بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اِذْ تَسْتَغ۪يثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ اَنّ۪ي مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُرْدِف۪ينَ ٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | hani |
|
| 2 | تَسْتَغِيثُونَ | siz yardım istiyordunuz |
|
| 3 | رَبَّكُمْ | Rabbinizden |
|
| 4 | فَاسْتَجَابَ | karşılık vermişti |
|
| 5 | لَكُمْ | size |
|
| 6 | أَنِّي | şüphesiz ben |
|
| 7 | مُمِدُّكُمْ | size yardım edeceğim |
|
| 8 | بِأَلْفٍ | bin |
|
| 9 | مِنَ | ile |
|
| 10 | الْمَلَائِكَةِ | melekler |
|
| 11 | مُرْدِفِينَ | birbiri ardınca |
|
Bedir Savaşı’nda müslümanların hazırlık ve güçleri yetersizdi. Onlara nisbetle nicelik yönünden güçlü olan ve daha Mekke’den çıkarken savaşı göze almış bulunan müşrikler karşısında galip gelebilmek için ilâhî yardıma ve moral güce ihtiyaç vardı. Savaş kaçınılmaz hale gelince müminler iman ve tevekküllerinin gereği olarak Allah’a sığındılar, O’ndan yardım dilediler. O gün Hz. Peygamber’in rabbine nasıl yakardığını Hz. Ömer şöyle anlatıyor: “Bedir günü gelince Resûlullah, kendi arkadaşlarının 305, müşriklerin ise 1000 kişi kadar olduğunu görerek hemen kıbleye döndü, ellerini kaldırdı ve rabbine yalvarmaya başladı: ‘Allahım, bana olan sözünü yerine getir, vaad ettiğini ver! Allahım eğer şu bir avuç müslümanı helâk edersen yeryüzünde şirk koşmadan sana ibadet eden kimse kalmayacak!’ O, kıbleye dönük vaziyette ellerini her an biraz daha semaya doğru uzatarak durmadan rabbine yalvarıyordu; öyle ki sonunda abası omzundan sıyrılıp yere düştü, Ebû Bekir gelip abasını yerden alarak omzuna örttü, sonra onu kucakladı ve şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın elçisi! Artık yeter, O sana vaad ettiğini kesin olarak verecektir!’ Bu hadise üzerine 9. âyet nâzil oldu” (Müslim, “Cihâd”, 58). Bu savaşta Allah’ın vaadinin ve Hz. Peygamber’in duasının neticesi hâsıl olmuş, yardıma gönderilen meleklerin bizzat savaşa katılarak düşmana karşı neler yaptıkları bazı sahâbîler tarafından görülerek nakledilmiştir (Müslim, “Cihâd”, 58).
Bedir Savaşı’nda meleklerin müslümanlara yardımı Âl-i İmrân sûresinin 124-125. âyetlerinde de zikredilmiştir. Orada önce 3000 melekle yardım edileceği, bu yetmezse 2000 melek daha gönderileceği, yardımcı melek sayısının 5000’e çıkarılacağı müjdelenmiştir. Açıklamakta olduğumuz 9. âyette ise yardıma gönderilen melek sayısı “peşi peşine gelen binlik kuvvetle” şeklinde ifade edilmiştir. Bu rakamlar arasında ilk bakışta bir uyumsuzluk var gibidir. Ancak Arapça’daki ifade özelliği veya olayın tarihî bağlamı ve konusu göz önüne alındığında bir uyumsuzluk bulunmadığı görülecektir. Araplar “birçok” yerine “bin, binlerce” kelimelerini de kullanmaktadırlar. Buna göre mâna “birçok melek ile…” demektir. Olaya tarihî tecrübe açısından bakıldığında görülecektir ki savaşlarda takviye güçleri toptan değil, ihtiyaca göre arka arkaya gönderilmekte, bu taktiğin düşman üzerindeki etkisi daha fazla olmaktadır.
Allah bir şeyin olmasını murat edince onun maddî plandaki sebebini de yaratır. Her şey O’nun iradesi ve kudreti ile hâsıl olur. Sünnetullah diye de ifade edilen ilâhî âdete, kural ve kanunlara göre sonuç, kulun irade ve fiiline de bağlanmışsa bu takdirde insan üzerine düşeni yapacaktır. Bedir Savaşı’nda müslümanlar kendilerine düşeni yapmışlardır, Allah vaad ve murat ettiği için zafer kazanılacaktır. Bazılarınca bunun hem kendileri hem de yardım konusunda etkileri görülen melekler gönderilerek yapılmasının hikmeti, “zaferin müjdesi olsun ve bu sayede kalpler yatışsın, sonuç hakkında güven oluşsun” diyedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 669-670
Rasûlullah (sav)’ın Bedir Gazvesinde Yardım İçin Yaptığı Dua
Rasûlullah (sav), Bedir Savaşı’nda sayısal bakımdan az ama iman bakımından güçlü olan ordusuna yönelik Allah’ın yardımını talep maksadıyla bir dua etmiştir. Hz. Ali (ra)’nin bildirdiğine göre Müslümanlar Bedir’de geceleyin ince ince yağan bir yağmura tutulmuş, kalkan ve ağaçların altlarına siperlenmişler, hepsi de tatlı bir uykuya dalmışlardır. Yalnız Rasûlullah (sav) geceyi ağacın altında hep namaz kılmak ve ağlamakla geçirmiştir. Diğer taraftan da şu şekilde dua etmeyi sürdürmüştür: “Ya Rabbi, işte Kureyş! Kibir ve gurur ile geldi. Sana meydan okuyor, peygamberini de yalanlıyor” deyip sonra ellerini kaldırarak duasını şöyle tamamlamıştır:
“Ya Rab! Peygamberlere nusret ahdini[27] bana da hususi olarak zafer vaadini yerine getirmeni senden isterim. Allah’ım, eğer sen şu bir avuç Müslüman’ın helak olmasını diliyorsan, sonra sana ibadet eden bulunmayacaktır”.
(Buhari, Cihad 89; Müslim, Cihad 58; Tirmizi, Tefsir 8/3)
Riyazus Salihin, 1833 Nolu Hadis
Rifâa İbni Râfi’ ez-Zürakî radıyallahu anh şöyle dedi:
Cebrâil aleyhisselâm Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek:İçinizdeki Bedir gazilerine nasıl bir önem veriyorsunuz? diye sordu. Peygamber aleyhisselâm da:
“Onları müslümanların en faziletlisi kabul ederiz” buyurdu veya buna benzer bir söz söyledi. Cebrâil aleyhisselâm:
Biz de meleklerden Bedir Gazvesi’ne katılanları meleklerin en faziletlisi sayarız, dedi.
(Buhârî, Megâzî 11. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 11)
اِذْ تَسْتَغ۪يثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ اَنّ۪ي مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُرْدِف۪ينَ
اِذْ zaman zarfı, 7. ayetteki وَاِذْ يَعِدُكُمُ ’dan bedel veya تَوَدُّونَ fiiline mütealliktir. تَسْتَغ۪يثُونَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَسْتَغ۪يثُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَجَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَكُمْ car mecruru اسْتَجَابَ fiiline mütealliktir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf بِ harf-i ceri ile اسْتَجَابَ fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
ي mütekellim zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُمِدُّكُمْ kelimesi أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِاَلْفٍ car mecruru مُمِدُّ ‘ye mütealliktir.
مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru اَلْفٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. مُرْدِف۪ينَ kelimesi اَلْفٍ ‘in hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَسْتَغ۪يثُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi غوث ’dir.
اسْتَجَابَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
مُمِدُّكُمْ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُرْدِف۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ تَسْتَغ۪يثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ اَنّ۪ي مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُرْدِف۪ينَ
Cümleye muzâf olan zaman zarfı, 7. ayetteki وَاِذْ يَعِدُكُمُ ’dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
تَسْتَغ۪يثُونَ رَبَّكُمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
[Yardım istediğiniz zaman] manasındaki اِذْ تَسْتَغ۪يثُونَ cümlesinde meleklerin enteresan gelişlerini zihinde canlandırmak için muzari sıygası kullanılmıştır.
Veciz ifade kastına matuf رَبَّكُمْ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla كُمْ zamirinin ait olduğu kişiler şeref kazanmıştır. Ayrıca Rab isminin muhataplara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber vermektedir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الِاسْتِغاثَةُ; yardım talep etmektir. Şiddet ve meşakkatin çok olduğu zaman istenen yardımdır. O gün yoğun şiddet içinde iken kuvvetli düşmana karşı yardım istediklerinde duaları istiğase idi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاسْتَجَابَ لَكُمْ اَنّ۪ي مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُرْدِف۪ينَ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
اسْتَجَابَ fiili, talebin kabul edildiğine delalet eder. س ve ت mübalağa içindir. Yani talep edilenin gerçekleştiğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنّ۪ي مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُرْدِف۪ينَ cümlesi, masdar teviliyle ve takdir edilen ب harfiyle birlikte فَاسْتَجَابَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ‘nin haberinin مُمِدُّكُمْ şeklinde izafet formunda gelmesi veciz ifade içindir.
بِاَلْفٍ car-mecruru, مُمِدُّكُمْ ‘e, مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ car-mecruru ise بِاَلْفٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُمِدُّكُمْ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafsat, s. 80)
بِاَلْفٍ ’den hal olan ism-i fail veznindeki مُرْدِف۪ينَ , anlamı açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُرْدِف۪ينَ - مُمِدُّكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu kelam, darda ve çaresiz kalan müminlerin Allah Teâlâ'dan yardım istediklerini, O'na sığındıklarını, Allah Teâlâ'nın da onlara o zaman yardım ettiğini hatırlatır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ burada müminlere 1000 melekle yardım ettiğini bildirmiştir. Âl-i İmran Suresinde ise 3000 melekle yardım ettiği haber verilmişti. Bunlar arasında bir çelişki yoktur. Çünkü burada مُرْدِف۪ينَ yani ‘arka arkaya’ kelimesi gelmiş, böylece önce 1000, bunların arkasında başka 1000, arkadan başka 1000 melekle desteklemiş olma anlamı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Buradaki bin melekten maksat, İslâm ordusunun önünde ya da ardında bulunan meleklerdir yahut meleklerin reisleri ve ileri gelenleridir veya o meleklerden bilfiil savaşmış olanlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى وَلِتَطْمَئِنَّ بِه۪ قُلُوبُكُمْۚ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve |
|
| 2 | جَعَلَهُ | bunu yapmadı |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | إِلَّا | ancak (yaptı) |
|
| 5 | بُشْرَىٰ | müjde olsun diye |
|
| 6 | وَلِتَطْمَئِنَّ | ve yatışsın diye |
|
| 7 | بِهِ | bununla |
|
| 8 | قُلُوبُكُمْ | kalbiniz |
|
| 9 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 10 | النَّصْرُ | yardım |
|
| 11 | إِلَّا | başkaca |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | عِنْدِ | katından |
|
| 14 | اللَّهِ | Allah |
|
| 15 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 16 | اللَّهَ | Allah |
|
| 17 | عَزِيزٌ | daima üstün |
|
| 18 | حَكِيمٌ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى وَلِتَطْمَئِنَّ بِه۪ قُلُوبُكُمْۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
اِلَّا hasr edatıdır. بُشْرٰى ikinci mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. بُشْرٰى ‘nın sonundaki ى harfi kelimenin aslından olmadığı için gayri munsariftir.
وَ atıf harfidir. لِ harfi, تَطْمَئِنَّ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, هيّأ أو فعل أو يسّر şeklindedir.
تَطْمَئِنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir.. بِه۪ car mecruru قُلُوبُكُمْ ’un mahzuf haline veya تَطْمَئِنَّ fiiline mütealliktir.قُلُوبُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَطْمَئِنَّ fiili rubâî mücerrede iki harf eklenmesiyle; fiilin başına bir hemze ا sonuna da lâme’l-fiili cinsinden bir harf ilavesiyle yapılan افْعَلَلَّ fiillerindendir.
وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. النَّصْرُ mübteda olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. مِنْ عِنْدِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَزِیزٌ kelimesi, اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merf’ûdur. حَك۪يمٌ۟ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
عَز۪يزٌ - حَك۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى وَلِتَطْمَئِنَّ بِه۪ قُلُوبُكُمْۚ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
مَا ve istisna edatı إِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır. جَعَلَهُ , maksur/sıfat, بُشْرٰى maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir.
Kasr, fiil ile mef’ûl arasında olursa kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vâki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle inkârî kelamdır. Çünkü kasr iki tekid yerindedir. Tekid üzerine tekid demektir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/71)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı وَلِتَطْمَئِنَّ بِه۪ قُلُوبُكُمْۚ cümlesi, masdar teviliyle takdiri هيّأ olan mahzuf fiile mütealliktir. Veya masdar-ı müevvel, mef’ûlu lieclih olarak بُشْرٰى ‘ya atfedilmiştir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette ilâhî yardımın bu iki gayeye hasredilmesi, meleklerin, bilfiil savaşmadıklarını zımnen ifade eder. Meleklerin yardımı, savaşan müminlerin kalplerini takviye etmek, onları daha kalabalık göstermek suretiyle olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ
وَ istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. النَّصْرُ mübteda, مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.
مَا ve إِلَّا ile meydana gelen kasr, mübteda ve haber arasındadır. النَّصْرُ maksûr/mevsûf, mahzuf haber maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
[Yardım sadece Allah katındadır.] cümlesi kasr üslubuyla gelerek başkasının yardım yani zafer vermesinin mümkün olmadığını ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدِ اللّٰهِ izafeti muzâfın şanı içindir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
النَّصْرُ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
النَّصْرُ ve بُشْرٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ [Yardım ancak Allah'ın katındandır] ifadesinin maksadı, her ne kadar melekler müminlere destek olmak için indirilmiş ise de mümine gerekenin, işini sadece buna bağlamayıp Allah'ın mağlup olmayacak bir galip ve Azîz, yine yenilmeyen, ezilmeyen bir Kahir olmasından ötürü, Allah'ın yardımına, desteğine, muzafferiyetine, hidayetine ve kifayetine güvenip dayanması olduğuna dikkat çekmektir. Allah yardım indirme hususunda da Hakîmdir, (hikmet sahibidir), onu yerli yerince indirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb;Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Âşûr ise farklı görüştedir:
اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ [Allah Azîz, Hakîmdir] cümlesi, ibtidâî istînâftır. Bilmedikleri bir şey haber veriliyor gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
إِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir.
Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh'ül etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Cümle mesel tarikinde tezyildir. Tezyil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekîd etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yok demektir. (İmam Gazali).
Önce gelen عَز۪يزُ ismini حَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Ankebût/26)
(Allah, gerçekten) kullarını meşakkate ve zora sokmaya gücü yetecek derecede bir galibiyeti haiz olup (mutlak izzet sahibidir ve) fakat O, kullarının takat kapsamı dışında kalan şeyle sorumlu tutmayacak derecede de (hikmet sahibidir.) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 314)
اِذْ يُغَشّ۪يكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِه۪ وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَۜ ١١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | O zaman |
|
| 2 | يُغَشِّيكُمُ | sizi bürüyordu |
|
| 3 | النُّعَاسَ | hafif bir uyku |
|
| 4 | أَمَنَةً | bir güven olmak üzere |
|
| 5 | مِنْهُ | O’ndan (Allah’tan) |
|
| 6 | وَيُنَزِّلُ | ve indiriyordu |
|
| 7 | عَلَيْكُمْ | üzerinize |
|
| 8 | مِنَ | -ten |
|
| 9 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 10 | مَاءً | bir su |
|
| 11 | لِيُطَهِّرَكُمْ | sizi temizlemek için |
|
| 12 | بِهِ | onunla |
|
| 13 | وَيُذْهِبَ | ve gidermek için |
|
| 14 | عَنْكُمْ | sizden |
|
| 15 | رِجْزَ | pisliğini |
|
| 16 | الشَّيْطَانِ | şeytanın |
|
| 17 | وَلِيَرْبِطَ | ve (birbirine) bağlamak için |
|
| 18 | عَلَىٰ | üzerini |
|
| 19 | قُلُوبِكُمْ | kalblerinizin |
|
| 20 | وَيُثَبِّتَ | ve pekiştirmek için |
|
| 21 | بِهِ | onunla |
|
| 22 | الْأَقْدَامَ | ayakları(nızı) |
|
Savaşın gün ışığında yapıldığı eski zamanlarda gece istirahata çekilen asker savaş korkusu yüzünden uykusuz kalır, fizik ve moral yönden olumsuz etkilenirdi. Bedir çarpışmasından önceki gecede Allah’ın, askere mûcizevî bir uyku lutfetmesi ilâhî yardımın bir başka şeklini teşkil etmiştir. Yardım bununla da kalmamış, etkili bir yağmur, askerlerin mevzilendiği araziler birbirinden farklı olduğu için düşmanın hareket kabiliyetini sınırlamış, müslümanların arazide yürüyüşünü ise –yağış kumları sıkıştırdığı için– kolaylaştırmıştır; “ayakları yere sağlam bastırmak”tan maksat, yağmurun sağladığı bu hareket kolaylığıdır. Yağmur kullanılacak su miktarını da arttırmış, gece uyurken ihtilâm olan askerler uyanır uyanmaz –namazlarını geçirmeden– yıkanmış, abdest almış, temizlenmişler, böylece ve bu mânada şeytanın pisliğini gidermiş, cünüplüğün müslümanda hâsıl ettiği kirlilik duygusunu üzerlerinden atmışlardır. Allah’ın bu savaşa katılanlara lutfettiği çeşitli destek ve yardımlara bir de yağmur eklenince, maddî faydası yanında askerin moral kazanmasını, cesaret ve zafer beklentilerinin artmasını da sağlamış, kalpleri endişe ve heyecandan, zihinleri de dağınıklıktan kurtarmıştır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 670-671
اِذْ يُغَشّ۪يكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِه۪
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. يُغَشّ۪يكُمُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُغَشّ۪يكُمُ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. النُّعَاسَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَمَنَةً failin hali olup fetha ile mansubdur. مِنْهُ car mecruru اَمَنَةً ‘e mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنَزِّلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْكُمْ car mecruru يُنَزِّلُ fiiline mütealliktir. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru يُنَزِّلُ fiiline mütealliktir. مَٓاءً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لِ harfi يُطَهِّرَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle يُنَزِّلُ fiiline mütealliktir.
يُطَهِّرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِه۪ car mecruru يُطَهِّرَ fiiline mütealliktir.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklinde gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُغَشّ۪يكُمُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi غشو ’dir.
يُنَزِّلُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ‘dir.
يُطَهِّرَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طهر ‘dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. يُذْهِبَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْكُمْ car mecruru يُذْهِبَ fiiline mütealliktir. رِجْزَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الشَّيْطَانِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لِ harfi يَرْبِطَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle يُغَشّ۪يكُمُ veya يُنَزِّلُ fiiline mütealliktir.
يَرْبِطَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلٰى قُلُوبِكُمْ car mecruru يَرْبِطَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُثَبِّتَ atıf harfi وَ ile يَرْبِطَ fiiline matuftur.
يُثَبِّتَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِهِ car mecruru يُثَبِّتَ fiiline mütealliktir. الْاَقْدَامَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يُذْهِبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذهب ‘dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُثَبِّتَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ثبت ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِذْ يُغَشّ۪يكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِه۪ وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَۜ
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُغَشّ۪يكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِنْهُ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
اَمَنَةً failden haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
مِنْهُ car-mecruru, اَمَنَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
النُّعَاسَ kelimesi tam bir uyku hali değil, hafif uyku demektir. Gönlün huzur bulması ve rahatlaması manasında olduğu da söylenmiştir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
Aynı üslupla gelen وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِه۪ cümlesi atıf harfi وَ ’la يُغَشّ۪يكُمُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْكُمْ car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan مَٓاءً ’deki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder.
Size semadan su indiriyor manasındaki وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً cümlesinde عَلَيْكُمْ şeklindeki harf-i cer ile mecrurunun, mef’ûlün bihten önce getirilmesi, önemli olduğunu gösterir, tehir edilene de teşvik eder.
مَٓاءً kelimesi nekre gelmiş, böylece bildiğimiz bir su olmadığına işaret edilmiştir. Her zamanki yağmurdan farklı bir yağmurdur. Müslümanlara rahmet olurken, öbür tarafa bela olmuştur. Bu yağmur onların korkusunu gidermiş, ferahlık vermiştir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُطَهِّرَكُمْ بِه۪ cümlesi, masdar teviliyle يُنَزِّلُ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Aynı üslupla gelen وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ cümlesi, masdar cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْكُمْ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ cümlesinde mecrurun takdimi fasılaya riayet içindir. Çünkü bu ayetlerde fasıla; med ve sonrasında gelen bir harf şeklindedir. Ayrıca arkadan gelen de önem verilen bir şeydir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Şeytanın pisliğini…” ifadesi; şeytanın müminlere vesvese vermesi ve onları susuzlukla korkutmasıdır. “Şeytanın pisliği”nin cünüplük olduğu, çünkü cünüplüğün onun hayal ettirmesiyle gerçekleştiği de söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
رِجْزَ الشَّيْطَانِ tabirinde “sebep olan şey” söylenmiş, müsebbep yani sonuç (şeytanın sebep olduğu şey) kastedilmiş, sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel olmuştur.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı وَلِيَرْبِطَ عَلٰى قُلُوبِكُم cümlesi, masdar teviliyle يُنَزِّلُ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Kalbin güçlü olmasının, mutmain olmasının maddi güçten daha önemli olduğunu düşünebiliriz.
وَلِيَرْبِطَ عَلٰى قُلُوبِكُم ifadesinde istiare vardır. رْبِطَ , bağlamak, düğüm atmak manasındadır. İnsanların yanlış düşüncelere kapılmasını önlemek, bir şeyi bağlayarak sağlama almaya benzetilmiştir. Bu mübalağalı üslupta tecessüm sanatı da vardır.
رْبِطَ , aslında bir şeyin bağlarını sıkmaktır. Tespit ve kargaşayı giderme manasında mecazdır. عَلٰى harf-i ceri, bağlantının sağlamlığı için müsteardır. Yani mecaz için terşihdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Ayetin son cümlesi وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَ cümlesi, makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِهِ car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَ , kararlı olmaktan kinayedir.
Ayetteki muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قُلُوبِكُمْ - الْاَقْدَامَ ve لِيَرْبِطَ - يُثَبِّتَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette, sizi temizlemek, şeytanın vesvesesini sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak olarak, gökten suyun indiriliş sebeplerinin sayılması taksim sanatıdır.
اِذْ يُوح۪ي رَبُّكَ اِلَى الْمَلٰٓئِكَةِ اَنّ۪ي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ سَاُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْاَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍۜ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | hani |
|
| 2 | يُوحِي | vahyediyordu |
|
| 3 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 4 | إِلَى |
|
|
| 5 | الْمَلَائِكَةِ | meleklere |
|
| 6 | أَنِّي | şüphesiz ben |
|
| 7 | مَعَكُمْ | sizinle beraberim |
|
| 8 | فَثَبِّتُوا | siz pekiştirin |
|
| 9 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 10 | امَنُوا | inananları |
|
| 11 | سَأُلْقِي | ben salacağım |
|
| 12 | فِي | içine |
|
| 13 | قُلُوبِ | yüreklerine |
|
| 14 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 15 | كَفَرُوا | inkar edenlerin |
|
| 16 | الرُّعْبَ | korku |
|
| 17 | فَاضْرِبُوا | vurun |
|
| 18 | فَوْقَ | üstüne |
|
| 19 | الْأَعْنَاقِ | boyunların(ın) |
|
| 20 | وَاضْرِبُوا | ve vurun |
|
| 21 | مِنْهُمْ | onların |
|
| 22 | كُلَّ | her |
|
| 23 | بَنَانٍ | parmağına |
|
Meleklerden oluşan takviye gücüne Allah Teâlâ bilgi ve tâlimat verirken müslüman güçler için çok önemli olan bir mânevî desteğini daha açıklamaktadır: “İnkâr edenlerin kalplerine korku salmak.” Psikolojik savaşın önemli hedeflerinden biri düşmanı korkutmak, moralini bozmak ve gözünü yıldırmaktır. Allah, müminler lehine bunu da sağlamış olmaktadır.
Meleklere yönelik “vurun” emri, onların bu savaşa fiilen ve muharip olarak katıldıklarını göstermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 671
اِذْ يُوح۪ي رَبُّكَ اِلَى الْمَلٰٓئِكَةِ اَنّ۪ي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ
Cümle, önceki ayetteki اِذْ يُغَشّ۪يكُمُ ‘den bedel olarak mahallen mansubdur. يُوح۪ي ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُوح۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَى الْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru يُوح۪ي fiiline mütealliktir. اَنّ۪ ve masdar-ı müevvel, mahzuf ب harfi ceriyle يُوح۪ي fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. اَنّ۪ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَعَ mekân zarfı اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن بدأ القتال فثبّتوا (Savaş başlarsa sabit tutun…) şeklindedir.
ثَبِّتُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوح۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ‘dir.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
ثَبِّتُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ثبت ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
سَاُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْاَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍۜ
Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. اُلْق۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir.
ف۪ي قُلُوبِ car mecruru اُلْق۪ي fiiline mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرُّعْبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اضْرِبُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فَوْقَ mekân zarfı اضْرِبُوا fiiline mütealliktir. الْاَعْنَاقِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Fiilin mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri; اضربوهم (Onlara vurun) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اضْرِبُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru كُلَّ بَنَانٍ ‘in mahzuf haline mütealliktir. كُلَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بَنَانٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
سَاُلْق۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِذْ يُوح۪ي رَبُّكَ اِلَى الْمَلٰٓئِكَةِ اَنّ۪ي مَعَكُمْ
Fasılla gelen cümlede zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki zaman zarfından bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُوح۪ي رَبُّكَ اِلَى الْمَلٰٓئِكَةِ اَنّ۪ي مَعَكُمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Buradaki hitap Peygambere tevcih edilmiştir. Çünkü burada emredilenlere, Peygamberden başkası muktedir olamaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Önceki ayetteki cemî muhatap zamirinden bu ayette, müfred muhatap zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّكَ izafetinde, Rab isminin, Hz. Peygambere ait zamire izafesi, ona tazim ve teşrif ifadesinin yanında, Allah Teâlâ'nın, onun hakkında ziyadesiyle lütufkâr olduğunu belirtir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنّ۪ي مَعَكُمْ cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen ب harfiyle يُوح۪ي fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. مَعَكُمْ , bu mahzuf habere mütealliktir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَثَبِّتُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip, şart üslubundadır. فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan فَثَبِّتُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri إن بدأ القتال (eğer savaş başlarsa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَثَبِّتُوا ifadesinde tespit, savaş sahasında sebat etmeye ve çatışma zorluklarına göğüs germek için gayret göstermeye sevk etmek demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ثَبِّتُوا fiilinin mef’ûl konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Müminler, mevsûlle ifade edilerek hem duruma dikkat çekilmiş hem de tazim edilmiştir.
سَاُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ
Fasılla gelen سَاُلْق۪ي cümlesi, اَنّ۪ي مَعَكُمْ sözü için tefsiriyye veya birbirine atfedilmiş iki cümle arasında itiraziyyedir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
Âşûr ise ibtidaiyye olan müstenef bir cümle olduğunu söylemiştir.
İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. سَ harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.
س lafzının dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzının ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)
ف۪ي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu kimselerin hissettikleri korkuyu etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.
قُلُوبِ için muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Kâfirler mevsûlle ifade edilerek hem duruma dikkat çekilmiş hem de tahkir edilmiştir.
[Kalplere korku bırakmak] istiare-i tebeiyye ve tecessümdür. ف۪ي harf-i ceri bu korkunun kâfirlerin ta içlerine nüfuz edeceğini bildirir. Korku bırakılan, salınıp gönderilen bir şey değil insanın içinde duyduğu bir histir. Bu istiare korkunun onları çok etkileyip saracağını, derinden etkileyeceğini ifade eder.
Lüzumiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. Lâzım; korku bırakacağız. Melzûmu; müminlerden kaçacaklar, savaşlarda mukavemet edemeyecekler manasıdır.
الرُّعْب “Kalpte meydana gelen korku” manasınadır. Bunun asıl manası, “doldurmak”tır. Sel, vadileri ve nehirleri doldurduğunda سَيْلٌ رَاعِبٌ denir. Korkuya da kalbi doldurduğu için رُعْبٌ denmiştir.
فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْاَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍۜ
Cümle atıf harfi فَ ile şart cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubundan, emir üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Aynı üsluptaki وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir.
مِنْهُمْ car mecruru كُلَّ بَنَانٍ ‘in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Vurma emrinin tekrar edilmesi, bu emrin ziyadesiyle önemine işarettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)
فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْاَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍۜ [Boyunlarının üstüne ve parmaklarına vurun] ibaresinde, cüz söylenip kül kastedilmiştir. Cüziyyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
كَفَرُوا - اٰمَنُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اضْرِبُوا - الَّذ۪ينَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
الْاَعْنَاقِ - بَنَانٍۜ - قُلُوبِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بَنَانٍ kelimesi farklı şekillerde yorumlanmıştır: El ve ayak parmaklarının uçlarıdır, mafsallardır, taraflar yani uzuvlar demektir, toplumun avamı demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | böyle (olacak) |
|
| 2 | بِأَنَّهُمْ | çünkü onlar |
|
| 3 | شَاقُّوا | karşı geldiler |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 5 | وَرَسُولَهُ | ve Elçisine |
|
| 6 | وَمَنْ | kim |
|
| 7 | يُشَاقِقِ | karşı gelirse |
|
| 8 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 9 | وَرَسُولَهُ | ve Elçisine |
|
| 10 | فَإِنَّ | muhakkak ki |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah’ın |
|
| 12 | شَدِيدُ | çetin olur |
|
| 13 | الْعِقَابِ | cezası |
|
İnkâr edenlere karşı Allah’ın müminleri desteklemesi, inkârcıların köklerini kazımalarını, “boyunlarının üzerinden vurmalarını, onların bütün parmaklarına vurmalarını”; yani onları savaşamayacak derecede etkisiz hale getirmelerini (bk. Şevkânî, II, 333) istemesi, inkâr günahının veya suçunun cezası değildir; çünkü dünyada insanların inanma ve inkâr etme hürriyetleri vardır. Bu şiddetli mukabelenin sebebi inkârcıların, din ve vicdan hürriyetini çiğnemeleri, Allah’ın dinine, müminlerin dinî hayatlarına karşı cephe oluşturmaları, baskı uygulamaları, savaş ilân etmeleridir. Yalnızca inkâr etmenin, hak dine uymayan bir dünya görüşünü ve hayat tarzını benimsemenin cezası ise âhirette verilecektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 671
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle ذَ ٰلِكَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup mahallen mecrurdur. بِ harf-i ceri, sebebiyyedir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. شَٓاقُّوا cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
شَٓاقُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
شَٓاقُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi شقق ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يُشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُشَاقِقِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اللّٰهَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَد۪يدُ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعِقَابِ۟ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ
Ayet, önceki ayette geçen azabın mazmumunu tekit etmek için ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayet بِاَنَّهُمْ ‘deki بِ sebebiyyeden dolayı ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu hitap, Resulullah içindir yahut buna muhatap olmaya layık herkes içindir. Onlara isabet eden bu cezanın sebebi, onların yenilmesi imkânsız olan Allah'a karşı düşmanlıklarından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
ذٰلِكَ mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini vurgulamış ve ona tahkir ifade etmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile dünya ve ahiret azabına işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)
ذٰلِكَ işareti onları saran, o bağlamda olan ve onlar için hazırlanan şeylere işarettir ya da sonuncusuna işarettir (o da ahiret azabıdır). (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekit harfi بِاَنَّ ‘nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ cümlesi, masdar tevilinde, harfi cerle mahzuf habere mütealliktir.
Masdar-ı müevvel olan cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ cümlesi, اَنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
اللّٰهَ - رَسُولَهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَسُولَهُ izafetinde Allah’a ait zamire muzâf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.
Ayetteki شَقَّ kelimesi شِقْ kelimesinden türemiştir. شِقْ, taraf demektir. Çünkü onlar, Müslümanların karşısına geçip, karşı bir taraf oluşturmuşlardı. Kulun, dünyada ve ahirette kazanmış olduğu mutluluk ve sıkıntı, kulun oradaki kazancına bir giriş mesabesinde olur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَمَنْ يُشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يُشَٓاقِّ اللّٰهَ , cümlesi şarttır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Şart ismi مَنْ , mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ cümlesi haberdir.
Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
رَسُولَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya muzâf olan resul, şan ve şeref kazanmıştır.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra konunun önemini bildirmek içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-ı celâllerde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, korkuyu ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin üç kez tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ ’nin haberi olan شَد۪يدُ الْعِقَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Müsned olan شَد۪يدُ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
شَٓاقُّوا - يُشَاقِقِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَرَسُولَهُ ‘nun tekrarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu şart cümlesi, makabli için bir tekmile ve mefhûmu için bir izahtır. Aynı zamanda istidlal yoluyla sebebin tespitidir. Yani o şiddetli cezanın sebebi, onların Allah Teâlâ'ya ve Resulüne karşı gelmelerindendir ve her kim, Allah Teâlâ'ya ve Resulüne karşı gelirse onun için şiddetli bir ceza vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
اِنَّ ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)
فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ kavli, Allah’a ve Resulüne karşı gelenlerin cezasından kinayedir. Haberin lâzımı dolayısıyla şart ve ceza arasındaki irtibat açıktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذٰلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَاَنَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابَ النَّارِ ١٤
ذٰلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَاَنَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابَ النَّارِ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكُمُ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ ise muhatap zamiridir. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri; واقع أو مستحقّ (Vuku bulucudur veya müstehaktır.) şeklindedir.
فَ atıf harfidir. Mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; تنبّهوا فذوقوه (Dikkat edin, aksi halde onu tadın) şeklindedir.
ذُوقُوهُ fiili ن ’un hazfıyla emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; المحتّم أو الواجب (Kesindir veya görevdir.) şeklindedir. Veya mahzuf haberin mübtedası olarak mahallen merfûdur. Takdiri; محتّم أي استقرار عذاب النار للكافرين محتّم (Kaçınılmazdır, yani kafirler için ateş azabı kaçınılmazdır.) şeklindedir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru اَنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. عَذَابَ kelimesi اَنَّ ‘nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْكَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَاَنَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابَ النَّارِ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
ذٰلِكُمْ , takdiri, واقع (Vaki olmuştur) olan mahzuf haberin mübtedasıdır.
Bu takdire göre cümle sübut ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular ve ona tahkir ifade eder.
ذٰلِكُمْ , bir durak gibidir. ”Bu olmuştur” gibi bir anlamı vardır.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكُمْ ile الْعِقَابِ ‘ye işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذٰلِكَ ‘deki كَ , Peygambere (s.a.v) ya da her bir kimseye hitaptır. ذٰلِكُمْ ‘daki zamir ise gaipten muhataba iltifat sanatıyla kâfirlere aittir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَذُوقُوهُ cümlesi, فَ ile takdiri تنبّهوا (Dikkat edin ve onu tadın) olan mukadder istînâfa atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Önceki ayetteki müfret muhatap zamirinden bu cümlede, cemî muhatap zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
فَذُوقُوهُ [Onu tadın!] ifadesi, tehekkümî istiaredir. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Gerçek anlamda tatmak, duyu organı ile algılamak demektir. Burada tatma fiili kişinin azabı ne kadar kuvvetle hissettiğini ifade eder. Câmi’, hissetmektir.
وَ atıf harfidir. Cümle, ayetin başındaki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَاَنَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابَ النَّارِ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَنَّ sebebiyle masdar tevilindeki لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابَ النَّارِ cümlesi takdiri الواجب olan mahzuf haber için mübtedadır. Bu takdire göre cümle sübut ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtida-i kelamdır.
اَنَّ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkari kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.
لِلْكَافِر۪ينَ car-mecruru, اَنّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عَذَابَ النَّارِ izafeti اَنَّ ‘nin muahhar ismidir.
Müsnedün ileyh olan عَذَابَ النَّارِ, az sözle çok anlam ifade etmek için izafetle marife olmuştur. Son cümlede zamir makamında لِلْكَافِر۪ينَ kelimesinin zahir olarak zikredilmesi Allah ve resulüne karşı gelmenin küfür olduğuna dikkat çekmek için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
لِلْكَافِر۪ينَ ‘deki marifelik istiğrak içindir. Tezyil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kâfirlerin tadacakları şeyi açıklayan son cümle, ibhamdan sonra izah sadedinde tezyil cümlesi olan ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl, bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا زَحْفاً فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَۚ ١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | إِذَا | ne zaman ki |
|
| 5 | لَقِيتُمُ | karşılaşırsanız |
|
| 6 | الَّذِينَ | kimselerle |
|
| 7 | كَفَرُوا | inkar edenlerle |
|
| 8 | زَحْفًا | toplu halde |
|
| 9 | فَلَا | asla |
|
| 10 | تُوَلُّوهُمُ | onlara döndürmeyin |
|
| 11 | الْأَدْبَارَ | arkalar(ınız)ı |
|
Bedir Savaşı’ndan sonra ganimetlerin taksimi konusunda farklı beklenti ve görüşler ortaya çıkması üzerine gelen âyetler arasında bulunan ve savaştan kaçmanın sonuçlarını açıklayan bu âyetleri, savaştan önce inmiş kabul edenlerin tesbit ve yorumları vâkıaya uygun düşmemektedir. Bedir’den önce küçük akıncı hareketleriyle başlayan çatışmalar bu savaştan sonra büyüyerek devam etmiştir. Bunun böyle olacağını bilen Allah Teâlâ, hem müminleri gerektiğinde savaşmaya ve bunun getirdiği acılara, zorluklara katlanmaya teşvik etmek hem de savaştan kaçmayı engelleyici müeyyide oluşturmak üzere bu âyetleri indirmiştir.
Hz. Peygamber’in bizzat katıldığı savaşlarda kaçanların, savaş taktiği veya bir başka birliğe katılmak gibi seçeneklerinin olamayacağı, halbuki başka zaman ve durumlarda böyle meşrû gerekçelerin bulunabileceği düşüncesinden yola çıkan bazı müfessirler, âyetlerin şiddetli ifade ve hükümlerinin Hz. Peygamber zamanına ve onun bizzat katıldığı savaşlara mahsus olduğunu ileri sürmüşler, bu durumda düşmanın sayısı ne olursa olsun savaşı bırakıp çekilmenin câiz olmadığını söylemişlerdir. Bu yorumu destekleyen şöyle bir örnek de vardır: Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber’in bulunmadığı bir çatışmada sıkışınca bazı arkadaşlarıyla birlikte geri çekilmişti. Sonradan kendi aralarında düşününce yaptıklarının, Allah’ın öfkesine uğratan bir firar olduğu kanaatine vararak “Medine’ye gizlice girelim, Hz. Peygamber’i görelim. Eğer tövbemiz kabul edilirse orada kalalım, edilmezse başımızı alıp gidelim” dediler. Sabah namazından önce Peygamberimizi görerek durumu arzettiler. O şöyle buyurdu: “Siz savaştan kaçanlar değil, tekrar savaşmak üzere geri çekilenlersiniz.” Bunun üzerine İbn Ömer ve arkadaşları efendimizin elini öpmüşler, o da sözlerine şunu eklemiştir: “Müslümanlar geri çekildiklerinde takviye için geldikleri birlik benim” (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 106).
Savaştan kaçma fiilini kebâir (büyük günahlar) arasında sayan meşhur hadis (Buhârî, “Vesâyâ”, 23; Müslim, “Îmân”, 145) yanında iki âyet daha konumuzla doğrudan ilgilidir. Birincisi Uhud Savaşı ile ilgili olup orada savaş meydanını terkedenler kınanmış ve Allah’ın affından söz edilmiştir (Âl-i İmrân 3/155). İkinci âyet de Huneyn Savaşı’ndaki dağılma ve kaçma ile ilgilidir; orada da kaçanlar kınanmış, bir kısmının affedildiği bildirilmiştir (et-Tevbe 9/25-26). Bu naslardan çıkan hüküm, savaş taktiği veya bir başka birliğe katılma amacı dışında savaştan kaçmanın büyük bir suç ve günah olduğudur. İlgili âyet ve hadisleri yorumlarken özel durumlarla sınırlandırma (tahsîs) veya aralarında çelişki görüp bir kısmının hükmünü kalkmış gösterme (nesih) yerine işin gereğini, tarihî şartları ve genel hükümleri göz önüne alarak sonuçlar çıkarmayı tercih ediyoruz. Buna göre nasları şöyle yorumlamak mümkündür: Savaşılan düşman bire iki, bire on bile olsa gerektiğinde müslümanlar, Allah’ın yardımına güvenerek savaşa girmeye ve dayanmaya teşvik edilmiştir. Askerî birlikler fiilen çarpışırken bazı askerlerin tek başlarına veya grup halinde, savaş gereği olmaksızın kaçmaları hem diğerlerine zarar vereceği hem de harbi kazanma şansını azaltacağı için şiddetle yasaklanmıştır. Ancak teke tek çarpışmalarda canı kurtarmak için gerektiğinde kaçmak veya büyük bir düşman gücü karşısında zafer ihtimali bulunmadığı için savaşa girmemek, kezâ büyük zayiat verilmesi hali ve ihtimali karşısında kumanda ile ve düzenli bir şekilde çekilmek… savaştan kaçma veya bunun kınanan, yasaklanan çeşitlerinden birisi olarak değerlendirilemez. İbn Ömer’le ilgili olayda bir kaçma, arkasından pişmanlık, tövbe ve Hz. Peygamber’e gelip başvurma, teslim olma durumu vardır. Bu hadiseye dayanarak “başka bir birliği desteklemek için yer değiştirme” kavram ve kuralını, konunun tabiatına ters düşecek şekilde sürdürmek ve genişletmek doğru değildir. İbn Ömer ve arkadaşlarıyla ilgili olay bir kaçma, sonra pişmanlık duyup teslim olma fiillerinden ibarettir. Hz. Peygamber bunları affetmiş, gelip kendisine teslim olmalarını, onlara teselli olsun diye, bir cepheden bir başka cepheye intikal ve kendisinin bulunduğu birliğe iltihak olarak değerlendirmiştir. Şartlar uygun düştüğünde savaştan kaçan, sonra pişman olup yetkili makama teslim olan askerlerin affedilip tekrar cepheye sevkedilmeleri mümkündür.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 672-674
Riyazus Salihin, 1618 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:”Yedi helâk ediciden kaçının!” Sahâbîler:
Ey Allahın Resûlü! Bunlar nelerdir? diye sordular. Hz. Peygamber:
“Allah’a ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir nefsi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, namuslu ve hiç bir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnad etmektir,” buyurdu.
(Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâyâ 10; Nesâî, Vasâyâ 12)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا زَحْفاً فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَۚ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. لَق۪يتُمُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَق۪يتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. زَحْفاً kelimesi لَق۪يتُمُ fiilinin mef’ûlunun hali olarak fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُوَلُّوهُمُ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْاَدْبَارَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ءَامَنُوا۟ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تُوَلُّوهُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا زَحْفاً فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’ân-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekit türlerini barındırmaktadır.
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine âmâdeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an ’ da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Bu cümle إذْ يُوحِي رَبُّكَ إلى المَلائِكَةِ أنِّي مَعَكُمْ (Enfal Suresi, 12) ile فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ (Enfal Suresi, 17) arasında mu’terızadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا ifadesi geçtiği zaman şunları düşüneceğiz: (sonu اٰمَنُٓوا yerine değişik şekillerde de gelebilir)
Nidanın cevabı olan اِذَا لَق۪يتُمُ زَحْفاً الَّذ۪ينَ كَفَرُوا زَحْفاً فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَۚ terkibi, şart üslubunda gelmiştir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.
Şart edatı اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا زَحْفاً şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.
لَق۪يتُمُ fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا زَحْفاً cümlesi, müsbet mazi fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَق۪يتُمُ ‘deki mef’ûl zamirden hal olan زَحْفاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Hal anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَ , nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَ ifadesi savaşta firar etmekten kinayedir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تُوَلُّوهُمُ - الْاَدْبَارَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَفَرُوا - اٰمَنُٓوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, لَق۪يتُمُ - تُوَلُّوهُمُ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
زَحْفاً [karşılaşma] anlamı verilen kelime, azar azar yaklaşmak demektir. Asıl anlamı, ‘kalçalar üzerinde sürünmek’ demektir. Daha sonra savaş esnasında bir başkasına doğru yürüyen herkese bu ad verilmeye başlanmıştır. “Karşılıklı olarak birbirine yaklaşmak, yakınlaşmak” anlamına gelir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُٓ اِلَّا مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ اَوْ مُتَحَيِّزاً اِلٰى فِئَةٍ فَقَدْ بَٓاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 2 | يُوَلِّهِمْ | döner(kaçar)sa |
|
| 3 | يَوْمَئِذٍ | o gün |
|
| 4 | دُبُرَهُ | arkasını |
|
| 5 | إِلَّا | dışında |
|
| 6 | مُتَحَرِّفًا | bir tarafa çekilmek |
|
| 7 | لِقِتَالٍ | savaşmak için |
|
| 8 | أَوْ | ya da |
|
| 9 | مُتَحَيِّزًا | katılmak |
|
| 10 | إِلَىٰ |
|
|
| 11 | فِئَةٍ | (başka) bir birliğe |
|
| 12 | فَقَدْ | muhakkak |
|
| 13 | بَاءَ | uğrar |
|
| 14 | بِغَضَبٍ | bir gazaba |
|
| 15 | مِنَ | -tan |
|
| 16 | اللَّهِ | Allah- |
|
| 17 | وَمَأْوَاهُ | ve onun yeri |
|
| 18 | جَهَنَّمُ | cehennemdir |
|
| 19 | وَبِئْسَ | ve o ne kötü |
|
| 20 | الْمَصِيرُ | varılacak bir yerdir |
|
وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُٓ اِلَّا مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ اَوْ مُتَحَيِّزاً اِلٰى فِئَةٍ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُوَلِّهِمْ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَوْمَ zaman zarfı, إذ için muzâftır. يُوَلِّهِمْ fiiline mütealliktir. إذ mahzuf cümleye muzâftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri; يوم إذ لقيتموهم (Onlarla karşılaştığınız gün) şeklindedir. دُبُرَهُٓ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا istisna harfidir. مُتَحَرِّفاً mukadder halin müstesnası olup fetha ile mansubdur. Takdiri; من يولّهم ملتبسا بأية حال إلّا متحرّفا (... hali dışında kim onlara herhangi bir halde arkasını dönerse..) şeklindedir. لِقِتَالٍ car mecruru مُتَحَرِّفاً ‘e mütealliktir. مُتَحَيِّزاً atıf harfi اَوْ ile مُتَحَرِّفاً ‘e matuftur. اِلٰى فِئَةٍ car mecruru مُتَحَيِّزاً ‘e mütealliktir.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوَلِّهِمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُتَحَرِّفاً - مُتَحَيِّزاً kelimeleri sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفَعَّلَ babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَدْ بَٓاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir.Tekid ifade eder.
بَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِغَضَبٍ car mecruru بَٓاءَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; متلبّسا أو مصحوبا بغضب (Gadablı olarak) şeklindedir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru غَضَبٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَأْوٰيهُ mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ haber olup damme ile merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir.
Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Fiil cümlesidir. وَ istinâfiyyedir. بِئْسَ , zem anlamı taşıyan camid fiildir. الْمَص۪يرُ fail olup damme ile merfûdur. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; جهنّم şeklindedir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
Failinin ال ’lı gelmesi, Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi, Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi, Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُٓ اِلَّا مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ اَوْ مُتَحَيِّزاً اِلٰى فِئَةٍ فَقَدْ بَٓاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ
Şart üslubunda gelen ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart ismi مَنْ ‘in mübteda olduğu مَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُٓ اِلَّا مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ اَوْ مُتَحَيِّزاً اِلٰى فِئَةٍ cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُٓ , şart cümlesi, haberdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَئِذٍ , konudaki önemine binaen mef’ûl olan دُبُرَهُٓ ‘ya takdim edilmiştir.
مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ , müstesna olarak genel halden istisna edilen haldir.
مُتَحَيِّزاً اِلٰى فِئَةٍ ibaresi, اَوْ harfiyle müstesnaya atfedilmiştir. Atıf sebebi tezâyüftür.
لِقِتَالٍ car-mecrurunun müteallakı olan مُتَحَرِّفاً ve اِلٰى فِئَةٍ car-mecrurunun müteallakı olan مُتَحَيِّزاً , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. Bu kelimeler arasında, muvazene, cinası nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِقِتَالٍ ve فِئَةٍ kelimelerindeki nekrelik muayyen olmayan nev ifade eder.
يُوَلِّهِمْ ; arkasını dönüp gitmek, firar etmekten kinayedir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ بَٓاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
بِغَضَبٍ ’ deki nekrelik, ancak Allah’ın bileceği bir nev olduğuna işaret eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Savaş meydanından kaçmak, büyük günahlardandır. İlim adamları, büyük günahların sayısını yetmişe kadar saymışlardır. Savaş halinde olan ordudan kaçmak da onlardan biridir. Bu durum, Müslümanlarla düşmanın sayısı eşit ya da düşmanının iki kat olduğu zamanlardadır. Bu ve buna benzer şeyler, Müslümanlar arasında kötü sayılan şeylerden olup Allah'a ve dine karşı işlenmiş bir cinayettir. Günahların büyüklerindendir ve bu kimsenin, şahitlik yapması kabul edilmemektedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ
وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَأْوٰيهُ mübteda, جَهَنَّمُ haberdir. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi, tahkir içindir.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَأْوٰيهُ جَهَنَّمُ ifadesinde istiare vardır. مَأْوٰي , aslında sığınılacak yer, barınak, ev demektir. Burada cehennemin, insanın huzur bulmak, rahatlamak için gittiği bir yere benzetilmesi, cehennemin korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir.
Cehennemin sığınak olması çok ilginç bir tabirdir. İnsan cehenneme sığınır mı? Öyle bir gazap ki Allah’ın gazabı, insan o gazaptan cehenneme sığınıyor. Rabbim hepimizi muhafaza buyursun.
وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan camid fiil بِئْس ’nin Takdiri جهنّم olan mahsusu mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. الْمَص۪يرُ , zem fiili بِئْسَ ‘nin failidir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
Dönüş manasındaki الْمَص۪يرُ kelimesi, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مَص۪يرُ - مَأْوٰي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Herkes gelecekteki haline yazar, ben geçmiştekine yazdım;
Seni kontrol eden üzüntü ve endişelerin şimdi kapımızı çalsa, cevap belli: ‘aradığınız kişi artık burada yaşamamaktadır.’
Ne yaptıysan yaptın. Her şeyinle geçmişte kaldın. Zaman su gibi akıp geçti. Günler haftalara, aylara ve sonra yıllara dönüştü.
Bazı istediklerin gerçekleşmedi. İstemeyi akıl edemediğin güzellikler ise senin oldu. Gitmez dediklerin terk etti. Yerine başkaları geldi. Bitmez dediklerin sona erdi. Hayal bile etmediğin başlangıçlar, kapında belirdi.
Ne kadar düşündüysen düşündün. Olacak olanla, olmayacak olanın akıbetini değiştiremedin.
Geleceğini bulunduğun anın duygu yoğunluyla değerlendirme. Yapbozun tek bir parçasına takılıp kalma. Henüz taşımadığın bir ağırlığı yüklenmeye kalkışma. Yaşayıp yaşamayacağını bilmediklerinin peşinden sürüklenme. Kontrol altında tutarım umuduyla her ihtimali ölçüp biçme. Attığın hiçbir küçük adımı asla küçümseme. Zaten yapman gerekenleri yapıyorum diye böbürlenme.
Gülümse. Tevekkül et. Teslim ol. Sıkıntı ve üzüntünü Rabbine arzet. Bekle. Sabırla ve ümitle bekle. Bulunduğun anın değerini bil. Zamanını değerlendir. Sahip olduklarına şükret. Olmadıklarına, vardır bir hayır de. Güven. Gönlünün derinliklerini bilen Allah’a güven. O’nun kapısına git ve rahmetine sığın.
Ey Rabbim! Rahmetiyle kalpleri yatıştıran Sensin, gönüllerimizi huzur bahçelerine çevir. Uykuyla zihinlerimizi ve bedenlerimizi dinlendiren Sensin, hallerimizi katından gelecek güven duygusuyla hafiflet. Merhametiyle üzerimizdeki her türlü pisliği temizleyen Sensin, her parçamızı nurunla aydınlat. Bizi; geçmişinden ibret alanlardan, gelecek meselelerinde Sana sığınanlardan ve şimdiyi en güzel şekilde değerlendirenlerden eyle.
Amin.
***
Bazen sorulan basit sorulara verilen farklı cevapların peşine düşerdi. Bu tür bir sohbetin başlamasına sebep olduğu günlerden birinde, ortaya attığı konu şuydu: Huzuru neye benzeterek istersin?
O gün verilen cevaplardan sadece bir tanesini hatırlıyordu. Keyifle kurguladığı kendi cevabını ve konuşanın yüzünü bile unutmuştu. Hatırladığı ses şöyle demişti:
Allah’tan dilediğim huzur; Bedir Savaşı’nda istirahata çekilen müminlerin üzerine indirilen ve güven hissiyle uyunan uykudur. Düşünün, bir süre sonra savaşacaklar ve sakin bir uyku uyuyorlar.
Zira o öyle bir huzur ki; kalp ile zihni arındırır, vesveseleri etkisiz kılar, beden ile cesareti dinçleştirir, attığı adımlar sağlamlaşır ve bakışları ile niyetleri netleşir.
Zaten insanın hayalini kurduğu huzur da böyle bir şey değil midir? Yeryüzünün imtihanları sanki bir savaş meydanıdır. Kişi de soluduğu huzurla Allah’a güvenerek hareket eden bir cengaver olmayı diler.
Zira o öyle bir huzur ki; Allah’ın yardımıyla beraber şimdiye ve geleceğe dair hiçbir şüphesi kalmamıştır. Nihai hedefi olan Allah’ın rızasını kazanmakla gözgözedir. Elinden geleni yapma heyecanıyla atılır.
Ey Allahım!
Bizi şükretmeyi sevenlerden ve affına sığınanlardan,
Emir ve yasaklarına uyarak yaşayanlardan,
Kelamının ve zikrinin muhabbetiyle dolanlardan eyle.
Ey Allahım!
Üzerimize huzur yağmurları indir. Kötülükler aksın, iyilikler çoğalsın. Korkular dinsin, umutlar yeşersin.
Rahmetin ile bizi Sana olan teslimiyetinden dolayı tatmin olan kalbiyle, son nefesine kadar sağlam adımlarla İslam yolunda yürüyenlerden ve rızana kavuşanlardan eyle.
Amin.