz |
|
| 11 | تَعْلَمُونَ | bildiğiniz halde |
|
Hıyanet “emanete riayet etmemek, genellikle sahibinin bilgisi dışında hak yemek, hukuku çiğnemek, ödev ve görevi hakkıyla yapmamak”tır. Allah’a karşı kulluk ödevlerini yapmayanlar O’nun hakkını çiğnemiş, kullarına emanet ettiği yükümlülüklere hıyanet etmiş olurlar. Resul aynı zamanda ilk İslâm toplumunun lideri ve devletinin başkanıdır. Onu hakkıyla desteklemeyenler, devlet sırlarını yabancılara açanlar, şahsî menfaatlerini ümmetin menfaatine tercih edenler de ona hıyanet etmiş sayılırlar. İnsanlar arasında güvene dayalı alışveriş ve diğer ilişkilerde güveni kötüye kullananlar, başkalarının bilmeme ve görmemelerinden yararlanarak haklarını çiğneyenler de hemcinslerine hıyanet etmiş olurlar. Hıyanet bir ahlâkî kusurdur, ayıptır, yerine göre günahtır ve İslâm’da şiddetle yasaklanmıştır.
Yahudilerden Kurayzaoğulları hicretin ilk yıllarında yapılan saldırmazlık ve dayanışma antlaşmasını bozmuş, müslümanları arkadan vurmaya kalkışmışlardı. Peygamberimiz onların kalesini kuşatıp sıkıştırınca anlaşma istediler, fakat “Senin hükmüne razı olmayız, Sa‘d b. Muâz’ı hakem tayin ediyoruz” dediler. Müslümanları temsilen görüşmeye giden Ebû Lübâbe’nin bazı yahudilerle menfaat ilişkisi ve orada bir kısım aile fertleri vardı; bu sebeple onlara, yanlış adamı hakem seçtiklerini söyledi, boğazını kesme işareti yaparak bunun kendilerini ölüme götüreceğini ifade etti. Sonra da bu yaptığını müslümanlara hıyanet sayarak pişman oldu, kendini mescidin direğine bağladı ve bağışlanmasına kadar açlık grevi yapacağını söyledi. Dokuz gün bağlı ve aç yaşadı. Sonra Hz. Peygamber onun bağışlandığını açıkladı, elleriyle çözdü. O da kefâret olsun diye bütün malını dağıtmak istedi, Resûlullah’ın tavsiyesi üzerine bunu üçte bire indirdi. Açıklanan âyetin bu veya buna benzer başka olaylar üzerine nâzil olduğuna dair rivayetler de vardır (Kurtubî, VII, 395; İbn Kesîr, III, 581).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 681-682
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَخُونُوا ‘dur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخُونُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الرَّسُولَ atıf harfi وَ ’ la lafza-i celâle matuftur.
وَ atıf harfi veya vav-ı maiyyedir. تَخُونُٓوا muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir.
تَخُونُٓوا fiili نَ ’un hazfiyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمَانَاتِكُمْ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
تَعْلَمُونَ fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida, اَيُّهَا münadadır.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Nidanın cevabı olan لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
Cümlede Allah’a ihanetin nehyinden sonra resûlün lafza-ı celale atfedilmesi umumdan sonra husus babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü Allah’a ihanet etmeyen resûle de ihanet etmez.
Aynı üslupta gelen وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ cümlesi, nidanın cevabına atfedilmiştir. Nehye dahil olan cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emanete ihanet etmek ifadesinde istiare sanatı vardır. Emanet, vefa edilmesi gereken bir canlıya benzetilerek kişileştirilmiştir. Emanetin bir insana benzetilmesi ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
لَا تَخُونُوا - تَخُونُٓوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ cümlesi, لَا تَخُونُوا ‘deki failin halidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayete dikkat edildiğinde, müminlerin Allah ve Resulüne ihanet etmeleri söz konusu olmadığından buradaki nehiyden maksadın sadakate devam mesajı vermek olduğu anlaşılmaktadır. Mevcut bir eylemin devamlılığının istenmesi aynı zamanda zeminin çok kaygan olduğuna ve büyük bir hassasiyet gösterilmesi gereğine dikkat çekme amacına matuf olmalıdır. (Ensari, Esalibu’l Emr ve’n-Nehy, s. 382)
İbni Âşûr, ayetin Allah ve Resulüne itaati emrettikten sonra müminleri açık veya gizli isyandan sakındırmak maksadı güttüğünü belirtmektedir. Bu nedenle yalnızca bir sakındırma olup müminlerden sadır olan herhangi bir ihanet söz konusu değildir. Atıfla yetinmeye müsait bir bağlama rağmen fiilin ikinci kez tekrar edilmesi ise, hıyanetin bir başka türüne dikkat çekmek içindir. Allah ve Resulüne ihanet etmek onlara verilen itaat sözünü çiğnemektir. Emanete ihanet de sahiplerine verilen sözü çiğnemek anlamına geldiğinden mümin için çok büyük bir problem teşkil etmektedir. (İbni Âşûr, Tefsîru’t Tahrîr ve’t-Tenvîr, 321-324)
Ey iman edenler! şeklindeki bu hitapların böyle iman özelliği ile art arda tekrar edilmesi, gelecek emir ve tenbihlerin önemini ve onlara son derece özen göstermek gerektiğini açıklamak ve bunlara özen göstermenin imanın gereği olduğunu bilhassa anlatmak gibi bir özel belâgatı içerir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّـمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۙ وَاَنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاعْلَمُوا | ve bilin ki |
|
| 2 | أَنَّمَا | şüphesiz |
|
| 3 | أَمْوَالُكُمْ | mallarınız |
|
| 4 | وَأَوْلَادُكُمْ | ve çocuklarınız |
|
| 5 | فِتْنَةٌ | birer fitne(sınav)dır |
|
| 6 | وَأَنَّ | ve süphesiz |
|
| 7 | اللَّهَ | Allah(’a gelince) |
|
| 8 | عِنْدَهُ | o’nun yanındadır |
|
| 9 | أَجْرٌ | mükafat |
|
| 10 | عَظِيمٌ | büyük |
|
İslâm beş değerin korunmasına büyük önem vermiş, bu maksatla Kur’an’da ve Sünnet’te birçok hüküm, tâlimat ve tavsiyeye yer verilmiştir. Bu değerler hayat, din, mal, nesil ve akıldır. Mal ve nesil bir yandan korunması dinin hedefleri arasına girmiş değerlerdir, diğer yandan da müminler için imtihan araçlarıdır; müminler bu iki değerli varlıkla ilgili ödev ve sorumlulukları, bunlarla olan ilişkilerinin kulluklarına müsbet veya menfi etkisi bakımlarından sınanacaklar ve sonunda bu nimetlerin hesabını vereceklerdir. Mal ve servetle ilgili âyetlerde bunların “dünya hayatının ziyneti” (el-Kehf 18/46) olduğu bildirilmiş, “müminleri, mal ve çocuklarının Allah’ı anmaktan alıkoymaması istenmiş” (el-Münâfikn 63/9), “eşlerin ve çocukların bir kısmının insana düşman olabileceği” gerçeği hatırlatılmış, bunun da bir imtihan aracı olduğu tekrarlanmıştır (et-Tegåbün 64/14-15). Müminler Allah sevgisi ile servet ve evlât sevgisi arasında gerekli dengeyi kurmak, bunlara yönelik istek ve menfaatler ile Allah’ın emirleri çatıştığında O’na itaat etmek durumundadırlar. İnsanın servet ve evlâda düşkünlüğü bazan ilâhî emirlere uyma konusunda onu zor duruma düşürecek, her şeye rağmen Allah’a itaatte sebat edenler imtihanı kazanmış olacaklardır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 682-683
Riyazus Salihin, 376 Nolu Hadis
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar:
Allah ve Resûlünü, (bu ikisinden başka) herkesden fazla sevmek.
Sevdiğini Allah için sevmek.
Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”
(Buhârî, Îmân 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, Îmân 67.Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 10)
Bir başka hadisinde de şöyle buyurmuştur: “ Bir kimse beni ana babasından daha çok sevmedikçe gerçek mü’min olamaz. “
(Buhari, İman 8; Müslim, İman 70).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّـمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اعْلَمُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَنَّـمَٓا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.
اَمْوَالُكُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلَادُكُمْ atıf harfi وَ ‘la اَمْوَالُكُمْ ‘e matuftur. فِتْنَةٌ haber olup damme ile merfûdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanmayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelir, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. Bilmek, sanmak, kalp yani zihin işi olduğundan bu fiillere kalp fiilleri denir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Ayette اعْلَمُٓوا fiili bilmek manasına gelen fiillerdendir ve iki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak almıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. (https://islamansiklopedisi.org)
وَاَنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mukadder اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عِنْدَهُٓ اَجْر cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
عِنْدَ mekân zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَجْرٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ۟ kelimesi اَجْرٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ۟ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّـمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۙ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki nidanın cevabına hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
أَنَّ , masdar ve tekid harfidir. Kendinden sonra gelen isim cümlesini masdara çevirmiştir. اَنَّ ve akabindeki اَنَّـمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ cümlesi, masdar teviliyle اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesine dahil olan اَنَّـمَٓا , kasr edatıdır. Kasrla tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.
اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ ; mevsûf/maksûr, فِتْنَةٌۙ ; sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Evlat ve mal, fitne olmaya kasredilmiştir.
Düzensizlik ve noksanlığa sebep olan her şeye fitne denir. Bu iki özelliği taşıması durumunda mal, evlat, görüş farklılığı, bir konuda aşırı gitme, azap, küfür, cünun, iptila vs. için kullanılır. (Mustafavi, Tahkik)
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Muhataba konunun bilindiği tenbih edilir. اِنَّمَا edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)
اَمْوَالُكُمْ - اَوْلَادُكُمْ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Ayette, cem mea taksim sanatı vardır. اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ kelimelerinde taksim, فِتْنَةٌۙ kelimesinde,
‘iki veya daha çok lafzı bir hüküm altında toplama’ şeklinde tarif edilen cem sanatı vardır.
Fitne kelimesi rafine işlemi manasındadır. Posa ile cevherin ayrışmasını ifade eder. Posa mı olacağız yoksa cevher mi? Biz çocuklarımızı eğitmeyi düşünürken bir taraftan da onlar bizi eğitirler.
Mallarımız bize hizmet mi ediyor, yoksa biz mi onlara hizmet ediyoruz? Bunlar fitnedir, çünkü kalbi dünya ile meşgul eder ve insanı mevlâsının hizmetinden alıkoyar.
Cenab-ı Allah, daha sonra ahiret mutluluklarının, dünyevî mutluluklardan daha hayırlı olduğuna; çünkü ahiretin gerek şeref gerek mükâfat gerekse müddet bakımından daha fazla olduğuna ve ahiretin sonsuz ve baki olduğuna dikkat çekmek için وَاَنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada malın evlada takdimi bu makamda ihanetin merkezi olması dolayısıyladır. İhanet sebeplerinin en kuvvetlisi olduğu için evlad, mallara atfedilmiştir. Çünkü insanların çoğunun mal toplamaktan maksadı kendilerinden sonra çocuklarına bırakma isteğidir. Bunun için Kur’an’daki uyarılarda bu iki kelime çoğunlukla birlikte gelir. Ayetteki şekil bunların fitne olduğunu mübalağalı olarak ispat için iddiaî kasr şeklinde gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فِتْنَةٌ kelimesinde cem’ sanatı vardır. Cem’ sanatı, üslupta îcâz sağlayan sanatlardandır. Çünkü iki veya daha fazla şeyi bir hükümde birleştirir. Bu hükümler ayrı ayrı zikredilirse kelam uzar. Yanısıra hükmün zikrinin gecikmesi muhatabın merakını celbeder. Bu arada fikir yürütmeye başlar. Böylece nefiste iyice yerleşir. Bir hükümde birleştirilen şeylerin sayısı arttıkça bu merak da buna paralel olarak artar. Bu sayede heyecan artar, dikkatler uyanık tutulur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
فِتْنَةٌ ; Kendisine sunulan koşulların uygun olmaması sonucu nefsin zorlanması, bozulması ve şaşkınlığa uğramasıdır. Huzeyfe (r.a) şu hadisi rivayet etmiştir “Ailesi ve malı kişinin fitnesidir, namaz ve sadaka bu fitneye kefaret olur.’’ (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Tegabun/15)
وَاَنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟
Hükümde ortaklık nedeniyle وَ ‘la …وَاعْلَمُٓوا اَنَّـمَٓا cümlesine atfedilmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümlenin başında takdiri اعْلَمُٓوا olan fiil mahzuftur. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan اَنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ , masdar tevilinde mahzuf اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ cümlesi اَنَّ ‘nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve icaz-ı hazif sanatları vardır. عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ muahhar mübtedadır.
اَجْرٌ ‘un sıfatı olan عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عِنْدَهُٓ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması عِنْدَ için şan ve şeref ifade eder.
Müsnedün ileyh olan اَجْرٌ kelimesinin nekre gelmesi tazim ve kesret ifade etmiştir.
Cümlede istiare sanatı vardır. Allah’a, peygambere ve emanete hainlik etmeyenlerin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ٢٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | إِنْ | eğer |
|
| 5 | تَتَّقُوا | korkarsanız |
|
| 6 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 7 | يَجْعَلْ | O verir |
|
| 8 | لَكُمْ | size |
|
| 9 | فُرْقَانًا | iyi ile kötüyü ayırdedici bir anlayış |
|
| 10 | وَيُكَفِّرْ | ve örter |
|
| 11 | عَنْكُمْ | sizin |
|
| 12 | سَيِّئَاتِكُمْ | kötülüklerinizi |
|
| 13 | وَيَغْفِرْ | ve bağışlar |
|
| 14 | لَكُمْ | sizi |
|
| 15 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 16 | ذُو | sahibidir |
|
| 17 | الْفَضْلِ | lutuf |
|
| 18 | الْعَظِيمِ | büyük |
|
Takvâ Allah’ı saymak, O’nun rızâsına aykırı davranmaktan korunmak ve sakınmaktır. Bakara sûresinin ikinci âyetinde açıkça ifade edildiğine göre Kur’ân-ı Kerîm, takvâ ahlâkına bağlı olarak yaşamak isteyenlere yol göstermek için gönderilmiştir. Bu âyette takvânın üç meyvesinden söz edilmektedir: İnsanda iyi, güzel ve doğruyu kötü, çirkin ve yanlıştan ayırmasını sağlayan bir akıl, sezgi gücü ve vicdan ölçütü hâsıl etmesi (furkan), Allah Teâlâ’nın takvâ sahibi kullarının günahlarını örtmesi ve onları bağışlaması.
İnsanın yaşama tarzının; aldığı gıdaların miktar, cins ve kalitesinin, psikolojik temrinlerin (alıştırmalar) ve ibadetlerle yapılan eğitimin bilgi kaynaklarını etkilediği, ilham, keşif ve sezgi kapılarını açtığı konusunda tecrübeye dayalı bir genel kabul vardır. İbadet ve bilginin imanı arttırması da, amelle zihin ve kalp arasında bir etkileşimin bulunduğunu göstermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de takvânın, insana problemlerden çıkış yolu sunduğu, hayat yolunda yürürken önünü aydınlatan bir nur oluşturduğu başka âyetlerde de ifade buyurulmuştur (et-Talâk 65/2; el-Hadîd57/28). İnsanın akıl ve vicdanının işlevini amaca uygun bir şekilde yerine getirmesini engelleyen maddî ve özellikle mânevî faktörlere karşı takvâ ilâcının tavsiye edilmiş bulunması müminler için eşi bulunmaz bir fırsat ve imkân teşkil etmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 683
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ ’dır.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّقُوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَجْعَلْ لَكُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
يَجْعَلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَكُمْ car mecruru يَجْعَلْ fiiline mütealliktir. فُرْقَاناً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُكَفِّرْ fiili, atıf harfi وَ ile يَجْعَلْ fiiline matuftur.
يُكَفِّرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْكُمْ car mecruru يُكَفِّرْ fiiline mütealliktir. سَيِّـَٔاتِكُمْ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَغْفِرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَكُمْ car mecruru يَغْفِرْ fiiline mütealliktir.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:
1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek
2. Bir halden başka bir hale geçmek
3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّقُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
يُكَفِّرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كفر ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
İsim cümlesidir. و atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. ذُو , haber olup, harfle îrablanan beş isimden biri olduğundan ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. الْفَضْلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْعَظ۪يمِ kelimesi الْفَضْلِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida, اَيُّهَا münadadır.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir. Sılası olan ءَامَنُوا۟ mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا hitab ile iman vasfinin vurgulanması, bundan sonrasına önem verildiğini göstermek ve bundan önceki iki hitap gibi, bunlara riayetin imanı gerektiren hakikatlerden olduğunu bildirmek içindir. Vurgulanan şudur:
Ey iman edenler, eğer siz bütün işlerinizde Allah Teâlâ'ya aykırılıktan sakınırsanız, O, bu sebeple kalbinize hidayet bahşeder; siz de o hidayetle hak ile batılı birbirinden ayırt edersiniz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Nidanın cevabı, şart üslubunda gelmiştir. Şart olan اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan فُرْقَاناً ’deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Furkan; çıkış yolu manasındadır. Kendilerine furkan verilenler, kendilerine arız olan şüphelerden kurtulur ve hidayete ererler. (Muhsin Demirci)
Furkan; müminin kalbinde birbirine benzer görünen şeyler/durumlar arasında doğruyu seçmesini sağlayan bir nur olarak da tarif edilmiştir. Takva, Allah’ın furkan vermesine vesile olabilir.
Aynı üsluptaki وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ ve وَيَغْفِرْ لَكُمْ cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Bu cümlede günahların örtülmesi ifadesinde istiare sanatı vardır. Seyyiatin örtülmesi affetmek manasında müsteardır. Günahların affı, bir şeyin görünmesin diye üzerinin sıkıca kapatılmasına benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Takvalı olunduğu zaman verilecek mükâfatlar; furkan, günahların örtülmesi ve mağfiret şeklinde sayılmıştır. Bu, taksim sanatıdır.
يَغْفِرْ - كَفِّرْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Kâfir kelimesi burada lügat manasında yani örtmek manasında kullanılmıştır.
Bir kimse şöyle diyebilir: “Bir hükme اِنْ şart edatını getirmek, ancak işlerin sonunun nereye varacağını bilmeyen kimseler için yerinde olur. Bu ise Allah Teâlâ’ya uygun düşmez.” Buna şöyle cevap verilir: “Bizim, “Eğer şu olursa, neticede şu olur.” şeklindeki sözümüz, ancak bu şartın o neticeyi gerektirdiğini ifade eder. Ama şartın mevcut olup olmadığı meselesi, ya bilinir ya şüpheli olur. Bu husus şart edatından anlaşılmaz. Bu edatın bir şüphe ifade ettiğini kabul etsek bile, Cenab-ı Hakk ceza hususunda kullarına sanki şüphe eden bir kimse gibi davranır. Hakk Teâlâ’nın “Andolsun ki sizi imtihan edeceğiz. Ta ki içinizden mücahitleri ve sabr-ı sebat edenleri bilelim “ (Muhammed Suresi, 31) ayeti de bu manadadır.
Bu şarta bağlı hükmün şartı tek bir şeydir. O da Allah'tan ittika etmektir. Allah’tan ittika, bütün büyük günahları işleme hususunda Allah’tan korkmayı içine alır. Biz, bu ittikanın, bilhassa büyük günahlarla ilgili olduğunu söylüyoruz. Çünkü Allah Teâlâ, şartın cevabı olan (neticesi olan) hükümde, seyyiatın (suçların) bağışlanmasından bahsetmiştir. Halbuki neticenin (cevabın), şart koşulan şeyden başka olması gerekir. Binaenaleyh şart ile ceza (cevap) arasındaki farkın ortaya çıkması için ayette bahsedilen ittikayı, büyük günahlardan korunma; seyyiâtı da küçük günahlar manasına hamlettik. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اللّٰهُ mübteda, ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ haberdir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir makamında hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ‘in izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
الْفَضْلِ için sıfat olan الْعَظ۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. İsm-i fail vezni ayrıca bu özelliğin, istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
رَحْمَتِه۪ kelimesi ile peygamberlik kastedilmiştir.
Ayetin bu son cümlesi, başka surelerde de tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Itnâb babındandır. Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir.
Son cümle, makablinin illetini izah eder; Allah Teâlâ'nın onlara takva karşılığı olarak vaadettiklerinin, kendi lütuf ve ihsanı olduğuna, takvanın gerektirdiği nimetler olmadığına dikkat çeker. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | يَمْكُرُ | tuzak kuruyorlardı |
|
| 3 | بِكَ | sana |
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 5 | كَفَرُوا | inkar edenler |
|
| 6 | لِيُثْبِتُوكَ | seni tutup bağlamaları için |
|
| 7 | أَوْ | veya |
|
| 8 | يَقْتُلُوكَ | öldürmeleri için |
|
| 9 | أَوْ | ya da |
|
| 10 | يُخْرِجُوكَ | sürmeleri için |
|
| 11 | وَيَمْكُرُونَ | onlar tuzak kurarlarken |
|
| 12 | وَيَمْكُرُ | tuzak kuruyordu |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah da |
|
| 14 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 15 | خَيْرُ | en iyisidir |
|
| 16 | الْمَاكِرِينَ | tuzak kuranların |
|
Medine’ye hicret izni verilince birçok müslümanın oraya göç ederek yeni bir yurt edinmeleri, kendi kabilelerinden olmayan kimselerle birleşip bütünleşmeleri, Hz. Peygamber’in de Medine’ye giderek müslümanların başına geçmesi ve Medine’de güçlenerek kendilerine zulmeden Mekkeliler’e karşı savaşması ihtimali müşrikleri korkuttu. Probleme bir çare bulmak üzere Dârünnedve denilen meclislerinde toplandılar. İleri sürülen şu teklifleri sırasıyla müzakere ettiler: 1. Daha önce gelip geçmiş ve içinde yaşadığı topluluğa ters düşmüş şairlerden Züheyr ve Nâbiga’ya yapıldığı gibi bunu da hapsedelim, bağlayalım, yiyecek içecek vermeyelim, ölüp gitsin. 2. Sürgüne gönderelim, bizden uzaklara gitsin, gittiği yerde ne yaparsa yapsın, bizi ilgilendirmez. 3. Her kabileden bir genç seçelim, birlikte gidip onu öldürsünler. Katiller bu kadar çok ve çeşitli kabilelere mensup olunca onun kabilesi bunların hepsine karşı intikam savaşı açamaz, diyete razı olur, onu da öderiz. Bu sonuncu teklif Ebû Cehil’den gelmişti. Tarihçilerin kaydettiğine göre Necidli bir ihtiyar kılığına girerek müzakereye katılan şeytan, birinci teklifi, “Gelip kurtarırlar”, ikinci teklifi “Gittiği yerde insanları, çekici kişiliği ile etkiler, taraftarlarını çoğaltır, sonra gelip sizi mağlûp eder ve dilediğini yapar” diyerek tenkit ve reddetti. Ebû Cehil’in teklifini ise beğendi ve kabul edilerek uygulanmasını telkin etti. Şeytanca olduğu için şeytana nisbet edildiği anlaşılan bu teklif oy birliği ile benimsendi. Ancak durum Resûlullah’a bildirildiği için o da tedbir aldı, yatağına Hz. Ali’yi yatırdı, kendisi de kuşatma altındaki evinden, Allah’ın yardımı ile kimseye görünmeden çıktı, Hz. Ebû Bekir ile birlikte Medine’ye hicret etti (İbn Hişâm, Sîre, II, 123-128). Müşrikler Hz. Peygamber’i tesirsiz hale getirmek için tuzak kurdular, o da Allah’ın izin ve irşadı ile onların tuzaklarını bozdu.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 686
وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. يَمْكُرُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَمْكُرُ damme ile merfû muzari fiildir. بِكَ car mecruru يَمْكُرُ fiiline mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لِ harfi, يُثْبِتُوكَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle يَمْكُرُ fiiline veya mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, اجتمعوا şeklindedir.
يُثْبِتُوكَ fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. يَقْتُلُوكَ fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. يُخْرِجُوكَ fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُثْبِتُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ثبت ’dir.
يُخْرِجُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَمْكُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. يَمْكُرُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَيْرُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَاكِر۪ينَ۟ muzâfun ileyh olup cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمَاكِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi مكر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
يَمْكُرُ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenleri tahkir içindir.
Ayetin sonunda müştakının zikredildiği يَمْكُرُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُثْبِتُوكَ cümlesi, masdar teviliyle يَمْكُرُ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen يَقْتُلُوكَ ve يُخْرِجُوكَ cümleleri, اَوْ atıf harfiyle لِيُثْبِتُوكَ ’ cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümleler matufun aleyh gibi masdar tevilindedir.
لِيُثْبِتُوكَ kelimesine, İbni Abbas (r.a.) “seni tutup bağlamaları için” manasını vermiştir. Bağlanan herkes tutulmuş ve sabit kılınmış olur. Çünkü böyle bir insan hareket etmeye muktedir olamaz. Bu ifadeye, “seni hapsetmek, seni alıkoymak ve seni bir evde tutmak için” manaları da verilmiştir. Böylece manası açıkça anlaşıldığından, ayette nerede hapsedilmek istendiği hazfedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle, [Hatırlayın o zamanı ki siz sayıca azdınız, yeryüzünde zayıf olarak tanınıyordunuz. (Enfal Suresi, 26)] mealindeki cümleye atıftır.
Bu hitap Peygamberimiz için ise de burada bütün Müslümanlara ihsan edilmiş bir nimet hatırlatılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Çoğunlukla olduğu gibi إذْ ismiyle birlikte mazi yerine muzari fiil gelerek hile içinde debelenenlerin halini zihinlerde canlandırmak istenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la muzâfun ileyh olan يَمْكُرُ بِكَ cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Âşûr; Bu harfin itiraziyye veya hal manasında olduğu görüşündedir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Aynı üslupta gelen وَيَمْكُرُ اللّٰهُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ cümlesinde istiare sanatı vardır. Allah’ın onları cezalandırması ve onların tuzaklarını bozması, tuzak kurmaya benzetilmiştir.
Farklı manalardaki iki يَمْكُرُونَ - يَمْكُرُ kelimeleri arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَيَمْكُرُونَ cümlesiyle ile وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ cümlesi arasında müşâkele sanatı vardır. Onlara verilecek karşılık, müşâkele yoluyla tuzak olarak zikredilmiştir.. Ayrıca bu iki cümle arasında mukabele sanatı vardır.
Allah’ın cezası مْكُرُ “hile” kelimesiyle ifade edilmiş. Allah’ın cezâsı ziyadesiyle korkutmak, kaba davranmak ve cezâlarının daha şiddetli olacağını imâ etmek için onların davranışıyla ifade edilmiştir. Onların peygambere yaptıkları hilelere mukabil olarak gelmiştir. Mekrin karşılığı mekri iptal etmektir. İkinci mekr bu manadadır. Zira Allah Teâlâ için mekr kelimesinin kullanılması câiz değildir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)
Burada مَكَرَ (hile yapma) fiili, mecazen cezalandırmak manasında kullanılmıştır. Çünkü hile yapmak, tuzak kurmak Allah Teâlâ’nın zatıyla uyuşmaz. Ancak bu cezaya onların mekri (hilesi) sebep olduğu için sebep alakasıyla mecaz-ı mürsel olmuştur. Lâzım söylenmiş, melzûm kastedilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Allah Teâlâ’nın kendinden “Allah” şeklinde bahsetmesi tecrîddir.
Bu vb. ayetlerde Allah’a izafe edilen veya Allah’ın bizzat eylemin faili olduğu مكر kelimesi, Allah’ın onları cezalandırması ve onların tuzaklarını bozması şeklinde tercüme edilmiştir. Aslında Allah’ın onlara vereceği ceza ve azap onların yaptıkları davranışa uygun olarak مكر diye isimlendirilmiştir. Allah’ın fiilinin يَمْكُرُ ,مكر veya مَكِرنَا kelimeleriyle ifade edilmesi hem onların davranışlarının kötülük derecesini artırmakta hem de onlara, verilecek cezanın bu kabilden hafife alınmayacak bir ceza olacağı hatırlatılmaktadır. (Hasan Uçar, Doktora Tezi, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
Allah’ın cezası; وَيَمْكُرُ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ şeklinde hile kelimesiyle ifade edilmiştir. Allah’ın cezası, ziyadesiyle korkutmak, kaba davranmak ve cezalarının daha şiddetli olacağını ima etmek için onların davranış lafzı söylenerek müşâkele yoluyla ifade edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
مَكَر fiilinin Allah’a isnat edilmesi, öncesindeki مَكَرُوا (plan kurdular) fiiline müsahabetten dolayıdır. Söz konusu lafız ilk geçtiği yerde hakiki anlamıyla kullanılırken ikinci yerde sözlük anlamından bağımsız farklı bir manada; “planı boşa çıkarma” manasında kullanılmış olup iki lafız arasında biçim ve fonetik uyum dışında bir alaka bulunmamaktadır. (Adem Yerinde, Belâgat İlminde Müşâkele Sanatı)
وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ
و
وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟ cümlesindeki وَ istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خَيْرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ izafeti, sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. خَيْرُ sıfat olmasına rağmen الْمَاكِر۪ينَ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘En hayırlı tuzak kurucu’ yerine, [Tuzak kuranların en hayırlısı] buyrulmuştur. Bu mübalağalı ifadede vurgu vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
الْمَاكِر۪ينَ - يَمْكُرُ- يَمْكُرُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu tezyil cümlesi, önceki cümleyi pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla gelen ıtnâb sanatıdır.
Bu sureyi okurken Bedir Savaşı’nı düşünmeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke’de iken onu öldürmek, hapsetmek, kovmak istediler. Neticede Peygamber Efendimiz (s.a.v) orayı terk etmek zorunda kaldı. Allah da hile yapıyordu yani Allah onların hilesini bozuyordu. Hileyi hayırla sonuçlandırıyordu.
Bu cümle önceki cümle için tezyîl cümlesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Eğer “Kâfirlerin tuzaklarının hiçbirinde hiçbir hayır olmadığı halde Hak Teâlâ niçin, ‘Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.’ demiştir?” denilirse biz deriz ki: Bu hususta şunlar söylenebilir:
1. Ayetteki, “tuzak kuranların en hayırlısı” tabiri ile “tuzak kuranların en kuvvetlisi en kuvvetli tuzak kuranı” manası kastedilmiştir. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk bu tabirle, fiili karşısında her türlü tuzağın etkisiz ve geçersiz olduğuna dikkat çekmek için “en hayırlısı” ifadesini, “en şiddetli, en güçlü” manasında kullanmıştır.
2. Bundan murad, “Eğer onlar hile ve tuzaklarında faraza iyilik ve hayır bulunma hali olursa bilsinler ki Allah o tuzak kuranların en hayırlısıdır.” manasıdır.
3. Ayetteki “hayr” kelimesi, tafdil ifade etmez. Yani “en hayırlı” manasına değil, aksine “hayırlı” manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
20 ile 30. ayetler arasında önemli mesajlar vardır. Allah Teâlâ Bedir Savaşı’nda her iki tarafa da karşı tarafın sayısını az göstermişti. Böylece Müslümanlar rahatça savaşmışlar, diğerleri de Müslümanları az gördükleri için rehavet içinde hareket etmişlerdir. Müslümanlar da kibre ve rehavete kapılmasınlar diye böyle nasihatler gelmiştir. Allah da mekrler düzenler. Önce onlara yaptıkları mekrden bir ümit verir, sonra da mekrlerini boşa çıkarır, kendi başlarına geçirir. Nitekim onlara mekr yapmaları ve tertibat almaları için müsade etti, uğraştırdı, yordu fakat bütün çabalarını sonuçsuz bırakıp gizlice Hz. Peygamberin hicretini sağlayıverdi. Sonra yine onlara ümit verip Bedir’e kadar getirdi, Müslümanları gözlerine az gösterdi, onlar da hemen saldırıya geçtiler ve göreceklerini gördüler. Evet, Allah işte böyle mekre karşı mekreder. Allah, mekredenlerin hayırlısıdır, خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ’dir. O’na karşı hiçbir mekrin hükmü yoktur. O, bütün mekrcilerin mekrini iptal edip geçersiz kılar. O’nun mekri de hayırdan ve hikmetten hali (uzak) değildir. Bundan dolayı O’na “makir” veya “mekkar” diyemezsiniz. çünkü O, خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ’dir. Allah’ın işi, hadd-i zatında bir hile ve tuzak olmaktan, bir mekr olmaktan çok uzaktır ve münezzehtir. O’nun işi, mekri savuşturmak ve geçersiz kılmaktan ibarettir. Mekrcilerin mekrini önlemek bakımından umuma hayır olduğu gibi, mekrcilere hadlerini bildirmek ve bir kısmının tövbe edip o işten vazgeçmesine sebep olmak bakımından da bizzat o mekri yapanlar için bile hayırdan başka bir şey değildir. Şu halde bu ilahi fiile mekr/مَكَر denilmesinin sebebi: mekrcilerin mekrine karşılık olmak üzere onların haberi olmadan ve bütün tahminlerin dışında bambaşka bir tedbirle onların çabalarını boşa çıkarması bakımından bir müşâkeledir, bir yanıltmadır. Yoksa Allah’a gerçekte doğrudan doğruya mekr isnad edilemez ve “makir” denilemez. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَٓاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هٰذَٓاۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | zaman |
|
| 2 | تُتْلَىٰ | okunduğu |
|
| 3 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 4 | ايَاتُنَا | ayetlerimiz |
|
| 5 | قَالُوا | dediler |
|
| 6 | قَدْ | muhakkak |
|
| 7 | سَمِعْنَا | İşittik |
|
| 8 | لَوْ | şayet |
|
| 9 | نَشَاءُ | istesek |
|
| 10 | لَقُلْنَا | biz de söyleriz |
|
| 11 | مِثْلَ | gibisini |
|
| 12 | هَٰذَا | bunun |
|
| 13 | إِنْ |
|
|
| 14 | هَٰذَا | bu |
|
| 15 | إِلَّا | ancak |
|
| 16 | أَسَاطِيرُ | masallarındandır |
|
| 17 | الْأَوَّلِينَ | evvelkilerin |
|
Kur’ân-ı Kerîm defalarca müşriklere meydan okumuş (el-Bakara 2/23), Kitab’ın Allah’tan geldiğine inanmıyorlarsa bir benzerini yapmalarını istemişti. Hz. Peygamber’i durdurmanın en kısa yolu bu meydan okumaya cevap vermek ve Kur’an benzeri bir kitap ortaya koymaktı. Müşrikler bunu yapamadılar, ancak gerçeği kabul edip teslim olmak yerine “yapmak isteseydik yapardık” tavrı içine girdiler. İçlerinden biri, İran’a yaptığı seyahatlerinde Acem destan ve masallarını öğrenmiş bulunan Nadr b. Hâris, hem üslûbu hem de içeriği bakımından Kur’an’la karşılaştırılması bile abes olan Acem masallarını ileri sürerek “İşte Kur’an benzeri kitap, o da geçmişlerin masalı, bu da!” dedi. Ancak masallar masal olarak kaldı, Kur’an ise on dört asırdır milyonlarca insanın yoluna ışık tuttu, İslâm medeniyetinin omurgasını teşkil etti (masallar konusu için bk. el-En‘âm 6/25).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 686-687
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَٓاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هٰذَٓاۙ
وَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تُتْلٰى ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُتْلٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِمْ car mecruru تُتْلٰى fiiline mütealliktir. اٰيَاتُنَا naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı قَالُوا ‘dur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, قَدْ سَمِعْنَا ‘dır. قَالُوا fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. سَمِعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
لَوْ gayri cazim şart harfidir. نَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِثْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هٰذَٓا işaret ismi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَ
اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. اَسَاط۪يرُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَوَّل۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا
وَ, istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte اِذَا , cümleye muzâf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.
اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumunda olan şart cümlesi; تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا şeklinde müspet muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
تُتْلٰى fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kimin okuduğu bellidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) okumaktadır. Ama kötü bir olaydan bahsedildiği için burada kendisinin ismi zikredilmemiştir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Müsnedün ileyh olan اٰيَاتُنَا , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette azamet zamirine muzâf olan اٰيَاتُ , tazim ve şeref kazanmıştır. Ayetleri yüceltmenin yanında onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا şeklimdeki cevap cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan قَدْ سَمِعْنَا cümlesi tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Burada اِنْ değil, اِذَا buyurulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. اِنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. Dolayısıyla ayet onlara ayetlerin okunduğunu ve onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini ifade eder. تُتْلٰى fiili, muzari olarak gelerek, bu okumanın tekrarlandığına delalet etmiştir. Okumanın tekrarlanması üzerinde düşünmeyi gerektirir. Ama onlar kibirlenerek yüz çevirmişlerdir. اٰيَاتُنَا ibaresinde ayetler, ayetleri yüceltmek ve onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için Allah'a ait zamire izafe edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)
لَوْ نَشَٓاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هٰذَٓاۙ
Şart üslubundaki terkip, istînâfiyyedir. Mekulü’l-kavle dahildir. Şart cümlesi olan نَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, istimrar, teceddüt ve istimrar ifade eder.
لَ karinesiyle gelen cevap cümlesi لَقُلْنَا مِثْلَ هٰذَٓا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mef’ûlün هٰذَٓا ile işaret edilmesi, işaret edilene tahkir kastı taşımaktadır. Ayrıca işaret isminde tecessüm sanatı vardır. Kafirler, muzafun ileyh olan هٰذَٓاۙ ile vahye işaret etmiştir.
Çoğunlukla olduğu gibi burada da لَوْ harfinin şart fiili muzari, cevap fiili mazi olarak gelmiştir. Çünkü bu harf maziden bahseder. Cümlelerden birinin veya her ikisinin mazi olması gerekir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ
Cümle, ta’lil hükmünde istînâfiyyedir. Mekulü’l-kavle dahil olan cümle, kasrla tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. هٰذَٓا mevsûf/maksûr, اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ sıfat/maksûrun aleyhtir.
Kâfirlerin sözlerini isim cümlesi formunda ifade etmeleri, inançlarının sağlamlık derecesine işarettir.
Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir.
Müsnedün ileyhin işaret ismi ile gelmesi, işaret edilene tahkir kastı taşımaktadır. Ayrıca işaret isminde tecessüm sanatı vardır.
Müsnedin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İşaret isminde istiare vardır. Müşrikler, her iki cümlede de هٰذَٓا ile vahye işaret etmişlerdir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ tabiri; müşriklerin Kur’an-ı Kerim hakkındaki sözleri olarak 9 kere geçmiştir.
قَالُوا - قُلْنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
هٰذَٓا kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَٓاءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | قَالُوا | demişlerdi |
|
| 3 | اللَّهُمَّ | Allah’ım |
|
| 4 | إِنْ | eğer |
|
| 5 | كَانَ | ise |
|
| 6 | هَٰذَا | bu |
|
| 7 | هُوَ | (kişi) |
|
| 8 | الْحَقَّ | bir gerçek |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | عِنْدِكَ | senin yanından gelmiş |
|
| 11 | فَأَمْطِرْ | yağdır |
|
| 12 | عَلَيْنَا | başımıza |
|
| 13 | حِجَارَةً | taş |
|
| 14 | مِنَ |
|
|
| 15 | السَّمَاءِ | gökten |
|
| 16 | أَوِ | yahut |
|
| 17 | ائْتِنَا | bize getir |
|
| 18 | بِعَذَابٍ | bir azab |
|
| 19 | أَلِيمٍ | acıklı |
|
Müşrikler Kur’an’ın gerçek bir vahiy ürünü ve Allah’ın kitabı olmadığı konusundaki iddialarını, kitabın dili, içeriği veya –farzımuhal– varsa hatalarını ortaya koyarak kanıtlamak yerine, Allah’ın kanunlarına ve âdetine aykırı taleplerde bulunma yolunu seçtiler. Planlarına göre bu talepleri yerine gelmezse kitabın Allah’tan gelmediği, dinin de hak olmadığı ortaya çıkmış olacaktı.
Allah İslâm’ı, kıyamete kadar bütün insanlığa son bir çağrı olarak göndermişti. İnsanların, inanmadıkları takdirde helâk olma korkusundan değil, mâkul buldukları ve ihtiyaçlarına cevap verdiği için ona iman etmelerini istemişti. Bu ilâhî irade müşriklerin isteklerine ters düşüyordu, dilekleri hemen kabul edilemezdi. Bu genel ilke dışında kısmen veya toptan imha eden felâketlerle cezalandırmayı iki şey daha engellemekteydi: 1. Hz. Peygamber’in içlerinde, aynı topluluk ve şehir içinde olması. 2. Müşriklerin inatlarından vazgeçerek tövbe etmeleri, hak dini kabul ederek bağışlanmayı dilemeleri. Hz. Peygamber’in dünyadan ayrılmasından sonrada ya kâfirlerin imana gelip tövbe etmeleri veya bunların çocuklarının hidayete ermesi ihtimali açık bulunduğundan âyetteki istiğfar, fiilen yapılanın yanında “devamlı olan istiğfar ihtimali” olarak da anlaşılmış, bu doğrultudaki bazı rivayetlere dayanılarak felâketlerle cezalandırmanın hiç olmayacağı ileri sürülmüştür (İbn Kesîr, III, 589-590; Elmalılı, III, 2398-9). Ancak müşriklerin gökten taş yağması veya kendilerini toptan imha edecek bir felâket gönderilmesi dışında kısmen imha edecek felâketlerle veya başka şekillerde cezalandırılmaları hem bu âyete hem de ilâhî irade ve âdete aykırı değildir. Peygamberimiz Medine’ye göç edince müşrikler birinci güvenceyi kaybetmiş oldular. Geriye iman ve tövbe kaldı, buna sarılanlar kurtuldular; inkârlarında ısrar edenler ise dünyada yenilerek, esir düşerek, yaralanıp ölerek cezalandırıldılar, âhirette de cehenneme girerek ceza göreceklerdir.
Bütün bu açıklamalar peşin hükümle zihinleri perdelenmemiş insanları şu sonuca götürmektedir: Kur’an Allah katından gelmiştir, bunu ispat etmek için gökten taş yağdırmaya gerek yoktur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 687-688
وَاِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَٓاءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. قَالُوا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, nida cümlesi ve cevabıdır. قَالُوا fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُمَّ münadadır. Nida harfi mahzuftur. اللّٰهُمَّ ifadesindeki مَّ , nida harfi olan يَا ’nın yerine gelmiştir; dolayısıyla bu iki harf birlikte kullanılmaz. Bu, Allah lafzının hususiyetlerinden biridir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
هٰذَٓا işaret ismi كَانَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. هُوَ fasıl zamiridir. الْحَقَّ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. عِنْدِكَ car mecruru الْحَقَّ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اَمْطِرْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَلَيْنَا car mecruru اَمْطِرْ fiiline mütealliktir. حِجَارَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَمْطِرْ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. ائْتِنَا dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِعَذَابٍ car mecruru ائْتِنَا fiiline mütealliktir. اَل۪يمٍ kelimesi عَذَابٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
(إِذْ) : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْطِرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi مطر ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَٓاءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Zaman ismi olan إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Hac/26)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nida harfinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. اللّٰهُمَّ kelimesinin sonundaki şeddeli مَّ harfi mahzuf nida harfinden ivazdır.
Nidanın cevap cümlesi olan اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ terkibi, şart üslubunda gelmiştir.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ , şart cümlesidir.
كَانَ ’nin isminin işaret ismiyle gelmesi işaret edilene tahkir kastı taşımaktadır.
هُوَ , cümleyi tekid eden fasıl zamiridir. كَانَ ’nin haberi olan الْحَقَّ , marife gelerek bu sıfatın mevsufta kemâl derecede olduğuna işaret etmiştir.
مِنْ عِنْدِكَ car-mecruru, الْحَقَّ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Onlar bunun hak değil batıl olduğuna inanıyorlardı. Onların red ve dalalette ısrarlarına işaret için اِذَا harfi yerine اِنْ harfi gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ , karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَٓاءِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi emir üslubuna gelmiş olmasına rağmen gerçek manada emir kastı taşımamaktadır. Alay ve tehaddi kastı taşıyan cümle vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْنَا , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ cümlesi atıf harfi اَوِ ile şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
حِجَارَةً ve بِعَذَابٍ kelimelerindeki tenvin kesret ve nev ifade eder.
عَذَابَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Mef’ûl olan بِعَذَابٍ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen اَل۪يماً ile sıfatlanması bu korkunçluğa delildir.
بِعَذَابٍ ‘in sıfatı olan اَل۪يمٍ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
وَاِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ ifadesi hakkında Zeccâc şöyle demiştir: “ الْحَقَّ kelimesi, كَانَ ’nin haberi olarak mansubtur. Aradaki هُوَ ise fasl zamiri olup, îrabtan mahalli yoktur. Bu tıpkı, tekid için olan ما edatı gibidir. Bu, الْحَقَّ kelimesinin هٰذَا lafzının sıfatı değil, كَانَ’nin haberi olduğunu göstermek için araya girmiştir. الْحَقَّ kelimesinin merfû olması da caizdir. Ama ben, bunu merfû olarak okuyan kimseyi duymadım. Bunun merfû okunabileceği hususunda nahivciler arasında bir ihtilaf yoktur. Fakat kıraat sünnettir.” Keşşâf sahibi, A’meş’in bu kelimeyi merfû olarak okuduğunu rivayeti vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مْطِرْ (ara ara yağdırdı) demektir. Kökün if‘âlden kullanılışı genelde azap bağlamındadır. “Peki, ‘gökten’ demenin ne anlamı var, yağdırma zaten gökten başka bir yerden olmaz ki?” dersen şöyle derim: Burada adeta “Bize siccîl yağdır.” denilmek istenmiştir ki siccîl azap için nişanlanmış taş demektir. Siccîl yerine ِحِجَارَةً مِنَ السَّمَٓاءِ (gökten bir taş) ifadesini kullanmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayetin tefsirinde farklı kıraat vecihlerine de yer veren Beyzâvî, bu vecihlerin söze katmış olabileceği anlamlar üzerinde de durur. İşte burada da müfessirimiz ayeti tefsir ettikten sonra farklı bir okuyuştan hareketle الْحَقَّ kelimesinin marife gelişinin vurgu ifade ettiğini şu şekilde beyan eder: “Ayette geçen الْحَقَّ kelimesi الْحَقُُّ şeklinde ref olarak da okunmuştur. O takdirde هُوَ zamiri fasıla manasında olmaksızın mübteda olur. Haberin ( الْحَقُُّ ) marife olması da ona bağlı olan şeyin Peygamber’in iddia ettiği gibi gerçek olduğunu tekid etmiş olur. Gerçek olan da onun (Kur’an’ın) indirilmesidir. Yoksa mutlak hak olması değildir. Çünkü öncekilerin masalları gibi indirilmediği halde gerçek olduğunu caiz görebilirlerdi. الْحَقَّ şeklindeki nasb okunuşuna göre هُوَ zamiri fasıla içindir ve îrabda yeri yoktur. Bu Halil’in görüşüdür. Çünkü ona göre fasl zamiri harftir. Kelamın zahirinden anlaşıldığına göre musannif de onun görüşünü tercih etmiştir (Kadı Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı/Süleyman Gür)
فَأَمْطِرْ kelimesi “indir” manasında mecaz ve müsteardır. (https://tafsir.app/aljadwal/8/32)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | oysa |
|
| 2 | كَانَ | değildi |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | لِيُعَذِّبَهُمْ | onlara azab edecek |
|
| 5 | وَأَنْتَ | ve sen |
|
| 6 | فِيهِمْ | onların içinde bulundukça |
|
| 7 | وَمَا | ve |
|
| 8 | كَانَ | değildi |
|
| 9 | اللَّهُ | Allah |
|
| 10 | مُعَذِّبَهُمْ | onlara azab edecek |
|
| 11 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 12 | يَسْتَغْفِرُونَ | istiğfar ederlerken |
|
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ’nin ismi olup damme ile merfûdur.
يُعَذِّبَ fiiline dahil olan لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfi ile كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
يُعَذِّبَ fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَاَنْتَ ف۪يهِمْ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِمْ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette iki cümledede isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعَذِّبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. مُعَذِّبَهُمْ kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَسْتَغْفِرُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَغْفِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَغْفِرُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi غفر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
مُعَذِّبَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lam-ı cuhudun dahil olduğu لِيُعَذِّبَهُمْ cümlesi masdar teviliyle كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal و ’ıyla gelen وَاَنْتَ ف۪يهِمْ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
ف۪يهِمْ car-mecrurunun müteallakı olan haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪يهِمْ ‘deki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen insan topluluğu, mazruf mesabesindedir. Çünkü insan topluluğu zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu ifadede tecessüm sanatı da vardır..
Bu cümle; onların azabı hakettiğinden kinayedir ve Resulullah’ın (s.a.v) kerametini ilan eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hal و ’ıyla gelen وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
Ayet-i kerimede yer alan وَمَا كَانَ اللّٰهُ ibarelerinde reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
Son iki cümle de benzer yapıda gelmiş, güzel bir simetri oluşmuştur.
لِيُعَذِّبَهُمْ - مُعَذِّبَهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle, istiğfar etmezlerse azaba uğramalarının yakın olduğuna tarizdir. Ayet istiğfarın faziletine, bereketine delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette kendilerine Kur’an ayetleri okunan kâfirlerin sergiledikleri davranışlar anlatılmaktadır. Kendilerine davet ulaşan kâfirler ayetler hakkında “Bunlar eskilerin masalıdır, istesek biz de aynını söyleriz.” demişlerdir. Bu sözleri ile kalmamışlar ve [“Ey Allahım, eğer şu (Kur’an) Senin katından inmiş hak ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir.”] demişlerdir. Zikredilen ayette onların bu isteklerinin neden olmadığı ifade edilmiştir. Ayette onların dualarının kabulu iki şeye bağlanmıştır. Ayette aynı kökten ve aynı babtan iki farklı kalıp vardır. Allah, istedikleri azabın iki durumdan birinde bulundukları takdirde onların başına gelmeyeceğini ifade etmiştir. Bunlardan istiğfar etmelerini ifade ederken muzari fiil kalıbı kullanılmıştır. Çünkü fiil kalıbı değişken olup, sabit olmayan bir durum için kullanılmaktadır. İsim kalıbı ise sabit bir durum için kullanılmaktadır. يَسْتَغْفِرُونَ fiili kalıbının kullanılması istiğfarın onlarda sabit ve kalıcı bir sıfat olmamasını ifade etmektedir. Eğer isim kalıbı kullansaydı azap olmamaları için hepsinin devamlı ve sabit bir şekilde istiğfar etmeleri gerektiği anlaşılırdı. Fiil kalıbının kullanılması ile onlar ara sıra veya bazılarının istiğfar etmeleri ile istiğfar onlarda sabit bir sıfat olmadığı halde azaptan kurtulmuşlardır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, et-Ta’biru’l Kur’ani, s. 26)
Lafız, her ne kadar umumi ise de bu umum lafızla onların bir kısmı kastedilmiştir.
Onların mağfiret talebinde bulunmalarını istemektir. Yani “Onlar, eğer mağfiret talebinde bulunmuş olsalardı, Allah onlara azap etmezdi.” demektir. İşte bu sebepten dolayı bazı kimseler burada zikredilen istiğfarın, “Müslüman olmak” manasına geldiğini söylemişlerdir. Buna göre mana, “Allah’ın ilm-i ezelîsine göre onların içinde, Müslüman olacak bir kavim bulunduğu müddetçe...” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İbni Abbas da şöyle demiştir: "Onlar hakkında iki eman bulunuyordu: a. Allah'ın nebisinin onların arasında bulunması; b. Onların mağfiret talep etmesi. Nebî, gelip geçti; mağfiret talebi ise kıyamete kadar bakidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allahım!
Kullarının güvenliğini sağlayan, korkularından emin kılan ve umduklarına ulaştıran Sensin; bize yardım et ve rızıklar ihsan et.
Emanetlere en güzel şekilde sahip çıkan, koruyucuların en hayırlısı ve bize hainliği yasaklayan Sensin; bizi hıyanet edenlerden ve bilerek hıyanet etmekten koru.
Tuzak kuranlardan haberdar olan ve tuzak kuranların en hayırlısı olan Sensin, bizi zalimlerden, hareketlerinden ve onların hallerine benzemekten muhafaza buyur.
Affetmesini seven, iyiliklerle kötülüklerin üzerini örten ve lütuf sahibi olan Sensin; bizi affet ve bizden razı ol.
Alemlerin ve ahiretin sahibi Sensin; bize iki cihanda da afiyet ve iyilik ver. Bizi; merhametinle muamele ettiklerinden ve sevdiklerine komşulardan eyle.
Bütün övgülerin, sevgilerin, şükürlerin ve tövbelerin tek sahibi Sensin. Bizi; sevdiklerinden, sevilenlerden ve sevindirdiklerinden eyle.
Amin.
***
Bazen şaka yapmak isteyen veya sıklıkla sinirlenen kişilerin ama asıl olarak haklılığını ispat etmek isteyenlerin ağızlarından çoğunlukla çirkin ve olumsuz ifadeler dökülür. Belki de ne kadar emin olduklarını göstermeye çalışıyorlardır. Özellikle de inkarcıların başvurduğu bu yöntemin örnek olarak verildiği bir ayetin tefsirinde şöyle yazılmıştır:
[Nadr b. Haris ve peşinden gidenlerin şöyle dedikleri vakti hatırla:
Rivayete göre Nadr: “Bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.” deyince,
Nebî (sav): “Yazıklar olsun sana! O Allah’ın kelâmıdır.” buyurdu.
Bunun üzerine Nadr: “Ey Allahım, eğer bu ‘Kur’an senin katından gelmiş’ bir ‘gerçekse’, doğruysa cezâ olmak üzere Lût kavminin ve fil ashabının başına yağdırdığın gibi ‘üzerimize gökten taş yağdır yahut’ bunun dışında diğer ümmetlere azab ettiğin şeylerle ‘bize elem verici bir azap getir!’” dedi.
Bu sözden maksadları, Kur’an’la alay edip -hâşâ- onun bâtıl olduğunu kesin olarak ortaya koymaktı.
Nadr b. Hâris, istediği azabı Bedir günü tatmıştır.
Nadr’ın son derece sapık ve câhil olması yüzünden şu söylediğine bir bakın. Bu sözlerinin yerine şöyle dememiştir: “Allahım, eğer bu senin katından gelmiş bir gerçekse bizi ona ulaştır, ondan bizi faydalandır, onu kalplerimizin şifası, göğüslerimizin nuru kıl.”]
Bu bölüm İsmail Hakkı Bursevî’nin Rûhu’l Beyân Tefsiri’nden alınmıştır.
Ey Allahım! Nefsani duygulara kapıldığımızda, kaybolup gitmektense; hakikatin sesini işitenlerden ve Seni anarak kendisini toparlayanlardan eyle. Dünyalık hırslara büründüğümüzde, ağzımızdan yanlış sözler dökülmesindense; daima hayrı söyleyenlerden, Senden hayrı isteyenlerden ve Sana sığınanlardan eyle. Düşüncelerimizi, duygularımızı, sözlerimizi ve davranışlarımızı; nurun ile arındır ve rahmetin ile güzelleştir. İç ve dış dünyamızı, Sana iman eden kalplerimizdeki ‘Allah’ diyen iman nuruna layık eyle.
Amin.