28 Ekim 2024
Enfâl Sûresi 1-8 (176. Sayfa)
Enfâl Sûresi

Medine döneminde hicretin ikinci yılında Bedir savaşından sonra inmiştir.75 âyettir. Sûre, adını ilk ayetteki “el-Enfâl” kelimesinden almıştır. “Enfâl”, savaş ganimetleri demektir. Sûrede başlıca, savaş, özellikle Bedir savaşı sonrası elde edilen ganimetlerle, bunların kimlere ve nasıl pay edileceği konu edilmektedir.

Nüzul sırası: 88, Mushaf sırası 8 dir. 

Medeni bir suredir.

İsmi nafileden gelir. 

Nafile; fazlalık, fazladan olan şeyler demektir. Enfal çoğuludur.

Savaşın sebebi ganimet elde etmek değil, dinini ve vatanını korumaktır. Ama bunun yanında mal, toprak, hayvan vs elde edildiği için, bu çeşit gelirlere nafilenin çoğulu olan“enfal” ismi verilmiştir. 

Bu sure Bedir savaşının hemen bitiminde nazil olmuştur.

Mushaftaki sıralamada sekizinci, iniş sırasına göre seksen sekizinci sûredir. Bakara sûresinden sonra, Âl-i İmrân’dan önce inmiştir.

 Sûrenin 30-36. âyetleri dışında kalan kısmının Medine’de indiğinde ittifak vardır. Bu yedi âyet ise bazı müfessirlere göre Mekke’de nâzil olmuştur. Sûre Medine’de, Bakara’dan sonra ikinci sırada gelmeye başlamış, fakat araya başka sûrelerin bazı âyetlerinin nüzûlü de girmiştir.

 Hicretin üzerinden bir buçuk yıl geçip ramazan ayı gelince müslümanlar Medine yakınlarındaki Bedir mevkiinde, Mekkeli müşriklerle ilk önemli savaşlarını yapmışlardı. Savaş müslümanların zaferiyle sonuçlanmış, düşmandan ganimet de elde edilmişti. Ganimetlerin paylaşımı konusunda daha önceden uygulanarak sabit olmuş İslâmî bir kural bulunmadığı için, doğrudan çarpışmaya katılanlarla cephe gerisinde hizmet verenler, gençlerle yaşlılar, teşvik vb. maksatlarla kendilerine ödül vaad edilmiş kimselerle buna razı olmayanlar arasında ihtilâf çıkmıştı. Ayrıca bu savaşta kardeşini şehid vermiş olan Sa‘d b. Ebû Vakkås da müşriklerden Saîd b. Âsî’yi katletmiş, maktulün kılıcını alarak Resûlullah’a gelmiş, bunun kendisine verilmesini istemişti. İşte bu olaylar ve talepler üzerine daha Bedir’den ayrılmadan ve ganimetler paylaştırılmadan sûrenin ilk âyeti nâzil olmuştur. Bazı müfessirlere göre Hz. Peygamber’i ve müminleri savaşa teşvik eden, iman cephesinin bire karşı on kişiyle savaşsalar bile galip geleceklerini bildiren 64-65. âyetler savaştan önce gelmiştir. Şu halde sûrenin Medine’de, Bedir Savaşı sırasında gelmeye başladığı kesinlik kazanmakta, tamamlanmasının ise daha sonraki zamanlarda olduğu anlaşılmaktadır (İbn Kesîr, III, 545; İbn Âşûr, IX, 245-246).

Kur’ân-ı Kerîm’in bir özeti olan Fâtiha sûresinde Allah’ın lutfuna mazhar olanlarla O’nun gazabına uğrayanlardan ve doğru yoldan sapanlardan söz edilmiş, yalnız Allah’a kulluk eden ve sadece O’ndan yardım dileyenlere doğru yoldan ayrılmamaları telkin buyurulmuştu. Kulluk yolundan sapanların bir kısmı bu yolda sebat edenlere düşman oldukları ve onlara hayat hakkı tanımadıkları için tarih boyunca hak ile bâtılın mensupları arasında mücadele devam etmiştir. Bu mücadelenin bazan kaçınılmaz hale gelen şekillerinden biri de savaştır. Sûrenin asıl konusu Bedir örneğinden hareketle genel olarak savaşın amacı, barış, savaşta ele geçen esirler ve ganimetle ilgili hükümlerdir. 

 

Kur’an’ın temel amacı insanlara iman, ibadet ve ahlâk değerlerini kazandırmak olduğu için sûrede yeri geldikçe bu doğrultuda şu konulara yer verilmiştir: 

 1. Gerçek bir müminde bulunması gereken nitelikler,

 2. Hicret,

 3. Allah’ın ihlâslı ve fedakâr kullarına müstesna yardımları,

 4. Allah ve resulüne itaatin gerekliliği ve sonuçları,

 5. Takva ahlâkı ile hakkı bâtıldan ayırma bilinci arasındaki ilişki,

 6. İnkârın dünya ve âhiret hayatında insana getirdikleri, 

 7. Allah’ın lutuf, nimet ve cezasının, kulların kendilerini değiştirme veiyileştirme çabalarıyla bağlantısı,

 8. Maddî ve mânevî değerleri koruyabilmek ve meşrû savunmayı gerçekleştirebilmek için gerekli olan stratejik donanım ve hazırlık,

 9. Müminler arasındaki birlik ve dayanışma ilişkisinin (velâyet) şartları ile boyutları.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Enfâl Sûresi 1. Ayet

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِۜ قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْۖ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ١


(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَسْأَلُونَكَ sana sorarlar س ا ل
2 عَنِ -den
3 الْأَنْفَالِ ganimetler- ن ف ل
4 قُلِ de ki ق و ل
5 الْأَنْفَالُ ganimetler ن ف ل
6 لِلَّهِ Allah’ındır
7 وَالرَّسُولِ ve Elçi(si)nindir ر س ل
8 فَاتَّقُوا korkun و ق ي
9 اللَّهَ Allah’tan
10 وَأَصْلِحُوا ve düzeltin ص ل ح
11 ذَاتَ hali
12 بَيْنِكُمْ aranızdaki ب ي ن
13 وَأَطِيعُوا ita’at edin ط و ع
14 اللَّهَ Allah’a
15 وَرَسُولَهُ ve Elçisine ر س ل
16 إِنْ eğer
17 كُنْتُمْ siz (gerçekten) iseniz ك و ن
18 مُؤْمِنِينَ inananlar ا م ن

“Ganimetler” diye çevrilen enfâl kelimesi, lugat mânası “fazlalık, fazladan” demek olan nefelin çoğuludur. Düşmandan elde edilen maddî değerler için fıkıhta üç terim kullanılmaktadır: Nefel, ganimet, fey. Savaşarak elde edilene ganimet, savaşmadan ele geçirilene fey denilmektedir. Nefel ise hem ganimet mânasında hem de ganimetin belli bir parçasını ifade etmek için kullanılmıştır. Açıklamakta olduğumuz âyette enfâl, ganimet mânasını ifade etmektedir. Ancak Hz. Peygamber’in gerekli gördüğü hallerde bazı kimselere ganimetten bir şeyler verdiğini (tenfîl) bildiren hadislerde (Müslim, “Fezâilü’s-sahâbe”, 44) kelime dört mânada kullanılmıştır: a) Bir düşman askerini öldüren kimseye verilen “maktulün üzerinden çıkan zatî eşyası” (seleb). Bunda tahmîs uygulanmaz; yani beşte biri hazine için alınmazdı. b) Savaşa girip ganimet elde etmiş bulunan bir kıtaya, tahmîsten sonra ödül olarak verilen pay. c) Ganimetin beşte birinden verilen ödüller, yapılan yardımlar. d) Ganimetin bütününden çobanlık, istihbarat, kılavuzluk gibi hizmetleri üstlenen kimselere verilen pay (Ebû Ubeyd, s. 430). 

 Bedir Savaşı’nda ele geçirilen ganimetlerin kimlere ait olacağı ve nasıl paylaştırılacağı konusunda, bazı sahâbîler arasında tereddüt ve tartışma ortaya çıkınca Allah Teâlâ ganimetin nasıl paylaştırılacağını belirlemeden önce, bu tavrın ahlâkî sakıncasına işaret buyurmuş ve eğitmeye yönelik telkinlerde bulunmayı murat etmiş; savaşta ve barışta müminlerin asıl hedef ve vazifelerinin neler olduğunu, nelere öncelik vermeleri gerektiğini açıklamıştır. Buna göre her şey gibi ganimet de Allah’ındır. O’nun resulü vahyi tebliğ etme ve dini öğretme yanında örnek gösterme ve uygulama vazifesi ile de yükümlü kılınmıştır. Tam mânasıyla mülk olarak Allah’a ait bulunan ganimetin kullarına nasıl paylaştırılacağını açıklama ve bunu uygulama vazifesi de Resûlullah’a aittir. Müminler ganimet için savaşmamalı, ganimete göz dikmemeli, bir şey verilirse almalı, verilmezse hak iddia etmemelidir. Mülkiyeti Allah’a, kullanım ve dağıtım şekillerindeki tasarruf hakkı da Resûlullah’a ait bulunan bir madde üzerinde tartışan, bu arada birilerinin öfkelenmesine ve incinmesine sebep olanlara düşen vazife ise hemen gönül almak, ilişkileri yeniden normal çizgiye getirmek ve güzelleştirmektir. “Ganimetin Allah’a ve resulüne ait olması” böyle anlaşılınca ileride gelecek olan ve ganimetlerin beşe bölüneceğini, beşte birinin Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu ifade eden âyetin bunu neshettiğini, hükmü değiştirdiğini söylemenin anlamı kalmamaktadır. Bu âyet konunun ahlâkî boyutunu, meseleye bir kul gibi yaklaşmanın örneğini vermekte, 41. âyet ise Allah’ın kendine ait olanı nasıl dağıtmayı murat ettiğini açıklamaktadır. Bazı tefsir ve fıkıh âlimlerine göre bu âyet, ganimet ile ilgili hüküm ve uygulamanın ilk aşamasını açıklamaktadır. Hz. Peygamber Bedir Savaşı’nda alınan ganimetlere bu âyetin hükmünü uygulamış, tamamı kendisine bırakılmış bulunan ganimetin beşte birini (tahmîs) ayırmadan hepsini gazilere dağıtmıştır. Sonra ganimetin beşte birini ayırmasını, geri kalanı savaşa katılanlara dağıtmasını bildiren 41. âyet gelmiş ve bu âyetin hükmünü değiştirmiştir (Ebû Ubeyd, s. 426). Burada neshi kabul etmeyen fakih ve müfessirlere göre iki âyeti, yukarıda açıklandığı şekilde anlayıp birleştirmek, birlikte uygulamak mümkündür, nesih söz konusu değildir, ayrıca Hz. Peygamber’in Bedir Savaşı’nda tahmîsi uygulamadığı yönündeki rivayet de sağlam bir rivayet zincirinden yoksundur (İbn Kesîr, III, 549-550).

 

Kuran Yolu/ Diyanet

Sa’d Bin Ebi Vakkas’dan şöyle rivayet edilir: Bedir günü kardeşim Umeyr şehid oldu. Ben de ona bedel Said Bin Âs’ı öldürdüm ve kılıcını aldım. Kılıcı Hz. Peygambere götürdüm, hibe olarak bana verilmesini istedim. Şöyle buyurdu: “Bu ne benim ne de senin. Ganimet malları içine onu at.” Ben de attım. Kardeşimin öldürülmesi ve ganimet olarak aldığımın benden alınması sebebiyle ancak Allahın bildiği duygular yaşadım. Çok az bir zaman geçmişti ki, Enfal sûresi nazil oldu. Rasûlullah bana şöyle dedi: “Benden kılıcı istemiştin, o zaman kılıç benim değildi. Ama şimdi benim oldu. Git ve onu al.”

(Ebu Dâvud , Cihad 144-145; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I , 80)

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِۜ

Fiil cümlesidir.  يَسْـَٔلُونَكَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنِ الْاَنْفَالِ  car mecruru  يَسْـَٔلُونَكَ  fiiline mütealliktir.


قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

الْاَنْفَالُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. الرَّسُولِ  atıf harfi  وَ ’la lafza-i celâle matuftur. 


فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْۖ

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن آمنتم بهذا فاتّقوا الله (Eğer buna iman ettiyseniz Allah’a karşı gelmekten sakının.) şeklindedir.

اتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâli mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصْلِحُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ذَاتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. بَيْنِكُمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اَصْلِحُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلح ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اَط۪يعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  رَسُولَهُٓ  atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezmeden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi,  كُنتُم ’ün haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.  

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن كنتم مؤمنين فاتّقوا الله وأصلحوا (Eğer iman ettiyseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin.) şeklindedir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَط۪يعُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِۜ

Ayet ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümlede îcaz-ı hazif vardır. الْاَنْفَالِۜ , tak­diri; حكم (hükmü) olan mahzuf kelimenin muzâfun ileyhidir. 

سأل ; ‘sordu, istedi’ demektir.  سـَٔل عَنِ  ise, ‘bir şey hakkında sordu’ demektir. Bir fiilin farklı harf-i cerlerle farklı anlamları olmasına tazmin denir. 

Ganimetlere “enfal” denilmiştir. Çünkü Müslümanlar, ganimetler hususunda, kendilerine ganimet almak helal kılınmamış olan diğer ümmetlere üstün kılınmışlardır. Nafile namaz da asıl olan farz namazlara ilave namazlar olduğu için “nafile” adını almışlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Resulüm, sana enfalden, ganimetlerden soruyorlar, enfali soruyorlar buyurulmayıp “enfalden soruyorlar” buyurulması gösterir ki asıl enfali soruyorlar veya ganimeti istiyorlar demek olmayıp enfalin durumunu, onunla ilgili hükmünü soruyorlar demek olduğuna işarettir ve bu cihet zaten verilen cevap ile açıklık kazanacaktır. Sonra bunun Araf Suresinin son ayetlerine ilgisi bakımından da kulluğa yönelik yani hakkıyla kulluk edebilme arzusundan doğan bir soru olduğundan da gaflet edilmemek gerekir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلۡ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  لِلّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir. الْاَنْفَالُ  müsnedün ileyhtir. 

الرَّسُولِ  car-mecruru, lafza-ı celâle matuftur.

لِلّٰهِ - الرَّسُولِۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِ قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ  sözlerinde muhataptan gaibe geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır.

Önceki cümledeki muhatap zamirinden sonra, zahir olarak  الرَّسُولِۚ  kelimesinin zikri, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır.

الْاَنْفَالُ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الْاَنْفَالُ  kelimesi; ihsan, lütuf, fazlalık manasındaki  نفل  kelimesinin çoğuludur. 

Enfal’in Allah ve Resulüne ait olma konusu 41. ayette detaylandırılacaktır. 

  فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْۖ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاتَّقُوا اللّٰهَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri,  إن آمنتم بهذا  (Eğer buna iman ettiyseniz) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ  ve  وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ  cümleleri, cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Allah’a itaatin zikrinden sonra resulüne itaat emri, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Allah'a itaat eden, resulüne itaatsizlik etmez.

İtaat edileceklerin Allah ve resulü olmak üzere sayılması taksim sanatıdır.

Bu cümlede mütekellim Hz. Peygamberdir. Dolayısıyla  رَسُولَهُٓ  kelimesinde tecrîd sanatı vardır.

Kalplerde haşyet duygularını artırmak için zamir makamında lafza-ı celâlin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette, takva ile itaat arasında ıslah emrinin zikri, bu makama göre ıslaha çok önem verildiğini ve bunun da itaat emrine dahil olduğunu göstermek içindir.


اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi  اِنْ  ve nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın, takdiri  فاتّقوا الله وأصلحوا (... Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ [Eğer gerçek müminler iseniz] ifadesi, muhatapların, emirleri acele uygulamaları için büyük bir teşvik anlamı ifade eder.

Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa cevap hazfedilir.  (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

İmandan murad, kâmil imandır. Yani kâmil mümin iseniz... Çünkü kâmil iman, üç haslet üzerinde durur: Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat etmek, günahlardan sakınmak ve insanların arasını adalet ve ihsan ile düzeltmek. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatı örneğidir.

Berâat-i istihlâl: Kelama, kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur.

Enfâl Sûresi 2. Ayet

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ  ٢


Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا gerçekten
2 الْمُؤْمِنُونَ Mü’minler ا م ن
3 الَّذِينَ o kimselerdir ki
4 إِذَا zaman
5 ذُكِرَ anıldığı ذ ك ر
6 اللَّهُ Allah
7 وَجِلَتْ ürperir و ج ل
8 قُلُوبُهُمْ yürekleri ق ل ب
9 وَإِذَا ve zaman
10 تُلِيَتْ okunduğu ت ل و
11 عَلَيْهِمْ kendilerine
12 ايَاتُهُ O’nun ayetleri ا ي ي
13 زَادَتْهُمْ artırır ز ي د
14 إِيمَانًا imanlarını ا م ن
15 وَعَلَىٰ ve
16 رَبِّهِمْ Rablerine ر ب ب
17 يَتَوَكَّلُونَ tevekkül ederler و ك ل

Dünya bir imtihan yeri, dünya hayatı da imtihandır. İnsanlar çeşitli imkân ve nimetleri kullanma, emirlere itaat, yasaklardan kaçınma, felâket, musibet ve kayıplar karşısında tercih edilen tutum ve davranışlar bakımından imtihan edilmektedirler. Sahâbîlerden bir kısmının savaş ganimeti konusundaki beklentileri, bu beklentiler gerçekleşmeyince takındıkları tavır, kâmil iman ve takvâ sahibi müminlere yakışmadığı, imtihanda eksik puan almaya sebep olabileceği için “gerçek ve kâmil müminlerin sahip olmaları gereken nitelikler” konusunda bir açıklamayı gerekli kılmıştır.

 Burada gerçek müminlerin beş vasfı açıklanmış, arkasından da bunları gerçekleştiren ve imtihanı kazananların elde edecekleri sonuç ve ödüller bildirilmiştir: 1. Kâmil mânada mümin olanların imanlarıyla duyguları arasında bir etkileşim vardır; Allah’ı andıklarında, kendilerine Allah’tan söz edildiğinde heyecan duyarlar, gönüllerinde korku ile coşku karışımı duygular oluşur. 2. Allah’ın âyetleri okundukça hem yeni bilgiler edinir ve bunlara da iman etmek suretiyle inançlarını nicelik yönünden arttırırlar hem de her bir âyet, ihtiva ettiği incelik, güzellik, hikmet ve bilgiler sebebiyle Kur’an’ın Allah’tan geldiğine delil teşkil ettiği için nitelik yönünden imanlarını güçlendirirler. 3. Müminler de mal, mülk, evlât, eş dost edinirler, fakat onların dayanıp güvendikleri bu fâni varlıklar değil, her şeyi yaratan ve mülkün gerçek sahibi olan Allah’tır. 4. Namaz, Allah ile kurulan bağın gerçekleştiği en uygun ve en güzel vasıta olduğu için onu büyük bir özenle ifa etmeye çalışırlar. 5. Allah’ın verdiği rızıktan kendileri yararlandıkları gibi yakından uzağa doğru başkalarının da ondan yararlanmasına imkân verirler; nafaka, zekât ve sadaka verme, vakıf kurma, ödünç verme ve kullandırma, ikram etme gibi malî vazife, yardım ve iyilikleri ihmal etmezler.

 İslâm düşünce tarihinde imanın artma ve eksilme kabul edip etmeyeceği konusu tartışılmıştır. İman terimine, haklı olarak “tasdik” (dini doğrulama, inanma) mânası veren Sünnî kelâmcılara göre tasdik bölünmeye müsait olmadığı, inanılacak konular da belirlenmiş ve sınırlanmış bulunduğu için bunların nicelik yönünden artması veya eksilmesi mümkün değildir. Bu âyette olduğu gibi artma veya eksilmeden söz eden metinleri şu şekillerde yorumlamak ve anlamak gerekir: a) Dine toptan ve ilke olarak inananlar, âyetler geldikçe detayları öğrenir ve bunlara da inanarak imanlarını arttırırlar. b) İman üzerinde devam ve sebat etmek de süresi bakımından onun artması demektir. c) Mümin inancına göre yaşamaya devam ettikçe ibadetleri ve güzel davranışları, imanın gönüllerde ve zihinlerde hâsıl ettiği aydınlığı (nuru) arttırır (Ebü’l-Muîn enNesefî, I, 809 vd.).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 2 Sayfa: 662-663

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ 

 

اِنَّمَا ; kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. 

اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

الْمُؤْمِنُونَ  mübteda olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ, haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası şart fiili ve cevabıdır. Îrabtan mahalli yoktur.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.  إِذَا  şart harfi vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا)’dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: 

a. (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b. (إِذَا)’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nin gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.

c. Sükun üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذُكِرَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ذُكِرَ  fetha üzere mebni, meçhul, mazi fiildir.  اللّٰهُ lafzı naib-i fail olup lafzen merfûdur.

Şartın cevabı  وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ’dir.  وَجِلَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis  alametidir.  قُلُوبُهُمْ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الْمُؤْمِنُونَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً

 

وَ  atıf harfidir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezm etmeyen zaman zarfıdır.  إِذَا  şart harfi vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.

تُلِيَتْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تُلِيَتْ  fetha üzere meçhul mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  تُلِيَتْ  fiiline müteallıktır.

اٰيَاتُهُ  naib-i fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şartın cevabı  زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً’dır.  زَادَتْهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis  alametidir. Faili müstetir olup takdiri,  هى ’dir.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.

ا۪يمَاناً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. 


وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ

 

وَ  atıf harfidir.  عَلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru  يَتَوَكَّلُونَ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  هِمْ   muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَتَوَكَّلُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

يَتَوَكَّلُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  وكل ‘dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

الْمُؤْمِنُونَ  müsnedün ileyh, الَّذ۪ينَ  müsneddir.

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr izafîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْمُؤْمِنُونَ mevsuf/maksûr,  الَّذ۪ينَ   sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur.

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak müspet siyakında gelir.

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, söz konusu kişilere tazim ve sonradan gelecek açıklamanın önemini vurgulamak amacıyladır.

Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsul  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ  terkibi, şart üslubunda gelmiştir.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  ذُكِرَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

ذُكِرَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Aynı üslupta gelen  وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً  terkibi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَنْهُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.

تُلِيَتْ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتُهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتُ , şan ve şeref kazanmıştır. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil her iki terkip de, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İkinci mef’ûl olan  ا۪يمَانًا ’deki nekrelik tazim ifade eder.

ا۪يمَاناً , sülasi mezid  افعال  babının bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

الْمُؤْمِنُونَ - ا۪يمَاناً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada  إنْ  değil, اِذَا  buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü  اِذَا  harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ  harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)

Burada müsnedün ileyh olan ayetlerin okunması da, müsned olan imanlarının artması da hakiki manada kullanılmıştır. İsnad ise mecazîdir, çünkü hakiki fail Allah’tır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Bu ayette imanın artması-eksilmesi söz konusu edilmiştir. Bu artış, nicelik yönünden değil, nitelik yönündendir. Yani inanılan şeylerin sayısında bir değişiklik yoktur ama kişinin bunlara olan inancı zayıf da olabilir, kuvvetli de olabilir. 

وَ ‘la gelen  وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ  cümlesi, زَادَتْهُمْ  fiilindeki mef’ûlden haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru, ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan  يَتَوَكَّلُونَ ‘e takdim edilmiştir.

رَبِّهِمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  هِمْ  zamirinin işaret ettiği kişiler şeref kazanmıştır. Lafza-ı celâlden sonra zamir makamında Rab isminin zikredilmesi, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber vermek için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 234)

Enfâl Sûresi 3. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۜ  ٣


Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 يُقِيمُونَ kılarlar ق و م
3 الصَّلَاةَ namazlarını ص ل و
4 وَمِمَّا
5 رَزَقْنَاهُمْ ve verdiğimiz rızıktan ر ز ق
6 يُنْفِقُونَ (Allah için) harcarlar ن ف ق

اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۜ

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  önceki ayetteki ism-i mevsûlden bedel veya onun sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُق۪يمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ما  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harfi ceriyle  يُنْفِقُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  رَزَقْنَاهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

رَزَقْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يُنْفِقُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُق۪يمُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  قوم  ’dir. 

يُنْفِقُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نفق ‘dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۜ

Ayet, önceki ayetteki  اَلَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlunden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

İsm-i mevsûlun sılası olan  يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya atfedilmştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ  car mecruru ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan  يُنْفِقُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

يُنْفِقُونَ  fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَّا  ‘nın sılası olan  رَزَقْنَاهُمْ   cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اَلَّذ۪ينَ - مَّا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ  ifadesinde namaz dinin direği olarak ifade edilmiştir. Bu ifadede istiare vardır. Din çadıra benzetilmiştir. Çadır direk sayesinde ayakta durur.

İnfak kelimesi Kur’an’da birçok yerde olduğu gibi “size verdiklerimizden” ibaresiyle gelerek bizim aslında hiçbir şeye sahip olmadığımız vurgulanmıştır. İnsana sahip olduğu şeyi vermek, paylaşmak zor gelir ama başkasına ait şeyleri (para, mal, vs) daha kolay kullanır. Allah Teâlâ da sizi rızıklandırdığımız şeyden infak edin buyurarak kolayca vermemizi, hiç bir şeyin bize ait olmadığını hatırlatmıştır.

Art arda gelen iki ayette müminlerin özellikleri sıralanarak taksim sanatı yapılmıştır.

Bu ayet, söz konusu gerçek müminleri över. Bundan önce o müminlerin, Allah adının zikredildiğini duyduklarında kalplerinin titrediği, onların kalplerinin ihlas, samimiyet ve tevekkülle dolu olduğu zikredilmiştir. Şimdi burada onların namaz va sadaka gibi bedenî amelleri zikredilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette bahsedilen sıfatlar iki kısımdır: İlk üçü kalp ve ruhla ilgili sıfat ve hallerdir. Bunlar, korku, ihlas ve tevekküldür. Son iki sıfat ise zahiri amel ve huylarla ilgilidir. Bu amellerin ve huyların kalbin saflaştırılıp marifetullah ile nurlandırılmasında tesirleri olduğunda şüphe yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Enfâl Sûresi 4. Ayet

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَـقاًّۜ لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌۚ  ٤


İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أُولَٰئِكَ işte
2 هُمُ onlardır
3 الْمُؤْمِنُونَ mü’minler ا م ن
4 حَقًّا gerçek ح ق ق
5 لَهُمْ onlara vardır
6 دَرَجَاتٌ dereceler د ر ج
7 عِنْدَ katında ع ن د
8 رَبِّهِمْ Rablerinin ر ب ب
9 وَمَغْفِرَةٌ ve bağışlanma غ ف ر
10 وَرِزْقٌ ve rızık ر ز ق
11 كَرِيمٌ tükenmez ك ر م

Bu vasıfları taşıyan kimseler gerçek ve kâmil mânada müminlerdir. Allah nezdinde, iman ve amellerinin nicelik ve nitelik yönlerinden, yeterli olandan kâmil olana, daha güzel ve mükemmel olana doğru farklılığına dayalı değerleri ve dereceleri vardır. Allah’ın bu derecelere yerleştirdiği kullarına lütfedeceği nimetler de birbirinden üstündür, çeşitlidir, zengindir, benzersizdir. Allah onların günahlarını da bağışlayacak ve kendilerini ebedî mutlulukla ödüllendirecektir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 2 Sayfa: 663-664

Riyazus Salihin, 1891 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cennetlikler, kendilerinden yüksekteki köşklerde oturanları, aralarındaki derece farkı sebebiyle, sizin sabaha karşı doğu veya batı tarafında, gökyüzünün uzak bir noktasında batmak üzere olan parlak ve iri bir yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir.” Bunun üzerine ashâb-ı kirâm:Yâ Resûlallah! O yerler, peygamberlere ait ve başkalarının ulaşamayacağı köşkler olmalıdır, dediler. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:

 

“Evet, öyledir. Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, o yerler, Allah’a iman edip peygamberlere bütün benlikleriyle inanan kimselerin de yurtlarıdır.”
(Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 11)

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَـقاًّۜ

 

İsim cümlesidir.  اُو۬لٰٓئِكَ  ism-i işareti, mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمُ  fasıl zamiridir.  الْمُؤْمِنُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْمُؤْمِنُونَ  ise haberidir.  هُمُ الْمُؤْمِنُونَ  isim cümlesi  اُو۬لٰٓئِكَ  ism-i işaretinin haberi olarak mahallen merfûdur.

حَـقاًّ  mef’ûlu mutlaktan naibtir. Takdiri; المؤمنون إيمانا حقّا (Hakiki bir imanla inanmışlardır.) şeklindedir. 

الْمُؤْمِنُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.  

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌۚ

 

لَهُمْ   car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallıktır.  دَرَجَاتٌ  muahhar mübteda olarak lafzen merfudur.  عِنْدَ  mekân zarfı,  دَرَجَاتٌ ‘un mahzuf sıfatına müteallıktır.  رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  دَرَجَاتٌ ‘e matuftur.

كَر۪يمٌ  kelimesi  رِزْقٌ  kelimesinin sıfatıdır.

كَر۪يمٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır.

Sıfat-ı müşebbehe; “benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَـقاًّۜ لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌۚ

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ  müsnedün ileyh, هُمُ  fasıl zamiri, الْمُؤْمِنُونَ  müsneddir. حَـقاًّۜ  ise cümlenin mazmununu tekit eden mef’ûlü mutlaktır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi, müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi ve mef’ûlü mutlak olmak üzere çok sayıda tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.  

Cümle fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. 

اُو۬لٰٓئِكَ  maksûr/mevsûf,  الْمُؤْمِنُونَ  maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların gerçek müminler olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.

Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını  ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.

Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan  هم  ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)

Haber olan  الْمُؤْمِنُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun sübut ve devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekrar eden  هُمْ  zamirlerinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

حَقاًّ  kelimesi; mahzuf fiilin, önceki manayı tekid eden mef’ûlu mutlakıdır. Takdiri, المؤمنون إيمانا حقّا (Hakiki bir imanla inanmışlardır.)  şeklindedir. Mef’ûlu mutlakın amillerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

حَـقاًّ  [gerçek] kelimesi gizli bir masdarın sıfatıdır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu [sabit olması] veya bazı karinelerle istimrarı [devamlılığı] ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ  cümlesi, الْمُؤْمِنُونَ ’nin halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecrur mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  دَرَجَاتٌ , muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyhin nekre gelişi, teksir ve özel bir nev olduğuna işaret eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

دَرَجَاتٌ ‘ün mahzuf sıfatına müteallik  عِندَ رَبِّهِمۡ  izafetinde,  هُمۡ  zamirinin  رَبِّ  ismine muzâfun ileyh olması, zamirin ait olduğu kimseler için,  رَبِّ  ismine muzâf olması da  عِندَ  için tazim ve teşrif ifade eder. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayrıca bu izafet Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatarak, O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber vermektedir.

مَغْفِرَةٌ  ve  رِزْقٌ  muahhar mübteda olan  دَرَجَاتٌ ’ a atfedilmiştir. Cihet-i camiâ, tezayüftür. Bu kelimelerdeki nekrelik de teksir ve özel bir nev olduğuna işaret eder.

Derece, yüksek mertebe manasında müsteardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Ayette müminlere verilecek olanların dereceler, mağfiret ve kerim rızık olarak sayılması taksim sanatıdır.

رِزْقٌ  ‘un sıfatı olan  كَر۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ  ibaresindeki “dereceler” kelimesi cennetteki yüce makamlar ve rütbeler için müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَـقاًّ  ibaresinde, müminlerin mertebelerinin yüksekliği ve şerefli makamlarının yüceliğinden dolayı yakında olanlar için uzaklık ifade eden ism-i işaret yani  اُو۬لٰٓئِكَ  kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Âşûr,  كَر۪يمٌ  kelimesini türünün en iyisi olarak tarif eder. Bu ayet-i kerimede “en iyi karşılık” olarak tercüme edebiliriz. Bu kelime genelde Türkçeye cömert şeklinde tercüme edilir. Allah Kerîm deyince cömertlik manası uyuyor ama Ramazan Kerim veya Kur’an Kerim ifadelerinde cömert değil, ayların/kitapların en iyisi, en mükemmeli manası daha uygun olur.

دَرَجَاتٌ  -  مَغْفِرَةٌ  -  رِزْقٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

دَرَجَاتٌ  lafzındaki tenvin tazim içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Onlar, kalbî ve bedenî amellerini imanlarına ilave etmekle imanlarının hakikat olduğunu göstermişlerdir.

Onlar için Rableri katında nice yüksek makamlar ve bir görüşe göre cennette, nice yüksek dereceler vardır ya da kendilerinden sadır olan taksiratlar için nice bağışlanma ve süresine, adedine nihayet olmayan bir rızık vardır. Bu da kendileri için hazırlanmış cennet nimetleri demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah Teâlâ bu ayette, bir kimsenin ancak o beş sıfata sahip olduğu zaman mümin olacağını belirtmiştir:

a. Allah'tan korkmak (ittika etmek),

b. Allah'ın dininde samimi ve ihlaslı olmak,

c. Allah'a dayanıp tevekkül etmek,

d. Allah rızası için namaz kılmak,

e. Allah rızası için zekat vermek. Allah Teâlâ ayetin başında hasr manasını ifade eden bir kelime de kullanmıştır. Bu, “Müminler ancak onlardır ki’’ tabiridir. Ayetin sonunda da ‘’İşte onlar, gerçek müminlerin ta kendileridir.’’ buyurmuştur ki bu ifade de hasr manasındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ söze: “Müminler ancak onlardır ki Allah anıldığı zaman yürekleri titrer, karşılarında ayetleri okununca bu, onların imanını arttırır, onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler…” buyruğu ile başlamıştır. Halbuki bütün mükellefiyetler bu iki cümlenin hükmüne dahildir. Ancak ne var ki Cenab-ı Hak, batınî hallerin en şereflisinin tevekkül; zahirî amellerin en kıymetlisinin de namaz ve zekat olduğuna dikkat çekmek için batınî sıfatlardan özellikle tevekkülü; zahirî amellerden de namaz ve zekatı bilhassa zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Enfâl Sûresi 5. Ayet

كَمَٓا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّۖ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ لَكَارِهُونَۙ  ٥


Nasıl ki, Rabbin seni hak uğruna (savaşmak üzere) evinden çıkarmıştı. Mü’minlerden bir grup ise bu konuda kesinlikle isteksizlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَمَا nitekim
2 أَخْرَجَكَ seni çıkardığı zaman خ ر ج
3 رَبُّكَ Rabbin ر ب ب
4 مِنْ -den
5 بَيْتِكَ evin- ب ي ت
6 بِالْحَقِّ hak uğruna ح ق ق
7 وَإِنَّ gerçekten de
8 فَرِيقًا bir kısmı ف ر ق
9 مِنَ -den
10 الْمُؤْمِنِينَ mü’minler- ا م ن
11 لَكَارِهُونَ bundan hoşlanmıyordu ك ر ه

Müminlerin bir kısmı Bedir Savaşı’nda ele geçirilen ganimetin kendilerine verilmesini istemişler, bunun doğru ve haklarında hayırlı olduğunu düşünmüşlerdi. Savaşa karar vermek üzere istişare (danışma) yapılırken de, savaşmak yerine Mekkeliler’e ait kervanı vurmanın faydalı olacağını ileri sürenler olmuştu. Âyetler grubu bu iki tutum ve davranış biçimi arasındaki benzerliğe işaret ederek başlıyor, sonra da Bedir Savaşı’nı vesile edinerek müminler için evrensel mesajlar veriyor. 

 

 Bedir Medine’nin 160 km. kadar güneybatısında, Kızıldeniz sahiline 30 km. uzaklıkta, Medine-Mekke yolunun Suriye kervan yolu ile birleştiği yerde bulunan küçük bir kasaba idi. Hicretin 2. yılında (624) Kureyşliler’den birçok kimsenin katıldığı bir ticaret kervanı Suriye’ye gitmişti. Hz. Peygamber çeşitli kanallardan kervan hakkında bilgi aldıktan sonra ashabını topladı, kırk civarında muhafız tarafından korunan kervanı Bedir’de kolayca ele geçirebileceklerini söyledi. Müzakere sonunda harekete karar verildi ve 12 Ramazan’da (9 Mart 624) yola çıkıldı. Bu sırada kervan Suriye’den Mekke’ye dönüyordu. Kervan yöneticisi Ebû Süfyân, müslümanların hareketi konusunda bilgi alınca, bir yandan Mekke’ye haber göndererek yardım istedi, diğer yandan da yolunu değiştirdi, Bedir’den uzağa düşen ve nâdiren kullanılan sahil yoluna saptı. Savaşmak için değil, hem düşmana ekonomik açıdan zarar vermek hem de her şeylerini Mekke’de bırakarak Medine’ye göçen muhacirlerle onlara yardımcı olan ensarın maddî ihtiyaçlarını karşılamak için yola çıkmış bulunan müslümanların hazırlıkları bu amaca göre sınırlı tutulmuştu; 305 kişiden ibaret idiler, yalnızca yetmiş deve ve iki at vardı. Buna karşı gerektiğinde savaşarak kervanı korumak amacıyla yola çıkan Mekke ordusunda yaklaşık 1000 asker, 700 deve ve 100 at vardı. İslâm ve Peygamber düşmanı meşhur Ebû Cehil kumandasında hareket eden ordu Bedir’e gelmeden kervanın yol değiştirerek kurtulduğunu öğrendiği halde müslümanlara ve çevreye güçlerini ispat etmek üzere yollarına devam ettiler. Müslümanlar Bedir’e geldiklerinde henüz Mekke ordusunun hareket yönünü bilmiyorlardı. Hz. Peygamber Zübeyr, Sa‘d ve Hz. Ali’yi kervan hakkında bilgi toplamak için Bedir kuyularına göndermişti. Yakalanan birkaç köleden, müşriklerin Bedir yakınlarına gelip konakladıkları öğrenildi, bu durum müslümanların heyecanlanmasına sebep oldu. Peygamberimiz yeni durumu ashâbı ile müzakere etti, birçoğu çıkış amacını ve hazırlığın zayıflığını ileri sürerek düşmanla savaşa girmeden, mümkün olursa kervanı vurmanın, aksi halde Medine’ye dönmenin daha uygun olduğu görüşünü ileri sürdüler. Böyle bir hareketin getireceği olumsuz sonuçları takdir eden Hz. Peygamber ise düşmanla karşılaşmak fikrinde idi. Genel eğilimin onu üzdüğünü farkeden Sahâbenin ileri gelenlerinden birkaç kişi uygun konuşmalar yaparak Resûlullah’ın arkasında olduklarını, o nasıl uygun görür ve dilerse öyle hareket edeceklerini, heyecanlı ve etkili bir şekilde ifade ettiler.

 Siyer kitaplarının kaydettiğine göre Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in güzel sözlerinden sonra Mikdâd b. Amr söz almış ve şöyle demişti: “Yâ Resûlellah! Allah’ın sana emrettiği yönde hareket et, biz seninle beraberiz. İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ’ya dediği gibi ‘Sen ve rabbin gidin savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz’ demiyoruz, fakat ‘Sen ve rabbin gidin savaşın, biz de sizinle beraber savaşacağız’ diyoruz. Seni gönderene yemin ederim ki bizi dünyanın öbür ucuna götürsen oraya varıncaya kadar seninle beraber olup çaba gösteririz!” Ensar, Hz. Peygamber Mekke’deyken Medine’ye geldiği takdirde kendisini koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. 

 

Şimdi ise onların kendisiyle birlikte şehir dışında bir harbe girmeleri hususunda ne düşündüklerini bilmek istiyordu. Bunu farkeden Sa‘d b. Muâz, ensarı temsilen şunları söyledi: “Biz sana inandık, seni onayladık, getirdiğin dinin hak olduğuna tanık olduk; bunun üzerine seni dinleyeceğimize, itaat edeceğimize kuvvetli sözler verdik, yeminler ettik. Seni hak din ile gönderene yemin ederim ki bize şu denizi hedef gösterip dalsan biz de seninle dalarız, hiçbirimiz geride kalmaz. Yarın bizi de yanına alarak düşmanla savaşmana bir itirazımız yoktur. Biz savaşta dayanıklı, vuruşmada işin hakkını veren kimseleriz.Allah seni mutlu kılacak olan davranışlarımızı yakında sana gösterecektir” (İbn Hişâm, Sîre, II, 267). 

Bu konuşmalar beklenen etkiyi yaptı, genel eğilim değişti, harekete karar verildi. Gece olduğunda düşmanın baskın vermesi ihtimali uykuları kaçırmış, tedbirler üzerinde düşünülmeye başlanmıştı. Müslümanların mevzilendikleri yer kumlu olduğundan harekete elverişli değildi. Bu sırada gökten boşanan yağmur düşmanın, kuru iken harekete daha elverişli olan yerlerini çamur deryasına döndürdü, kumlu bölgeyi de harekete uygun hale getirdi. Bu sayede endişe ortadan kalktı, sakin ve huzurlu bir gece geçirildi. Ertesi gün yapılan savaşı müslümanlar kazandı. Bu onların ilk büyük zaferleriydi. Düşman, başta kumandanları Ebû Cehil olmak üzere yetmiş kayıp vermişti, bir o kadar da asker esir alınmıştı. Ayrıca ele geçirilen harp ganimetleri de vardı. Hz. Peygamber, beşte birini belirli sarf yerleri için ayırdıktan sonra geri kalanı, savaşa katılanlar arasında eşit olarak dağıttı.

 İşin başında birçok sahâbî, düşkelimemanla karşılaşmak haklarında daha hayırlı olduğu ve Allah, Peygamber’ini bunun için sefere çıkardığı halde savaşmak istememişler; savaş kararı alınıp zafer elde edildikten sonra ise ganimet taksimi konusunda haksız talepler ileri sürmüşlerdi. İşte âyette bu iki tutum arasında bir benzerlik kurulmuş, bu iki olayda kendi düşünce ve takdirlerinin değil, ilâhî takdirin daha ziyade onların lehine olduğu bildirilmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri  Cilt: 2 Sayfa: 666-668   

كَمَٓا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّۖ

كَ  harfi cerdir.  مَا  ve masdar-ı müevvel, كَ  harfi ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir.  Takdiri, ثبتت الأنفال ثبوتا كإخراجك بالحقّ (Seni çıkarmaları gibi enfal de kesin, sabit bir haktır.) şeklindedir.

اَخْرَجَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّكَ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ بَيْتِكَ  car mecruru  اَخْرَجَكَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْحَقّ  car mecruru  اَخْرَجَكَ ‘deki mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri,  متلبّسا بالحقّ (Hakka bürünmüş olarak) şeklindedir. 

اَخْرَجَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خرج ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ لَكَارِهُونَۙ

Cümle,  اَخْرَجَكَ ’deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

فَر۪يقًا  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  فَر۪يقاً ’ın mahzuf sıfatına müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  

كَارِهُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

كَارِهُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  كره  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَمَٓا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّۖ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ لَكَارِهُونَۙ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Teşbih harfi  كَ  ve mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , takdiri  هذه الحال (Bu hal) olan mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

ما ’nın sılası olan  اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقّ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette temsîli teşbih vardır. Konu Bedir Savaşında elde edilen ganimetlerdir. Müşebbeh; müminlerin ganimetlerin taksimi esnasındaki halleridir. Müşebbehün bih Allah Teâlâ’nın Resulullah’ı (s.a.v) savaş için evinden çıkardığı zamandaki müminlerin halleridir. Vech-i şebeh; duygular yani onların hoşnutsuzluklarıdır.

Müsnedün ileyhin Rab ismiyle gelmesi Allah’ın rububiyyet sıfatını ön plana çıkarır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

Veciz ifade kastına matuf  بَيْتِكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamire muzâf olan  بَيْتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

بِالْحَقِّۖ  car-mecruru, fiilin mef’ûlünden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ لَكَارِهُونَ  cümlesi de, اَخْرَجَكَ  ‘deki mef’ûlün halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

اِنَّ ‘nin isminin nekre gelişi, bir manasında adet ve tahkir ifade eder.

مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  car-mecruru, فَر۪يقاً ’ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ‘deki  مِنَ  harfi, ba’diyet içindir.

Müsned olan  كَارِهُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَمَٓا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ  [Rabbin Seni çıkarmıştı.] ifadesinde iki vecih vardır: Birincisi, kâf’ın hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak merfû‘ yapılması ki takdiri şöyledir: هذه الحال كحال اخرجك  (Bu durum seni çıkarttığı duruma benzer) yani ganimet dağıtımı konusunda gazilerde gördüğün hoşnutsuzluk durumu, savaşa çıkmandan hoşnutsuz oluşlarına benzer. İkincisi ise [Ganimetler Allah ve Resulünündür. (Enfal Suresi/1)] ayetinde takdir edilen gizli  استقرت  fiilinin masdarının sıfatı olarak nasb edilmesidir. Yani “ganimetlerin hükmü, onlar hoşnut olmasa da Allah ve Resûlü için karar kılmış; sabit olmuştur. Tıpkı seni evinden çıkarmasında, onlar hoşnut olmasa da sabit olduğu gibi.”  مِنْ بَيْتِكَ  [Evinden] yani Medine’deki evinden ya da bizzat Medine’den. Çünkü orası Peygamberin (sav) hicret edip yurt edindiği yerdir; Medine’nin Peygambere (sav) özel zikredilmesi, evin sahiplerine özgü olması gibidir.  بِالْحَقّ  [Hak uğruna] yani hikmet ve sapmaz bir doğru içeren bir çıkarma, anlamındadır.  وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ لَكَارِهُونَ  [Müminlerden bir zümre bundan hiç hoşlanmamış olmasına rağmen] cümlesi, hal konumunda bulunmaktadır. “Onlar hoşlanmadığı halde seni çıkardı.” anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Enfâl Sûresi 6. Ayet

يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَۜ  ٦


Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle o konuda tartışıyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُجَادِلُونَكَ seninle tartışıyorlardı ج د ل
2 فِي dair
3 الْحَقِّ hakka ح ق ق
4 بَعْدَمَا sonra ب ع د
5 تَبَيَّنَ ortaya çıktıktan ب ي ن
6 كَأَنَّمَا gibi
7 يُسَاقُونَ sürülüyorlarmış س و ق
8 إِلَى
9 الْمَوْتِ ölüme م و ت
10 وَهُمْ ve onlar
11 يَنْظُرُونَ gözleri göre göre ن ظ ر

Allah Teâlâ, müslümanların ya kervanı ele geçireceklerini veya savaştıkları takdirde düşmanı yeneceklerini, böylece iki kazançtan birinin müslümanlara ait olacağını vaad etmiş, bunu Peygamber’ine bildirmiş, o da müminlere müjdelemişti. Bedir’e geldiklerinde kervanın kaçıp kurtulduğunu, onu korumak üzere yola çıkan düşman kuvvetinin de oraya geldiğini öğrendiler. İlâhî vaad ile bu bilgi yan yana getirildiğinde ihtimal teke inmiş, savaşıldığı takdirde zaferin Allah tarafından garanti edilmiş bulunduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Artık yenilgiye ve ölüme sürülen kimselerin korku ve ümitsizlik psikolojisini yaşamak müminlere yakışmazdı; onlara düşen büyük bir şevk ve heyecan, güçlü bir moral içinde düşmanın üzerine yürümekti.

 İnsanların can ve mallarına düşkün olmaları ve bunları korumak için gerekeni yapmaları tabiidir. Ancak can ve malın, uğrunda feda edilebileceği başka değerler de vardır; din, namus, vatan, kamu yararı, insan hakları bunlar arasındadır. Kolaya kaçarak, bedel ödemeden değerleri korumak mümkün olmuyorsa zor olan, nefse hoş gelmeyen hareket tarzı tercih edilecek, gereken maddî ve mânevî bedel ödenecektir. İslâm’ın hedefi, müslümanların haklı-haksız servet elde edip zillet ve adaletsizliğe düşülse bile refah içinde yaşamaları değildir. Amaç kendi ülkelerinden başlamak üzere bütün dünyada hakkın, hukukun ve erdemin hâkim olması, zulüm ve baskının ortadan kalkması, dini yaşama ve tebliğ etme imkânının elde edilmesidir. Bedir olayında bu amaca uygun karar ve davranış ise kervanı kovalamak, olmazsa düşmana arkasını dönüp Medine’ye gelmek değil, şeref ve şanla savaşmaktır. Ancak bu takdirde Allah’ın muradı gerçekleşecek, bâtıl yıkılacak ve hak ayakta kalacaktır.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 2 Sayfa: 668-669

سوق Seveqa : Kelimenin aslı develeri bir yerden bir yere sürmek demek olan سَوْقُ الإِبِلِ ifadesinden gelir. سُوقٌ satış için malların kendisine sürülerek getirildiği yer/çarşıdır. ساقٌ sözcüğü baldır demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sevketmek, sâik, insiyak, siyak ve misvaktır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ

Fiil cümlesidir.  يُجَادِلُونَكَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فِي الْحَقِّ  car mecruru  يُجَادِلُونَكَ  fiiline mütealliktir.  بَعْدَ  zaman zarfı  يُجَادِلُونَكَ  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel  بَعْدِ ’nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.

تَبَيَّنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.

يُجَادِلُونَكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جدل ’dur.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَبَيَّنَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  بين ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

 

 كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَۜ

 

Fiil cümlesidir. كَاَنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir,  اَنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اَنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

يُسَاقُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الْمَوْتِ  car mecruru  يُسَاقُونَ  fiiline mütealliktir. وَهُمْ يَنْظُرُونَ  cümlesi, naib-i failin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyedir. Munfasıl zamir  هُمۡ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَنْظُرُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

يَنْظُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, önceki ayetteki  لَكَارِهُونَ  lafzının zamirinden haldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَعْدَ ’nin muzafun ileyhi konumunda olan mecrur mahaldeki masdar harfi  مَٓا ‘nın sılası olan  تَبَيَّنَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

فِي الْحَقِّ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الْحَقِّ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında değil, mücadelelerinin ne kadar haksız olduğunu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Bu ifadede, tecessüm sanatı da vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ  cümlesi, hal konumundadır. Teşbih harfinin dahil olduğu  كَاَنَّمَا , kâffe ve mekfûfedir.  اَنَّ ’yi amelden düşürmüştür.  

يُسَاقُونَ   fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

يُسَاقُونَ  ‘deki failin hali olan  وَهُمْ يَنْظُرُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.

Bu isim cümlesinde haberin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayette teşbih vardır. Hak konusunda mücadele etmek; koşarak ölüme gitmeye benzetilmiştir. Buradaki teşbih, temsiliyedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah Teâlâ, bu insanların -zafer ve ganimete götürülmelerine rağmen- böylesine korkup tırsma hallerini “savaşa zorla götürülen, burnu sürtüle sürtüle mutlak ölüme sürüklenen, ölüm sebeplerini şüphe etmeyecek derecede gören, onlara bakan birinin durumuna” benzetmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Cenab-ı Hakk'ın, “gözleri göre göre” ifadesi, katiyet ve kesinlikten kinaye olan(bile bile anlamında) bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Savaşmayı istememek, “Çünkü müminlerden bir zümre muhakkak ki isteksizdirler " ifadesinin deliliyle, müminlerin tamamı için değil, ama bir kısmı için söz konusu olmuştur. Kendisi için Allah'ın Resulü ile mücadele edip tartıştıkları “hak” ise kervanı tercih ettikleri için Kureyş ordusunu karşılama hususundaki mücadeleleri idi. Cenab-ı Hakk'ın, “Hak, apaçık meydana çıktıktan sonra” sözünden maksat “Allah'ın Resulüne, ashabın yardım göreceklerini bildirmektir.” Onların mücadele etmeleri ise: “Biz ancak kervanı karşılamak için çıkarız. Sen bize, savaş için hazırlık yapabilmemiz ve Kureyş ordusunu karşılayabilmemiz için bunu baştan söylemeli değil miydin?” şeklindeki sözleridir. Bu böyledir, zira onlar, savaşmayı uygun bulmuyorlardı. Sonra Allah Teâlâ, ashabın aşırı feryat ve korku içindeki durumunu, ölümün sebeplerini müşahede ederek ve ölüme sebebiyet verecek olan şeyleri görerek öldürülmeye sürüklenen ve ölüme götürülen kişilerin durumuna benzetmiştir. Bil ki ashabın korku ve endişesi şunlardan kaynaklanıyordu:

a. Sayıca az olmaları.

b. Yaya olmaları; rivayet olunduğuna göre onların içinde sadece iki tane süvari bulunuyordu.

c. Silahlarının az olması. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Enfâl Sûresi 7. Ayet

وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِر۪ينَۙ  ٧


Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va’dediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ o zaman
2 يَعِدُكُمُ size va’dediyordu و ع د
3 اللَّهُ Allah
4 إِحْدَى birinin ا ح د
5 الطَّائِفَتَيْنِ iki topluluktan ط و ف
6 أَنَّهَا muhakkak
7 لَكُمْ sizin olduğunu
8 وَتَوَدُّونَ siz de istiyordunuz و د د
9 أَنَّ gerçekten
10 غَيْرَ غ ي ر
11 ذَاتِ hali
12 الشَّوْكَةِ kuvvetsiz olanın ش و ك
13 تَكُونُ olmasını ك و ن
14 لَكُمْ sizin
15 وَيُرِيدُ oysa istiyordu ر و د
16 اللَّهُ Allah
17 أَنْ
18 يُحِقَّ gerçekleştirmek ح ق ق
19 الْحَقَّ hakkı ح ق ق
20 بِكَلِمَاتِهِ sözleriyle ك ل م
21 وَيَقْطَعَ ve kesmek ق ط ع
22 دَابِرَ ardını د ب ر
23 الْكَافِرِينَ kafirlerin ك ف ر
شوك Şeveqa : شَوْكٌ şevq, ucu sivri ve sert olan bitkidir. Ayrıca شَوْكٌşevq ve شِكَةٌ şike sözcükleri silah, şiddet, güç ve kuvvet manasında da kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de yalnızca 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Şevket’tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ

وَ  istînâfiyyedir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.  يَعِدُكُمُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَعِدُكُمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

اِحْدَى  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الطَّٓائِفَتَيْنِ  muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti ي ‘dir. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هَا  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَكُمْ  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, ikinci mef’ûlun bih  اِحْدَى  ‘dan bedel olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يعدكم ملكية إحدى الطائفتين (İki gruptan birinin mülkünü vaad eder) şeklindedir.

وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. تَوَدُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel amili  تَوَدُّونَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

غَيْرَ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  ذَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.  الشَّوْكَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تَكُونُ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir.  تَكُونُ ’nun ismi müstetir olup takdiri  هي ‘dir. لَكُمْ  car mecruru  تَكُونُ ’nun mahzuf haberine mütealliktir.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَيُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِر۪ينَۙ

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel amili  يُر۪يدُ  ‘nün mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُحِقَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  الْحَقَّ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. بِكَلِمَاتِه۪  car mecruru  يُحِقَّ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. يَقْطَعَ   fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. 

دَابِرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكَافِر۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir. 

يُحِقَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  حقق ‘dır.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.   

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكروا  (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. 

Önceki ayetteki müfred muhatap zamirinden bu ayette, cemî muhatap zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهَا لَكُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  يَعِدُكُمُ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ ’den bedeldir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَكُمْ ’un müteallakı olan  اَنَّ ‘nin haberi mahzuftur.

وَتَوَدُّونَ  اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ  cümlesi, atıf harfi وَ  ‘la muzâfun ileyh cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayetteki ikinci tekit ve masdar harfi  اَنَّ  ve akabindeki  اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  تَوَدُّونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin ismi olan  غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ ‘nin izafet formunda gelmesi veciz ifade kastıyladır.

اَنَّ ‘nin haberi olan  تَكُونُ لَكُمْ  cümlesinde  كان , tam fiildir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

الشَّوْكَةِ ; çatal, diken demektir. Burada silah, ok veya mızrak gibi batan bir şey manasında kullanılmıştır. (الشَّوْكَةِ, üç başlı mızrak, çatal gibi)

Burada iki kinaye göze çarpar. Birincisi olan “diken” sözüdür ki mevsûfundan kinayedir. Bilindiği gibi diken vücuda acı verir. Keskinlik ve şiddet ortak yönüyle silah ve harp manasında kinaye veya istiare olur. İkincisi olan ‘‘kökünü kazımak’’ sözü ise sıfattan kinayedir ve kâfirlerin helak olması manasındadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân İlmi)

وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ  sözü; hayranlık verici bir istiaredir. Çünkü buradaki iki taifeden birisi olan   ذَاتِ الشَّوْكَةِ  [dikenli olan] , savaşçıların silahları ve savaş aletleri bulunanlarıdır. Şöyle ki: Peygamber (s.a.v), Ebu Süfyan b. Harb yönetiminde malları ve sermayeleri ile Şam’dan gelen Kureyş kervanını takip etmek üzere Müslümanlarla birlikte Medine’den çıkmış; Kureyşliler de Peygamberin (s.a.v) bu amaçla çıktığını öğrenince kervanlarını savunmak, bu uğurda savaşmak üzere Mekke’den çıkmışlardır. Müslümanlar, Kureyş’in savaş için çıkış haberini öğrenince (onlarla karşılaşmak yerine) silahsız olan ticaret kervanını ele geçirip ganimet elde etmeyi arzulamışlardır. Böylece silahlı grupla değil de yanlarında ganimet bulunan taifeyle karşılaşmaları onlara kazanç getirecektir. Ancak sonraları Allah onlarla silahlı Kureyşlileri de Bedir’de karşı karşıya getirdi ve bir araya topladı da orada müşriklerin ileri gelenlerinin katledildiği ve Müslümanların gücünün arttığı meşhur savaş meydana geldi. Bu (ayet)te, diken, saplanan oka ve kesen bıçağa benzetilerek, silahlı yerine   ذَاتِ الشَّوْكَةِ  [dikenli]  ifadesinin kullanılması en güzel istiare örneklerindendir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)


وَيُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِر۪ينَۙ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İşin büyüklüğünü göstermek ve hükmün illetini bildirmek için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesinde, ıtnâb ve iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki   يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪  cümlesi, masdar teviliyle  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. الْحَقَّ kelimesi mef!’ulu mutlaktır. 

Aynı üsluptaki  وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi, masdar-ı müevvele  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Veciz ifade kastına matuf  بِكَلِمَاتِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  كَلِمَاتِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.

اللّٰهُ - اَنَّ - لَكُمْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الْحَقَّ - يُحِقَّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kökünü kazımak manasındaki  وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِر۪ينَۙ  sözü helak yoluyla kâfirlerin kökünü kesmekten kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Enfâl Sûresi 8. Ayet

لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَۚ  ٨


Bu, suçlular hoşlanmasa da Allah’ın hakkı ortaya çıkarması ve batılı ortadan kaldırması içindi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِيُحِقَّ ta ki gerçekleştirsin ح ق ق
2 الْحَقَّ hakkı ح ق ق
3 وَيُبْطِلَ ve ortadan kaldırsın ب ط ل
4 الْبَاطِلَ batılı ب ط ل
5 وَلَوْ şayet
6 كَرِهَ istemese (bile) ك ر ه
7 الْمُجْرِمُونَ suçlular ج ر م

لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَۚ

 


لِ  harfi  يُحِقَّ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle mahzuf bir fiile mütealliktir. Takdiri, أمركم بالقتال (Sizin işiniz savaşmaktır.) şeklindedir.

يُحِقَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  الْحَقَّ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. يُبْطِلَ الْبَاطِلَ  cümlesi, atıf harfi وَ ’la  يُحِقَّ  ‘ya matuftur. 

يُبْطِلَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْبَاطِلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  haliyyedir. لَوْ  gayri cazim şart harfidir. كَرِهَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمُجْرِمُونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, لو كره المجرمون القتال فقد أمركم الله به لإحقاق الحقّ  şeklindedir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)  

يُحِقَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حقق ’dir.

يُبْطِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بطل ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الْبَاطِلَ  kelimesi sülâsî mücerredi  بطل  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُجْرِمُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَۚ

Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı, لِيُحِقَّ الْحَقَّ  cümlesi, masdar teviliyle takdiri,  أمركم بالقتال (Size savaşmayı emretti.) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ  cümlesi, masdar cümlesine atıf harfi  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

الْحَقَّ وَ الْبَاطِلَ  kelimeleri mef’ûlu mutlaktır.

لِيُحِقَّ الْحَقَّ  cümlesi ile  يُبْطِلَ الْبَاطِلَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

الْحَقَّ - الْبَاطِلَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لِيُحِقَّ الْحَقَّ  [gerçeğin gerçekliğini…] sözü “Bunu gerçeğin gerçekliğini ve batılın batıllığını ortaya koymak için yaptı; bunu tamamen bu iki şey için yaptı.” şeklinde takdir edilen hazfedilmiş bir fiile bağlıdır. Bunu sadece şu iki şey için yaptı: İslam’ın sabit ve galip kılınması, küfrün ise batıllığının ortaya konulup yavaş yavaş yok edilmesi. “ (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Hal و ’ıyla gelen  وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ  terkibi şart üslubundadır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasındaki  كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ  cümlesi şarttır. 

Cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri  فقد أمركم الله به لإحقاق الحقّ (... Allah hakkı gerçekleştirmek için savaşı emretti.) olan cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مُجْرِمُونَ  ; suçlu demektir.  جرم ; kesip kopardı demektir.  جريم : dalından koparıldığı için kuruyup kötü olan hurma demektir.  مجرم : özünden kopan, haktan ayrılan kişi demektir.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur, öncesinin delaletinden mana anlaşılır.

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Ayetteki muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müminlerin, kuvvetsiz olan kervanı değil de kuvvetli olan orduyu tercih etmelerinin gereğini ve düşmana karşı muzaffer kılınmalarmın hikmetini beyan eder. Bu cümle, bir öncekinin tekrarı değildir; çünkü birincisi, iki irade arasındaki farkı göstermek içindir. Bu sonuncusu ise, bunu gerektiren hikmeti açıklar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hakk'ın “Allah da emirleriyle hakkı açığa vurmayı... diliyordu” ifadesinden sonra “Hakkı payidar etmek için” demesi, sırf bir tekrar değildir.

Çünkü birinci ifadeyle Cenab-ı Hakk'ın bu hadisede vadettiği muzafferiyet ve düşmana üstün gelme gibi hususların sebebi; ikinci ifade ile de Kur'an'ı ve dini güçlendirmek, bu şeriate yardım etmek murad edilmiştir. Çünkü Bedir gününde, müminler tarafından kâfirlerin başına getirilen şey, dinin izzet bulmasına ve kuvvetlenmesine sebep olmuştur. İşte bu sebepten dolayı Cenab-ı Hak, bu ifadenin peşinden, “batılı da iptal edecekti” buyurmuştur. Yani şirki... Bu ifade, din ve iman demek olan “hak” mukabilinde kullanılmış bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
2. ayette imanın artması-eksilmesi söz konusu edilmiştir. Bu artış, nicelik yönünden değil, nitelik yönündendir. Yani inanılan şeylerin sayısında bir değişiklik yoktur ama kişinin bunlara olan inancı zayıf da olabilir, kuvvetli de olabilir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dua bize verilen en güzel hediyelerden. Sınırsız ve bedelsiz. Gönülden geçen dilerimler ya da umarımlardansa, o anda duayla istemek. Belki yeni bir gömlek, bir kitap. Belki sevdiğim biriyle sohbet, belki cennette tanışmak istediklerimin listesi. Ya da belki nefsin, belki şeytanın vesveselerinden doğan korkutucu düşüncelerin saldırdığı an Allah’a sığınmak. 

Her anımda, yaşadığım her şeyin daha ilk adımını atmadan, 

Kötü ya da iyi haberler kulağımdan kalbime ve zihnime ulaşmadan,

Rabbimi hatırlamayı istiyorum Rabbimden. 

İstiyorum ki Hz. Yusuf’un zor anında delilini gösteren Rabbim, baktığım her şeyde, duyduğum her seste bana O’nu hatırlatacak bir iz görmeyi nasip etsin. Ve ben o alameti görüp Rabbimi hatırladığım anda, her şey dursun ve derin bir nefes alsın, dünyalık hiçbir zerre barındırmayan huzurdan, ne çekebiliyorsam çekebileyim. 

Allahım! İman ederim ki: Senin dilemenle olacak olan olmaz, olmayacak denilen de olur hale gelir. Ne geçiyorsa gönlümden ve neye ihtiyacım varsa, dilerimli keşkeli cümlelerle vakit kaybetmeden, kaçıp Sana geleyim ve yalnız Senden isteyeyim.

Allahım! Sana ve Rasulune itaat ettim. Beni; 

 

Senin adın geçtiğinde yüreği titreyenlerden, 

Ayetlerin okunduğunda imanı artanlardan, 

Yalnızca Sana güvenip, Sana dayananlardan,

Namazlarını özenle kılanlardan ve namazı daim olanlardan,

Senin yolunda, Senin rızan için harcayanlardan,

Senin katında değer, mevki ve rızık sahiplerinden,

Ve bağışlananlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji