بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اِنَّ وَلِـِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَۘ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ ١٩٦
Bir önceki âyetin son cümlesinde, Hz. Peygamber’e, putlarda olağan üstü güçler vehmeden müşriklerin bu inançlarının saçmalığını kanıtlamak üzere onlara meydan okuması emredildikten sonra burada da ondan ve onun şahsında bütün müminlerden, Allah’a inanç ve bağlılıklarını “Benim velîm… Allah’tır” sözleriyle ortaya koymaları istenmektedir. Velî kelimesinin kökü olan velâyet kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de –çeşitli mânaları yanında (meselâ bk. Bakara 2/257; Nisâ 4/2, 139-140, 144)– yerine göre hem Allah’ın kuluna dost olmasını, onu sevmesini ve her türlü kötülüklerden esirgemesini hem de kulların Allah’a dost olmalarını ifade etmektedir. Bu âyette ise –biri isim şekliyle, biri fiil kalıbında olmak üzere– her iki anlamda da kullanılmıştır. Yukarıda Allah’tan başka tapılan şeylerin, onlara tapanlara yardım edecek güçte olmadıkları, hatta tamamen âciz nesneler oldukları belirtilmişti; burada ise özellikle velî kelimesi ve aynı kökten gelen “yetevellâ” fiili kullanılarak müminlerin yüce Allah’a olan sevgi ve bağlılıklarıyla O’nun kendisine inanıp bağlanan iyi kullarına (sâlihîn) olan sevgisi, koruyuculuğu ve lutufkârlığı dile getirilmektedir. Buna göre Allah ile müminler arasında sıcak bir ilişki vardır; müminler Allah’a gönülden inanıp bağlanmakta, O’nu dost bilmekte; Allah da onları sevmekte, yollarını aydınlatan kitabı göndermek suretiyle doğru yolu bulup o yolda yürümelerini sağlamaktadır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 646-647
اِنَّ وَلِـِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
وَلِـِّيَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اللّٰهُ lafza-i celâl, اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası نَزَّلَ الْكِتَابَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
نَزَّلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
نَزَّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَتَوَلَّى cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَوَلَّى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الصَّالِح۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
يَتَوَلَّى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الصَّالِح۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ وَلِـِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَۘ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ
Ayet, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. وَلِـِّيَ izafeti اِنَّ ‘nin ismi, lafza-ı celâl haberidir.
اِنَّ ’nin isminin izafetle gelmesi, faydayı çoğaltmak ve veciz ifade kastına matuftur.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayet, kelamın siyakından açıkça anlaşılan aldırmazlığın sebebini bildirir.
Lafza-i celâlin sıfatı konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan نَزَّلَ الْكِتَابَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Sıla cümlesine matuf olan وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
الْكِتَابَ kelimesindeki tarif ahd içindir. Yani kendisine ahd ettiğiniz, işittiğiniz ve karşı koymaktan aciz olduğunuz kitaptır ki o, Kur’an’dır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلِـِّيَ - يَتَوَلَّى kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Sıkıntılı zamanlarımızda bu ayeti hatırlayıp okuyabiliriz.
Allah Teâlâ’nın, Kitab’ı indirmekle vasıflandırılması, ve ayetin deliline ve aldırmazlığın diğer bir sebebine işaret etmek içindir. Sanki şöyle buyurulmuştur:
- Ben size de sizin ortak koştuklarınıza da aldırmam; çünkü benim yegâne velim, o Kitab’ı indiren Allah Teâlâ’dır. O Kitap, O’nun benim velim ve yardımcım olduğunu ve sizin koştuğunuz ortakların, size yardım etmek şöyle dursun, kendi nefislerine bile yardım edemediklerini açıkça ifade ediyor.
Salih kullarına velilik yapmak, onlara yardım etmek ve onları ayetinden yoksun bırakmamak, AllahTeâlâ'nın âdetidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ ١٩٧
Müşriklerin, birtakım nesneleri tanrılık vasıflarıyla niteleyip putlaştırarak bunlardan medet ummalarının ne kadar saçma olduğunu bir kez daha vurgulayan bu iki âyet, Mekke müşrikleri ve din konusunda onlara benzer bir yol izleyen her dönemdeki insanlar için yeni bir uyarı anlamı taşımaktadır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 647
وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَدْعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; تدعونهم متميّزين عن الله şeklindedir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا يَسْتَط۪يعُونَ cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَط۪يعُون fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نَصْرَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَنْفُسَهُمْ amili يَنْصُرُونَ ‘nin mukaddem mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَنْصُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَط۪يعُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki اِنَّ وَلِـِّيَ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tahkir ifade eder.
دُونِه۪ izafeti, gayrının tahkiri içindir. دُون kelimesi غير ’dan daha kapsamlıdır. Hem yanında hem dışında anlamları taşır. غير kelimesinin ise yanında manası yoktur.
دُونِه۪ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah’la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhül Kuran, c. 8, s. 723)
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَكُمْ cümlesi müsneddir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade etmiştir.
نَصْرَكُمْ kelimesinde irsâd sanatı vardır. Bu kelime, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ cümlesi, makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede, takdim-tehir sanatı vardır. اَنْفُسَهُمْ , önemine binaen amili olan يَنْصُرُونَ fiiline takdim edilmiştir.
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَكُمْ cümlesiyle وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
نَصْرَكُمْ - يَنْصُرُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Îrabdan mahalli olan cümleler birbirine atfedilir. Îrab hükmünde, ikinci cümlenin birinciye iştirak etmesi istendiğinde bu atıf yapılır. Ancak aralarında bir münasebet olması gereklidir. Burada لَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ cümlesi; mübteda olan ism-i mevsûlun haberi makamında olan لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَكُمْ cümlesine و ile atfedilmiştir. Çünkü her iki cümle de aynı mübtedanın haberidir. Aralarındaki birleştirici yön de putların tahkiridir. (Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Cenab-ı Hakk’ın reddettiği kimselerin işlerini ıslah etmekle “Sizin, O’nu (Allah’ı) bırakıp taptıklarınızın ise sizin imdadınıza yetişmeye güçleri yetmediği gibi kendilerine bile faydaları dokunmaz.” buyruğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:
Birinci görüş: Bundan maksat, putları böylesi sıfatlarla tavsif etmektir.
Buna göre şayet onlar, “Bu hususlar, önceki ayetlerde de ele alınmıştı; o halde bunları tekrarlamanın faydası nedir?” derlerse biz deriz ki:
Vahidî, bu hususta şöyle demektedir: “Bu vasıflar tekrarlanmıştır; zira önceki ayetlerde bunlar azarlanmak üslubunda zikredilmiştir. Halbuki burada ise kendisine ibadet etmek caiz olanla olmayanın arasını ayırmak için zikredilmiştir. Buna göre sanki ‘ibadete müstehak olanın, salihlerin işlerini üzerine alması gerekir. Halbuki bu putlar böyle değildir. Öyleyse bu putlar ilâh olamazlar.’ denilmek istenmiştir.”
İkinci görüş: Bahsedilen bu haller, Allah'tan başkasına tapan o müşriklerin sıfatlarıdır. Yani kâfirler, Hz. Peygamber ve ashabını tehdit edip duruyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk, “Onlar hiçbir şeye kadir olamazlar. Aksine onlar, cehalet ve ahmaklıkta öylesi bir dereceye varmışlardır ki şayet sen onları hakka davet edecek olsan, onlara aklî ve nakli delillerin en kuvvetlisini izhar edecek olsan, onlar akıllarıyla kesinlikle bu hususu bilip anlayamazlar.” buyurmuştur.
Buna göre şayet, “Müşriklerden bahsedilmedi. Burada bahsedilen putlardır. Binaenaleyh bu söylenen şey nasıl doğru olabilir? denilirse biz deriz ki: Müşriklerden Hakk Teâlâ’nın ‘De ki: Çağırın ortaklarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun.’ buyruğunda bahsedilmişti.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُواۜ وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ ١٩٨
وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُواۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَدْعُوهُمْ şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَى الْهُدٰى car mecruru تَدْعُوهُمْ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
فَ karînesi olmadan gelen لَا يَسْمَعُواۜ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. تَرٰيهُمْ elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. يَنْظُرُونَ cümlesi, تَرٰيهُمْ ‘deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.
يَنْظُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru يَنْظُرُونَ fiiline mütealliktir. وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ cümlesi, يَنْظُرُونَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُبْصِرُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُبْصِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette ilk cümle fiil, ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبْصِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بصر ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُواۜ
Ayet, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasındaki تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى , cümlesi şarttır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan لَا يَسْمَعُوا , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ cümlesi, تَرٰيهُمْ cümlesinin mef’ûlünden haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Hal و ’ıyla gelen وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Zül hal, يَنْظُرُونَ fiilinin failidir.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda, menfi muzari fiil sıygasındaki لَا يُبْصِرُونَ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ cümlesiyle وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَنْظُرُونَ - لَا يُبْصِرُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
يَنْظُرُونَ - يُبْصِرُونَ ve يُبْصِرُونَ - يَسْمَعُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Görmek - düşünmek manasındaki üç fiilin (رأي - نظر - بصر) birarada geçtiği tek ayettir.
Sen görürsün ifadesindeki “sen” zamiri, müşriklerin yerini tuttuğu halde tekil olarak varid olmuştur. Çünkü zamir, hepsinin birden değil, fakat teker teker onların yerini tutar. Bu, onların hepsinin putları aynı anda görmediklerini fakat her birinin ayrı ayrı zamanlarda gördüklerini belirtir. Bir görüşe göre de anılan zamir, Resulullah içindir ve “onları” zamiri de putları, yahut müşrikleri ifade eder.
Bu görüşe göre bu cümle, ilk görüşün aksine sebebin devamı değildir. Yani “Ey Resulüm! Sen, müşrikleri sana bakar görürsün; oysa onlar, seni gerçek halinle göremiyorlar.” demektir.
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ ١٩٩
Yukarıdaki âyetlerde (özellikle 189. âyetten itibaren) tevhid inancı üzerinde durularak –başta Mekke müşrikleri olmak üzere– Allah’ın yarattığı varlık veya nesnelere tanrısal nitelikler yüklemek suretiyle bu yaratıkları Allah’a ortak koşanlar eleştirilip uyarıldıktan sonra bu âyette de ahlâk konusuna geçilmiş ve bütün ilâhî dinlerin üç temel ahlâk kuralına yer verilmiştir:
1. Kolaylık. Sözlükte “bir şeyin en yenisi, en saf olanı, fazlası; kolaylıkla verilebilen, bağışlanabilen” gibi anlamlara gelen âyet metnindeki af kelimesi ahlâk terimi olarak “kötülük ve haksızlık eden, suç veya günah işleyen birini bağışlamak, cezalandırmaktan vazgeçmek” demektir (ayrıca bk. Bakara 2/109). Konumuz olan âyetteki af kelimesine ise tefsirlerde başlıca şu mânalar verilmektedir:
a) İnsan ilişkilerinde kolaylık yolunu seçmek, başkalarını külfet ve meşakkate sokacak tutum ve davranışlardan, beklentilerden uzak kalmak (Zemahşerî, II, 110). Ahlâk terimi olarak az önce zikredilen anlamdan da esasen insanları suç ve hataları sebebiyle cezalandırarak sıkıntıya sokmak yerine onları bağışlayarak rahatlatmak demek olduğuna göre bu anlamdaki af da sonuçta kolaylık mânası taşımaktadır.
b) Malın ihtiyaçtan fazlasını muhtaçlara vermek. Bu anlamı tercih edenler âyetin, daha sonra gelen ve zekâtın farz olduğunu bildiren başka âyetlerle neshedildiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak, diğer birçok müfessir gibi âyeti birinci mânada yorumlayan Fahreddin er-Râzî’ye göre ikinci anlamı tercih etsek bile bundan nesih sonucuna varmak gerekmez; çünkü zekât hakkındaki âyetler malî fedakârlığın asgari miktarıyla alâkalıdır; bu âyette ise zekâtın da üzerinde mal bağışında bulunmak öğütlenmektedir (XV, 95-96; her iki yorumla ilgili rivayetler için bk. Taberî, IX, 153-155).
Başkaları karşısında kolaylaştırıcı olmak, suç ve kusurlarını bağışlayarakonları affedip ceza sıkıntısından kurtarmak gibi başkalarına mal yardımında bulunmak da bir fedâkarlıktır. Bu sebeple âyetteki af kelimesinin her iki anlamda da fedakârlığı içerdiğini ve dolayısıyla burada hem insanlara mal yardımında bulunmanın hem de sertlik yerine yumuşaklık ve kolaylaştırıcılığın, Türkçe’deki anlamıyla affın ve hoşgörünün öğütlendiğini düşünmek daha isabetli olacaktır. Râzî âyetin bu kısmını –ilgili âyetlere göndermeler de yaparak (bk. Âl-i İmrân 3/159; Nahl 16/125)– şöyle açıklar: “Kolaylığı seç buyruğu, malî haklarla ilgili her konuda cimrilikten sıyrılmak, insanlarla güzel ahlâka dayalı ilişkiler kurmak, katılık ve sertlikten uzak durmak, işleri kolaylaştırmak, insanları hak dine çağırırken de ince ve yumuşak bir uslûp kullanmak” (XV, 96).
2. İyiliği emretme. “İyi olan” diye çevirdiğimiz ve Türkçe’de “örf” şeklinde telaffuz edilen urf kelimesi, “bilme, tanıma” mânasındaki irfan kökünden bir terim olup, aynı kökten ma‘rûf kelimesi gibi “iyilik olarak bilinen ve benimsenen şey” anlamında kullanılır (Râgıb elİsfahânî, el-Müfredât, “arf” md.). Râzî de bu terimi, genel bir ifadeyle, “yapılması gerekli olan, yapılması yapılmamasından daha iyi olan her türlü iş” şeklinde açıklamıştır (XV, 96). Buna göre örf kelimesi, sadece yapılması farz olan tutum ve davranışları değil, aynı zamanda mendup olan, dinin özel hükümlerine ve genel amaçlarına ters düşmemek şartıyla aklıselimin ve kamu vicdanının hayırlı ve yararlı görüp âdet haline getirdiği her türlü dinî ve dünyevî konulardaki iyilik ve güzellikleri de içermektedir. Nitekim Taberî de “Allah’ın emrettiği veya mendup saydığı bütün işler örf kapsamına girer. Allah âyette özel bir anlamı tahsis etmemiştir. Doğrusu şudur ki Allah, elçisine –herhangi bir çeşidini ayırmaksızın– genel olarak iyiliği emretme görevini yüklemiştir” diyerek bu hususa işaret etmiştir (IX, 156).
3. Cahillere aldırmamak. Âyetteki cahil kelimesi, bilgisizlikten ziyade saldırganlık, barbarlık, zulüm, haksızlık, küstahlık, inatçılık gibi kötü huylardan oluşan ahlâk bozukluğunu ifade etmektedir (kelimenin bu anlamı için bk. Mâide 5/50; Feth 48/26). Cahillere aldırmamak, onların tuttukları yolun yanlışlığını göstermemek, bozuk inançlarını düzeltme yönünde çaba harcamamak anlamına gelmez; çünkü bu İslâm’ın varlık sebebine ve genel olarak peygamberlerin gönderiliş hikmetlerine aykırıdır. Şu halde cahillere aldırmamanın mânası, insanları hak ve hakikat çizgisine, iyilik ve doğruluk yoluna çağırırken kendini bilmezlerin edep ve ahlâkla bağdaşmayan kötü ve çirkin davranışlarına, küstahça hareketlerine, haksızlıklarına aynıyla karşılık vermemek, bu tür hareketler karşısında öfkeye kapılarak affedici olmaktan, iyiliği emretmekten vazgeçmemek; aksine ısrarla sabırlı, hoşgörülü, kolaylaştırıcı ve bağışlayıcı olmaktır.
Taberî’nin kaydettiği bir rivayete göre bu âyet geldiğinde Resûlullah’ın bir sorusu üzerine Cebrâil, “Rabbin sana kötülük edene senin iyilik etmeni, sana vermeyene senin vermeni ve senden uzak kalıp ilgileri koparanlarla senin dostluk ve akrabalık ilişkini sürdürmeni emrediyor” diyerek âyete örnekleme yoluyla açıklama getirmiştir. Aynı müfessirin de belirttiği gibi her ne kadar yüce Allah bu âyette peygamberine hitap etmişse de esasında bütün kullarını eğitmeyi amaçlamıştır (IX, 156).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 648-650
Riyazus Salihin, 51 Nolu Hadis
Abdullah İbni Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Uyeyne İbni Hısn (Medine’ye) geldi ve yeğeni Hurr İbni Kays’a misafir oldu. Hurr, Hz. Ömer’in danışma meclisi üyelerindendi. Zaten genç olsun yaşlı olsun âlimler (kurrâ), Hz. Ömer’in danışma meclisinde bulunurlardı. Bu sebeple Uyeyne, yeğeni Hurr İbni Kays’a:Yeğenim, senin devlet başkanı yanında önemli bir yerin vardır. Beni kendisiyle görüştür, dedi.
Hurr, Ömer’den izin aldı. Uyeyne Ömer’in yanına girince:
Ey Hattâb oğlu, Allah’a yemin ederim ki, bize fazla bir şey vermiyorsun. Aramızda adâletle de hükmetmiyorsun, dedi.
Ömer hiddetlendi, Uyeyne’ye ceza vermek istedi.
Bunun üzerine Hurr:
Ey Müminlerin emiri, Allah, Peygamberine “Affı seç, iyiliği emret, cahilleri cezalandırmaktan vazgeç!” buyurdu. Benim bu amcam da câhillerdendir, dedi.
Allah’a yemin ederim ki, Hurr bu âyeti okuyunca Ömer, Uyeyne’yi cezalandırmaktan vazgeçti. Zaten Ömer, Allah’ın kitabına son derece bağlı idi.
(Buhârî, Tefsîru sûre (7), 5, İ’tisâm 2)
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ
Fiil cümlesidir. خُذِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. الْعَفْوَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. أْمُرْ fiili, atıf harfi خُذِ ‘ye matuftur.
أْمُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِالْعُرْفِ car mecruru أْمُرْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْرِضْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَنِ الْجَاهِل۪ينَ car mecruru اَعْرِضْ fiiline müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَعْرِضْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عرض ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْجَاهِل۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi جهل olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
خُذِ الْعَفْوَ ibaresi, “müsamaha yolunu tut” anlamında bir deyimdir.
Bu ibarede istiare vardır. Hissi şeylere mahsus olan tutmak fiili affetmeye isnad edilmiş, böylece manevî olan affetmek, somut bir şeye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
الْعَفْوَ kelimesi, bir şeyin yenisi, fazlası ve en temiz olanı anlamına geldiği gibi kolaylık ve bağışlama manasına da gelir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
الْعَفْوَ ‘deki tarif, cins içindir. İstiğrak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üslupta gelen وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ ve وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ cümleleri atıf harfi وَ ’la خُذِ الْعَفْوَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayette insicam sanatı vardır, yani kelimelerinde müthiş bir uyum vardır. Araplar bu ayetin akışına, kolaylığına hayran olmuşlardır. Kalplere tesir eder. Bir derecelendirme vardır.
الْجَاهِل۪ينَ kelimesi burada duygularına kapılarak fevri hareket etmek anlamındadır.
Ayetteki emir irşad manasındadır. Emir, doğru yolu göstermek ve nasihat amacıyla gelebilir.
الْجَاهِل۪ينَ - بِالْعُرْفِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
الْعُرْفِ ‘deki tarif, الْعَفْوَ ‘deki gibi istiğrak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الأخْذُ hakikatte faydalanmak veya zarar vermek için bir şeyi almak demektir. أخَذْتُ العَدُوَّ مِن تَلابِيبِهِ (Düşmanı yakasından yakaladım.) sözünde olduğu gibi. Esir için de أخِيذٌ denir. Esir alınan kavim için أُخِذُوا denir. Burada ise mecazi manada kullanılmış, bir vasıf ve fiile bürünmek manasında müstear olmuştur. İsteseydi ona bürünürdü manasındadır. Bu bürünmek ve bu bürünmeyi başka bir şeye bürünmeye tercih etmek; bir çok eşya arasından birini almaya benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet-i kerimede bütün güzel huylar toplanmıştır. Çünkü af kelimesi; araya kopukluk girmiş her şeyi birleştirmek, zalimlerden yüz çevirmek, vermeye engel olanlara vermek, kötülüğe iyilikle muamele etmek, her işte yumuşak-hoşgörülü olmak; örfü emretmek, sıla-i rahim yapmak, dili gıybetten ve yalandan korumak, gözü her türlü haramdan korumak, her türlü çirkinliklerden uzak durmak, Allah Teâlâ’nın istediği şeyleri yerine getirmek; cahillerden yüz çevirmek ise sabır, yumuşak başlılık ve öfkeye hakim olmak manalarını taşır. İşte böylece az sözle çok mana ifade edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
الجَهْلُ kelimesi burada الحِلْمِ ve الرُّشْدِ kelimelerinin zıttıdır. الجَهْلُ kelimesinin kullanımı İslam öncesi için kullanımı çok meşhurdur. الْجَاهِل۪ينَ kelimesi ile tüm akılsızlar kastedilmiştir. Çünkü الْجَاهِل۪ينَ kelimesindeki marifelik istiğrak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٢٠٠
Bir önceki âyette Hz. Peygamber’e (onun şahsında ümmetine), insanlarla ilişkilerinde kolaylık göstermeye, affedici ve hoşgörülü olmaya dayalı bir tutum sergilemesi emredildikten sonra burada da eğer Hz. Peygamber (dolayısıyla herhangi bir mümin), kendini bilmezlerin uygunsuz davranışları karşısında öfkeye kapılıp bu ince tutumunu terkederek sertleşmesine, cahillerin kötülüklerine kötülükle karşılık vermesine yol açacak bir kışkırtma duygusuna kapılırsa, bunun şeytandan gelen bir fitleme olduğunu bilerek şeytana kapılmaktan Allah’a sığınması, bu fitlemeye aldırmayıp sabırlı, affedici ve hoşgörülü olmaya devam etmesi gerektiği bildirilmekte; nitekim takvâ sahiplerinin de böyle yaptıkları yani içlerine şeytandan kaynaklanan kötü, zararlı ve yıkıcı bir duygu veya düşünce doğduğunda hemen zihnî melekelerini harekete geçirerek doğru olanı bulma yolunda düşünüp taşındıkları; Allah’ın böyle durumlar karşısında nasıl davranmak gerektiğine dair uyarılarını, irşadlarını hatırlayarak basîretli yaklaşımlarıyla gerçeği, doğru ve isabetli tutumun ne olduğunu görüp ona göre hareket ettikleri ifade buyurulmaktadır. Şu halde Kur’ân-ı Kerîm’in “en yüksek şeref ve değer” kabul ettiği (Hucurât49/13) takvâ erdemine sahip olmanın şartlarından biri de kötülüğe kötülükle cevap vermemek, cahillerin seviyesine düşmemek, aksine olabildiğince kolaylık, özveri, barış ve uzlaşmadan yana olmaktır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 651
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ
اِمَّا lafzında, şart harfi olan إنْ harfi, مَّا ’ya idgam edilmiştir. مَّا , zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki نَّ ‘ da fiili tekid etmektedir.
يَنْزَغَنَّكَ şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الشَّيْطَانِ car mecruru يَنْزَغَنَّكَ fiiline mütealliktir. نَزْغ fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اسْتَعِذْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِاللّٰهِ car mecruru اسْتَعِذْ fiiline mütealliktir.
اِمَّا daki إنْ şartıyyedir, مَّا ise ona tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki fiilin sonuna tekid نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, İsra Suresi, 23)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
اسْتَعِذْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi عوذ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَم۪يعٌ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ
Şart üslubunda gelen ayet atıf harfi وَ ’la önceki ayeteki خُذِ الْعَفْوَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِمَّا , şart harfi إنْ ve tekid ifade eden zaid ما ’dan oluşmuştur.
Şart cümlesi olan اِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Fiil nun-i sakile ile tekid edilmiştir.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
اِمَّا daki إنْ şartıyyedir, مَّا ise ona tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki fiilin sonuna tekid نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, İsra Suresi, 23)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنَ الشَّيْطَانِ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Fail olan نَزْغٌ ‘daki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder.
يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ ifadesinde istiare vardır. Şeytanın insanı kötü şeylere yönlendirerek kışkırtması, iğne sokmaya benzetilmiştir.
يَنْزَغَنَّكَ fiilinin faili olan نَزْغٌ , masdar vezninde gelerek bütün türlere işaret etmiştir. Masdarlar mübalağa ifade eder.
يَنْزَغَنَّكَ - نَزْغٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karînesiyle gelen فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ , cevap cümlesidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
نزَغَ ; cilde iğne sokmak demektir. Bir işi bozmak için yapılan girişim için kullanılır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
Burada vesvese yerine kasten نْزَغَ kelimesi tercih edilmiştir. Çünkü نَزْغٌ , lügatta “dürtmek, sancı vermek, itmek, kovmak”tır. Dil alimleri نَزْغٌ ‘nın, şeytanın kalpteki dürtüsü ve vesvesesi olduğunu söylemişlerdir. Burada “vesvese” yerine نَزْغٌ kelimesinin tercih edilmesi, kuvvetine işaret içindir. Fiilin faili olarak نَزْغٌ , yani masdarın gelmesi mecaz-ı aklî yoluyladır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 2, s.158)
Bu ayetteki نَزْغٌ kelimesi ism-i fail manasında olup, adeta, جَدَّ جِدُّهُ (gayreti gayrete geldi) denilmesi gibidir. Yahut da bu ifadeyle, şeytanı masdar ile niteleme manası düşünülerek, ism-i fail kastedilmiştir. Kısaca, ayetin maksadı, “Şeytan seni, kötülükleri en güzel yolla savuşturmaya dair meşru kılınan yoldan alıkoyarsa, onun şerrinden Allah’a sığın, işine devam et, sakın ha, ona itaat edip onun sözünü dinleme” şeklindedir. Allah en iyisini bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb, Fussilet/36)
Burada şeytanın vesvesesi ve insanları masiyetlere teşvik etmesi; cilde iğne ve benzeri şeyleri sokmak manasına gelen نزَغَ ‘ya benzetilmiştir. Güzel bir istiaredir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Ayetin son cümlesi ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri anlamı pekiştirmek ve kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah’ın سَم۪يعٌ ve عَل۪يمٌ sıfatlarının nekre gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
سَم۪يعٌ ve عَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eder. Çünkü bunlar mübalağa kalıplarındandır.
Ayetin hitabı Efendimize olduğu için muktezâ-i zâhirin hilafına, kelamdan bileni bilmeyen yerine koymaktır.
Ayetlerin sonunda gelen esma-i hüsna bazen harf-i tarifle bazen de tenvinle gelir.
Nekre gelişi tazime, elif-lam’lı gelişi de kemalata delalet eder. Burada nekre gelmiştir. Onun işitici ve bilici oluşunun bir şeref olduğunu ifade etmiştir.
Bu ayrımlar ayetin bağlamı ile alakalıdır. Yoksa elbette hepsinde kemalat anlamı ve tazim vardır.
Son cümlede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; Allah işiten ve bilendir. Melzûm; halini bilip sana yardım edecektir.
Tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Böyle birlikte ifadeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ cümlesi şeytandan Allah’a sığınma emrinin illeti olarak gelmiştir. اِنَّ ; şanı olan inkâr veya şüpheyi def için değil de başka bir yerde geldiğinde bu şekilde gelir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ ٢٠١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | اتَّقَوْا | (Allah’tan) korkanlar |
|
| 4 | إِذَا | zaman |
|
| 5 | مَسَّهُمْ | kendilerine dokunduğu |
|
| 6 | طَائِفٌ | bir vesvese |
|
| 7 | مِنَ | -dan |
|
| 8 | الشَّيْطَانِ | şeytan- |
|
| 9 | تَذَكَّرُوا | düşünürler |
|
| 10 | فَإِذَا | ve o zaman |
|
| 11 | هُمْ | onlar |
|
| 12 | مُبْصِرُونَ | (gerçeği) görürler |
|
اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّقَوْا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اتَّقَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. مَسَّهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَسَّهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. طَٓائِفٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الشَّيْطَانِ car mecruru طَٓائِفٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Şartın cevabı تَذَكَّرُوا ‘dur.
تَذَكَّرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şart fiili ve cevabı اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا mufacee harfidir. اِذَا , isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُبْصِرُونَ haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
تَذَكَّرُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
طَٓائِفٌ kelimesi sülâsî mücerredi طوف olan fiilin ism-i failidir.
مُبْصِرُونَ kelimesi, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsûl, اِنَّ ’nin ismi, şart ve cevap cümlesi haberdir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında bu kişilere tazim ifade eder.
Müsnedün ileyh makamındaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اتَّقَوْا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اتَّقَوْا fiilinin kökü وقى ’dır. Vikaye, bir şeyi, onu rahatsız edecek ve ona zarar verecek şeylerden korumak demektir. Takva da insanın kendi canını korkulan şeylerden sakındırmasıdır. Gerçek anlamı budur. Bunun yanında bazen korku ve takva birbirinin yerine kullanılır. Şeriat terminolojisinde takva, insanın kendisini günahlardan sakındırması anlamında kullanılmıştır. Bu da sakıncalı olan şeylerin terk edilmesi ile gerçekleşir. Gerçek anlamda tamamlanması da bir takım helalleri terk etmeyi gerektirir.
Şart üslubunda gelen terkipte اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. اِذَا ‘nın muzafun ileyhi ve şart cümlesi olan مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ cümlesinde istiare vardır. Şeytanın, insanın aklını çelmesi, bir şeyin dokunularak etkilenmesine benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
مَسَّ kelimesi, aslında elini bir cisim üzerine koymaktır. İsabet veya hafif bir isabet için müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَسَّ fiili azlık, طَٓائِفٌ kelimesindeki nekrelik, herhangi bir manası ifade eder.
Ufak bir vesvese durumunda bile Allah’a sığınmaya teşvik vardır.
Ayette geçen طَٓائِفٌ kelimesi ism-i fail olup ya, bir şeyin etrafında dönüp dolaştı, anlamındaki طاف - يطوف fiilinden türemiştir. Buna göre sanki vesvese onun etrafında dönüp dolaşır. Ya da insanın başına bir şey gelmek, arız olmak anlamındaki طاف - يطيف fiilinden türemiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi تَذَكَّرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الشَّيْطَانِ ‘deki marifeliğin cins için olması da ahd için olması da caizdir. Bununla askerlerinin ve ona tabi olanların vesvese vermeleri itibarıyla iblis kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin fasılası olan فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ , cevap cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Mufacee harfinin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
اِذَا ; müfacee harfidir. İsim cümlesine dahil olduğunda aniden olan, beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları olur.
فَاِذَا tabiri, düşününce hemen gerçeği gördüklerini ifade eder.
Dalalet manası için müstear olan العَمى kelimesinin zıddı olan الإبْصارُ kelimesi de ihtida için müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الإبْصارَ ‘ın yani hidayetin onlarda bundan önce de sabit olduğuna delalet etmek için fiil değil ism-i fail gelmiştir. Bu teceddüt eden bir şey değildir. Bunun için onlar hakkındaki bu haber devam ve sübuta delalet eden isim cümlesiyle gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin sonu başka ayetlerle birlikte ونَ harfleriyle bittiği için lüzûm mâ lâ yelzem sanatı vardır. Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ ٢٠٢
“Dostlar” diye çevirdiğimiz âyet metnindeki ihvân kelimesinin tekili olan ah kelimesi sözlükte “kardeş” mânasına gelmekle birlikte mecazi olarak “arkadaş, dost, insanın sevip saydığı, aynı dünya görüşünü, aynı inanç ve değerleri paylaştığı kişi” anlamını da ifade eder. Kelime Kur’ân-ı Kerîm’de (Hucurât 49/10, 12), hadislerde (Buhârî, “Îmân”, 22, “Mezâlîm”, 3; Müslim, “Eymân”, 38, 40, “Birr”, 32; Tirmizî, “Birr”, 29) ve diğer İslâmî kaynaklarda bu mânasıyla yani müslümanlar arasındaki inanç ve ideal birliğinden doğan sevgi ve kaynaşmayı ifade etmek için geniş olarak kullanıldığı gibi –konumuz olan âyette görüldüğü üzere– şeytan ile inkârcılar arasındaki ve inkârcıların kendi aralarındaki birlik ve yakınlığı ifade etmek için de kullanılmıştır.
Tefsirlerde âyetin değişik şekillerde yorumlandığı görülmektedir. Taberî’nin, diğer müfessirlerce de geniş ölçüde benimsenmiş olan yorumu şöyledir: “İnkârcılara gelince, dostları olan şeytanlar onları azgınlığa sürükler; azgınlıklarını daha da arttırırlar ve artık –içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda hemen düşünüp gerçeği gören takvâ sahiplerinin aksine– bu günahkârlar (azgınlık yapmakta) kusur etmez, bundan geri durmazlar.” Aynı müfessire göre bu suretle Allah Teâlâ bize şu hakikati bildirmektedir: Müminler topluluğu ve takvâ ehli, şeytan kendilerine kötülük işletmek istediğinde yaptıklarının doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde düşünürler, Allah’ın azametini ve cezalandırmasını hatırlarlar, Allah’a olan saygıları kendilerini O’na âsi olmaktan korur, hasbelbeşer işledikleri hataların affı için Allah’a sığınıp tövbe etmeye yöneltir. (199. âyette kendilerinden “cahiller” diye söz edilen) müşrikler ve inkârcılar topluluğuna gelince, onlar bir defa Allah’a âsi olmaya başlayınca şeytanlar onların günahkârlık, bozgunculuk ve azgınlık eğilimlerini daha da güçlendirir; hevâ ve hevesleri akıl ve basîretlerine baskın geldiği için artık ne Allah korkusu ne âhiret kaygısı azgınlıkta ısrar edip günahlarını daha da çoğaltmaktan onları alıkoyar (IX, 159).
Âyetin “Bir daha da yakalarını bırakmazlar” diye çevirdiğimiz bölümüne, “O isyankârlar artık bir daha azgınlık ve günahkârlıktan geri durmazlar” veya “Şeytanlar onları azgınlığa, günaha sürüklemeye devam ederler” şeklinde değişik mânalar verilmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 651-652
وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِخْوَانُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَمُدُّونَهُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَمُدُّونَهُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْغَيِّ car mecruru يَمُدُّونَهُمْ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُقْصِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُقْصِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi قصر ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayettteki اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan اِخْوَانُهُمْ , az sözle çok anlam ifade etmek için izafetle marife olmuştur. Bu izafet, muzâfı tahkir ifade eder.
يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ cümlesi, müsneddir. Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فِي الْغَيِّ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْغَيِّ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْغَيِّ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak şeytanın kardeşlerinin, insan, günah , suç ve sapkınlığa sürüklemelerini etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ cümlesi tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle haber cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَمُدُّونَهُمْ - لَا يُقْصِرُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Şayet, “Neden şeytan tekil olduğu halde اِخْوَانُهُمْ (kardeşleri) kelimesinde zamir çoğul olarak kullanılmış?” dersen şöyle derim: Tıpkı [onların velileri tāğuttur] (Bakara Suresi, 257) ifadesinde olduğu gibi “şeytan”la cins anlamı kastedilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِاٰيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَاۜ قُلْ اِنَّـمَٓا اَتَّبِـعُ مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبّ۪يۚ هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٢٠٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | zaman |
|
| 2 | لَمْ |
|
|
| 3 | تَأْتِهِمْ | onlara getirmediğin |
|
| 4 | بِايَةٍ | bir ayet |
|
| 5 | قَالُوا | derler |
|
| 6 | لَوْلَا | keşke |
|
| 7 | اجْتَبَيْتَهَا | bunu da derleseydin ya |
|
| 8 | قُلْ | de ki |
|
| 9 | إِنَّمَا | ben ancak |
|
| 10 | أَتَّبِعُ | uyuyorum |
|
| 11 | مَا | şeye |
|
| 12 | يُوحَىٰ | vahyolunana |
|
| 13 | إِلَيَّ | bana |
|
| 14 | مِنْ | -den |
|
| 15 | رَبِّي | Rabbim- |
|
| 16 | هَٰذَا | bu (Kur’an) |
|
| 17 | بَصَائِرُ | basiretlerdir |
|
| 18 | مِنْ | -den |
|
| 19 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 20 | وَهُدًى | ve yol göstericidir |
|
| 21 | وَرَحْمَةٌ | ve rahmettir |
|
| 22 | لِقَوْمٍ | bir toplum için |
|
| 23 | يُؤْمِنُونَ | inanan |
|
Önceki âyette işaret buyurulan müşriklerin azgınlıklarına, bozgunculuk ve küstahlıklarına bir örnek olmak üzere burada onların, peygamberliğini kanıtlamak üzere Resûlullah’ın zaman zaman gösterdiği mûcizeler karşısındaki inkârcı ve alaycı tavırları hatırlatılmaktadır. Onlar, gerçekten Hz. Muhammed’in hak peygamber olup olmadığını anlamak için değil, tamamen ciddiyetten uzak olarak sırf onu rahatsız etmek, huzurunu bozmak, zor durumda bırakmak ve insanlar karşısında küçük düşürmek gibi kötü niyete dayalı sebeplerle ondan mûcize göstermesini isterlerdi; Hz. Peygamber bu isteği yerine getiremeyeceğini belirtince de “Onu da derleyip toplasaydın ya (bir şeyler uydursaydın ya!)” gibi mûcizelerin düzmece olduğunu ima eden alaycı sözler sarfederlerdi. Bu küstahça tavra karşılık, “Cahillere aldırma!” buyruğu gereğince Resûlullah’ın–onların seviyesine düşmeden, olgun bir tavırla– “Ben sadece rabbim den bana vahyedilene uyarım…” şeklinde cevap vermesi istenmiş ve bu suretle asıl güç ve yetkinin Allah’a ait olduğu, peygamberin de O’nun hükümlerine bağlı bulunduğu, her kulun yapması gereken şeyi onun da yaptığı yani Allah’tan kendisine indirilen vahye (Kur’an’a, O’nun buyruk ve yasaklarına) uyduğu belirtilmiştir. Çünkü mûcize, peygamberin istediği zaman sergileyeceği bir mârifeti değil, şartlara göre peygamberleri aracılığıyla bizzat Allah Teâlâ’nın gerçekleştirmiş olduğu bir olaydır. Aynı şekilde peygamberin görevi de mûcize icat etmek değil, Allah’ın kitabına uymak, hayatını ondaki hükümlere göre düzenlemektir.
Kuşkusuz hissî (duyulara hitap eden) mûcizelerin, onları sergileyenlerin peygamberliğini kanıtlamak bakımından dinler tarihinde önemli bir yeri ve etkinliği olmuşsa da konumuz olan âyet-i kerîmeye göre insanların asıl muhtaç oldukları ve dolayısıyla asıl ilgilenmeleri gereken şey, bu mûcizelerden ziyade kalbe ve akla hitap eden, dolayısıyla Hz. Muhammed’in en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Nitekim bu gerçeğe işaret etmek üzere “İşte bu Kur’an, rabbinizden gelen kanıtlardır, inanan bir topluluk için hidayettir, rahmettir” buyurulması son derece anlamlıdır.
Âyetin metninde Kur’ân-ı Kerîm’in “basâir, hüdâ ve rahmet” şeklinde üç özelliği sıralanmakta; böylece Kur’ân-ı Kerîm’in, insanoğlunun üç büyük arayışına, ihtiyacına cevap verdiğine işaret edilmektedir. “Kanıtlar”diye çevirdiğimiz besâir kelimesinin tekili olan basîret, genellikle “gerçeğin ortaya çıkmasını, açıklığa kavuşmasını sağlayan şey, bilgi, kesinlik, delil, kanıt” şeklinde açıklanmaktadır. Hüdâ “hidayet, doğru yol, kurtuluş yolu”, rahmet ise “acıma, şefkat gösterme, merhamet etme” anlamı yanında “iyilik, nimet” ve daha genel olarak “mutluluk veren şey” mânasına da gelir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “bsr”, “rhm”, “hdy” md.; İbn Âşûr, IX, 238). Şu halde Kur’ân-ı Kerîm bir yandan insanların din ve dünya hayatlarıyla ilgili olarak doğru bilgiler ihtiva etmekte, bu hususta gerçeklerin kesin kanıtlarını içermekte, aklı aydınlatmakta, itikadı düzeltmekte, doğru yolu göstermekte; diğer yandan hem bireye hem de topluma yön vermekte, hidayet ve kurtuluş sağlamakta; nihayet bireyleri ve toplumları gerçek hayra, nimete ve mutluluğa götürmektedir. Âyetin sonunda Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği bu imkânlardan ancak inananlar kesiminin yararlanabileceğine işaret edilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 652-653
وَاِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِاٰيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَاۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. لَمْ تَأْتِهِمْ بِاٰيَةٍ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَأْتِهِمْ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاٰيَةٍ car mecruru تَأْتِهِمْ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı قَالُوا ‘dur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l - kavli, لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا ‘dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani: “değil mi?” manasındadır.
اجْتَبَيْتَهَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْلاَ ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
اجْتَبَيْتَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جبي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قُلْ اِنَّـمَٓا اَتَّبِـعُ مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبّ۪يۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
اِنَّـمَٓا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اَنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اَنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
اَتَّبِـعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُوحٰٓى اِلَيَّ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُوحٰٓى mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيَّ car mecruru يُوحٰٓى fiiline mütealliktir. مِنْ رَبّ۪ي car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَّبِـعُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ‘dır.
يُوحٰٓى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi وحي’ dir.
İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. بَصَٓائِرُ haber olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بَصَٓائِرُ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
هُدًى atıf harfi وَ ’la بَصَٓائِرُ ‘e matuf olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. رَحْمَةٌ atıf harfi وَ ile بَصَٓائِرُ ‘e matuftur. لِقَوْمٍ car mecruru رَحْمَةٌ ‘e mütealliktir. يُؤْمِنُونَ cümlesi, قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi أمن ’ dır.
وَاِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِاٰيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَاۜ
Şart üslubundaki terkip وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan لَمْ تَأْتِهِمْ بِاٰيَةٍ , menfi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
بِاٰيَةٍ ’deki nekrelik muayyen olmayan cins ve tazim ifade eder.
Geldi manasındaki آتِي fiili, بِ harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Burada إنْ değil, اِذَا buyurulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَاۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُوا fiilinin kâfirlerin sözlerinden oluşan mekulü’l kavli لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَوْلَٓا tahdid (تحضيض ) harfi, هلّا manasındadır. Tevbih manasına gelmiştir. Bu tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.
لَوْلَا burada, “değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Ama bunun peşinden isim geldiğinde bu manaya gelmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ اِنَّـمَٓا اَتَّبِـعُ مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبّ۪يۚ هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّـمَٓا اَتَّبِـعُ مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبّ۪يۚ cümlesi, kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَتَّبِـعُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sıla cümlesi يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبّ۪ي , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İki tekid hükmündeki kasr, fiil ve mef’ûl arasındadır. اَتَّبِـعُ , maksur/sıfat, مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبّ۪يۚ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir.
اِنَّمَا edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatab konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُوحٰٓى fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ي izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimizin tazim teşrif ve Allah’ın rububiyet sıfatına dikkat çekme kastına işaret eder.
Mekulü’l-l kavle dahil olan هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هٰذَا mübteda, بَصَٓائِرُ haberdir. Müsnedün ileyhin işaret ismi هٰذَا ile marife olması, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak önemini belirtip tazim ifade etmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ifade eden هٰذَا ile ayetlere işaret edilerek ayetler gözle görülen maddi bir şeye benzetilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi, aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi’; her ikisinde de vücûdun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
هٰذَا بَصَٓائِرُ ile Kur’an’a işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بَصائِرُ kelimesi ‘bir şeyi aklen, hakikatıyla idrak etmek’ demektir. بَصِيرَةٍ kelimesinin çoğuludur. Bu idrak gözle görmeye benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Casiye/20)
رَبِّكُمْ şeklinde Rab isminin onlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
Hz. Peygamberin sözlerinde, رَبّ۪ي ifadesinden sonra رَبِّكُمْ ’daki muhatap zamirine iltifat vardır. “İnanan bir kavim için” sözlerinde de gaib zamire iltifat edilmiştir.
مِنْ رَبِّكُم sözü müminler için teşvik, kâfirler için korkutmadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هُدًى ve رَحْمَةٌ , tezâyüf nedeniyle müsned olan بَصَٓائِرُ ‘ya atfedilmiştir.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru, بَصَٓائِرُ ‘nun mahzuf sıfatına, لِقَوْمٍ ise رَحْمَةٌ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ رَبِّكُمْ , ihtimam için هُدًى ve رَحْمَةٌ kelimelerine takdim edilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُؤْمِنُونَ cümlesi, لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. لِقَوْمٍ ‘in nekreliği tazim içindir.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُدًى ve رَحْمَةٌ kelimelerindeki nekrelik ise tazim ve kesret ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
هُدًى kelimesi masdardır ve hidayete erdirir yani ism-i fail manasındadır. Hidayet Manası çok yoğun olduğu için masdarla ifade edilmiştir. Böylece adeta hidayetin kaynağı olmuştur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 6, S. 197)
Ebüssuûd; Rab isminin onlara ait olan zamire muzâf olmasının; O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber verdiği gibi, sapkınlıklarında ne kadar ileri gittiklerine de işaret ettiğini söylemiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 4, s. 42)
رَبّ۪ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
بَصَٓائِرُ - هُدًى - رَحْمَةٌ - يُؤْمِنُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ ibaresinde teşbih-i beliğ vardır. Teşbih edatı ve vech-i şebeh hazfedilmiştir. Bazı alimler bunun mecaz-ı mürsel kabilinden olduğu görüşündedir. Zira sebebin ismi verilmiştir. Kur’an akılların aydınlanmasına sebep olduğundan basiret ismi ile anılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Kur’an’ın kalpler için basiret olması bütün insanlar içindir ve bütün insanların aleyhine hüccettir.
Hidayet ve rahmet olması ise yalnız müminlere mahsustur. Çünkü Kur’an’ın nurlarından faydalananlar ve hayırlısını ganimet gibi toplayanlar yalnız müminlerdir.
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ٢٠٤
Yukarıda Kur’an’ın insanlık için hangi bakımlardan ve ne kadar büyük bir değer ifade ettiği belirtildikten sonra burada da özetle kelâmullahı dinlemenin edep ve erkânı gösterilmektedir. Buna göre Kur’an okunduğu sırada müslüman ona ilgisiz kalmayacak, kulak verip dikkat kesilecek, saygıyla ve ilgiyle dinleyecektir; çünkü o, her şeyden önce Allah’ın sözüdür, onda konuşan Allah’tır. Bu sebeple Kur’an’a kulak vermemek Allah’ın konuşmasına kulak vermemek ve dolayısıyla bir bakıma Allah’a karşı edepsizlikte bulunmak anlamına gelir. Ayrıca anlamları üzerine düşünüp kavrayabilmek ve sonuçta rahmet ve bereketinden yararlanabilmek için de onu yoğun bir dikkatle dinlemek gerekmektedir. İbn Âşûr’un da işaret ettiği gibi (IX, 239) “… onu dinleyin ve sessiz durun” buyruğu, beden kulaklarıyla Kur’an’ı dinlemeyi, tilâvet sırasında konuşmamayı, başka şeylerle ilgilenmemeyi ifade ettiği gibi mecazî mânada “Kur’an’ı dinlemek” aynı zamanda “onun buyruklarına uyup yasaklarından kaçınmak” anlamına da gelir. En iyisi, âyetin hem hakiki hem de mecazi anlamda Kur’an’a kulak vermeyi emrettiğini kabul ederek, Kur’an okunurken başka şeylerle ilgilenmeden onu saygıyla ve dikkatle dinlemek, bununla da yetinmeyip buyruklarını yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. İşte bu sayede Kur’ân-ı Kerîm’in –bir önceki âyette işaret edilen– “rahmet” özelliğinin de hayatımıza yansıyacağı, dünyamızı ve âhiretimizi güzelleştireceği âyetin sonunda ifade edilmektedir. Müslüman, Kur’ân-ı Kerîm’i beden kulağı ile dinlemek, Allah’a ve O’nun kelâmına saygı göstermekle Allah kelâmı karşısında takınmış olduğu bu edepli ve ahlâklı tavrının sevabını kazanacak, O’nun tarafından ödüllendirilecek; Kur’an’ı can kulağıyla dinlediği gibi kalp ve aklı ile de dinlemek suretiyle onun içeriği üzerinde düşünerek kalbini ve aklını aydınlatacak, imanına güç katacak, yanlışlarını düzeltecek, doğrularını arttıracaktır; böylece bu ve buna benzer kazanımlarıyla âyetin sonunda ifade buyurulan rahmet ve merhamete ulaşmış olacaktır.
Bu âyetten dolaylı olarak çıkarılması gereken bir ders de şudur: Çarşı, pazar, sokak, kahvehane, lokanta gibi uygun olmayan ortamlarda, pratikte Kur’an’ı dinlemenin mümkün olmadığı yerlerde açıktan Kur’an okumak veya –dışarıda namaz kılanlar bulunması gibi bir zaruret olmadıkça– camilerde okunan Kur’an sesini cami dışına vermek doğru değildir; böyle durumlarda insanların durup Kur’an’ı dinlemeleri çeşitli yönlerden sıkıntıya yol açacağı için Kur’an okuyacak kimse, insanların onu dinleyebilecekleri yerlerde ve şartlarda okumalı ve böylece Kur’ân-ı Kerîm’e saygısızlık görünümü veren davranışların sergilenmesine sebep olmaktan sakınmalıdır.
Hz. Peygamber döneminde inkârcıların elebaşıları halka, “Bu Kur’an’a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız” (Fussılet 41/26) diyerek Allah’a, O’nun kitabına ve peygamberine karşı düşmanlık ve saygısızlıklarını sergiliyorlardı. Aynı yerde “Allah’ın düşmanları” olarak nitelenen bu inkârcıların şiddetli bir azapla cezalandırılacakları bildirilmektedir. Konumuz olan âyette ise –Allah’ın kelâmını susturmaya, tesirini önlemeye, sesini boğmaya kalkışan, bu yüzden de “Allah’ın düşmanları” olarak nitelenmek suretiyle alçaltılan o inkârcıların yaptıklarının tam aksine– müslümanların da onu dinleyerek saygı ve bağlılıklarını göstermeleri ve sonuçta ilâhî rahmete liyakat kazanmaları gerektiği ifade buyurulmaktadır. Nitekim Kurtubî’nin kaydettiği bir rivayette bu âyet, Fussılet sûresinin anılan âyetinden sonra ve müşrik elebaşılarının orada bildirilen çağrılarına cevap olarak inmiştir (VII, 337-338).
Bu âyetten Kur’ân-ı Kerîm okunurken müslümanların konuşmayı bırakıp onu dinlemeleri istenmekle birlikte bunun farz olup olmadığı, farz olması durumunda da bu hükmün mutlak olup olmadığı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basrî’ye dayandırılan bir görüşe göre Kur’an okunduğunda onu dinlemek her zaman farzdır; Mâlikîler ise âyetin farziyet değil tavsiye (nedb) anlamı taşıdığını ileri sürmüşlerdir. Ancak âlimlerin çoğunluğu bu âyetin sadece Hz. Peygamber Kur’an okuduğunda onu dinlemeyi ve buna ek olarak –diğer zamanlarda değil– sadece namaz ve hutbe esnasında imamın ve hatibin okuduklarını dinlemeyi farz kıldığını belirtmişlerdir. Hanbelî ve Hanefî âlimleri, cemaatla namaz esnasında imam açıktan veya gizli olarak Kur’an okurken cemaatin okumamaları gerektiği yönündeki hükmü bu âyete dayandırmışlardır (bu husustaki rivayetler için bk. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, II, 827-828; Reşîd Rızâ, IX, 508-509).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 654-655
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
وَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vukû bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قُرِئَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قُرِئَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْقُرْاٰنُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıtadır.
اسْتَمِعُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru اسْتَمِعُوا fiiline mütealliktir. اَنْصِتُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la cevab cümlesine matuftur.
اَنْصِتُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُرْحَمُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تُرْحَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَمِعُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سمع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَنْصِتُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نصت ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan قُرِئَ الْقُرْاٰنُ cümlesi, şarttır. Mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Kur’an isminin zikredilmesi ile izmar makamından izhar makamına dönülmüştür. Çünkü Kur’an, öncesinde işaret ismiyle zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ , karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاسْتَمِعُوا لَهُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi emir üslubuna gelmiş olmasına rağmen gerçek manada emir kastı taşımamaktadır. İbaha anlamı taşıyan cümle vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, talebî inşâî isnaddır.
قُرِئَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
قُرِئَ - الْقُرْاٰنُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قُرِئَ - الْقُرْاٰنُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَاسْتَمِعُوا - اَنْصِتُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
اسْتَمِع ; kulak kesilmek demektir. Kur’an’ı önce zahiren dinlemek, sonra emir ve yasaklarına uymak için anlamak gerekir, sahabe de böyle yapmıştır.
Ayeti kerimenin zahiri namazda olsun, namazın haricinde olsun Kur’an okunurken dinlemenin farz olduğunu gösterir.
Namazın haricinde okunan Kur’an’ı susup dinlemek alimlerin cumhuruna göre müstehaptır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayetteki اَنْصِتُوا emri gerçek manasının dışında nedb için kullanılmıştır. Ayetin sonundaki لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ cümlesi emrin gerçek manası dışında nedb için kullanıldığına işaret eder. (Elif Yavuz, Belâgat İlminde Haber Ve İnşâ (Bakara Suresi Örneği)
[Kur’an okunduğu zaman susup onu dinleyin.] Bu ifadenin zahirinden namazda ve namaz dışında Kur’an okunduğu zaman susup onu dinlemek gerektiği anlaşılmaktadır. Söylendiğine göre [ilk dönemde] namaz esnasında konuşuyorlardı; ayet bu yüzden nazil oldu ve daha sonra namaz dışında, Kur’an okunan herhangi bir mecliste bulunulduğu zaman susup onu dinlemek de sünnet oldu. İfadenin anlamının, “Peygamber Kur’an’ı size nüzul esnasında okuduğunda onu dinleyiniz.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. “Onu dinleyin!” ifadesinin, içindekilerle amel edin, onu aşmayın anlamında olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. Gayrı talebî inşâ cümlesidir.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ ‘nin haberi olan تُرْحَمُونَ ‘nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
تُرْحَمُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
‘Umulur ki’anlamında olan لَعَلَّ harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
عسى أن ترحموا değil de لعلكم ترحمون buyurulması bu ifadenin hem şimdiki zaman hem de gelecek zaman ifade etmesidir. Çünkü başında istikbal harfi olmaksızın gelen muzari fiil hem şimdiki zaman hem de gelecek zaman ifade eder.
عسى أن ترحموا ifadesi ise, sadece gelecek zamanı ifade eder, çünkü manasını gelecek zamana çeviren أن harfiyle birlikte gelmiştir. Dolayısıyla bu şimdiki zamanda değil, gelecek zamanda meydana gelecektir. Halbuki rahmet hem şimdiki zamanda hem de gelecek zamanda ve her zaman ümit edilir. Dolayısıyla ayette gelen ifade evladır.
Başka bir şey de: لعلكم ترحمون ibaresinde iki kere hitap zamiri geçmiştir. Biri كم zamiri, diğeri de و ‘dır. Halbuki عسى أن ترحموا ibaresinde hitap zamiri sadece bir kere yer alır. Dolayısıyla ayetteki ibare daha kuvvetli ve tekidlidir. Çünkü isnad tekrarlanmıştır. Yani böylece rahmetin vuku bulacağı onlara iki kere isnad edilmiştir.
Üçüncü olarak; لعلكم ترحمون ibaresi isim cümlesi, عسى أن ترحموا ibaresi ise fiil cümlesidir. Bilindiği gibi isim cümlesi fiil cümlesinden daha kuvvetlidir. Dolayısıyla bu cümlenin ifade ettiği rahmet ümidi daha kuvvetlidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 220)
Ayet, teracci/umut ifade etmektedir. Bu da rahmete kavuşmanın, ayette istenilen emirlere uyulması durumunda olacağının işaretidir.
وَاذْكُرْ رَبَّكَ ف۪ي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخ۪يفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ ٢٠٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاذْكُرْ | ve hatırla |
|
| 2 | رَبَّكَ | Rabbini |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | نَفْسِكَ | içinden |
|
| 5 | تَضَرُّعًا | yalvararak |
|
| 6 | وَخِيفَةً | ve korkarak |
|
| 7 | وَدُونَ | ve olmayan |
|
| 8 | الْجَهْرِ | yüksek |
|
| 9 | مِنَ |
|
|
| 10 | الْقَوْلِ | bir sesle |
|
| 11 | بِالْغُدُوِّ | sabah |
|
| 12 | وَالْاصَالِ | ve akşam |
|
| 13 | وَلَا |
|
|
| 14 | تَكُنْ | olma |
|
| 15 | مِنَ |
|
|
| 16 | الْغَافِلِينَ | gafillerden |
|
Bir önceki âyette Kur’ân-ı Kerîm’i dinleme âdâbından söz edildikten sonra burada da zikir âdâbı özetlenmektedir. Sözlükte “bir şeyi kalple veya dil ile anma, hatırlama, akılda tutma” anlamına gelen zikir kelimesi, dinî bir terim olarak “Allah’ı anmak, hatırlamak, dilde ve gönülde tutmak, O’nu unutmamak, gaflet halinde olmamak” mânasında kullanılır; daha özel olarak Allah ismini ve esmâ-i hüsnâyı, “lâ ilâhe illallah” gibi diğer dinî ifade kalıplarını dilde tekrar etmeye de zikir denir. Tarikat ehlinin Allah’ın isimleriyle dinî mahiyetteki başka bazı kelime ve ibareleri belli zamanlarda ve belli sayılarda düzenli olarak dilde tekrar etmeleri de zikir kelimesiyle ifade edilir. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de (Ra‘d 13/28; Nûr 24/37) ve hadislerde (Tirmizî, “Du‘â”, 4-8; İbn Mâce, “Edeb”, 53) zikir, genellikle herhangi bir zaman veya sayı belirlemeksizin, müminin dilinde Allah ismini ve zihninde Allah bilincini daima canlı tutmasını ve bu bilinçle yaşamasını ifade eder. Konumuz olan âyette Allah’ı dil ile zikrederken aynı zamanda ruhen de zikir halinde olmak, kulluk şuuru ve edebiyle, Allah’a saygıdan dolayı ürpererek yakarış hali içinde O’nu zikretmek gerektiği belirtilmektedir. Konuyu bütün yönleriyle büyük bir vukufla inceleyen Gazzâlî (İhyâ’, I, 293-304), zikrin bütün ibadetlerin en yücesi ve en faydalısı olduğunu, fakat bu özelliği taşıyabilmesi için zikreden kişinin kalbinde ünsiyet (kendini Allah ile beraber bilme) ve sevgi duygusunun bulunması gerektiğini ifade etmekte; böyle bir ruhî halin eşlik etmediği, sadece dilde kalan zikrin insanın mânevî hayatına ve ahlâkî gelişmesine hiçbir katkıda bulunmadığını belirtmektedir. Nitekim âyetin sonundaki “Gafillerden olma!” uyarısı da bu hususa işaret etmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 656
Riyazus Salihin, 981 Nolu Hadis
Ebû Musâ el-Eş’arî radıyallahu anh şöyle dedi:
Biz bir yolculukta Hz. Peygamber ile birlikte idik. Tepelere çıktıkça Allahuekber, lâ ilâhe illallah diye yüksek sesle tekbir ve tehlil getirdik. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
“Ey Müslümanlar! Kendinizi zorlamayınız. Zira siz sağıra veya burada olmayan birine seslenmiyorsunuz. Allah daima sizinle beraberdir, işitir ve size sizden daha yakındır” buyurdu.
(Buhârî, Cihâd 131, Meğazî 38, Daavât 51, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitr 26.)
وَاذْكُرْ رَبَّكَ ف۪ي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخ۪يفَةً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اذْكُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. رَبَّكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ف۪ي نَفْسِكَ car mecruru رَبَّكَ ‘deki hitab zamirinin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَضَرُّعاً sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. خ۪يفَةً atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.
İki tür kullanımı vardır: 1. Harfi cersiz kullanımı, 2. Harfi cerli kullanımı.
1. Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:
a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.
b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.
c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.
d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.
e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ
وَ atıf harfidir. دُونَ mekân zarfı ف۪ي نَفْسِكَ ‘deki mahzuf hale mütealliktir. الْجَهْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنَ الْقَوْلِ car mecruru الْجَهْرِ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; دون الجهر كائنا من القول şeklindedir. بِالْغُدُوِّ car mecruru اذْكُرْ fiiline mütealliktir. الْاٰصَالِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. تَكُنْ ’un ismi müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنَ الْغَافِل۪ينَ car mecruru تَكُنْ ‘un mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْغَافِل۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi غفل olan fiilinism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاذْكُرْ رَبَّكَ ف۪ي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخ۪يفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ
Ayet, önceki ayetteki istinafa atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir. İki cümle arasında inşâi olmak bakımından mutabakat vardır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf رَبَّكَ izafeti, muzâfun ileyh olan كَ zamirinin aid olduğu Hz.Peygambere şan ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlânın ona son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.
نَفْسِكَ izafetinde, Hz.Peygambere ait zamire muzâf olan نَفْسِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
ف۪ي نَفْسِكَ car-mecruru ve zarf olan وَدُونَ الْجَهْرِ izafeti, رَبَّكَ ‘deki zamirin, مِنَ الْقَوْلِ car-mecruru ise الْجَهْرِ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪ي نَفْسِكَ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla nefis, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında değildir, şuurlu olarak Allah’ı anmayı, mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere kullanılmıştır.
Mef’ûl olan تَضَرُّعاً ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen خُفْيَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
وَالْاٰصَالِ ifadesi, اذْكُرْ fiiline müteallik olan بِالْغُدُوِّ ‘ye atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
الْغُدُوِّ - الْاٰصَالِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
دُونَ الْجَهْرِ - خ۪يفَةً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada hitabın yalnız Resulullah’a (s.a.v) tevcihi, Rab kelimesinin, Resulullah’ın (s.a.v) yerini tutan zamire izafesi, Allah Teâlâ’nın, Resulullah hakkında ziyadesiyle lütufkâr olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Buradaki الذِّكْرُ ; dilin zikretmesi manasında hakikattir ve وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ sözü bu manayı destekler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Makabline atfedilen وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مِنَ الْغَافِل۪ينَ car-mecruru nakıs fiil كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
مَا كَان ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
وَاذْكُرْ - الْغَافِل۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
لَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ sözü, Allah'ı zikretmekten gaflet konusunda bir uyarıdır ve gafletin sınırı yoktur. Kendini en iyi bilen Resulullah'ın (s.a.v) durumunu ifade eder. Onun vahiy aldığı zamanlar ve yemek yemek gibi yaratılışının gerektirdiği işlerle meşgul olduğu zamanları vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ ۩ ٢٠٦
Mekke müşrikleri Hz. Muhammed’in dinine uyarak Allah’a kulluk etmeyi ve özellikle Allah’ı tesbih edip O’nun huzurunda secdeye kapanmayı nefislerine yediremezler, kibirleri akıllarına galip gelirdi. Müfessirler çoğunlukla “rabbinin katında bulunanlar” ifadesinde meleklerin kastedildiğini düşünürler (Taberî, IX, 168). Şu halde Allah’a yakınlıkları, “rabbinin katında bulunanlar” diye ifade edilecek kadar ileri derecede olan melekler bile kulluk etmekten geri durmayıp tesbih ve secde ederek kulluk faaliyetlerinde bulunduklarına göre her an günah işleme durumunda bulunan insanların ibadete daha çok ihtiyaçları bulunduğu açıktır. Öte yandan bu âyet bize ibadetin, behîmî sınırları aşarak meleklerle ortak davranış düzeyine ulaşmış insanlara mahsus bir makamı ifade ettiğini göstermektedir. Nitekim burada meleklerin üç özelliği sıralanmaktadır: İbadet, tesbih, secde. İbadet, kulun Allah’ı rab tanıyıp O’nun huzurunda belli davranışlarla saygısını ifade etmesi; tesbih, O’nu her türlü eksiklikten tenzih edip yüceltmesi; secde ise herkese karşı dik tuttuğu başını sadece Allah’ın huzurunda eğmesi, yere koymasıdır.
Böylece A‘râf sûresi, dolaylı bir ifade ile bize, Allah’a kulluğu en büyük şeref bilip dilimizle ve kalbimizle O’nu tesbih etmemizi, O’nun karşısında tam bir tevâzu ile secdeye kapanmamızı; Allah’ın rızâsını nefsimizin isteklerinden üstün bilip O’nun isteklerini nefsanî arzularımızdan daha önemli görmek suretiyle meleklere yaraşır bir kulluk şuuruna ve yaşayışına ulaşmamızı, diğer bir ifade ile yönümüzü insanlık düzeyinin aşağısına çevirerek sadece nefsimizin hayvanlarla ortak tarafını oluşturan arzu ve ihtiraslarını tatmin peşinde koşmak yerine, zihnimizi ve kalbimizi yukarılara çevirip Allah’a iman ve kulluk ederek meleklerle ortak çizgiyi paylaşmamızı telkin eden âyetle son bulmaktadır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 656-657
اِنَّ الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عِنْدَ mekân zarfı, mahzuf sılaya mütealliktir. رَبِّكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَسْتَكْبِرُونَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَكْبِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ عِبَادَتِه۪ car mecruru يَسْتَكْبِرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُسَبِّحُونَهُ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَهُ car mecruru يَسْجُدُونَ fiiline mütealliktir.
يَسْجُدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَكْبِرُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
يُسَبِّحُونَهُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سبح ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّ الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.
İsmi mevsûlün sılası mahzuftur. Mekân zarfı عِنْدَ رَبِّكَ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدَ رَبِّكَ izafeti, muzâf olan عِنْدَ ’ye ve muzâfun ileyh olan كَ zamirinin aid olduğu Hz.Peygambere şan ve şeref ifade eder.
الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ cümlesi ile kastedilen meleklerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ ‘nin haberi لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ cümlesidir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Az sözle çok anlam ifade eden عِبَادَتِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması عِبَادَتِ ‘ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Müspet muzari fiil sıygasında gelen وَيُسَبِّحُونَهُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelam olan وَلَهُ يَسْجُدُونَ cümlesi de اِنَّ ’nin haberine matuftur. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur لَهُ , kasr ifadesi için, amili olan يَسْجُدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/mevsûf, يَسْجُدُونَ maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Secde etmek, kasr üslubuyla, Allah Teâlâ’ya tahsis edilmiştir.
İlk iki fiilde mef’ûl ve harf-i cer sonradan gelmiş ama secde etmek fiilinde harf-i cer öne geçmiştir. Sadece O’na secde edebilirsiniz, başkasına secde etmeyin, manasındadır.
İstimrar ve teceddüde delalet etmek için muzari fiil tercih edilmiştir. لَهُ يَسْجُدُونَ sözünde لَهُ car mecrurunun mamulüne takdim edilmesi ihtisasa delalet etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يُسَبِّحُونَهُ - يَسْجُدُونَ - عِبَادَتِه۪ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Secde etmemek kibirden kaynaklanır.
Bu ayet secde ayetidir. Okuduktan sonra secde ayeti yapmak gerekir. Aynı anda ve yerde arka arkaya birden fazla okunursa tek bir secde yeterlidir.
Surenin son ayetleri hüsn-i intihâ sanatının güzel örnekleridir.
Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi sûrede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi )
Cenab-ı Hakk'ın, kendi (katına) izafe ederek, melekleri şereflendirmesidir. Çünkü Hak Teâlâ onları, şerefli ve kıymetli bir yerde yerleştirmiş ve o yeri nurların durağı, ruhların, taatların ve iyiliklerin yükseleceği bir yer kılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Surenin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Derler ki; iyi olanı hatırlatmak ama hatırlattığını yapmamak kolaydır. Bilip de yapmayanın haline üzülmekten başka ne yapılır? Hem hatırlatmak, hem de hatırlattığını yapmak için yalvaranlardan olayım.
Derler ki; öylesinin de gözleri, kulakları ve kalpleri vardır ama sanki boşluğa takılıp kalmışlardır. Gözlerim hakkı seçsin, kulaklarım hakkı işitsin, kalbim ise hak olanı sevsin. Nefsim hak ile batıl arasında kaldığında, kalbim hakka meyletsin, nefsimi de peşinden götürsün. Kalbi nefsine itaat edenlerden değil, nefsi kalbine itaat edenlerden olayım.
Derler ki; cahillerle oturup kalkmakla, boş işlerle meşgul olmak kolaydır. Cahillerden ve boş işlerden, yüzümü ve kalbimi çevireyim. Dünyada ve ahirette, Allah’ın sevdikleriyle ve Allah’ı sevenlerle beraber olayım.
Derler ki; kinine tutunmak ve öfkesine yenilmek kolaydır. Affetmesini seveyim ve Rabbimin affını umayım. Merhametli ve yumuşak davranayım. Öfkeme ve duygularıma sahip çıkayım. Her tepkisini bilinçli ve ölçülü verenlerden olayım.
Derler ki; şeytanın ve nefsin dürtüklemelerine kanmak kolaydır. Her an tetikte olayım ki, gerektiği an koşup Rabbime sığınabileyim. Gözü açıklardan, hakikati gören takva sahiplerinden ve vesveseyle hakkın sesini ayırt edenlerden olayım.
Derler ki; dünyalıklara dalmak kolaydır. Ey Veli’miz olan Allahım! Ey duygularımın ve düşüncelerimin sahibi olan Allahım! Sabah – akşam, karanlık – aydınlık, kalabalık – yalnız, her an Seni anayım. Sana ve ayetlerine, gönülden muhabbetle ve saygıyla bağlanayım. Kelamını duyduğum anda, geri kalan her şey sussun, tek hakikatin sesi kalsın. Kulluğumu kibirden arındır. İhlas ve samimiyetle kulluk edeyim. Sana kulluk etmekten daha güzeli mi var? Kalbi, secde halinde kalanlardan olayım.
Gönlümü hakkımda hayırlı olacak dualarla doldur Rabbim. Ömrün de, ölümün de hayırlısını yaşayayım. İki cihanda da kurtuluşa ereyim ve rahmetine nail olayım. İki cihanda da Sana yakın kullarından olayım.
Amin.
***
Hani insanın algıda seçiciliğini gösteren ve dikkatini ölçen, görünmez goril diye bilinen meşhur bir deney vardır. Bu deneyde kişilere bir grup insanın basketbol oynadığı video izletilir. Basket topunu ve oyuncuları takip ederken, çoğu izleyicinin sahanın ortasından geçen goril kostümlü adamı görmediği farkedilir. Böyle bir şeyi kaçırmanın mümkün olmadığını düşünenlere aynı sahne tekrar izletilir ve gerçekten de gözden kaçan goril kostümlü bir adam vardır.
Günümüz basit deneyleriyle bile insan evladının gözünün önünde gerçekleşen her detayı görmediği veya işitmediği anlaşılmaktadır. Aradığı eşyayı önünde duruyor olmasına rağmen bulamamak veya konuşanın yüzüne baksa da söylenenleri doğru duyamamak sıklıkla yaşananlar arasındadır. Algılanmayanlar yüze vurulunca da bir çeşit şaşkınlık yaşanır. Zira kişi doğal olarak gözlerine ve kulaklarına, dolayısı ile beynine ve kalbine güvenmektedir.
Algıda seçiciliğin sebeplerinden biri geliştirilen inançlar ve bunlardan doğan beklentilerdir. Basketbol oynayanların arasından bir gorilin geçmesinin mantıksızlığı veya geçerse de oyuncuların bir çeşit tepki vermesi gerektiği beklentiler arasındadır. Bu belki şuna da benzer: kimi zaman ortada acı bir gerçek ve o gerçeğe götüren birçok ipucu bulunur. Gerçek, kişinin yüzüne çarptığında algılamaktan kaçındığı ipuçlarıyla beraber aslında biliyormuşum der.
İşte burada insanın gerçekliğine dair bir kapı açılır. Beklentilerini dünyalıklara göre şekillendiren birinin, hakikat alametlerini görmesi ve işitmesi mümkün değildir. Zira onun yaşadığı alem, dünyanın geçici hallerinden ibarettir. İnananlar için ise dünyalıklar; kendisini ve dünyayı yaratan Allah’ı hatırlatan ve yerine göre kulluğunu kolaylaştıran yaratılmışlardır. Yani Allah rızasını umarak dünya ve ahireti için çalışan kişi, yaratılmışlardaki dünyevi ve uhrevi boyutu görür. Bu sayede ikisinde de kazanır.
Ey Allahım! Bizi hakiki manada görenlerden ve işitenlerden eyle. Dünyayı ve ahireti yaratansın. Bize ikisinde de iyilik yaz ve ikisinde de kazanmayı nasip eyle. Kolaylığı ve zorluğu yaratansın. İşlerini kolaylaştırdıklarından ve kolayı barındıran hayırları seçmeyi nasip ettiklerinden eyle. İlmi ve cehaleti yaratansın. Bizi sana ulaştıracak ilimleri öğrenenlerden, cehaletin karanlığından koruduklarından, dünya ilimlerinin faydalılarını öğrenerek yaptığı her işinde iyi olanlardan ve nice hayırlara vesile olanlardan eyle. Geçici zorluklara ve cahil insanlara takılmak yerine Sana tam bir teslimiyet ile yolunda sağlam adımlarla yürüyenlerden ve yolun sonunda Sana kavuşanlardan eyle.
Amin.