بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْۖ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِن۪ينَ مِنْهُ بَلَٓاءً حَسَناًۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَلَمْ |
|
|
| 2 | تَقْتُلُوهُمْ | onları siz öldürmediniz |
|
| 3 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah |
|
| 5 | قَتَلَهُمْ | onları öldürdü |
|
| 6 | وَمَا |
|
|
| 7 | رَمَيْتَ | sen atmadın |
|
| 8 | إِذْ | zaman |
|
| 9 | رَمَيْتَ | attığın |
|
| 10 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah |
|
| 12 | رَمَىٰ | attı |
|
| 13 | وَلِيُبْلِيَ | sınamak için |
|
| 14 | الْمُؤْمِنِينَ | Mü’minleri |
|
| 15 | مِنْهُ | kendinden |
|
| 16 | بَلَاءً | bir imtihanla |
|
| 17 | حَسَنًا | güzel |
|
| 18 | إِنَّ | doğrusu |
|
| 19 | اللَّهَ | Allah |
|
| 20 | سَمِيعٌ | işitendir |
|
| 21 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
Bu âyetlerin inmesine sebep olarak Bedir, Huneyn gibi birkaç savaşta Hz. Peygamber’in, yerden bir avuç çakıllı toprak alarak düşmana doğru savurması, tozun ve çakılların birçok savaşçıya isabet ederek onları saf dışı bırakması olayı zikredilmiştir (İbn Hişâm, Sîre, II, 280-281; İbn Kesîr, III, 570-572). 17. âyette öldürme fiili genel olarak müminlere, atma fiili de Resûlullah’a nisbet edilmekle birlikte her ikisini de hakikatte onların değil, Allah’ın gerçekleştirdiği belirtilmiştir. Tarihte cereyan etmiş savaş, fetih, barış, şehir ve devlet kurma gibi millet ve devlet işleri anlatılırken yapan, eden olarak liderin, devlet başkanının anılması gelenekleşmiş bir anlatım biçimidir. Burada da İslâm ordusunun yaptıkları, aynı zamanda onların kumandanı olan Hz. Peygamber üzerinden anlatılmıştır. Atanın, öldürenin Allah olması ise, bu savaşta meleklerin gönderilmesi, düşmanın kalbine korku salınması, tam zamanında müslümanlara kolaylık, düşmana hareket zorluğu getiren yağmurun yağdırılması gibi mûcizeleri, olağan üstü ilâhî yardımları ifade etmektedir. Kulun irade ve gücünün bir şekilde etkili olduğu fiillerin de yaratıcısı Allah’tır; ancak bunlar için “Allah yaptı” denilmez de “Kul yaptı, verdi, öldürdü…” denir. Kulların irade ve güçlerinin dahli bulunmayan veya ilâhî müdahalenin olağan üstü olduğu durumlarda ise fiil doğrudan Allah’a izâfe edilir; bu ifade biçimi günlük dilde de yaygın olarak kullanılır.
Vahdet-i vücûd (varlığın birliği) halini yaşayan bazı mutasavvıflarla bunu düşünce sistemlerinin merkezine koymuş bulunan bir kısım düşünürler, açıklamakta olduğumuz âyeti, hallerinin meşruiyetine ve iddialarının doğruluğuna delil saymışlardır. Bize göre âyetin mânası açıktır, böyle bir delâlet söz konusu değildir. Eğer vahdet-i vücûdcuların dediği gibi varlık âleminde Allah’tan başkası mevcut olmayıp, var gibi görülenler O’nun, yokluk (adem) aynasında görülmesinden (tecellî) ibaret olsaydı, baştan sona Kur’an’da bu gerçeğe uygun açık ifadeler kullanılır, bu bilgi ve inanç imanın birinci esası olurdu. Kur’ân-ı Kerîm’in şüpheye yer bırakmayan açık ifadesine göre Allah, mahiyeti ve vasıfları bakımından kendine benzemeyen, kendi aralarında da ontolojik boyutları farklı olan şuurlu varlıklar yaratmıştır, insan nevi de bunlardan biridir. İnsanların bir kısmı Allah’ın rızâsı çerçevesinde bir hayat yolu seçerken diğer kısmı ya O’nu hiç tanımamış yahut da rızâsına bağlı kalmamıştır. Bu yüzdendir ki Allah, rızâsını gözetenleri desteklemiş, onların eliyle O atmış, ötekileri öldürmüştür. Yaratılmış ve mahiyeti farklı, hür irade sahibi varlıklar olmaksızın Allah’ın bir tecellisinin diğerine düşman olması ve onu öldürmesinin, yokluğun bir ayna (tecelligâh) olarak böylesine köklü bir ayırıma sebep (illet) teşkil etmesinin anlamı yoktur veya böylesine işlevleri olan bir şeye yokluk denemez, mahlûk denir. Peşin hüküm, mânevî sarhoşluk ve yabancı felsefelerin etkisi ile açık âyetleri, lafzın ve konunun uzağından yakınından geçmediği mânalara çekmenin de mâkul ve ilmî bir dayanağı mevcut değildir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 674-675
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْۖ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَقْتُلُوهُمْ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfesirlere göre لٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. قَتَلَهُمْ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قَتَلَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. رَمَيْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
اِذْ zaman zarfı رَمَيْتَ fiiline mütealliktir. رَمَيْتَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَمَيْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. اللّٰهَ lafza-i celâl لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. رَمٰى cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
رَمٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِن۪ينَ مِنْهُ بَلَٓاءً حَسَناًۜ
وَ atıf harfidir. لِ harfi, يُبْلِيَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ile mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; القتل والرمي (Öldürmek ve atmak) şeklindedir.
يُبْلِيَ fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْمُؤْمِن۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
مِنْهُ car mecruru يُبْلِيَ fiiline mütealliktir. بَلَٓاءً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. حَسَناً kelimesi بَلَٓاءً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra .Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبْلِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بلو ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُؤْمِن۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâli اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَمِیعٌ haberi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْۖ
Ayet, takdiri تفاخرتم بقتلهم (Onları öldürmekle övündünüz) olan mukadder istînâfa فَ ile atfedilmiştir.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline (kendinden öncesine) atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
İstidrak manasındaki, tekid ifade eden لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
لٰكِنَّ ’ nin haberi olan قَتَلَهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, temekkün, istikrar ve hudûs ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
قَتَلَهُمْ kelimesinde müşâkele sanatı vardır.
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ cümlesiyle, وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْ cümlesi arasında mukabele ve müzavece sanatları vardır.
تَقْتُلُوهُمْ - قَتَلَهُمْۖ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْ cümlesi neden ولَكِنْ قَتَلَهُمُ اللَّهُ şeklinde gelmemiştir? Tahsis değil durumun önemini ifade etmek içindir. Muhataplar kendilerinin katil olduklarını düşünüyorlardı.
Bu yüzden müşrikleri öldürenlerin kim olduğunu bilmek istediler. Bu onlar için önemli olduğundan bir an önce öğrenmek istediler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ
Menfi mazi fiiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la, فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.
Cümleye muzaf olan اِذْ zaman zarfı, مَا رَمَيْتَ fiiline mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan رَمَيْتَ cümlesi, اِذْ ‘nın muzafun ileyhidir.
مَا رَمَيْتَ - رَمٰىۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümlede fiil لم ile değil, ما ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل sözü لقد فعل cümlesini, لم يفعل sözü, فعل cümlesini olumsuzlar. ما harfi, mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Sibeveyh, Kitap ve Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 262, Yasin/69)
وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى cümlesi, atıf harfi وَ ’la, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
İstidrak manasındaki, tekid ifade eden لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, ikazı artırmak ve onun yüceliğine dikkat çekmek için lafza-ı celâlin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ cümlesiyle, وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى cümlesi arasında mukabele ve müzavece sanatları vardır.
رَمٰى kelimesinde müşâkele sanatı vardır.
رَمَيْتَ - لٰكِنّ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لٰكِنَّ ‘ler dolayısıyla ayette, istidrak ve rücû sanatları vardır.
Arka arkaya gelen aynı üsluptaki bu cümleler manayı zihne yerleştirir, kalıcılık ve ezberleme kolaylığı sağlar.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِن۪ينَ مِنْهُ بَلَٓاءً حَسَناًۜ
Makabline وَ ‘la atfedilen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar-ı müevvelin müteallakı olan fiil mahzuftur. Takdiri وفعل ذلك (Bunu yaptı) şeklindedir. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُبْلِيَ الْمُؤْمِن۪ينَ مِنْهُ بَلَٓاءً حَسَناً cümlesi, masdar teviliyle mukadder fiile mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
حَسَناً kelimesi, mef’ûlü mutlak olan بَلَٓاءً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
لِيُبْلِيَ - بَلَٓاءً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِيُبْلِيَ fiili بَلي kökünden olup elbisenin eskimesi, yıpranması manasındadır. Üzüntü de bela adını alır, çünkü bedeni yıpratır. Türkçede kullandığımız “müptela, bela” kelimeleri de bu köktendir.
Lâubâlî (لَا أُبَالِي) ifadesi de بَلي kökünden olup mufâale babındadır ve olumsuzluk ekiyle birlikte umursamamak, dikkate almamak manasındadır.
Bu kelimenin imtihan için kullanılması şu sebeplerledir: Yükümlülüklerin hepsi insana zor gelir. Her biri bir sınamadır. İnsanlar bazen şükretmeleri için bollukla bazen de sabretmeleri için darlıkla sınanır.
اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Ayetin son cümlesi ta’lil manasında istînâfiyyedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekid edilen isim cümleleri, muhkem/sağlam cümlelerdir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir.
Zamir makamında ism-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, kalplerde haşyet uyandırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın عَل۪يمٌ ve سَم۪يعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir.
Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Ayetin fasılası olan bu cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri, ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Kur'an’da ufak değişikliklerle veya aynen, başka surelerde de tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
اِنَّ ile, haberdeki mübalağa sigalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)
Kur'ânda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir.
(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
Allah Teâlâ bu ayeti, “Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitici, kemâliyle bilicidir.” diye sona erdirmiştir. Bu, “Allah, sizin sözlerinizi hakkıyla duyan ve kalplerinizin hallerini hakkıyla bilendir.” demektir. Bu tabir; kulun, işlerin zahirine aldanmayıp Hâlik Teâlâ'nın kalplerde ve gönüllerde saklı olan her şeye muttali (haberdar) olduğunu anlaması için bir sakındırma ve bir korkutma yerine geçer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
إنَّ burada ta’lil ve rabt için gelmiştir. Yani O, her şeyi işiten, her şeyi bilen olduğu için böyle yaptı. Ve onların kendi himayesi altında olduklarını ve yardımına tabi olduklarını biliyordu. Bunun için de dualarını kabul etti ve onlara zafer verdi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذٰلِكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِر۪ينَ ١٨
ذٰلِكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكُمُ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمُ ise muhatap zamiridir. Haberi mahzuftur. Takdiri ; حقّ şeklindedir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ ile istînâfiyyeye matuftur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مُوهِنُ kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. كَيْدِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكَافِر۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْكَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
مُوهِنُ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكُمْ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكُمْ , takdiri; حقّ (Haktır) olan mahzuf haberin mübtedasıdır.
Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular ve ona tahkir ifade eder.
ذٰلِكُمْ , bir durak gibidir. ”Bu olmuştur.” gibi bir anlamı vardır.
Ya da الأمر şeklinde takdir edilen bir mübtedanın haberidir.
Önceki ayetteki müfret muhatap zamirden, ذٰلِكُمْ ile cemî muhatap zamire geçişte, iltifat sanatı vardır.
İşaret isminde istiare vardır. ذٰلِكُمْ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’ her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذٰلِكُمْ [İşte bu böyledir] Yani Allah, kâfirlerin hilesi (keydi)ni boşa çıkarır. Bundan maksat, müminlere güzel ihsanda bulunmak, kâfirlerin tuzağını boşa çıkarmak, onların kötü planlarını sonuçsuz kılmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكُمْ kelimesinde iktidâb vardır. Bedi' ilminde, bir sözden diğerine doğrudan doğruya geçmeye "iktidab" denir.
ذٰلِكَ ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, S. 190)
وَاَنَّ اللّٰهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِر۪ينَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِر۪ينَ cümlesi, masdar teviliyle takdiri; حقّ (Haktır) olan mahzuf haberin mübtedasıdır. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanısıra korkuyu artırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifade etmek içindir.
كَيْدِ الْكَافِر۪ينَ izafetinde her iki tarafı tahkir manası vardır.
مُوهِنُ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُۚ وَاِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْۚ وَلَنْ تُغْنِيَ عَنْكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْـٔاً وَلَوْ كَـثُرَتْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ۟ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنْ | eğer |
|
| 2 | تَسْتَفْتِحُوا | fetih istiyorsanız |
|
| 3 | فَقَدْ | işte |
|
| 4 | جَاءَكُمُ | size geldi |
|
| 5 | الْفَتْحُ | fetih |
|
| 6 | وَإِنْ | eğer |
|
| 7 | تَنْتَهُوا | vazgeçerseniz |
|
| 8 | فَهُوَ | bu |
|
| 9 | خَيْرٌ | iyidir |
|
| 10 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 11 | وَإِنْ | ama yine |
|
| 12 | تَعُودُوا | dönerseniz |
|
| 13 | نَعُدْ | biz de döneriz |
|
| 14 | وَلَنْ |
|
|
| 15 | تُغْنِيَ | sağlayamaz |
|
| 16 | عَنْكُمْ | size |
|
| 17 | فِئَتُكُمْ | topluluğunuz |
|
| 18 | شَيْئًا | hiçbir şey (yarar) |
|
| 19 | وَلَوْ | şayet |
|
| 20 | كَثُرَتْ | çok da olsa |
|
| 21 | وَأَنَّ | çünkü |
|
| 22 | اللَّهَ | Allah |
|
| 23 | مَعَ | beraberdir |
|
| 24 | الْمُؤْمِنِينَ | inananlarla |
|
Mekkeli müşrik ordusu savaş gücünün nicelik yönünden fazlalığına güvenerek mutlaka zaferi kazanacaklarını ve Medine’ye girerek müslümanları yok edeceklerini ummuştu. Nitelik niceliğe, Allah’ın yardımı, O’na karşı çıkan insanların birbirine yaptıkları yardıma galip gelince Allah, müşriklerin bu tecrübeden ibret alıp yanlış yoldan dönmelerini sağlamak üzere önce –kinayeli bir üslûpla– neyi umup neyi bulduklarına işaret etmiş ve âdeta şöyle demiştir: “Siz zafer bekliyordunuz, işte size zafer; yani onun tersi olan yenilgi.” Sonra da musibetten ders alarak yanlış yoldan dönmemeleri, kendileri için hayırlı olan hareketi reddetmeleri halinde başlarına gelecekler sıralanmıştır: Tekrar saldırırlarsa Allah’ın izni ve yardımı ile yine mağlûp olacaklar, sayıca çokluğun onlara bir faydası olmayacaktır; çünkü Allah müminlerin yanındadırlik etmeyiniz, emanetinizdeki şeylere de bilerek hıyanet etmeyiniz.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 676
اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُۚ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَسْتَفْتِحُوا şart fiili olup ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı جَٓاءَكُمُ ‘dür.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْفَتْحُ fail olup damme ile merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَسْتَفْتِحُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İstif’âl babındadır. Sülâsîsi فتح ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَاِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنْتَهُوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur. لَّكُمۡ car mecruru خَيْرٌ ’e mütealliktir.
خَيْرٌ kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنْتَهُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi نهي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْۚ
وَ atıf harfidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَعُودُوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen نَعُدْ cümlesi şartın cevabıdır
نَعُدْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
وَلَنْ تُغْنِيَ عَنْكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْـٔاً وَلَوْ كَـثُرَتْۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تُغْنِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. عَنْهُمْ car mecruru تُغْنِيَ fiiline mütealliktir. فِئَتُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَلَوْ كَـثُرَتْۙ cümlesi, فِئَتُكُمْ ‘ün hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. لَوْ gayri cazim şart harfidir. كَـثُرَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; لن تغني عنكم فئتكم (Grubunuz size asla fayda vermeyecektir.) şeklindedir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُغْنِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi غني ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mukadder لْ harf-i ceri ile mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, فعل كذا وكذا لأن الله ..şeklindedir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâli اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَعَ mekân zarfı اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. الْمُؤْمِن۪ينَ۟ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُؤْمِن۪ينَ۟ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Şart cümlesi olan تَسْتَفْتِحُوا , müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُۚ [Fetih size geldi] cümlesinde istiare sanatı vardır. الْفَتْحُ kelimesi, جَٓاءَ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Fethin, bir şahıs gibi gelmesi, onun önemini vurgulamıştır. Bu mübalağalı üslupta tecessüm sanatı da vardır.
جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُ [Fetih size geldi]ifadesinde mecaz-ı aklî sanatı vardır. جَٓاءَكُمُ fiili, الْفَتْحُ ‘a isnad edilmiştir. Halbuki asıl isnad edilmesi gereken kelime ism-i fail فاتحون ‘dir. Yani, fethi yapan insanlardır. Sebebiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
Ayrıca bu cümlede tehekkümî istiare vardır. Aslında fetih, fethi yapanlar için verilmiş müjdeleyici bir haberdir. Mağlup olan tarafa verilen bu haberle, aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir. Câmi’ her iki durumdaki duyguların yoğunluğudur.
اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُۚ hitabı, alay yoluyla, müşriklere yapılan hitaptır. Nitekim bir ayet-i kerimede, ذُقْۙ ۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ (Tat bakalım, sen kendince üstündün) (Duhan Suresi/49) buyurularak inkârcıyla alay edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
تَسْتَفْتِحُوا - الْفَتْحُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ
Cümle, atıf harfi وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Şart üslubundaki terkibin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan اِنْ تَنْتَهُوا , müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَكُمْ car-mecrurunun müteallakı olan خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْۚ
İstînâfiyyeye matuf, şart üslubundaki terkibin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan اِنْ تَنْتَهُوا , müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan نَعُدْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Fiillerin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
تَعُودُوا - نَعُدْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَنْ تُغْنِيَ عَنْكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْـٔاً وَلَوْ كَـثُرَتْۙ
Yine istînâfa atfedilmiş cümle, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْكُمْ, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan شَيْـًٔا ’deki tenvin kıllet ve umum ifade eder. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre umum ifade eder.
Hal و ’ ıyla gelen وَلَوْ كَـثُرَتْ terkibi, şart üslubundadır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Cümlede, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müspet mazi fiil sıygasındaki وَلَوْ كَـثُرَتْ cümlesi, şarttır. Şartın takdiri لن تغني عنكم فئتكم (Ekibinizin size asla faydası olmayacak) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ۟
Cümle, atıf harfi وَ ‘la, وَلَنْ تُغْنِيَ عَنْكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْـٔاً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ۟ cümlesi, masdar tevilinde, mukadder ل harf-i ceri ile, takdiri; … فعل كذا وكذا ل (... bunun için yaptı.) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel cümlesi, اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَنَّ ‘nin haberi mahzuftur. مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ۟ ve وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْ cümleleri arasında mütekellimden gaibe geçiş şeklinde güzel bir iltifat sanatı vardır.
“Haklıyla haksızın ayrılmasını mı istiyordunuz.” ifadesinin müminlere; “vazgeçerseniz” ifadesinin ise kâfirlere hitap olduğu da söylenmiştir. Peygambere (s.a.v) düşmanlıktan vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yok tekrar onunla savaşmaya dönerseniz, Biz de size karşı ona yardıma döneriz! َوَاَنَّ اللّٰهَ ifadesi, “Allah müminlerin yardımcısı olduğu için bu böyle olmuştur.” anlamı gözetilerek fethalı okunmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَۚ ٢٠
Bedir Savaşı Allah ve resulüne itaat etmenin hayırlı sonuçlarını göstermişti. Bu vesile ile müminlere itaatin önemi hatırlatılmakta, bilindiği ve duyulduğu halde ilâhî emirlere uyulmamanın tehlikeli âkıbetine dikkat çekilmektedir.
İnsan dışında, yeryüzünde hareket eden, dolaşan canlıların en aşağı derecede olanları sağır, dilsiz ve akılsız olanlarıdır. Gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği gerçekler üzerinde akıl yormayan, yeterince düşünüp doğru kararlar ve davranışlar için bunlardan yararlanmayan kimselerin, özellikle müşrikler ile münafıkların durumu sağır, dilsiz ve akılsız olan hayvanların durumuna benzetilmiştir. Çünkü duyu organları ve aklı olmayanlarla bunlara sahip bulundukları halde amaca uygun bir şekilde kullanmayanlar arasında, elde edilen sonuç bakımından fark yoktur.
Kulların karar ve fiilleri iki irade ve gücün birleşmesi sonucu vücuda gelmektedir: Biri Allah’ın mutlak, ezelî, ebedî iradesi ve gücü, diğeri ise O’nun, kullara bahşettiği, onları imtihana tâbi tutmak üzere diledikleri gibi kullanmalarına izin verdiği beşerî irade ve güç. Kul, kullanımı kendisine bırakılmış bulunan iradesiyle mümkün olan şıklardan birini tercih edince Allah da onu tercih (murat) etmekte; yaratıcı gücüyle, kulun gücünün etkisine imkân vermekte, fiilin meydana gelmesini sağlamaktadır. Allah zaman ve mekân sınırlamasına bağlı olmaksızın her şeyi bildiğine göre, zaman ve mekâna bağlı kulların bir gün gelip belli bir kararı alacaklarını ve kararlarını fiile çevireceklerini de bilmektedir. Ancak Allah’ın ezelde bilmesi, kullara mahsus zaman, mekân, bilgi ve irade sınırları içinde karar almalarını ve yapıp etmelerini belirlememekte, onları belli bir karara ve fiile mecbur kılmamaktadır. 23. âyeti bu iman ve vahiy bilgisi çerçevesinde yorumlamak gerekirse şu sonuca ulaşılabilir: Müşrikler, münafıklar ve diğer inkârcılar, kendi serbest iradeleriyle Allah’a ve resulüne muhalefet yolunu seçmişler, peygamberlerin Allah’tan alıp tebliğ ettikleri gerçeklere kulak vermemişler, bunları duydukları halde hiç duymamış gibi davranmışlardır. Allah da imtihan kuralının bir gereği olarak onları zorlamamış, neyi yapmak istiyorlarsa ona imkân ve izin vermiştir. “Onlarda bir hayır görseydi elbette kendilerine işittirirdi…” yani onlar iyi ve doğru olanı benimsemek ve yapmak isteselerdi elbette Allah bunu dileyecek, buna izin verecek, engellemeyecek ve üstelik bundan hoşnut da olacaktı. Fakat onlar şirki, inkârı ve zulmü tercih ettiler; Allah, iradelerine müdahale etmeden doğru ve iyi olanı işittirdiği halde böyle bir yolu seçtiler, peygambere karşı çıktılar, kendi bildiklerini okudular.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 678-679
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَۚ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı اَط۪يعُوا اللّٰهَ ’dır.
اَط۪يعُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَوَلَّوْا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُ car mecruru تَوَلَّوْا fiiline mütealliktir. اَنْتُمْ تَسْمَعُونَ cümlesi, تَوَلَّوْا ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَسْمَعُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
تَسْمَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَط۪يعُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi طوع ’dir.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida, اَيُّهَا münadadır.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا sözündeki ism-i mevsûl ile gelen marifelik; sıla cümlesiyle nitelenenlerin kendilerine emrolunacak şeyleri kabul edeceklerine tenbih içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. '' Ey iman edenler'' ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
Nidanın cevabı olan اَط۪يعُوا اللّٰهَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
Bu inşa cümlesi irşad (doğru davranma şeklini göstermek, insanları hatadan kurtarmak) için gelmiştir.
Allah Teâlâ, bundan önce amirlere, yetkinlere, genel ve özel olarak, hakları gerçek sahiplerine vermelerini emir buyurduktan sonra burada da diğer insanlara onlara itaati emretmektedir. Ancak mutlak olarak değil, Allah ve Resûlüllah'a (s.a.v) itaati çerçevesindedir.
وَرَسُولَهُ ‘nun, lafza-ı celâle atfı, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü, Allah’a itaat eden, resûle de itaat eder.
Veciz ifade kastına matuf وَرَسُولَهُ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رَسُولَ , tazim ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet, Allah Teâlânın Hz. Peygambere, destek hususunda son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.
Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.
اللّٰهَ - رَسُولَهُ ve اٰمَنُٓوا - اَط۪يعُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Muhataplara söylenecek şeyin önemi dolayısıyla ve bu söyleneceklerin şuurunda olmalarını sağlamak için nida ile başlamıştır. Hazır olan muhatap uzak menzilesine konmuştur. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَۚ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la nidanın cevabına atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Hal و ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede müsned olan تَسْمَعُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَا تَوَلَّوْا عَنْهُ ifadesi; resûle itaat anlamında kinayedir.
عَنْ ile mecrur olan tekil zamir Resûle aittir. التَّوَلِّي kelimesi hakiki manasında ise bu zamir münasiptir. Bu zamirin tekilliği terşîh istiaresi içindir. Resule yüz çevirmenin yasaklanması; Allah'ın emrinden yüz çevirmenin yasaklanması demektir. Çünkü Resule itaat, Allah’a itaat demektir. تَوَلَّوْا kelimesinin aslı iki ت ile تَتَوَلَّوْا’dir. Hafifletmek için ت harfinin biri hazf olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
التَّوَلِّي kelimesi “terk etmek” demektir. Daha önce de geçmişti. Burada muhalefet ve isyan için istiaredir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Emir ve nehiylerin aciliyet ifade edip etmeme durumları:
- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.
- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
“O’ndan” “ عَنْهُ” ifadesindeki zamir Peygambere (s.a.v) aittir. Çünkü anlam “Peygambere (s.a.v) itaat edin.” şeklindedir. Yani tek kişi söz konusu olduğundan zamir tekil gelmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Sakın Resulullah’tan (s.a.v) yüz çevirmeyin. Burada kastedilen Resulullah'a (s.a.v) itaattir ve O’ndan yüz çevirmekten sakındırmaktır. Çünkü Allah Teâlâ'ya itaat, Resulullah'a itaatin içindedir. Nitekim bir ayette şöyle buyrulur: “Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayetin ikinci cümlesi ilk cümleyi manen tekid eder.
Bil ki Cenab-ı Hakk müminlere, “Eğer vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer dönerseniz, Biz de döneriz. Sayınız çok bile olsa bu sizden hiçbir şeyi def etmez.” (Enfal Suresi, 19) diye hitap edince bunun peşi sıra onları eğitmeyi hedef alan bir hükmü getirerek, “Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Kendiniz dinleyip dururken O’ndan yüz çevirmeyin.” buyurmuştur. O burada onların neyi dinleyip durduklarını açıklamamıştır. Fakat surenin başından buraya kadar gelen söz cihad hakkında olduğu için bu ayetten maksadın, “Siz o peygamberin cihad çağrısını ve davetini işitip dururken” manası olduğu anlaşılmış olur. Sonra cihad iki şeyi ihtiva eder: a. Canı tehlikeye atmak, b. Mal elde etmek.
İşte canı tehlikeye atmak herkese zor gelip aynı şekilde ele geçirebilecek iken bir malı da bırakmak herkese çok ağır geldiği için Allah Teâlâ bu hususta edep ve terbiye ifade eden hükmünü şiddetlendirerek, “Resulün cihada çağrısına ve Allah ona mal almamasını emrettiği zaman, mal (ganimet) almama konusundaki çağrısına icabet etmede, Allah'a ve Resulüne itaat ediniz.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Eğer “Allah Teâlâ ‘Ondan yüz çevirmeyin!’ buyurarak daha önce Allah ve Resulü zikredilmiş olduğu halde zamir niçin ‘onlardan’ değil de ‘ondan’ şeklinde tekil kullanmıştır?” denilirse biz deriz ki: Allah Teâlâ, Allah'a itaati ve Resulüne itaati emretmiş; sonra da “Ondan yüz çevirmeyin!” buyurmuştur. Çünkü yüz çevirme, Allah'ın Resulü hakkında, ancak ondan, onun sözünü kabul etmekten ve cihadda ona yardımda bulunmaktan geri durmakta yapılmış olur. Daha sonra Cenab-ı Hakk bunu tekid etmek için “Kendileri dinlemedikleri halde ‘dinledik’ diyenler gibi olmayın!” buyurmuştur. Bunun manası şudur: İnsanın, bir teklifi kabul edip üstlenmesi, ancak onu duyduktan sonra mümkün olabilir. Bundan dolayı “duyup işitmek” bir şeyi kabul etmek manasında mecaz kabul edilmiştir. Nitekim müminlerin (namazdaki) “Allah, kendisine hamd edeni duyar.” şeklindeki sözleri de bu manadadır. Buna göre bu ifadenin manası şudur: “Ey müminler sizler, dilleriyle ‘Biz Allah'ın emirlerini kabul ettik.’ dedikleri halde kalpleri ile onları kabul etmeyen kimseler gibi olmayın.” Bu, Cenab-ı Hakk'ın kendilerinden, “Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman ‘inandık’ derler. Şeytanlarıyla başbaşa kalınca ise ‘Emin olun, biz sizinle beraberiz.’ derler.” (Bakara Suresi, 14) diye haber verdiği münafıkların özelliğidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ٢١
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونُوا nakıs, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı تَكُونُٓوا ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl كَ harf-i ceriyle تَكُونُوا ’nün mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası قَالُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, سَمِعْنَا ‘dır. قَالُوا fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
سَمِعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ cümlesi, سَمِعْنَا ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَسْمَعُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Fiil cümlesinden, isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî nakıs fiil كان ’ nin dahil olduğu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كان ’ nin haberi mahzuftur. Teşbih ve cer harfinin dahil olduğu ism-i mevsûl كَالَّذ۪ينَ , bu mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan قَالُوا سَمِعْنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan سَمِعْنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle belirtilmesi, bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında o kişilere tahkir ifade eder.
وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ cümlesi سَمِعْنَا ‘deki failin halidir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlenin müsnedi olan لَا يَسْمَعُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu durum hükmü takviye, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hazfedildiği için de mücmeldir.
لَا يَسْمَعُونَ fiil, idrak etme anlamında müsteardır. Ayetleri anlamak istemeyen ve onunla amel etmeyen kafirler, işitemediği için idrak etmeyen kimseye benzetilmiştir.
سَمِعْنَا - لَا يَسْمَعُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.305)
وهم لا يَسْمَعُونَ cümlesinde müsnedün ileyhin, fiil olarak gelen müsnede takdimi ihtimam ve müsnedün ileyhin müsnedle vasıflandığı manasının dinleyicinin zihninde yerleşmesi içindir. Bu mana “İşitmedikleri halde işittik diyen kimseler gibi olmayın.” sözünden daha önemli bir maksat olan işitme fiilinden faydalanmamalarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları:
- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.
- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ [İşitmedikleri halde işittik diyen kimseler gibi olmayın.] cümlesi, geçen nehyi izah etmek ve ondan sakındırmak içindir. Çünkü onların, bu işitme veya dinlemeleri hiç işitmemiş olmak gibidir.Yani emirlere ve yasaklara uymadan, yalnızca işittik diyen o kâfirler ve münafıklar gibi olmayın. Onlar, işittiklerini veya dinlediklerini iddia ediyorlar, ama aslında dinlememişlerdir. Çünkü dinlediklerini tasdik etmiyorlar ve onu hakkıyla anlamaya çalışmıyorlar. Bu itibarla onlar hiç işitmemiş veya dinlememiş gibidirler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لا يَسْمَعُونَ fiilinin muzari sıygası ile gelmesi, işitmemeye devam ettiklerini ifade etmek içindir. Bunun için mazi fiille وهم لَمْ يَسْمَعُوا (Onlar duymadılar) denmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini (hayal gücünü) harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَانَ fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ ٢٢
اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
شَرَّ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الدَّوَٓابِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عِنْدَ mekân zarfı شَرَّ ‘e mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الصُّمُّ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْبُكْمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl الصُّمُّ الْبُكْمُ ‘nun sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَعْقِلُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْقِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
شَرَّ kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. Burada marifeye muzaf olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ
Ta’lil hükmündeki cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi, veciz ifade kastına matuftur.
Mekan zarfı عِنْدَ ‘nin müteallakı olan شَرَّ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan عِنْدَ , tazim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الصُّمُّ birinci, الْبُكْمُ ikinci haberdir. Haber olan bu iki vasfın arasında و olmaması müsnedün ileyhte ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder.
الصُّمُّ الْبُكْمُ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan لَا يَعْقِلُونَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Akletmeyenler Allah katında yaratıkların en şerlisi olarak vasıflanmıştır.
اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ cümlesi, itiraziyyedir. Bu cümle, onları sağır ve dilsiz hayvanlara benzeterek işitmedikleri halde işittik diyenlere tariz olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Allah katında hayvanların en kötüsü” manasındaki اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ cümlesinde kâfirler hayvanlara benzetilmiş, hatta onlardan daha kötü sayılmıştır. Burada son derece bir belâgat ve îcâz vardır. Çünkü kafir hakkı işitmez, hayvan da işitmez. Kâfir hakkı konuşmaz, hayvan da konuşmaz. O yer, hayvan da yer. Geriye şu kaldı: Kâfir zarar verir, hayvan zarar vermez. Artık nasıl ondan daha kötü olmasın?! (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayet onları hayvanlara benzeterek tariz olarak gelmiştir. Çünkü hayvanların idraki zayıftır. Sağırlık; şuursuzlukta misaldir. Dilsizlikle beraber olduğunda sahibinin kendisindeki şeyi bilmeyen, anlayışsızlığına idrak eksikliği eklenen manasına gelir. الصُّمُّ البُكْمُ kelimeleri hakiki manalarıyla hayvanlar hakkında iki haberdir. الَّذِينَ لا يَعْقِلُونَ sözü 3. haberdir. Bu; teşbihten vasıflandırmaya geçiştir. Çünkü الَّذِينَ kelimesi, akıllı cemi sıygası için kullanılan ism-i mevsûl olduğundan teşbih olması uygundur. Bu, müşebbihlerin geçiş yani tehallus sanatıdır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet de sakındırmayı (nehyi) daha da kuvvetlendirmek ve benzetilenin (müşebbehün bihin) kötü halini iyice açıklamayı amaçlar. Şöyle ki: Allah Teâlâ'nın hüküm ve icraatında, yeryüzünde yürüyen canlıların ya da hayvanların en kötüsü, şüphesiz, hakkı duymayan sağırlar ve hakkı konuşmayan dilsizlerdir. Bu insanlara sağır ve dilsiz denilmiştir. Çünkü kulakların ve dillerin yaratılış gayesi, hakkı duymak ve hakkı konuşmaktır. Bu insanlarda da bu haslet olmayınca o iki uzvu tamamen kaybetmiş gibi sayılırlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette önce sağırlar, sonra da dilsizler zikredilmiştir. Çünkü sağırlık dilsizlikten önce gelir. Onların sükûtu, onu hakkıyla dinlemediklerindendir. Nasıl ki hakkı konuşmak da onu hakkıyla dinlemekten kaynaklanır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَوْ عَلِمَ اللّٰهُ ف۪يهِمْ خَيْراً لَاَسْمَعَهُمْۜ وَلَوْ اَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ ٢٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْ | şayet |
|
| 2 | عَلِمَ | bilseydi |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | فِيهِمْ | onlarda vardır |
|
| 5 | خَيْرًا | bir iyilik |
|
| 6 | لَأَسْمَعَهُمْ | elbette onlara işittirirdi |
|
| 7 | وَلَوْ | şayet |
|
| 8 | أَسْمَعَهُمْ | onlara işittirseydi de |
|
| 9 | لَتَوَلَّوْا | yine dönerlerdi |
|
| 10 | وَهُمْ | onlar |
|
| 11 | مُعْرِضُونَ | aldırmayarak |
|
وَلَوْ عَلِمَ اللّٰهُ ف۪يهِمْ خَيْراً لَاَسْمَعَهُمْۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayri cazim şart harfidir. عَلِمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. ف۪يهِمْ car mecruru عَلِمَ fiiline mütealliktir. خَيْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
اَسْمَعَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اَسْمَعَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سمع ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَيْراً kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ اَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ
لَوْ gayri cazim şart harfidir. اَسْمَعَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
تَوَلَّوْا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. هُمْ مُعْرِضُونَ cümlesi تَوَلَّوْا ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُعْرِضُونَ mübtedanın haberi olarak ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُعْرِضُونَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ عَلِمَ اللّٰهُ ف۪يهِمْ خَيْراً لَاَسْمَعَهُمْۜ
Ayet وَ ’la önceki ayetteki اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki عَلِمَ اللّٰهُ ف۪يهِمْ خَيْراً cümlesi şarttır. لَوْ , cezmetmeyen şart harfidir.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur ف۪يهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mefûl olan خَيْراً ’ daki nekrelik, herhangi bir manasında nev ifade eder.
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen لَاَسْمَعَهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
ف۪يهِمْ ibaresindeki işitmeyenlere ait zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen kişiler, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Çünkü insanlar zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. İnsanlardaki iyi hasletler, bir şeyin bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
سمَعَ fiili, idrak etme anlamında müsteardır. Ayetleri anlamak istemeyen ve onunla amel etmeyen kafirler, işitemediği için idrak etmeyen kimseye benzetilmiştir.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
ف۪ي harfi mülâbese manasında mecazî zarf içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah’ın onlarda hayır olmadığını bilmesi cümlesiyle; kinaye olarak hayır için idraklarının hazır olmadığı manası kastedilmiştir. Kur’an ayetlerinden faydalanmamaları, Allah’ın onlara duyurmamasına benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَوْ اَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la önceki cümleye atfedilmiştir.
Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki لَوْ اَسْمَعَهُمْ cümlesi şarttır. لَوْ , cezmetmeyen şart harfidir.
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen لَتَوَلَّوْا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
لَتَوَلَّوْا fiili inanmamak, itaat etmemekten kinayedir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bu ayette muhatabı ikna konusunda etkili bir sanat olan mezheb-i kelamî sanatı vardır. Delil ve illet belirterek konu açıklanmıştır.
لَتَوَلَّوْا fiilinin failinden hal olarak gelen وَهُمْ مُعْرِضُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَسْمَعَهُمْ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
لَتَوَلَّوْا - مُعْرِضُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsned olan مُعْرِضُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
وَهُمْ مُعْرِضُونَ cümlesi تَوَلَّوْا fiilinin zamirinden haldir. التَّوَلِّي den muradın mecazî mana olduğu açıktır. İsim cümlesi olarak gelmesi yüz çevirmenin onlarda yerleşmiş bir davranış olduğuna işaret içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | اسْتَجِيبُوا | çağrısına koşun |
|
| 5 | لِلَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | وَلِلرَّسُولِ | ve Elçisinin |
|
| 7 | إِذَا | zaman |
|
| 8 | دَعَاكُمْ | sizi çağırdığı |
|
| 9 | لِمَا | şeylere |
|
| 10 | يُحْيِيكُمْ | sizi yaşatacak |
|
| 11 | وَاعْلَمُوا | ve bilin ki |
|
| 12 | أَنَّ | muhakkak |
|
| 13 | اللَّهَ | Allah |
|
| 14 | يَحُولُ | girer |
|
| 15 | بَيْنَ | arasına |
|
| 16 | الْمَرْءِ | kişi ile |
|
| 17 | وَقَلْبِهِ | onun kalbi |
|
| 18 | وَأَنَّهُ | ve siz |
|
| 19 | إِلَيْهِ | O’nun huzuruna |
|
| 20 | تُحْشَرُونَ | toplanacaksınız |
|
Sahâbeden Ebû Saîd el-Muallâ anlatıyor: “Mescidde namaz kılıyordum. Resûlullah beni çağırdı, ona cevap vermedim, namazımı bitirince yanına gittim ve ‘Yâ Resûlullah, namaz kılıyordum’ dedim. ‘Allah ve resulünün çağrısına kulak (cevap) verin buyruğunu işitmedin mi?’ dedi, sonra elimden tuttu ve bana “Mescidden çıkmadan sana Kur’an’ın en faziletli sûresini bildireceğim” buyurdu (Buhârî, “Tefsîr”, 1/1).
İmam Şâfiî ve Evzâî gibi bazı müctehidler âyetin lafza bağlı yorumundan ve ilgili hadislerden yola çıkarak namazda, farz ve gerekli olan bir hareketin veya fiilin namazı bozmayacağı sonucuna varmışlardır. Evzâî’nin verdiği örnek şöyledir: Bir kimse namaz kılarken bir çukura veya kuyuya doğru ilerlemekte olan bir çocuk görüp ona dönerek seslense ve uyarsa namazı bozulmaz (Kurtubî, VII, 390); çünkü bu uyarı hayatı koruma vazifesi gereğidir, farzdır.
Allah ve resulünün çağrısına cevap verme ve gereğini yerine getirme vazifesini daha geniş ve genel bir çerçeve içinde anlamak gerekir. Buna göre Hz. Peygamber zamanında onun çağrısına uymak, yanında yer almak, emirlerini yerine getirmek nasıl çağrıya uymaksa, ondan sonra gelenlerin Kur’an ve Sünnet’in buyruklarına uyması, buna uygun bir hayat sürmesi de onların çağrısına uymaktır. Esasen bu çağrıya uymak yalnızca müminlerin değil, bütün insanların faydasınadır ve insanlığın meselesidir. Çünkü Allah ve resulünün insanlara öğrettikleri ve hayata geçirilmesini istedikleri bilgi, inanç ve uygulamalar insanlara hayat verecek mahiyette ve niteliktedir. Burada “hayat vermeyi, ihya etmeyi” en geniş mânasıyla almak gerekir. Dinin emirleri sağlıklı yaşamanın kurallarını ihtiva ettiğinden, insan fıtratına uygun olduğundan, biyolojik mânada hayat vermektedir. İnsanın ruh ve beden sağlığını tehdit eden stres, yalnızlaşma, ümitsizlik ve çeşitli korkuların önemli sebeplerinden birisi insanın madde dünyasında tutuklu kalıp, iman ve mâneviyâtın huzur ve rahatlık bahşeden geniş ufkundan mahrum olmasıdır. Allah ile beraber olma ve O’nun eşi bulunmaz koruması altında bulunma şuurunun insana verdiği güç onu, psikolojik olarak canlı tutmakta, ihya etmektedir. Dünyayı bir imtihan yeri olarak gören, burada insanların bazı ödevlerinin bulunduğuna inanan, bu ödevlerin yerine getirilmesi halinde kişinin iki cihanda mutlu olacağına iman eden bir kimseye göre dinin emirleri, hayatın amacını gerçekleştirme çabasında ona rehberlik ederek insanı ihya etmekte, hayatın boşa gitmemesini sağlamaktadır. İslâm kelimesinin kök mânası “barış ve esenlik”tir, doğru anlaşıldığında din olarak İslâm’ın da bir barış çağrısı olduğu anlaşılacaktır. Dinin talebi, zulmün ve baskının yer almadığı, hukuk ve adaletin hâkim olduğu bir dünya düzenidir. Bu mânada Allah ve resulünün çağrısı, bütün dünya insanları için “barış içinde yaşama” çağrısıdır.
“İnsan ile kalbinin arası” ifadesi bir deyim olup bundan insanın şuuru, aklı ve duyguları kastedilmektedir. Buralarda bulunan hiçbir bilgiyi, kararı, eğilimi, duyguyu Allah’tan gizlemek mümkün değildir. Allah’ın çağrısına içtenlikle katılanlarla menfaati için öyle görünenleri Allah bilir ve ayırır. Ayrıca hiçbir beşerin giremeyeceği, bilemeyeceği ve müdahale edemeyeceği bu alanlara Allah müdahale edebilir; inanç, bilgi ve duyguların değişmesini sağlayabilir. Bu sebeple kullar rablerine sığınmalı; inanç, duygu ve düşüncelerini güzelleştirmesi için O’na yakarmalı, “Ey durumları değiştiren, gönülleri evirip çeviren rabbim! Halimi ve gönlümü güzelleştir” diye niyazda bulunmalıdır (Hz. Peygamber’in duası için bk. Müsned, IV, 182; VI, 91).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 679-680
Ebu Said b. el-Mualla el-Ensari anlatıyor: Namaz kılarken Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beni çağırdı. Ben de namazımı bitirip öyle geldim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): “Seni çağırdığımda neden bana cevap vermedin?” diye sorunca: “Namaz kılıyordum” dedim. Bunun üzerine: “Yüce Allah: ”Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin”[Enfal 24] buyurmuyor mu?” buyurdu ve: “Sana Kur’an sureleri içinden en değerli olan sureyi öğreteyim mi?” diye sordu. Sonrasında ise sanki bunu unuttu veya kendisine unutturuldu. Ona: “Ey Allah’ın Resulü! Bana bir şey öğreteceğini söylemiştim” diye hatırlattığımda Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): “Fatiha Suresi’dir. Bu sure Seb’ul-Mesani’dir ve bana verilen Kuran-ı Azim’dir” buyurdu.”
(Lafız Vehb b. Cerir’in lafzıdır.
Tahric: İsnadı sahihtir. Buhari, tefsir (5/146,199) ile fedail (6/103)
Riyazus Salihin, 1492 Nolu Hadis
Şehr İbni Havşeb şöyle dedi:
Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’ya:Ey mü’minlerin annesi! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem senin yanında bulunduğu zamanlarda en çok hangi duayı okurdu? diye sordum. O da şöyle dedi:
Çoğu zaman “Yâ mukallibe’l-kulûb! Sebbit kalbî alâ dînik: Ey kalpleri halden hale çeviren Allah! Benim kalbimi dininden ayırma!” diye dua ederdi.
(Tirmizî, Kader 7, Daavât 90, 124)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı اسْتَج۪يبُوا ’dur.
اسْتَج۪يبُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru اسْتَج۪يبُوا fiiline mütealliktir. لِلرَّسُولِ car mecruru اسْتَج۪يبُوا fiiline mütealliktir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. دَعَاكُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
دَعَاكُمْ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle دَعَاكُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يُحْي۪يكُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, فاستجيبوا له. şeklindedir.
يُحْي۪يكُمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَج۪يبُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
يُحْي۪يكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ‘dir.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اعْلَمُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَنّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَحُولُ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَحُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بَيْنَ mekân zarfı, يَحُولُ fiiline mütealliktir. الْمَرْءِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَلْبِه۪ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
İsim cümlesidir. اَنّ ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ ile birinci masdar-ı müevvele matuftur.
اَنّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُ muttasıl zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اِلَيْهِ car mecruru تُحْشَرُونَ fiiline mütealliktir. تُحْشَرُونَ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تُحْشَرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida, اَيُّهَا münadadır.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir. Sılası olan ءَامَنُوا۟ mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
Nidanın cevabı olan اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
لِلّٰهِ - لِلرَّسُولِ ve اٰمَنُٓوا - اَط۪يعُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الِاسْتِجابَةُ kelimesindeki س ve ت harfleri tekid için gelmiştir. الِاسْتِجابَةِ kelimesi çoğunlukla belirli veya genel bir isteği kabul etmek manasında kullanılır. الإجابَةُ (cevap) ise, bir nidanın cevabıdır. استفعال babında geldiği zaman çoğunlukla لِ harfiyle müteaddi olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ولِلرَّسُولِ sözünde و bağlacından sonra لِ harf-i cerinin tekrarı bu mecrurun yani resul kelimesinin اسْتَج۪يبُوا fiiline müstakil olarak müteallık olduğuna işaret eder. Allah’ın davetini kabul etmek mecazi manada olmaz, sadece hakiki manada olur. Halbuki peygamberin davetini kabul etmek daha umumi ve kapsamlıdır. Hem hakiki manada yani davetini kabul etmek, hem de mecazi manada olup ona itaat etmek manalarını taşır. Dolayısıyla peygamberin davetini kabul etmek emri her iki manayı da kapsayacak şekilde gelmiştir. Peygamberimizden her ne konuda davet gelirse bu iki manadan biriyle onu kabul etmek gerekir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları:
- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.
- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
Bu ayette nidanın tekrar edilmesi ve Müslümanların iman vasfı ile vasıflandırılmaları, bundan sonra gelecek emirlere uymaya yönelmelerini teşvik etmek ve bu emirlerde imanı gerektiren hakikatler bulunduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah'a ve Resule icabet edin (Onu duyun ve Ona uyun), özellikle size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman onun emrine seve seve icabet edin. Çok dikkat çekici bir ifade tarzıdır ki davet fiili, hem Allah'a hem Resule isnad edildiği halde ََدَعَوَاكُمْ diye tesniye sıygası (ikil kipi) ile değil, دَعَاكُمْ şeklinde tekil olarak zikredilmiştir ve üstelik Allah'a değil, Resule isnad edilmiştir. Zira davet birdir. Allah'ın daveti peygamberinden dile gelecek ve Resulün daveti de Allah'ın davetinden başka bir şey olmayacaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ
Nidanın cevabına dahil olan cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْ , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
دَعَاكُمْ fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan يُحْي۪يكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette geçen يُحْي۪يكُمْۚ [diriliş] kelimesinde Resulullah’ın çağrısı, ölülerin diriltilmesine benzetilerek istiare yapılmıştır. Bu diriliş insana, nefsindeki kemâli vermektir ki bu kemâl; akılları doğru bir imanla, asil ahlâkla aydınlatır, salih amellere, bireyi ve toplumu ıslah etmeye, şerefle yapılabilecek şeylere sebep olur. Cesaret nefsin canıdır, hayatın istiklali, hayatın hürriyeti, yaşam hallerindeki istikamet hayattır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şartın takdiri فاستجيبوا له (ona icabet edin) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Hükümde ortaklık nedeniyle اسْتَج۪يبُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ cümlesi, masdar tevilinde اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin isminin lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırma kastıyladır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
Cümlede اَنَّ ’nin haberi يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini (hayal gücünü) harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَحُولُ fiilinin muzari sıygasıyla gelmesi, bunun yenilendiğini (teceddüt) ve devam ifadesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ [Allah, kişi ile kalbi arasına girer] ifadesinde mecâz-ı mürsel sanatı vardır., Allah’ın, insana son derece yakın olduğu manasındadır.
Cümle, içeriğine dikkat etmek ve muhatapları bundan sonrası üzerinde düşünmeye sevk etmek için اِعْلَمُوا ile başlamıştır. Anlaşılması istenen haber veya talep içeren cümlelere muhatabın dikkatini çekmek için اِعْلَمْ veya تَعلَّمْ ile başlamak etkili ve güzel (beliğ) konuşmanın yöntemlerinden biridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Ve şunu iyi bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer.” ifadesi, Allah Teâlâ'nın, kuluna son derece yakın olduğunu anlatır. Nitekim diğer bir ayette de: “Ve Biz insana şah damarından daha yakınız.” buyurulmuştur. Yine bu ayet, Allah Teâlâ'nın, sahibinin bile gafil olabileceği kalbin sırlarını bildiğine dikkati çeker. Yahut bu ayet, arzu edilen şeyi elde etmeden önce kalbi ihlaslı kılmaya ve arındırmaya teşvik anlamını ifade eder. Çünkü arzular, kişi ile kalbi arasına girer. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Ve bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer” manasındaki وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ sözünde bu ayetle ilgili olarak zikredilen tevillerden birine göre istiare vardır. Manası; “Allah Teâlâ’nın kula kalbinden daha yakın olması”dır. Bu durumda Allah; onunla kalbi arasında sanki bir engel konumundadır. Ya da bunun manası, “Allah Teâlâ’nın kişinin kalbini halden hale değiştirmeye kādir olması”dır. Çünkü Yüce Allah “kalpleri halden hale çeviren (مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ)” sıfatına sahiptir. O zaman mana, “O, (kalpleri) güven halinden korku haline, korku halinden güven haline, üzüntü halinden sevinç haline, sevilme halinden nefret edilme haline çevirir.” şeklindedir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları ve Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu son cümle وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ , masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele matuftur. Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ cümlesi, اَنَّ ‘nin haberidir. Haberin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ car mecruru, amili olan تُحْشَرُونَ ‘ye takdim edilmiştir. Bu takdim, tahsis ifade eder. Haşrın, sadece ve sadece ona olacağı kasr üslubuyla belirtilmiştir. إِلَیۡهِ maksûrun aleyh/mevsûf, تُحۡشَرُونَ maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
تُحْشَرُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isnadın tekrarı ve kasr üslubu sebebiyle birden fazla tekit unsuru taşıyan isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Muhakkak ki ona döndürüleceksiniz] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün mahlukatın dönüşünün kendisine olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ [O'na haşrolunacaksınız] sözü, lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder, bunun yanında söylenmemiş bu sarih delalet başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 4, Zuhruf Suresi 85, s. 370)
تُحْشَرُونَ fiilinin müteallakının takdimi ihtisas ifadesi içindir. Yani bir başkasına değil, sadece ona toplanacaksınız manasındadır. Bu ihtisas, Allah'tan başka veya onun huzurunda haşr olmaktan başka bir sığınağın yokluğu manasında kinayedir. En beliğ üslupla Allah’ın huzurunda toplanmaktan başka bir mekân olmayışı kinaye ile gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“O’nun huzurunda toplanacağınızı biliniz.” Yani diriltilerek bir araya getirileceğinizin ve yaptıklarınızın karşılığını göreceğinizin farkında olunuz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bu ayet-i kerimede İslam ve kuralları “insanları canlandıran şey” olarak tarif edilmiştir.
Peygamber Efendimizin şu duasını ezberleyip vird edinebiliriz: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْب۪ي عَلَى د۪ينِكَ
Ya mukallibel-kulûb! Sebbit kalbî ‘alâ dînike. Ey kalpleri halden hale çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl. (Tirmizî, Deavât, 124)
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاتَّقُوا | sakının |
|
| 2 | فِتْنَةً | fitneden |
|
| 3 | لَا |
|
|
| 4 | تُصِيبَنَّ | erişmekle kalmaz |
|
| 5 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 6 | ظَلَمُوا | haksızlık edenlere |
|
| 7 | مِنْكُمْ | aranızdan |
|
| 8 | خَاصَّةً | yalnızca |
|
| 9 | وَاعْلَمُوا | bilin ki |
|
| 10 | أَنَّ | muhakkak |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah’ın |
|
| 12 | شَدِيدُ | çetindir |
|
| 13 | الْعِقَابِ | azabı |
|
Fitne yani “toplum içinde imanın bozulması, baskı, düzensizlik, kargaşa, hukukun çiğnenmesi, hakka dayanmayan gücün hâkim olması ve böylece kulluk imtihanının kaybedilmesi tehlikesi” ya el birliği ile engellenecek ya da bunun zararı sınırlı kalmayacak, hak edenlerin yanında suçsuzlara da dokunacaktır. Çünkü onlar da fitnenin ortadan kalkması için ellerinden geleni yapmadıkları, haksızlığa karşı mücadele etmedikleri için kusurlu ve sorumludurlar. Bunların içinde hiçbir kusuru olmayan çok küçük bir grubun (âcizler) bulunması tabiidir. Allah bunlara, günahları ve kusurları olmadığı halde başkaları yüzünden uğradıkları felâket ve acıların karşılığını âhirette verecek, bu acılara değen, “Keşke dünyaya tekrar dönsem de buna benzer acılar yaşasam” dedirten ödül ve karşılıklar lutfedecektir, O’nun sünneti (kanunu) böyledir.
Peygamber efendimiz fitne konusunda ümmetini uyarmış, “Toplumda pislik çoğalırsa içlerinde iyiler bulunsa bile helâkten kurtulamazlar” buyurmuştur (Buhârî, “Fiten”, 4, 28). İyiyi toplumsal buyruk, kötüyü de ayıp ve yasak haline getirmedikçe toplumun kötülüklerden sorumlu olacağını ve bunun bedelini ödeyeceğini bildiren birçok hadis vardır (Müslim, “Zühd”, 51; Ebû Dâvûd, “Fiten”, 1-5; “fitne” kavramı hakkında bilgi için bk. Bakara 2/191-193).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 680-681
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِتْنَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri; سبب فتنة (Fitnenin sebebi) şeklindedir. لَا تُص۪يبَنَّ cümlesi, فِتْنَةً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُص۪يبَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru ظَلَمُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. خَٓاصَّةً hal olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
اتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
تُص۪يبَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اعْلَمُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَد۪يدُ kelimesi, اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merf’udur. Aynı zamanda muzâftır. الْعِقَابِ۟ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ
Ayet, önceki ayette geçen nidanın cevabı olan اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ cümlesine atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûl olan فِتْنَةً ’deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.
لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ cümlesi, فِتْنَةً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin sonundaki nun-i sakile ile tekit edilmiştir.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın , Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
تُص۪يبَنَّ fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
مِنْكُمْ car mecruru ظَلَمُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
خَٓاصَّةً kelimesi, فِتْنَةً ‘den haldir. Hal anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Düzensizlik ve noksanlığa sebep olan her şeye fitne denir. Bu iki özelliği taşıması durumunda mal, evlat, görüş farklılığı, bir konuda aşırı gitme, azap, küfür, cünun, iptila vs. için kullanılır. (Mustafavi, Tahkik) Anne, baba ve evlat kişiye fitne olur, onları kişi kendisi seçmez. Ama bunun dışındakileri kendimiz seçeriz. Dolayısıyla fitne kapsamına girmez.
لَا تُص۪يبَنَّ [Çarpmakla kalmaz] cümlesi ya emrin cevabı ya emirden sonra nehiy ya da fitnenin sıfatıdır. Cevap kabul edildiğinde anlam “size geldiğinde yalnızca zalimlere bulaşmaz, bilakis hepinizi kapsar” şeklinde olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْكُمْ [sizden] ibaresindeki مِنْ harfi, ba'diyet değil beyânî de olabilir. Bu takdirde şöyle bir anlama dikkat çekilmiş olur: Sizin zulmünüz, başkasının zulmünden daha çirkindir. İşte bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ'nın azabı, azabı mûcib hareketi bilfiil işlemeyenlere de zulme karşı sessiz kalmalarından dolayı isabet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l Akli’s-Selîm)
لَا تُص۪يبَنَّ ifadesinde emrin cevabına tekid nûnu nasıl gelmiştir, denirse biz deriz ki: Bu hususta iki izah yapılmıştır:
a. Emrin cevabı, nehiy sıygasıyla gelmiştir. Durum her ne zaman böyle olursa, o nehye tekid nûnunun bitiştirilmesi güzel olur. Bu, tıpkı senin “Hayvandan in, seni atmasın veya sakın seni atmasın.” demen gibidir. Ve yine bu Cenab-ı Hakk'ın tıpkı “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Sakın Süleyman ve ordusu ...sizi kırmasın.” (Neml Suresi, 18) ayeti gibidir.
b. Bu ayetin takdirinin, “Sizden sadece zalim olanlara isabet edecek fitneden sakının.” şeklinde olmasıdır. Ancak ne var ki bu ifade, fitnenin sadece zalimlere isabet etmeyeceğini iyice beyan etmek için nehiy sıygasıyla getirilmiştir. Böylece, zalimlere has olan o fitne, sadece onlara has olmaktan çıkarılmış olur da böylece sanki o fitneye, “Sadece zalim olanlara isabet etmez!” denilmiş olur ki bundan maksat da istiare yoluyla böyle bir tahsisin bulunmadığını iyice anlatmaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle و ’la وَاتَّقُوا cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟ şeklinde masdar tevilinde olup اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
اَنَّ ’nin haberi olan شَد۪يدُ الْعِقَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Ayet, اَنَّ اللّٰهَ ذو عقاب شَد۪يدُ şeklinde gelebilirdi. الْعِقَابِ۟ , شَد۪يدُ ’ın sıfatı olmasına rağmen öne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Allah’ın cezası şiddetlidir’ yerine, [Allah, cezası şiddetli olandır.] buyrulmuştur. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Müsned olan شَد۪يدُ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
شَد۪يدُ ve الْعِقَابِ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.
العِلْمِ kelimesinin emir fiil olarak gelmesi, uyarının ciddiyetine dikkat çekmek ve ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İnsan, kendisini kendi elleriyle yalnızlaştırdı. Dünyaya daldıkça, halini, içi boşalmış dünyalık kelimelerle ifade eder oldu. İnsan, kendisini kendi diliyle yalnızlaştırdı. Başarılarını (ve diğer mutluluk sebeplerini), emeklerinin olağan sonucu olarak gördü. Dertlerini ise ‘dünyada mutlu yaşamak istiyorum’ endişesiyle görmezden gelmeye çalıştı. Böylece, başarılarının getirdiği mutlulukların ömrü kısaldı, dertlerinin getirdiği huzursuzlukların ömrü ise uzadı. Şükredecek sebep bulamaz oldu, şikayetleri ise çoğaldıkça çoğaldı. Çünkü kendisiyle yalnız kalanın nefsi, karnını yeni mutluluk kırıntılarıyla doyurmak isterken; iştahını kapatan dertlerden de, ne pahasına olursa olsun, kaçmak istedi.
Halbuki, kul, her gelenin Allah’tan olduğunu idrak ettikten sonra – ne başarısında, ne de derdinde – artık hiçbir zaman yalnız değildir.
Şükür ve tevekkül ile başarısını ve derdini kucakladığında, huzurla dolacaktır. Zira, o kul bilir ki, ona o nimeti ve derdi gönderen Allah, onun mutluluğundan da, hüznünden de haberdar olandır. Ve O dilediğinde, mutluluğunu bereketlendirecek, acısını ise dindirecektir. Kul, Allah’ın kendisine verdiği güç ile maddi alemde, elinden geleni yapar ve manevi alemde, kendisini Rabbine teslim eder. Kendini yalnızlaştırmayan kulun nefsi de sakinleşir ve artık onu, ne nimetler, ne de dertler uğruna rahatsız eder. Böylelikle kul, hiçbir şeyin boşa yaşanmadığının bilincine ulaşır. Bazen, belki dünyaya, belki de vesveselere dalsa da, uyandığı andan itibaren, aslında Allah’ın kendisi için en güzelini bildiğinden emindir.
Allahım! Sana ve Rasul’une itaat ederiz ve emirlerinden yüz çevirmekten Sana sığınırız. Allahım! Her mutluluk sebebimiz için Sana hamd ederiz, her derdimizin dermanını ve iki cihan saadetini de Senden isteriz.
Bizi; Yaşadığı her anını, Seni hatırlayarak yaşayanlardan,
Senin ve Rasul’unun çağrısına koşanlardan ve huzuruna, bu yarışı kazanmış olarak çıkanlardan eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji