بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي نَفْعاً وَلَا ضَراًّ اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِۚ وَمَا مَسَّنِيَ السُّٓوءُ اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟ ١٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لَا | değilim |
|
| 3 | أَمْلِكُ | ben sahip |
|
| 4 | لِنَفْسِي | kendime |
|
| 5 | نَفْعًا | bir faydaya |
|
| 6 | وَلَا | ne de |
|
| 7 | ضَرًّا | bir zarara |
|
| 8 | إِلَّا | başka |
|
| 9 | مَا |
|
|
| 10 | شَاءَ | dilediğinden |
|
| 11 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 12 | وَلَوْ | eğer |
|
| 13 | كُنْتُ |
|
|
| 14 | أَعْلَمُ | bilseydim |
|
| 15 | الْغَيْبَ | gaybı |
|
| 16 | لَاسْتَكْثَرْتُ | elbete çok elde ederdim |
|
| 17 | مِنَ |
|
|
| 18 | الْخَيْرِ | hayır (mal ve mülk) |
|
| 19 | وَمَا |
|
|
| 20 | مَسَّنِيَ | bana dokunmamıştır |
|
| 21 | السُّوءُ | kötülük |
|
| 22 | إِنْ |
|
|
| 23 | أَنَا | ben |
|
| 24 | إِلَّا | sadece |
|
| 25 | نَذِيرٌ | bir uyarıcı |
|
| 26 | وَبَشِيرٌ | ve müjdeleyiciyim |
|
| 27 | لِقَوْمٍ | bir kavim için |
|
| 28 | يُؤْمِنُونَ | inanan |
|
Burada da Hz. Peygamber’e, kendisi için faydalı olanı elde edip zararlı olandan korunmasının sadece Allah’ın dilemesine bağlı bulunduğunu açıkça ifade etmesi emredilmekte olup Resûlullah bu buyruğun gereğini yerine getirmiş; bu suretle, insan olması sebebiyle imkânlarının ve kabiliyetlerinin Allah’ın verdikleriyle sınırlı olduğunu, kendi başına olağan üstü hiçbir güce sahip olmadığını herhangi bir komplekse kapılmadan insanlara açıklamıştır. Böylece o, dolaylı olarak Allah’a olan içten bağlılığını da ortaya koymak suretiyle aslında, insanın Allah karşısında nasıl bir kulluk bilincine sahip olması gerektiği hususunda da örnek bir tavır sergiliyordu. Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek gaybı bilmek demektir. Halbuki gaybı bilen insan, ileride kendisi için nelerin iyilik, nelerin kötülük getireceğini bilme gücüne de sahip olabilir ve ona göre davranabilir. Resûlullah, kendisinin böyle bir imkâna sahip olmadığını, temel işlevinin inanan insanlara fayda sağlayacak şekilde müjdeleyici ve uyarıcı bilgiler vermekten ibaret bulunduğunu ifade etmiştir. Burada da görüldüğü gibi Peygamber aleyhisselâm, kendisine Allah’ın lutuf ve ihsanından bağımsız aşkın sıfatlar izâfe edilmesinden hoşlanmamış; görevinin elinden geldiğince iyi bir kul olmak, Allah’ın kendisine yüklediği risâlet ve tebliğ görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirerek insanların hidayete erişmelerine gayret ve öncülük etmek olduğunu her zaman vurgulamıştır. Âhiret hayatı, cennet, cehennem, melek, şeytan gibi gayb alanına giren, dolayısıyla beşerin bilgi imkânlarını aşan hususlarda Allah ona neyi ne kadar bildirmişse o da o konuda bilgisini ortaya koymuş ve Allah’ın iznine bağlı olarak insanlara bilgiler vermiş; fakat kıyametin ne zaman kopacağı konusunda kendisine bilgi verilmediği için bu hususta da bilgisi bulunmadığını belirtmesi emredilmiştir.
Âyette Hz. Peygamber’in mutlak olarak gelecek hakkında hiçbir şey bilmediği değil, Allah’ın bildirdikleri dışında gaybı bilmediği ifade edilmektedir. Çünkü geleceğe dair her konu gayb sayılamaz; insan, tabiat kanunları denilen Allah’ın evrendeki yasaları hakkındaki bilgisi, deneyimi ve aklı sayesinde gelecek hakkında bazı kesin bilgilere sahip olmakta, bazı tesbitler yapabilmektedir. Âyette asıl vurgulanan nokta, geleceğin insanlar için büsbütün karanlık olduğu değil, Allah imkân ve fırsat vermedikçe kulun varlık ve olaylar hakkında kendi başına bilgi edinemeyeceği, neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu göremeyeceğidir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 641
قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي نَفْعاً وَلَا ضَراًّ اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي نَفْعاً ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَمْلِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. لِنَفْس۪ي car mecruru اَمْلِكُ fiiline veya نَفْعاً ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نَفْعاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. ضَراًّ atıf harfi وَ ile makabline matuftur. اِلَّا istisna harfidir. مَا müşterek ism-i mevsûl muttasıl veya munkatı’ istisna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası شَٓاءَ اللّٰهُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın üç unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları üçe ayrılır: 1. Muttasıl istisna, 2. Munkatı’ istisna, 3. Müferrağ istisna. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayri cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُ mütekellim zamiri كُنْتُ ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ cümlesi, كُنْتُ ‘nun haberi olarak mahallen mansubdur.
اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. الْغَيْبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اسْتَكْثَرْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْخَيْرِ car mecruru اسْتَكْثَرْتُ fiiline mütealliktir.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
اسْتَكْثَرْتُ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi كثر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
الْخَيْرِۚ وَمَا مَسَّنِيَ السُّٓوءُ اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مَسَّنِيَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. السُّٓوءُ fail olup damme ile merfûdur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. نَذ۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur. بَش۪يرٌ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. لِقَوْمٍ car mecruru بَش۪يرٌ ‘e mütealliktir. يُؤْمِنُونَ cümlesi, قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي نَفْعاً وَلَا ضَراًّ اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle emir üslubunda talebîi inşâî isnaddır.
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları:
- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.
- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي نَفْعاً وَلَا ضَراًّ اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfinin tekrarı tekid ifade eder. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûllere takdim edilmiştir.
نَفْعاً kelimesi, tezat sebebiyle mef’ûl olan ضَراًّ ’a atfedilmiştir. Bu kelimelerdeki nekrelik nev (tür) ve kıllet (azlık) ifade eder. Nefy siyakında nekre umuma işaret eder.
نَفْعاً ve ضَراًّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve muvazene sanatları vardır.
Müstesna konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan شَٓاءَ اللّٰهُ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
Cümledeki istisna munkatıdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
قُلْ emrinin tekrar edilmesi, cevabın son derece önemli olduğunu belirtmek ve önceki ayettekinden tamamen ayrı ve bağımsız olduğuna dikkat çekmek içindir.
Peygamberimizin (s.a.v) kendi nefsine fayda ve zarar vermekten aciz olmasının belirtilmesi, burhanî (istidlal) yoldan, kıyamet vaktini bilmekten aciz olduğunu ispat içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِۚ وَمَا مَسَّنِيَ السُّٓوءُ
Şart üslubunda gelen terkip, وَ ’la لَٓا اَمْلِكُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ , şarttır.
كان ’nin haberi olan اَعْلَمُ الْغَيْبَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
لَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi olan لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَمَا مَسَّنِيَ السُّٓوءُ cümlesi atıf harfi وَ ’la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
مسّ fiilinin السُّٓوءُ ‘ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili zarara isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Zararın dokunması ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Bu cümlede fiil لم ile değil, ما ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل sözü لقد فعل cümlesini, لم يفعل sözü, فعل cümlesini olumsuzlar. ما harfi, mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Sibeveyh, Kitap ve Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 262, Yasin/69)
اَلسُّوءُ yani kötülükten maksat, bilgi sayesinde bertaraf edilmesi mümkün olan zarardır. Lam-ı tarif, cinse değil ahde haml edilmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Mekulü’l-kavle dahil olan bu cümle, fasılla gelmiştir. Kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Haber olan نَذ۪يرٌ ve tezat nedeniyle ona atfedilen بَش۪يرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنَا۬ mevsuf/ maksûr, نَذ۪يرٌ sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Mevsuf sıfata tahsis edilmiştir. Sanki mevsûfta, zikredilen sıfattan başka bir sıfatı yoktur. İki tekit hükmünde olan kasr; iddiaî ve kasr-ı kalbdir. Nefy ve istisna ile kasr çoğunlukla nefy siyakında (sonrasında) gelir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُؤْمِنُونَ۟ cümlesi, لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
بَش۪يرٌ ‘e müteallik olan car-mecrur لِقَوْمٍ ‘indeki nekrelik tazim içindir.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَذ۪يرٌ - بَش۪يرٌ ve السُّٓوءُ - الْخَيْرِۚ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İman edecek kimselere yapılan açıklamanın ‘müjdeleyici ve uyarıcı’ olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.
Bu ayet; Resulü kendine fayda veya zarar verme potansiyeline sahip, gaybı bilen biri yerine koyan bir kavme hitap etmektedir. Onun için de ayet nefy ve istisna ile kasr şeklinde devam etmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
نَذ۪يرٌ ; günah işleme ve farzları terk etmeye mukabil ceza ve ikâb ile uyarma
بَش۪يرٌ ; farzları yapma ve günahları terk etmeye mukabil mükâfat ile müjdeleme hususunda mübalağa ifade eden birer kelimedirler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ [İman edecek kimselere…] ifadesi hakkında şu iki açıklama yapılmıştır:
a. Peygamber (s.a.v) hem müminleri hem de kâfirleri korkutup müjdeler. Ancak bu ayette iki gruptan birisi bildirilip diğeri zikredilmemiştir. Çünkü onlardan birini zikretmek aynı zamanda diğerini ifade eder.
b. Hz. Peygamber (s.a.v), her ne kadar herkes için bir nezîr ve bir beşîr ise de ancak ne var ki bu korkutma ve müjdelemeden yararlanan sadece müminlerdir. İşte bu sebepten dolayı Cenab-ı Hakk, sadece müminleri zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette uyarıcının müjdeciden önce zikredilmesi, bu makamın uyarı makamı olmasından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟, imanı gerçekleştirmek hususunda kâfirler için büyük bir teşvik ve küfür ile azgınlıkta ısrar edenler için de büyük bir sakındırmadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَف۪يفاً فَمَرَّتْ بِه۪ۚ فَلَمَّٓا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحاً لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ١٨٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هُوَ | O’dur |
|
| 2 | الَّذِي | ki |
|
| 3 | خَلَقَكُمْ | sizi yarattı |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | نَفْسٍ | nefisten |
|
| 6 | وَاحِدَةٍ | bir tek |
|
| 7 | وَجَعَلَ | ve var eti |
|
| 8 | مِنْهَا | ondan |
|
| 9 | زَوْجَهَا | eşini |
|
| 10 | لِيَسْكُنَ | (gönlü) sukün bulsun diye |
|
| 11 | إِلَيْهَا | onunla |
|
| 12 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 13 | تَغَشَّاهَا | eşini sarıp örtünce |
|
| 14 | حَمَلَتْ | (eşi) yüklendi |
|
| 15 | حَمْلًا | bir yük |
|
| 16 | خَفِيفًا | hafif |
|
| 17 | فَمَرَّتْ | gezdirdi |
|
| 18 | بِهِ | onu |
|
| 19 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 20 | أَثْقَلَتْ | (yükü) ağırlaşınca |
|
| 21 | دَعَوَا | ikisi beraber du’a ettiler |
|
| 22 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 23 | رَبَّهُمَا | Rableri |
|
| 24 | لَئِنْ | eğer |
|
| 25 | اتَيْتَنَا | bize verirsen |
|
| 26 | صَالِحًا | iyi güzel (bir çocuk) |
|
| 27 | لَنَكُونَنَّ | elbette oluruz |
|
| 28 | مِنَ | -den |
|
| 29 | الشَّاكِرِينَ | şükredenler- |
|
“Can” diye çevirdiğimiz âyetteki nefs kelimesi eski tefsirlerde genellikle Hz. Âdem olarak yorumlanmıştır (meselâ bk. Taberî, IX, 143; Kurtubî, VII, 337; Şevkânî, II, 313). Ancak Fahreddin er-Râzî’nin de geniş olarak açıkladığı gibi bu yorum önemli problemlere yol açmaktadır. Her şeyden önce, eğer âyetteki nefis kelimesiyle Hz. Âdem’in, ondan yaratılan “eş” ile de Havvâ’nın kastedildiği kabul edilecek olursa, bu durumda âyetin devamındaki bilgiye göre onların çocukları doğduktan sonra Allah’a ortak koşmuş oldukları sonucu çıkmaktadır. Halbuki ne Kur’ân-ı Kerîm’in başka bir yerinde ne hadislerde ne de diğer İslâmî kaynaklarda Âdem ile Havvâ’nın şirke saptıklarına dair bilgi bulunmaktadır; aksine onların yasaklanan meyveyi yemelerinin ardından, İslâmî literatürde zelle diye adlandırılan bu hatalarından ötürü bile ağır bir üzüntü ve pişmanlık duyup hemen tövbe ettikleri ifade edilmektedir.
Bu durumda Râzî’nin, Kaffâl’ın görüşü olarak verdiği yorum ve buna dayanarak yaptığı açıklamalar daha isabetli görünmektedir. Buna göre âyette gerçekten vuku bulmuş bir olaydan değil, bir “temsil”den söz edilmekte ve bununla da müşriklerin cahilliklerine ve şirk iddialarına işaret edilmektedir. Buradan hareketle Râzî âyete şöyle bir yorum getirmektedir: “O yüce Allah sizin her birinizi bir candan yaratmış; insanlıkta erkeğe eşit bir insan olarak eşini de yine aynı cinsten (özden) yaratmıştır (erkek bir asıldan, kadın ise başka bir asıldan yaratılmış değildir). Erkek eşine yaklaştıktan sonra kadının hamile olduğu anlaşılınca, rablerine, ‘Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen (lutuf ve ihsanından dolayı) kesinlikle (sana) şükredenlerden olacağız!’ diyerek dua ederler. Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, bu verilenle ilgili olarak Allah’a ortaklar koşmaya kalkışırlar; çünkü bazan natüralistler gibi bu çocuğun yaratılışını tabiat güçlerine, bazan müneccimler gibi yıldızlara, bazan da putperestler gibi putlara nisbet ederler” (XV, 86-87). Kuşkusuz burada, aşağıda söz konusu edilecek olan şirk inancına ve putperestlerin yanlışlarına dair âyetlere bir geçiş olmak üzere, özellikle müşriklerin tutumları anlatılarak dolaylı bir üslûpla genel bir uyarıda bulunulmaktadır.
Bu iki âyette erkek ile kadının yaratılıştaki eşitliği, erkeğin kadına karşı hissettiği duygusal ilgi, bunun ardından gelen cinsel birleşme ve nihayet bu birleşmeden çocuğun doğması kısaca anlatılmak suretiyle insan soyunun çoğalma süreci özetlenmiş bulunmaktadır. Fakat bütün bunları yapıp yaratanın yüce Allah olduğunun bilinmesi gerekir. Yaratılışta O’nu dışlayan veya başka yaratılış sebeplerini O’na denk yahut O’nun üstündeymiş gibi gören her inanç bir şirktir. Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke putperestleri çeşitli putlarını yüce Allah’a bu şekilde ortak koştukları gibi dünyanın çeşitli kültürlerinde muhtelif kavimler de birçok yer veya gök cisimlerini, ata ruhlarını vb. yaratılmışları tanrı tanımak suretiyle şirke sapmışlardır. Fakat Allah bütün bu ortak koşulan şeylerden münezzehtir, yücedir. Kimi insanların ihtiyaç duyunca Allah’a yakarıp işi bitince nankörlük ettiklerini bildiren başka âyetler de vardır (Yûnus 10/22; Ankebût29/65; Rûm 30/33).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 644-645
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
خَلَقَكُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ نَفْسٍ car mecruru خَلَقَكُمْ fiiline mütealliktir. وَاحِدَةٍ kelimesi نَفْسٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. جَعَلَ مِنْهَا cümlesi, atıf harfi وَ ’ la sılaya matuftur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. مِنْهَا car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir. زَوْجَهَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi, يَسْكُنَ fiilini gizli أن ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle جَعَلَ fiiline mütealliktir.
يَسْكُنَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اِلَيْهَا car mecruru يَسْكُنَ fiiline mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:
1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek
2. Bir halden başka bir hale geçmek
3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَف۪يفاً فَمَرَّتْ بِه۪ۚ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. تَغَشّٰيهَا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَغَشّٰيهَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı حَمَلَتْ حَمْلاً ‘dir.
حَمَلَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. حَمْلاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. خَف۪يفاً kelimesi حَمْلاً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. مَرَّتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. بِه۪ car mecruru مَرَّتْ fiiline mütealliktir.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَغَشّٰيهَا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi غشو ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
خَف۪يفاً kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّٓا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحاً لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ
فَ atıf harfidir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَثْقَلَتْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَثْقَلَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Şartın cevabı دَعَوَا اللّٰهَ ‘dir.
دَعَوَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi, fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَبَّهُمَا lafza-i celâlden bedel veya sıfatı olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْتَنَا şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. صَالِحاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
نَكُونَنَّ nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. نَكُونَنَّ ’nin ismi müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنَ الشَّاكِر۪ينَ car mecruru تَكُونَنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Mahzuf kasem cümlesi, دَعَوَا ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur. Takdiri, دعوا الله مقسمين لئن. (Yemin ederek Allah’a dua ettiler.)şeklindedir.
Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثْقَلَتْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ثقل ’dir.
اٰتَيْتَنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
صَالِحاً kelimesi sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
الشَّاكِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi شكر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, haberin önemini vurgulamak, tazim ve gelen habere dikkat çekmek içindir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَفْسٍ ‘deki nekrelik nev ve bir manasında adet ifade eder.
نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ibaresinde Âdem (a.s.) kastedilmiştir. Manayı tekid için gelmiş وَاحِدَةٍ kelimesi نَفْسٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Aynı üsluptaki وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ cümlesi, sıla cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْهَا , ihtimam için mef’ûl olan مِنْهَا ‘ya takdim edilmiştir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَسْكُنَ اِلَيْهَا cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle جَعَلَ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
خَلَقَكُمْ - جَعَلَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Nefs kelimesinin bir olmakla vasıflanmasında idmâc vardır: İbret ve öğüt birarada ifade edilmiştir. مِن harfi de ibtidâiyye manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle, bu surenin başında icmalî olarak temas edilen, Âdem as'ın şahsında insanların yaratılışı ve tasvirleri için bir çeşit açıklamadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَف۪يفاً فَمَرَّتْ بِه۪ۚ
Tertip ifade eden فَ harfi ile gelen cümle, جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan şart cümlesi تَغَشّٰيهَا , şart manalı zaman zarfı لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
تَغَشّٰيهَا fiili cinsî münasebetten kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi حَمَلَتْ حَمْلاً خَف۪يفاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
خَف۪يفاً kelimesi, mef’ûlü mutlak olan حَمْلاً için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَمَرَّتْ بِه۪ cümlesi, aynı üsluptaki …حَمَلَتْ cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَلَمَّٓا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا
فَ atıf harfidir. Cümle önceki şart cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَثْقَلَتْ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
رَبَّهُمَا , lafza-i celâlden bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâl ve Rab isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
İşin önemini vurgulamak ve ikazı artırmak için, ayetin başındaki هُوَ zamirinden dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
Lafza-i celâlle Rab isminin birlikte gelmesi, O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını vurgulamak içindir.
رَبَّهُمَا izafetinde Rab isminin هُمَا zamirine muzâf olmasında, onları şereflendirmek yanında Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
اللّٰهَ - رَبَّهُمَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحاً لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ
Dua için tefsiriyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Şart üslubunda gelen terkipte ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesi olan اٰتَيْتَنَا صَالِحاً , mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
صَالِحاً takdiri ولدا olan mahzuf mef’ûlün sıfatıdır. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ cümlesi kasemin cevabıdır. Nakıs fiil كاَن ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi, لَ ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasemin cevap cümlesinde de îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الشَّاكِر۪ينَ , car mecruru كاَن ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
İsim cümlesi formunda gelen cevap sebat, temekkün ve istikrar ifade ederek onların bu sözlerinde ne kadar kararlı olduklarını göstermiştir. Tekid lamı ve şeddeli tekid nûnu bu kararlılığı pekiştirmiştir.
الشَّاكِر۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
حَمَلَتْ - حَمْلاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
خَف۪يفاً - اَثْقَلَتْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Sükunet bulmak, vakıaya münasip olarak erkeğe nispet edilmiştir.
Çocuk sahibi olmayı tabiata havale ederek şirk koşuluyor, çocuğun başarıları ve güzellikleri bizzat kendilerinden veya çocuktan gelir sanılıyor. Allah’ı unutup kendini tamamen çocuğa hasretmek vs. manaları düşünebiliriz.
Burada tek bir nefisten murad Âdem (a.s)’dır. Ondan bütün insanları yaratmak Allah Teâlâ’nın kudretine, azametine delalet ederken bir taraftan da yaratılışın aslına tenbih vardır. Allah Teâlâ’nın azametine ve kudretine delalet eden kinayedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمَا صَالِحاً جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ ف۪يمَٓا اٰتٰيهُمَاۚ فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ ١٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَلَمَّا | fakat ne zaman |
|
| 2 | اتَاهُمَا | (Allah) verdi onlara |
|
| 3 | صَالِحًا | iyi, güzel (bir çocuk) |
|
| 4 | جَعَلَا | başladılar |
|
| 5 | لَهُ | O’na |
|
| 6 | شُرَكَاءَ | ortaklar koşmağa |
|
| 7 | فِيمَا | şeyde |
|
| 8 | اتَاهُمَا | kendilerine verdiği |
|
| 9 | فَتَعَالَى | oysa yücedir |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah |
|
| 11 | عَمَّا | şeylerden |
|
| 12 | يُشْرِكُونَ | onların ortak koştukları |
|
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمَا صَالِحاً جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ ف۪يمَٓا اٰتٰيهُمَاۚ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اٰتٰيهُمَا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اٰتٰيهُمَا elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. صَالِحاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ ‘dir.
جَعَلَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. لَهُ car mecruru جَعَلَا fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir.
شُرَكَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Sonunda zaid, yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir. مَٓا müşterek ism-i mevsûl ف۪ي harfi ceriyle شُرَكَٓاءَ ‘ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰتٰيهُمَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰتٰيهُمَا elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:
1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek
2. Bir halden başka bir hale geçmek
3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتٰيهُمَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. تَعَالٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harf-i ceriyle تَعَالٰى fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يُشْرِكُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُشْرِكُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرك ‘dir.
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمَا صَالِحاً جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ ف۪يمَٓا اٰتٰيهُمَاۚ
Tertip ve takip ifade eden فَ harfi ile gelen ayet, önceki ayetteki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اٰتٰيهُمَا صَالِحاً şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
صَالِحاً takdiri ولدا olan mahzuf mef’ûlün sıfatıdır. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
جَعَلَا fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan اٰتٰيهُمَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اٰتٰيهُمَا kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
شُرَكَٓاءَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
”Bu çocuk hakkında O’na eşler tutmaya başladılar.” ifadesi, hoş karşılamama ve uzak görme üslubunda olmak üzere istifham manasında bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bunun bir atiyye olduğuna itibar edilerek veya çocukluk hali dolayısıyla akılsızlara benzemesi dolayısıyla مَن değil ما ism-i mevsûlu gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
فَ , istînâfiyyedir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı عَالٰى yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu manasında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
İşin önemini vurgulamak ve ikazı artırmak için, ayetin başındaki هُوَ zamirinden dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle تَعَالٰى fiiline mütealliktir. Sılası olan يُشْرِكُونَ , hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sılanın muzari fiil sıygasında gelmesi şirk koşmanın bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
شُرَكَٓاءَ ile يُشْرِكُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu kelam, taaccüb manasını içeren bir tenzihtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هُوَ الَّذِي خَلَقَكم مِن نَفْسٍ واحِدَةٍ sözündeki muhataptan gaibe iltifat vardır. Bu ikisinin arasında ise 5 tane müsenna zamir geçmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَۘ ١٩١
Müşriklerin tevhid ilkesine aykırı her türlü inançlarını çürüten kanıtların ortaya konduğu bu iki âyette ulûhiyyetin en başta gelen üç özelliğinin söz konusu edildiği görülmektedir: Yaratıcılık, lutufkârlık ve kendi kendine yeterlilik. Öncelikle –başka bir şeyi yaratmak şöyle dursun– kendisi yaratılmış olan bir varlık Tanrı olamaz; ikinci olarak Allah, her türlü yardım taleplerine cevap verecek kadar zengin, lutufkâr, cömert ve merhametlidir. O’nun dışında hiçbir varlık bu yetkinliklere sahip olamadığı için tanrılığa da lâyık olamaz. Nihayet kendi kendine yeterli olup hiçbir yönden başka herhangi bir varlığın yardım ve desteğine muhtaç olmayan tek varlık Allah Teâlâ olup O’nun dışında her varlık bizzat kendisine bile yardım etmekten âciz olduğuna, şu halde kendi kendine yeterli olmadığına göre bu varlıklara tanrılık vasfı da kesinlikle yüklenemez. Böylece âyetlerdeki bu üç kanıt ile putperestlik inancının tamamıyla akıl ve mantık temelinden yoksun olduğu açıkça ortaya konmuş bulunmaktadır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 645
اَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَۘ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. يُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَخْلُقُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَخْلُقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هُمْ يُخْلَقُونَ cümlesi, يَخْلُقُ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُخْلَقُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُخْلَقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُشْرِكُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
يُخْلَقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خلف ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَۘ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih, kınama ve taaccüb manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَيُشْرِكُونَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan لَا يَخْلُقُ شَيْـٔاً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.
Hal و ’ıyla gelen وَهُمْ يُخْلَقُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يُخْلَقُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
لَا يَخْلُقُ شَيْـٔاً cümlesiyle وَهُمْ يُخْلَقُونَۘ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
İbadet edilecek varlığın en önemli özelliği yaratmaktır. Yaratmak, ilâhlığın olmazsa olmaz şartıdır.
يَخْلُقُ - يُخْلَقُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَا يَخْلُقُ - يُخْلَقُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette kelâmcıların usûlünce kesin aklî delîllerle konuşmak olarak tarif edilen mezheb-i kelâmî sanatı vardır.
Bu ayetin maksadı, putların ilâh olamayacağına delil getirmektir. O halde ayetteki, “Kendileri yaratılmış oldukları halde hiçbir şeyi yaratamayanları, Allah’a şirk mi koşuyorlar?” buyruğu “Onlar, kendileri mahluk olup hiçbir şeyi yaratmaya kadir olamayan o putlara mı ibadet ediyorlar?” demektir. Buna göre eğer “Cenab-ı Allah, niçin ayette birinci fiili, يَخْلُقُ (yarattı) şeklinde müfred; ikincisini يُخْلَقُونَۘ (yaratılmışlar) şeklinde cemi olarak getirmiştir? Hem sonra Cenab-ı Hakk nasıl, insanların dışında bir varlık grubu için cemi müzekker sıygasını kullanmıştır?” denilirse birincisine şu şekilde cevap verebiliriz: مَٓا edatı, hem müfred hem tesniye hem de çoğul için kullanılır. Binaenaleyh bu edat lafzı itibariyle müfred, manası itibariyle cemi olan lafızlardandır. Böylece Allah Teâlâ her iki yönü de nazar-ı dikkate alarak lafzın zahiri itibariyle يَخْلُقُ şeklinde müfred; manası itibariyle de يُخْلَقُونَۘ şeklinde cemi fiil getirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayet, onların Allah’a ortak koştukları şeylerin ölümlü olduklarını beyan suretiyle bütün müşrikleri kınamak, mutlak olarak onların ortak koşmalarını kınamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
يُشْرِكُونَ şeklindeki muzari fiil, onlardaki bu şirkin teceddüdüne delalet eder. ما لا يَخْلُقُ ifadesindeki nefy de aynı şekilde yaratamıyor olmanın teceddüdüne delalet eder. Teceddüt manasına delalet eden asıl şey müsnedin fiil olmasıdır. Teceddüt; müsnedin müsnedün ileyh için yeniden meydana gelmesidir. Sadece sabit duruma gelmek manasını ifade etmez. Geçmişte yaratamadıklarını ve gelecekte de yaratamayacaklarını ifade eder. Çünkü yaratma sıfatı onlar için sabit olsaydı hem geçmişte, hem şimdiki zamanda, hem de gelecekte sabit olurdu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا يَسْتَط۪يعُونَ لَهُمْ نَصْراً وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ ١٩٢
وَلَا يَسْتَط۪يعُونَ لَهُمْ نَصْراً وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَط۪يعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru نَصْراً ‘in mahzuf haline mütealliktir. نَصْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَنْفُسَهُمْ amili يَنْصُرُونَ ‘nin mukaddem mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَنْصُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَط۪يعُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
وَلَا يَسْتَط۪يعُونَ لَهُمْ نَصْراً وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki يُخْلَقُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نَصْراً ‘ın mukaddem haline müteallik car-mecrur لَهُمْ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan نَصْراً bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
نَصْراً kelimesinde irsâd sanatı vardır.
وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la يُخْلَقُونَ cümlesine veya makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْفُسَهُمْ, amili olan يَنْصُرُونَ fiiline, önemine binaen takdim edilmiştir.
وَلَا يَسْتَط۪يعُونَ لَهُمْ نَصْراً cümlesiyle وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
نَصْراً - يَنْصُرُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَتَّبِعُوكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ ١٩٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | şayet |
|
| 2 | تَدْعُوهُمْ | onları çağırsanız |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الْهُدَىٰ | doğru yola |
|
| 5 | لَا |
|
|
| 6 | يَتَّبِعُوكُمْ | size uymazlar |
|
| 7 | سَوَاءٌ | birdir |
|
| 8 | عَلَيْكُمْ | sizin için |
|
| 9 | أَدَعَوْتُمُوهُمْ | onları çağırmanız |
|
| 10 | أَمْ | ya da |
|
| 11 | أَنْتُمْ | sizin |
|
| 12 | صَامِتُونَ | susmanız |
|
İlk âyette kimlere hitap edildiği konusunda iki farklı görüş vardır: İbn Âşûr’un da tercih ettiği bir yoruma göre âyette müslümanlara hitap edilmekte; onlardan müşrikleri doğru yola çağırmaları istenmektedir (IX, 217-218). Ancak daha yaygın olarak benimsenen görüşe göre burada müşriklere hitap edilmektedir. Bu müfessirlerin çoğunluğu âyetin ilk cümlesine şu anlamı verirler: “Ey müşrikler! Siz o tanrı diye taptığınız putlarınızı doğru yola çağırsanız çağrınıza uymazlar…” Çünkü onlar doğru yol nedir, eğri yol nedir bilmezler. Ancak Şevkânî, –müşriklerin tanrı diye inandıkları putlarını doğru yola çağırmalarını çok anlamlı bulmamış olmalı ki– daha farklı bir yaklaşımla bu cümleyi şöyle anlamaktadır: “Bu putlarınızdan, sizi doğru yola ve kurtuluşa erdirmelerini isteyerek onlara hidayet ve kurtuluş konusunda yakarışta bulunsanız çağrınıza uyarak size karşılık veremezler” (II, 316).
Sonuç olarak gerek Arap putperestlerinin gerekse tarihin bütün dönemlerindeki müşriklerin tanrısal nitelikler yükleyerek şu veya bu şekilde taptıkları her şey Allah’ın yaratıklarıdır; “O’ndan başka tanrı yoktur.” Şu halde putperestlerin tanrı diye kabul ettikleri ve karşısına geçip dua ettikleri, takdis ettikleri, kendilerine yol göstereceğini, iyilikler kazandırıp kötülüklerden koruyacağını umdukları şeyler, tanrılık niteliklerine sahip olup başkalarına hidayet vermek bir yana, o cansız, şuursuz ve bilgisiz nesneler kendilerine yapılacak çağrıyı bile duyma yeteneğinden yoksundurlar. Onlar da insanlar gibi “birer kuldur”; yani Allah’ın mülk ve tasarrufunda bulunup O’nun kevnî yasalarına boyun eğerler (Şevkânî, II, 317). Sonuç olarak sıradan bir canlıda bulunan yürüyecek ayağa, tutacak ele, görecek göze bile sahip olmayan bu nesneleri tanrı tanımak; insanların, kendilerinde bulunan duyu araçlarından bile yoksun olan, dolayısıyla kendilerinden daha aşağı, daha kusurlu olan şeylere tapmaları akıl kârı mıdır?
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 645-646
وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَتَّبِعُوكُمْۜ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَدْعُوهُمْ şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَى الْهُدٰى car mecruru تَدْعُوهُمْ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
فَ karînesi olmadan gelen لَا يَتَّبِعُوكُمْۜ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّبِعُوكُمْ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّبِعُوكُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ
İsim cümlesidir. سَوَٓاءٌ mukaddem haber olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru سَوَٓاءٌ ‘e mütealliktir.
Hemze masdariyye olup, tesviye manasındadır. Çünkü hemze-i tesviye, kendisinden sonra gelen cümleyi masdar (müfred) hükmüne koyar. دَعَوْتُمُوهُمْ cümlesi, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
دَعَوْتُمُوهُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَمْ atıf harfi hemzenin muadilidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. صَامِتُونَ haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Cemi müzekker muhatab mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. دَعَوْتُمُوهُمْ fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
Hakiki istifhâmdan istenilen anlam belirleme (tayin) olduğunda da kendisinden sonra atıf câiz değildir. Ancak, tesviye hemzesi gibi veya onun muâdili اَمْ ile yapılabilir. (A. Yaşar Koçak / Nahivde Hemze )
صَامِتُونَ kelimesi sülâsî mücerredi صمت olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَتَّبِعُوكُمْۜ
Ayetin şart üslubunda gelen ilk cümlesi, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki يُخْلَقُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasındaki اِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى , cümlesi şarttır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi لَا يَتَّبِعُوكُمْ, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Burada onların kınanmasına ve susturulmasına ziyadesiyle önem verildiği için ayetin hitabı doğrudan müşriklere müteveccihtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْكُمْ car-mecrurunun müteallakı olan سَوَٓاءٌ , mukaddem haberdir.
اَدَعَوْتُمُوهُمْ cümlesinin başında mahzuf bir tesviye hemzesi vardır. Bu hemze masdariyyedir. Cümle masdar teviliyle muahhar mübteda konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَنْتُمْ صَامِتُونَ cümlesi, اَمْ atıf harfiyle masdar cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَدَعَوْتُمُوهُمْ cümlesiyle, اَنْتُمْ صَامِتُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
دَعَوْتُمُوهُمْ - صَامِتُونَ kelimeleri arasında tıbak-ı hafîy sanatı vardır.
تَدْعُوهُمْ - دَعَوْتُمُوهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada isim cümlesi, fiil cümlesi üzerine atfedilmiştir. Çünkü اَدَعَوْتُمُوهُمْ fiil cümlesi اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ ifadesi ise isim cümlesidir. Bil ki isim cümlesini, fiil cümlesine atfetmenin ancak bir hikmet ve incelikten dolayı caiz olduğu sabittir. Bu incelik şudur: Fiil sıygası, teceddüdü (o fiilin tekrar tekrar olduğunu) gösterir. İsim sıygası ise devamı, sebat ve sürekliliği gösterir. Bunu iyice anladığında biz deriz ki: “O müşrikler bir üzüntü ve sıkıntıya düştüklerinde, putlarına yalvarıp yakarırlardı. Fakat başlarına böyle bir şey gelmediğinde susar, birşey söylemezlerdi. İşte bundan ötürü onlara, “Sizin o putlara dua etmeniz ile devamlı susmanız (dua etmemeniz) arasında bir fark yoktur.” denilmiştir. İşte bu atfın inceliği budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
سَواءٌ kelimesi bir şeyin başka bir şeyle müsavi olduğunu ifade eden bir isimdir. Kelamda zikredilen bu iki şeyden biri diğerinden evlâ değildir, demektir. Bu kelimedeki hemzeye “tesviye hemzesi” denir. Aslında bu, istifham hemzesidir ama tesviye manasında kullanılmıştır. عَلَيْ harfinde mecazî istila manası vardır. العِنْدِيَّةِ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ١٩٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | تَدْعُونَ | yalvardıklarınız |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | دُونِ | başka |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 7 | عِبَادٌ | kullardır |
|
| 8 | أَمْثَالُكُمْ | sizler gibi |
|
| 9 | فَادْعُوهُمْ | çağırın onları da |
|
| 10 | فَلْيَسْتَجِيبُوا | cevap versinler |
|
| 11 | لَكُمْ | size |
|
| 12 | إِنْ | eğer |
|
| 13 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 14 | صَادِقِينَ | doğru |
|
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَدْعُونَ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَدْعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf aid zamirin haline mütealliktir. Takdiri; تدعونهم متميّزين عن الله şeklindedir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عِبَادٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. اَمْثَالُكُمْ kelimesi, عِبَادٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ادْعُوهُمْ fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. لۡ , emir lamıdır. يَسْتَج۪يبُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ car mecruru يَسْتَج۪يبُوا fiiline mütealliktir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamiri كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ kelimesi كُنْتُمْ ’un haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, إن كنتم صادقين في ألوهيتها فادعوها şeklindedir.
يَسْتَج۪يبُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
صَادِق۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsûl, اِنَّ ’nin ismi, عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ haberidir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
İsm-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ دُونِ اللّٰهِ car mecruru mahzuf aid zamirin haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
اَمْثَالُكُمْ kelimesi, müsned olan عِبَادٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Onlar cansız varlıklar oldukları halde artık nasıl olur da عِبَادٌ diye tavsif edilebilirler?
1. Müşrikler, o putların fayda ve zarar verebileceklerini iddia edince, onların putlarının akıllı ve anlayışlı olduklarına da inanmaktadırlar. İşte bundan dolayı bu gibi kelimeler, onların inançlarına ve zanlarına uygun olarak kullanılmıştır.
2. Putlar hakkında, “kullardır” şeklindeki, bu asılsız söz (lağv), onlarla istihza etme sadedinde zikredilmiştir. Yani “Onların olabilecekleri en ileri şey, onların akıllı canlılar olmalarıdır. Binaenaleyh eğer bu husus onlar hakkında söylenebilirse onlar yine de sizin gibi kuldurlar. Dolayısıyla onların sizden bir üstünlükleri bulunmamaktadır. O halde daha nasıl siz kendinizi onların kulu; onları da kendinizin Rabbleri ve ilâhları addedebiliyorsunuz?” demektir.
فَلْيَسْتَجٖيبُوا emrindeki lâm, ta’cîz (acze düşürme) manasında olan bir emir lamıdır. Buna göre mana, “Her insana, o putların icabet etmeye kadir olamadıkları belli olunca onların, ibadet edilmeye müstehak olmadıkları da ortaya çıkar ve belli olur.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Putlar, bu konuda kendilerine tapanlara benzetilmişlerdir. Çünkü putlara tapanlar, kendi acizliğini itiraf ediyorlar ve putların, bunlara muktedir olduklarını iddia ediyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri إن كنتم صادقين (Doğru sözlüler iseniz) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan فَادْعُوهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تَدْعُونَ - فَادْعُوهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَلْيَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ cümlesi, makabline atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
فَادْعُوهُمْ - تَدْعُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayet ilk bakışta Peygamberimize (s.a.v) ve Müslümanlara yönelik olsa da ibtidâî istînâf olarak müşriklere yöneliktir. Bunun için tekid harfiyle başlamıştır. Zira müşrikler putların ubudiyette müsavi olduğunu inkâr ediyordu. Burada gaibden muhataba iltifat vardır. فَلْيَسْتَجِيبُوا emri; putları taciz içindir. Onların isteklerine cevap vermemelerinin acziyetleri sebebiyle olduğu manasında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Şart üslubundaki terkipte, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, فادعوها (... onlara kulluk edin.) şeklindedir.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi olan صَادِق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Burada bir meydan okuma vardır.
Son cümle, onları susturmak üzere makablinin mefhumunun hakikatini açıklar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
صادِقِينَ kelimesinin müteallıkı siyakta göründüğü için hazfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ قُلِ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ ك۪يدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ ١٩٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَهُمْ | onların var mı? |
|
| 2 | أَرْجُلٌ | ayakları |
|
| 3 | يَمْشُونَ | yürüyecekleri |
|
| 4 | بِهَا | onunla |
|
| 5 | أَمْ | yada |
|
| 6 | لَهُمْ | var mı? |
|
| 7 | أَيْدٍ | elleri |
|
| 8 | يَبْطِشُونَ | tutacakları |
|
| 9 | بِهَا | onunla |
|
| 10 | أَمْ | yoksa |
|
| 11 | لَهُمْ | var mı? |
|
| 12 | أَعْيُنٌ | gözleri |
|
| 13 | يُبْصِرُونَ | görecekleri |
|
| 14 | بِهَا | onunla |
|
| 15 | أَمْ | yahut |
|
| 16 | لَهُمْ | mı var? |
|
| 17 | اذَانٌ | kulakları |
|
| 18 | يَسْمَعُونَ | işitecekleri |
|
| 19 | بِهَا | onunla |
|
| 20 | قُلِ | de ki |
|
| 21 | ادْعُوا | çağırın |
|
| 22 | شُرَكَاءَكُمْ | ortak(koştuk)larınızı |
|
| 23 | ثُمَّ | sonra |
|
| 24 | كِيدُونِ | bana tuzak kurun |
|
| 25 | فَلَا | hiç |
|
| 26 | تُنْظِرُونِ | göz açtırmayın bana |
|
اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَرْجُلٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. يَمْشُونَ بِهَا cümlesi, اَرْجُلٌ ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَمْشُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru يَمْشُونَ fiiline mütealliktir.
اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَيْدٍ muahhar mübteda olup mahzuf ی üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir. يَبْطِشُونَ بِهَا cümlesi, اَيْدٍ ‘in sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَبْطِشُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَعْيُنٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ cümlesi اَعْيُنٌ ‘nun sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُبْصِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru يُبْصِرُونَ fiiline mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَمْ): Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ألأيدي kelimesi mankus isimlerdendir. Çoğuldur. Nekre geldiği zaman sonundaki ي harfi hazf edilir. Ref ve cer hallerinde sonunda damme ve kesra takdir edilir. Mansub olduğunda ي harfi hazf olmaz. Görünür ve sonuna tenvin elifi gelir. يد kelimesinin bir diğer çoğulu أياد şeklindedir. Aynı şekilde irab edilir. Ancak gayrı munsarıf olduğu için tenvin almaz.
يُبْصِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بصر ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ
İsim cümlesidir. اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اٰذَانٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. يَسْمَعُونَ بِهَا cümlesi, اٰذَانٌ ‘nun sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَسْمَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru يَسْمَعُونَ fiiline mütealliktir.
قُلِ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ ك۪يدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ادْعُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. شُرَكَٓاءَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Sonunda zaid, yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. ك۪يدُونِ fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُنْظِرُونِ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُنْظِرُونِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İf’al babındandır. Sülâsîsi نظر ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hemze inkârî istifham harfidir. Ayetin ilk cümlesi olan اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr, taaccüb ve kınama anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَرْجُلٌ muahhar mübtedadır.
Bu takdim lam harfinin mülkiyet manasının olumsuzluğunun önemi dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَمْشُونَ بِهَا cümlesi, اَرْجُلٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ cümleleri, müstenefedir. Cümlelere dahil olan اَمْ idrab harfi, بل ve hemze manasındadır. Istifham üslubunda talebî inşaî isnad olan cümleler, isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
اَرْجُلٌ - يَمْشُونَ ve اَيْدٍ يَبْطِشُونَ ve اَعْيُنٌ - يُبْصِرُونَ ve اٰذَانٌ - يَسْمَعُونَ ve اَرْجُلٌ - اَيْدٍ - اَعْيُنٌ - اٰذَانٌ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah Teâlâ, bu ayette dört uzuvdan bahsetmiştir. Bunlar: ayaklar, eller, gözler ve kulaklardır. Hiç şüphesiz ki bu uzuvların her birinde kendisine uygun olan hareke ve idrak etme kuvvetleri mevcut olan, böylesi kuvvetlerden mahrum olanlardan daha üstün olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
قُلِ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ ك۪يدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلِ fiilinin mekulü’l- kavli olan ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Yine emir üslubunda talebî inşâî isnad olan ثُمَّ ك۪يدُونِ cümlesi, tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan فَلَا تُنْظِرُونِ cümlesi de فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
تُنْظِرُونِ ve ك۪يدُونِ cümlelerinde mef’ûl olan mütekellim zamirinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
ك۪يدُونِ - لَا تُنْظِرُونِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Sözü geçen azaların işe yarayıp yaramadığı soruluyor. 179. ayette olduğu gibi hakkıyla görev yapmayan azalar sayılmıştır.
Bu ayeti kerimede ıtnâb vardır. Daha fazla kınama ve azarlama ifade eder.
لَا تُنْظِرُونِ nehyi; “Elinizden geleni ardınıza koymayın! bana göz bile açtırmayın! Hodri meydan!” anlamında bir meydan okumadır. (Elif Yavuz, Belâgat İlminde Haber ve İnşâ (Bakara Suresi Örneği))
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Ey İnsan,
İstemeyi seversin. İstediklerine kavuşmayı bekleyerek yaşarsın. Şimdiyi yaşamana mani olursun. Geçmişinle geleceğin arasında gelip gidersin. Mutluluğunun, bu geçici isteklere bağlı olduğuna inanırsın.
Bir isteğe takıldığında, Allah’a yalvarırsın. Büyük ihtimalle tutamayacağın sözler verirsin. Şu an, zaten yapman gerekenleri, geleceğe ertelersin. Sabırsızsındır. Acelecisindir. Belki de bu yüzden Allah’tan istemenin yanında, batıl yollara da başvurursun. Kendince, isteğini sağlam kazığa bağlarsın.
Günü gelir istediğine kavuşursun. Kimden geldiğini ve verdiğin sözleri, çoğunlukla çabucak unutursun. Mutluluğunu paylaştıklarına, maharet sendeymiş gibi anlatırsın veya ‘gerçekten işe yaradı’ gibi cümleler kurarsın. Ya; bir şeyleri yaparak veya yapmayarak, gerçekten kontrolün sende olduğunu sanarsın. Ya da; Allah’a etmen gereken teşekkürü, işe yaramazlara edersin.
Günü gelir istediğine kavuşamazsın. Sadece kavuşamayışına odaklanırsın. Sahip olduklarını, elinin tersiyle itersin. Belki, istediğin senin için hayırlı değildi ya da daha hayırlı bir şekilde gelmek üzere yoldaydı diye üzerinde düşünmezsin. Şükürsüzlüğünün bahanesi olarak gösterirsin.
Halbuki şükürsüzün haliyle şirk koşanın hali, ta ki kalbinin yönünü değiştirene dek, kavuştuğu veya kaybettiği geçici dünya nimetleriyle değişmeyecektir.
Allahım; Her türlü şirk halinden ve bu cehalete düşürecek hallerden Sana sığınırım, Senden korkarım. Şüphesiz Sen, şükredilmeye en layık olansın ve bütün övgülerin tek Sahibisin.
Ey istediğimiz ve istemeyi akıl bile edemeyeceğimiz her türlü nimeti veren Allahım!
Bizi; her zaman Sana şükredenlerden ve Senden af dileyenlerden,
Yalnız Senden isteyenlerden ve yalnız Sana sığınanlardan,
Geçici olanı değil, kalıcı olanı sevenlerden,
Sevdiklerinin dostluğunu arayanlardan,
Rızanı isteyenlerden,
Seni isteyenlerden ve Sana kavuşanlardan eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji