بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ ١٧٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | ve andolsun |
|
| 2 | ذَرَأْنَا | yarattık |
|
| 3 | لِجَهَنَّمَ | cehennem için |
|
| 4 | كَثِيرًا | birçok |
|
| 5 | مِنَ |
|
|
| 6 | الْجِنِّ | cin |
|
| 7 | وَالْإِنْسِ | ve insan |
|
| 8 | لَهُمْ | vardır |
|
| 9 | قُلُوبٌ | kalbleri |
|
| 10 | لَا |
|
|
| 11 | يَفْقَهُونَ | fakat anlamazlar |
|
| 12 | بِهَا | onlarla |
|
| 13 | وَلَهُمْ | vardır |
|
| 14 | أَعْيُنٌ | gözleri |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | يُبْصِرُونَ | fakat görmezler |
|
| 17 | بِهَا | onlarla |
|
| 18 | وَلَهُمْ | ve vardır |
|
| 19 | اذَانٌ | kulakları |
|
| 20 | لَا |
|
|
| 21 | يَسْمَعُونَ | fakat işitmezler |
|
| 22 | بِهَا | onlarla |
|
| 23 | أُولَٰئِكَ | işte onlar |
|
| 24 | كَالْأَنْعَامِ | hayvanlar gibidir |
|
| 25 | بَلْ | hatta |
|
| 26 | هُمْ | onlar |
|
| 27 | أَضَلُّ | daha da sapıktır |
|
| 28 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 29 | هُمُ | onlardır |
|
| 30 | الْغَافِلُونَ | gafiller |
|
Eski Arapça’da kalb kelimesi genellikle “insanın kavrama, bilme ve algılama, sağlıklı hüküm verme yeteneği”, kısaca “akıl” anlamına gelir (Râgıb el-İsfahânî, ez-Zerîa ilâ mekârimi’ş-şerîa, s. 176). Birçok âyette olduğu gibi (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/151; Enfâl 8/12; Hac 22/46; Zümer 39/45; Nâziât 79/8) konumuz olan âyette de kelime bu anlamda kullanılmıştır. Buradaki kalb, göz ve kulak kelimeleri, aslında duyma (his), algılama, düşünme, kavrama, bilme gibi insanı bilgiye, tefekküre ve imana götüren temel insanî yetenekleri ifade etmektedir. Nitekim, “kavrama” kelimesiyle çevirdiğimiz fıkıh da sıradan bir bilmeden ziyade “bir şeyin mahiyetini temelden ve doğru olarak anlayıp kavramak” demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de insanın akıl sahibi, düşünen ve bilen bir varlık olmasına büyük önem verilmiş, her vesile ile insanın bu yönü harekete geçirilmeye, yararlı ve verimli kılınmaya çalışılmıştır. Kur’an’da akıl kelimesi isim olarak geçmemekle beraber –hepsi de “akletme, aklını kullanma, düşünüp taşınma” anlamında olmak üzere– çeşitli fiil kalıplarıyla kırk dokuz âyette bu kavram tekrar edilmiştir. Yüzlerce âyette geçen kalb (çoğulu kulûb) kelimesiyle birlikte fuâd (çoğulu ef‘ide), lüb (çoğulu elbâb), basîret (çoğulu basâir) kelimeleri de düşünme ve bilme melekelerini ifade eder. Ayrıca nazar, re’y, tedebbür, tefekkür, i‘tibar, zikir ve tezekkür masdarından fiillerle yine insanın zihnî melekelerini doğru ve verimli bir şekilde kullanmasının gerekliliği sık sık vurgulanmış; bu âyetlerde daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap edilerek insanoğlu, en basitinden en kompleksine, en somutundan en soyutuna kadar kendisini kuşatan bütün varlıklar üzerinde; kezâ insanlığın var oluşundan âkıbetinin ne olacağına varıncaya kadar olmuş ve olacak şeyler üzerinde düşünüp taşınmaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çağırılmıştır. Fakat –konumuz olan âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi– Allah insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar; bu sebeple de cehenneme atılmaları sonucunu doğuracak olan yanlış inançlara sapar, kötü işler yaparlar. Âyet birinci derecede Hz. Peygamber’in ilk muhatapları olan müşrikleri tehdit etmekle birlikte evrensel anlam ve uyarılar da içermektedir.
Allah Teâlâ akıllı, dolayısıyla yükümlü yaratıklar olup gözle görülmedikleri için “cin” adı verilen (En‘âm 6/100) bazı varlıklarla birlikte insanların –bir kısmını cennet için yarattığı gibi– bir kısmını da cehennem için yarattığını ifade buyurduktan sonra bunun sebebi olarak, onların yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamalarını göstermektedir. Tek tek olayların fizikî ve görünür taraflarını aşarak bütünündeki hikmetleri yakalamak, böylece varlığın ve hayatın fizik ötesindeki tümel anlamını, hikmetini ve değerini kavramak; bu sayede kalbimizi küfürden, nifaktan, bâtıl inanç ve hurafelerden arındırarak doğru bir imana ulaşmak; Câhiliye döneminde olduğu gibi günümüzde de sıkça görülen her türlü fâni ve sıradan varlıklara kul olma seviyesizliğinden kendimizi koruyup yalnız Allah’a kul olma ve yalnız O’nun yardımına güvenme onurunu kazanmak (Fâtiha 1/5); kalbimizi ve zihnimizi Hakk’ın rızâsına aykırı, insanın ruhunu kirletici duygu ve düşüncelerden temizlemek; insanın hayatını lekeleyen, Allah ve insanlar katında itibarını düşüren her türlü kötü ve çirkin işlerden uzak durmak; evrenin düzeni ve işleyişi gibi insanlar arası ilişkilerin de Allah’ın yasaları uyarınca gerçekleştiğini anlayarak toplumsal, millî ve milletlerarası ilişkilerde başarının, bu yasalara uygun şekilde hazırlıklı ve birikimli olmaya bağlı bulunduğunu anlamak; varlık ve olayların anlamlarını ve hikmetlerini kavrayarak buradan din ve dünya hayatımız için hayırlı sonuçlar elde etmek; kalbimizi güzel duygu ve düşüncelerle, hayatımızı iyi ve yararlı davranışlarla donatmak; bütün bunlar, Allah’ın bizi biyolojik bakımdan büyük ölçüde müşterek olduğumuz öteki canlılardan onun sayesinde ayrı ve seçkin kıldığı aklımızı ve diğer bilgi araçlarımızı doğru kullanmamıza bağlıdır.
Bu sebepledir ki, âyette söz konusu yeteneklerini doğru kullanmayanlar hayvan sürülerine benzetilmiş, hatta onlardan daha şaşkın, daha akılsız oldukları bildirilmiştir. Zira hayvanların da duyu araçları olmakla birlikte duyu verilerini kullanarak bunlardan bilgi üretme, hükümler çıkarma, bilinenlerden yola çıkarak bilinmeyenlere ulaşma gibi aklî ve zihinsel faaliyetler gösterme ve sonuçta zihnini doğru bilgi ve inançlarla ve hayatını güzel davranışlarla süsleme imkânları bulunmamaktadır. Böyle bir imkâna sahip olarak yaratıldıkları halde, bu imkânı doğru ve yerinde kullanmayan insanlar âyette hayvanlardan daha akılsız olarak nitelenmiştir. Eğer insanın dinî hayatını ve değerler dünyasını ilgilendiren görüş, düşünce ve inancı, ahlâkı, tutum ve davranışları hayvanlarla ortak yanını oluşturan aşağı duygu ve tutkularının tesiriyle yön değiştirmeye başlamışsa artık bu insan aklının kontrolünden çıkmış, güdülerinin hâkimiyetine girmiştir; böyle bir insan artık fiilen diğer canlılardan daha aşağı bir duruma düşmüş, gerçek mutluluk ve kurtuluş sebeplerinden uzaklaşarak gaflet ve dalâlete sapmış demektir. Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli vesilelerle bize bildirdiğine göre yüce Allah, böyle bir durumdan korunmaları için insanlara inanç ve amel dünyasını belirlemek üzere başlıca iki imkân vermiştir: Akıl ve vahiy. Râgıb el-İsfahânî’nin (ö. 502/1108) şu ifadeleri bu konudaki İslâmî yaklaşımın bir özeti sayılabilir: “Aziz ve celîl olan Allah’ın kullarına gönderdiği iki elçisi vardır. Biri içimizdeki elçidir ki bu akıldır, diğeri de dışımızdaki elçi yani peygamberdir. Hiç kimse, içindeki elçiden yararlanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yararlanamaz. Şu halde akıl, peygamberin öğretisinin doğruluğunu öğretir… Sonuç olarak akıl yönetici, din yol göstericidir. Akıl olmazsa din varlığını koruyamaz, din olmayınca da akıl yolunu şaşırır. Yüce Allah’ın buyurduğu gibi (Nûr24/35) ikisinin birleşmesi ışık üstüne ışıktır” (ez-Zerîa ilâ mekârimi’şşerîa, s. 207). Böylece insanı hayvandan ayıran en büyük özellik akıl olduğu için âyetin metninde insanı hayvanlarla karşılaştıran ifadede geçen “edal” (daha şaşkın) kelimesini “daha akılsız” diye çevirmek de mümkündür.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 629-632
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ
وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
ذَرَأْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِجَهَنَّمَ car mecruru ذَرَأْنَا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.
كَث۪يراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْجِنِّ car mecruru كَث۪يراً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاِنْسِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıftır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يراً kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ
Cümle, كَث۪يراً ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قُلُوبٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَفْقَهُونَ بِهَا cümlesi, قُلُوبٌ sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَفْقَهُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru يَفْقَهُونَ fiiline mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَعْيُنٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ cümlesi, اَعْيُنٌ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُبْصِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru يُبْصِرُونَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اٰذَانٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَسْمَعُونَ بِهَا cümlesi, اٰذَانٌ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru يَسْمَعُونَ fiiline mütealliktir.
يُبْصِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بصر ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. كَالْاَنْعَامِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
بَلْ atıf ve idrâb harfidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَضَلُّ haber olup damme ile merfûdur.
(بَلْ): Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrab (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ atıf edatlarından biridir. Ancak hüküm bakımından diğer atıf edatları gibi atıf görevi görmez. Bu edat sadece matufu, îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اَضَلُّ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْغَافِلُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْغَافِلُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
هُمُ الْغَافِلُونَ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْغَافِلُونَ kelimesi sülâsî mücerredi غفل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ
و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasem üslubundaki terkipte لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan … وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
ذَرَأْنَا fiilinin azamet zamirine isnadı, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.
لِجَهَنَّمَ kelimesindeki lam harf-i ceri ta’lil içindir. Yani onların çoğunu cehennem için yarattık, manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذَرَأْنَا ile alakasının açıkça anlaşılması için لِجَهَنَّمَ kelimesi كَث۪يراً kelimesine takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا cümlesi كَث۪يراً ’ den haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قُلُوبٌ , muahhar mübtedadır.
لَا يَفْقَهُونَ بِهَا cümlesi, قُلُوبٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ ve وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ cümleleri, aynı üslupta gelerek لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her iki cümle de, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Sıfat cümleleri menfî muzari fiil sıygasında gelerek olumsuzluktaki istimrar ve teceddüde işaret etmiştir. Ayrıca muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
قُلُوبٌ - يَفْقَهُونَ ve اَعْيُنٌ - يُبْصِرُونَ ve اٰذَانٌ - يَسْمَعُونَ ve اٰذَانٌ - اَعْيُنٌ - قُلُوبٌ ve يَسْمَعُونَ - يُبْصِرُونَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İman etmeyenlerin kör, sağır ve akılsız olan insanlara benzetildiği ayette temsîlî istiare sanatı vardır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ayette cem' ma'at-taksim sanatı vardır. Cin ve insanların çoğunun, akletmeyen kalpleri, görmeyen gözleri, işitmeyen kulakları olması özelliklerinin sayılmasıyla yapılan taksim, cehennem için yaratılmış olmakta cem edilmiştir.
الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ arasında bir açıdan mürâât-ı nazîr, başka bir açıdan tıbâk-ı îcab vardır.
ذَرَأْ ; yaratmak şeklinde tercüme ediliyor ama aslında yaratmaktan sonraki bir safhadır. Başta cehennem için yaratılmamışlar, yaratıldıktan sonra orası için uygun olmuşlar, demektir. جعل fiili gibidir. خلق da yoktan yaratmak değildir, bunun için من ile kullanılır. Bir hammaddeden yaratmak için kullanılmıştır. بدع fiili ise eşsiz güzellikte yaratmak demektir. Yoktan yaratmak manasında olan fiiller şunlardır: نشأ , فطر , بدأ .
Cehennem kelimesinin anlamı dipsiz uçurumdur, ateş değildir. Bir yerde نار جهنم şeklinde geçmektedir. Ateşin ateşi olmaz. Dipsiz uçurumun ateşi demektir.
Ayette önce cinler zikredilmiştir. Çünkü onlar, burada söz konusu olan sıfatlarda daha derin (aşırı); sayıca daha çok ve yaratılışça daha eskidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet-i kerimede لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ cümlesi, öncesine fasılla bağlanmıştır (istînâf). Kolayca anlaşılacağı gibi bunun sebebi mukadder bir sualdir. Sanki şöyle sorulmuştur: “Bunlar niye cehenneme müstehak oldular? Niye cehennem için yaratıldılar?” Sonra da bu mukadder soruya, “Onların akletmeyen kalpleri vardır.” şeklinde cevap verilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
“Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak etmezler; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler.” Bu ayeti şu manaya hamletmek gerekir: "Onlar, delillerden hep yüz çevirip aldırış etmedikleri için anlayan bir kalbi, gören gözü, işiten kulağı olmayan kimselere benzetilmişlerdir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Alimler ayetteki هُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا “Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak edemezler” ifadesini, ilmin (bilmenin) mahallinin kalp olduğuna delil getirdiler. Çünkü Allah Teâlâ burada zemmetme (kınama) sadedinde, onların kalplerinde anlayış ve idrak olmadığını bildirmiştir. Bu zem, ancak anlayış ve idrakin mahalli kalp olduğu takdirde doğru olur. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَهُمْ قُلُوبٌ insana özel hal veya sıfattır. Çünkü onların kalpleri, akılları, gözleri ve kulakları vardır. Cinlerde bu özelliklerin bulunduğuna dair bir bilgi yoktur. Bu sıfatların insana ait olduğu açıkça anlaşılsın ve onlar hayvanlar gibidir ibaresine yakın olsun diye cinler insandan önce gelmiştir. Arap dilinde القُلُوبُ kelimesi aklın bulunduğu yer olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mef'ûlün zikredilmemesi (kalpleri ile neyi anlamadıklarının belirtilmemesi), tamim (genelleştirme) içindir. Yani onların öyle kalpleri vardır ki anlaşılabilen şeylerden hiçbir şeyi anlamazlar. Böylece bu genel manaya, makama uygun olan hak ile hakkın delilleri de dahil olmaktadır. Umumi mana yerine hak ve delilleri zikredilmiş olsa, onların halleri tam olarak yansıtılmış olmazdı.
Nefyedilen görme ve işitmelerinden murad, cinlerin ve insanların vazifesi olduğu üzere gerçek akıl sahiplerine mahsus idraktir. Yoksa hayvanlar gibi bir varlığın karaltısını ve sesini hissetmek değildir.
Yani onlar görülebilen şeylerden hiçbirini görmezler. Hakka delalet eden kâinat delilleri de buna dahildir. Ve işitilebilen şeylerden hiçbirini işitmezler. Böylece nazil olan ayetler de buna dahildir.
Onlara önce bu üç duyu organının ispat edilmesi, sonra da bu duyu organlarının şuursuzlukla vasıflandırılması onların cehalet ve azgınlığının ne kadar derin olduğunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَالْاَنْعَامِ car-mecruru اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Müsnedün ileyhin işaret ismi olarak gelmesi müşarun ileyhi tahkir kastına matuftur.
اُو۬لٰٓئِكَ (işte onlar) işareti söz konusu münafıklar ve Yahudiler içindir. Bu işaret isminin kullanılması, onların fesattaki mertebelerinin çok derin olduğunu zımnen (dolaylı olarak) bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
Hayvanların Allah’ı bilme kapasiteleri yoktur. O yüzden yükümlü değillerdir. Aşağı olma durumu bu potansiyel sebebiyledir.
بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ cümlesinde بَلْ idrâb harfi, ibtidaiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. هُمْ mübteda, اَضَلُّ haberdir.
Müsned olan اَضَلُّ ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Cenab-ı Hakk, “Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha sapkındırlar.” buyurmuştur. Bunun izahı şöyledir: İnsan ve diğer hayvanlar, tabiat bakımdan, gıda, üreme ve çoğalma bakımından aynıdırlar. Yine canlılar, bâtınî ve zahirî beş duyunun sağladığı menfaatler ile, hayal etme, tefekkür etme ve hatırlama bakımlarından da müşterektir. İnsan ile diğer hayvanlar arasındaki fark, ancak zatı gereği, hakkı ve kendisiyle amel etmek için hayrı öğrenmeye sevk eden akıl ve fikir kuvveti bakımındandır. Bundan dolayı kâfirler, akıl ile fikrin hallerini düşünmekten ve hakkı bilmek ile hayrı yapmaktan yüz çevirince, adeta hayvan gibi olmuşlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki, “Hatta (onlar) daha sapkındır.” buyruğunun tefsiri hususunda başka izahlar da yapılmış ve mesela şöyle denilmiştir: Çünkü hayvanlar Allah’a itaat ederler, kâfirler ise itaat etmezler. Mukâtil, “Kâfirler, hayvanlardan daha yanlış yoldadırlar. Zira hayvanlar Rablerini bilir ve O'nu zikrederler. Halbuki kâfirler Rablerini ne tanır ne de zikrederler.” demiştir. Zeccâc, “Kâfirler daha sapkındır. Çünkü hayvanlar, kendi menfaat ve zararlarını gözetir; menfaatlerini elde etmeye gayret sarf edip kendilerine zararı olan şeyden sakınırlar. Kâfirler ile inatçıların çoğu ise kendilerinin (batılda) direttiklerini bilirler. Bundan dolayı küfürlerinde ısrar edip böylece kendilerini cehenneme ve azaba atarlar.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayete şu mana da verilmiştir: “O hayvanlar, kendilerini devamlı gözeten ve bakan insanlara yönelirler. Kâfir ise Rabbinden, kendisine sınırsız nimetler veren ilâhından kaçar.” denilmiştir ki: O hayvanlar kendilerine yol göstereni (güdeni) olmadığı zaman yollarını şaşırırlar. Ama bir yol gösterenleri olduğu takdirde yollarını şaşırma nispetleri (oranları) çok azalır. O kâfirlere ise peygamberler gelmiş ve o peygamberlere kitaplar indirilmiştir. Buna rağmen onlar sapıklıklarını alabildiğine artırmışlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve ikaz ifade eder.
الْغَافِلُونَ mübteda için haber, هُمُ , fasıl zamiridir. Cümlede müsned الْغَافِلُونَ ‘nin harf-i tarifle marife gelmesi bu özelliğin müsnedün ileyhte kemal derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. اُو۬لٰٓئِكَ maksûr/mevsûf, الْغَافِلُونَ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların gafil olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.
الْغَافِلُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اُو۬لٰٓئِكَ - هُمُ - لَهُمْ - لَا kelimelerinin tekrarında itnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْغَافِلُونَ - اَضَلُّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ Bu cümle onların hayvanlardan daha sapkın olmalarının ve gaflette son noktada olduklarının açıklaması olarak ta’liliyye şeklinde gelmiştir. Bu dereceye ulaşmaları iddiâî kasır sıygasıyla ifade edilmiştir. Çünkü gaflet sıfatı onlara tahsis edilmiştir. Başkalarının gafleti önemsenmemiştir. Onların gafleti itibarıyla başka gaflet yoktur. Çünkü bunların gafleti gözardı edilemeyecek şeylerin en değerlisi ile alakalıdır. İşte bu gafletleri onları ebedi azaba sürükleyen, giderilemeyecek bir hata olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet-i kerimede لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ (anlamayan kalpleri vardır) ibaresi geçmiştir.
Tefekkür edelim bu nasıl bir ifadedir?
Beyinleri var, anlamazlar demiyor. 1400 yıl önce “Kalpleri var anlamazlar.” diyor.
Buyrun birlikte tefekkür edelim ve bilimin kalbimizin ikinci beynimiz olduğu konusundaki çalışmalarına, kalpteki beyin hücrelerine Allahu Ekber diyelim.
Türkçemizde de “Narin bir kalbi var.”, “Kalbinin sesini dinle.”, “Kalbim kırıldı…” ifadelerini biliriz.
Hakikatte kalp, vazifesi sadece kan pompalamak olan bir organ mıdır?
Bu mevzudaki çalışmalarıyla tanınan Dr. Armour, Dr. McCraty’nin araştırmaları, kalbin kan pompalamak dışında birçok fonksiyonunun olduğunu ortaya koymuştur.
Bugün modern tıbbın yeni bir alanı olan nörokardiyoloji (kalb-sinirbilim) alanında çalışmalar yürüten uzmanlar kalpte merkezî sinir sisteminden bağımsız, öğrenme, bilgi işleme, hatırlama ve idrak gibi fonksiyonlarla donatılmış, küçük bir beyin olarak vasıflandırılan bir nöron ağı keşfetmiştir.
Beyinden bağımsız en az 40.000 sinir hücresinden meydana gelen, kendine has karmaşık bu sinir sistemi, kalpteki muhteşem beyin olarak tarif edilmektedir.
Kalpte bulunan nöron hücreleri hem beyinle iletişim kurmakta hem de kalbin faaliyetlerini düzenlemektedir. Böylelikle hem kalpten beyne hem de beyinden kalbe bilgi akışı gerçekleştirilmektedir. Araştırmalar kalpten beyne gönderilen bilgi miktarının, beyinden kalbe gönderilenden daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.
Beyindeki mücerred (soyut), analitik ve mantıkî zekânın; bilgi işleme, hatırlama fonksiyonları yanında; kalbin de, duygu ve iletişim zekâsıyla donatıldığı, duyguların ilk üretim merkezinin kalpte vücut bulduğu, kalpte üretilen duygu taşıyan sinyallerin, limbik sisteme çok hızlı şekilde taşındığı, beyin üzerinden hislerle alakalı cevabın bütün hücrelere ve civardaki insanların kalp ve beyin dalgalarına tesir ettiği, kalbin de aynı beyin gibi yargılama, karar verme, bilgi işleme ve hatırlama fonksiyonlarının olduğunu ispatlamışlardır.
Nörokardiyoloji bilimi çerçevesinde yapılan bu çalışmalarda kalbimizin ikinci beynimiz olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. https://www.vuslatdergisi.com/yazi_detay.php?id=4044&sID=238&year=2021&month=4
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١٨٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلِلَّهِ | ve Allah’ındır |
|
| 2 | الْأَسْمَاءُ | isimler |
|
| 3 | الْحُسْنَىٰ | en güzel |
|
| 4 | فَادْعُوهُ | o halde O’na du’a edin |
|
| 5 | بِهَا | onlarla |
|
| 6 | وَذَرُوا | ve bırakın |
|
| 7 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 8 | يُلْحِدُونَ | eğriliğe sapan(ları) |
|
| 9 | فِي | hakkında |
|
| 10 | أَسْمَائِهِ | O’nun isimleri |
|
| 11 | سَيُجْزَوْنَ | onlar cezasını çekeceklerdir |
|
| 12 | مَا | şeylerin |
|
| 13 | كَانُوا | oldukları |
|
| 14 | يَعْمَلُونَ | yapıyor(lar) |
|
“En güzel isimler” diye çevirdiğimiz esmâ-i hüsnâ (el-esmâü’lhüsnâ), “Allah Teâlâ’nın hepsi de en güzel ve en mükemmel olan niteliklerine, özelliklerine delâlet eden isimleri” anlamına gelir. Buna göre Allah’ın sıfatlarını ifade eden kelimeler de esmâ-i hüsnâ içine girmektedir. Bu anlamda sadece Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın 100’den fazla ismi yer almakta; ayrıca hadislerde O’na başka isimler de nisbet edilmektedir. Esmâ-i hüsnâ deyimi geniş anlamıyla bütün bu isimleri ve sıfatları içine almakla birlikte terim olarak daha çok –bir hadiste topluca zikredilen– doksan dokuz ismi kapsadığı kabul edilir (Buhârî, “Tevhîd”, 12; Müslim, “Zikir”, 5).
Bu âyette ve “el-esmâü’l-hüsnâ” deyiminin geçtiği diğer âyetlerde (İsrâ 17/110; Tâhâ 20/8; Haşr 59/24) Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının güzellikle nitelendirilmesinin sebebi konusunda Ebû Bekir İbnü’l-Arabî şu görüşleri ileri sürmektedir: 1. Bu isimler, Allah hakkında yücelik ve aşkınlık ifade eder, kullarda da saygı hissi uyandırır. 2. Zikir ve dua olarak okunduğunda kabule vesile olur, sevap kazandırır. 3. Kalplere huzur verir, rahmet ümidi aşılar. 4. En yüce varlık olan Allah’ın isimlerini, anlamlarını kavrayarak okumak, okuyanın değerini de yüceltir. 5. Bu isimler Allah hakkında zorunlu, mümkün ve imkânsız olan inançları ve kanaatleri ifade ettiği için bu isimleri bilip okumak doğru inancın oluşmasına da katkıda bulunur.
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın zâtına –bazan ardarda sıralanarak– birçok isim nisbet edilmiştir. Ancak bu tür kelimeler ve kavramlar, hakkında kullanıldıkları varlığın kendisi değil, O’nun hatırlatıcısı ve kısmen tanıtıcısı durumundadır. İslâm bilginlerinin birçoğu “İsim müsemmânın gayrıdır” derken bunu anlatmak istemişlerdir. Bizim kullandığımız kelimeler Allah’ın yüce zâtını aynıyla ifade etmez; esasen insan zihni Allah’ı kuşatıcı bir tamlıkta kavramaktan âciz olduğu için O’nun hakkında kullandığı isimlerin ve sıfatların bize anlattıkları da sınırlıdır. Ama bütün bu kelimelerle ifade edilmek istenen de hep O’dur. Ayrıca Kur’an’da ve hadislerde yüce Allah özellikle bu isimlerle anıldığı için bunlar Allah hakkında kullanıldığında daima aşkın anlamlar içerir; onun için müminin bunları telaffuz etmesi zikir, tesbih, dua gibi kelimelerle ifade edilen bir ibadet değeri taşır.
Birçok hadis mecmuasında yer alan (bk. Wensinck, Miftâhu künûzi’ssünne, “İsm” md.) bir hadiste Hz. Peygamber, Allah’ın doksan dokuz isminin bulunduğunu, bunları ezberleyip benimseyen (anlamlarını öğrenip bu isimlerin telkin ettiği inancı özümseyen) kimselerin cennete gireceğini müjdelemiştir. Esmâ-i hüsnânın neler olduğu ve sayısı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ayrıca Tirmizî ve İbn Mâce’nin Sünen’lerinde (Tirmizî, “Da‘avât”, 83; İbn Mâce, “Duâ”, 10) bu açıklamadan sonra doksan dokuz ismin listesi de verilmiştir.
Ancak bu rivayette geçen isimlerin bazıları Kur’ân-ı Kerîm’de bulunmamaktadır, bu sebeple bazı âlimler anılan iki kaynaktaki listenin hadisin aslından olmayıp râvinin kişisel tesbiti ve eklemesi olduğunu savunmuşlardır. İbn Hacer el-Askalânî, Kur’ân-ı Kerîm’deki isimlerden yeni bir doksan dokuz esmâ-i hüsnâ listesi oluşturmuştur.
Konumuz olan âyette kalbini yani aklını, diğer duyu ve bilgi vasıtalarını veriliş amacına uygun ve sağlıklı kullananların ulaşacağı doğru tanrı inancının özet bir ifadesi yer almaktadır. Buna göre “En güzel isimler Allah’ındır.” Şu halde insan, bu isimlerle Allah’a yakarışta bulunmalı, yalnız Allah’a verilebilecek olan bu güzel isimleri O’ndan başkasına vermemeli, yani başka hiçbir şeyi O’na denk tutmamalı, Allah’tan başkasını tanrısal bir yücelikte görmemelidir. Fakat insanlar arasında Allah’ın isimleri hakkında inkâra sapanlar da bulunmaktadır. Burada “inkâr”kelimesiyle çevirdiğimiz ilhâd, “haktan sapmak, itidalden ayrılmak” anlamına gelir. Kelimenin bu âyetteki anlamının üç noktada yoğunlaştığı anlaşılmaktadır: a) Bu isimleri ancak Allah hakkında kullanılması gereken anlamlarıyla Allah’tan başkası için kullanmak. b) Allah’ı, baba oğul gibi sadece yaratılmışlara özgü isim ve sıfatlarla anmak. c) Allah’ın isimlerini tamamen inkâr etmek veya böyle bir sonuç doğuracak şekilde te’vil ve tahrif etmek (Taberî, IX, 133-134; Râzî, XV, 71-72. Esmâ-i hüsnâ hakkında geniş bilgi için bk. Topaloğlu, “Esmâ-i hüsnâ”, DİA, XI, 404-418).
Âyette bu şekilde Allah’ın yetkinlik ve aşkınlığının, zatına mahsus en üstün niteliklerinin ifadeleri olan güzel isimlerini gerçek anlamlarından saptıranlar kınanmakta, onların bu kötü niyetli tutumlarının cezasını görecekleri uyarısında bulunulmaktadır. Bu âyet, inkârcıların ve müşriklerin ulûhiyyetle ilgili inançlarının bozukluğunu göstermesi yanında; bazı insanların riyâ, tabasbus, aşırı hayranlık, saygı, çıkar sağlama veya başka bir sebeple yönetici, lider, kahraman, şeyh gibi bazı kişileri överken iltifatın dozunu kaçırarak, övdüğü kişiyi âdeta tanrısal bir konumda gösteren ifadeler kullanmaları konusunda da önemli ve yararlı bir uyarı değeri taşımaktadır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 632-634
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْاَسْمَٓاءُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. الْحُسْنٰى kelimesi الْاَسْمَٓاءُ ‘nun sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ادْعُوهُ fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِهَا car mecruru ادْعُوهُ fiiline mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْحُسْنٰى kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذَرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُلْحِدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ car mecruru يُلْحِدُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُلْحِدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لحد ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يُجْزَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَعْمَلُونَ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِلّٰهِ car mecrur mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْاَسْمَٓاءُ , muahhar mübtedadır.
الْحُسْنٰى ile sıfatlanan الْاَسْمَٓاءُ , muahhar mübtedadır. الْحُسْنٰىۚ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bu takdim bu isimlerin sadece O’nun hakkı olması sebebiyle ihtimam içindir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى tabiri Kur’an-ı Kerîm’de 4 kere geçmiş, hepsi de marife olarak gelmiştir. Bu da o isimlerin kemâl vasıfta olduğunu ifade eder.
Ayetteki “En güzel isimler Allah’ındır.” ifadesi, Kur’an-ı Kerim’de dört yerde geçmiştir.
1. Bu surede...
2. İsra (Benî İsrail) Suresinin sonundaki, “De ki: Gerek Allah diye çağırın gerek Rahman diye dua edin. Hangi (ismi ile) çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.” (İsra Suresi, 110) ayetinde...
3. Ta-Ha Suresinin başlarındaki, “Allah O’dur ki kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. En güzel isimler O’nundur.” (Ta-Ha Suresi, 8) ayeti...
4. Haşr Suresinin sonundaki, “O, öyle Allah’tır ki vücuda getireceği her şeyi hikmeti muktezasınca (gereğince) takdir edendir, onları var edendir, varlıklara suret verendir. En güzel isimler O’nun…” (Haşr Suresi, 24) ayeti… ((Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْاَسْمَٓاءُ - اَسْمَٓائِه۪ kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan فَادْعُوهُ بِهَا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, … إذا دعوتموه (O’na dua ettiğiniz zaman) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ cümlesi, atıf harfi وَ ’la, فَادْعُوهُ بِهَا cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ذَرُوا fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf اَسْمَٓائِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اَسْمَٓائِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. İsimler, içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat onun isimlerinin önemini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf kullanılmıştır.
وَذَرُوا fiili وضع fiiline benzer. Terk etmek, bırakmak demektir, ama ondan daha şiddetlidir, külliyen terk demektir (et-Tahkîk). Değersizlik manası vardır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. سَ harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.
س lafzının dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzının ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)
Mansub mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
سَيُجْزَوْنَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur'ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Esma-i hüsnayı iyi öğrenelim ki Allah Teâlâ’yı tanıyalım. “Allah’ın 99 ismi vardır, yüzden bir eksik. Kim bunları sayarsa (ihsâ) cennete girer.” (Buhârî, Tevhîd, 12; Şurût, 18; Müslim, Zikir, 5; Nesâî, es-Sünenü’l-Kübra, Nu’ût, 1.)
سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, dinden çıkanları terk etme emri için ta’liliye menzilesinde gelmiştir. Bu yüzden fasılla gelmiştir. Yani onların dinden çıkmalarına ehemmiyet vermeyin ve üzülmeyin demektir. Çünkü Allah onları yaptıklarının kötülüğüyle cezalandıracaktır. Onların dinden çıkmaları amel olarak isimlendirildi. Çünkü bu kalplerinin ve dillerinin işlediği fiillerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Cenab-ı Hakk, سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ [Onlar, yapmakta olduklarının cezasına uğrayacaklardır…] buyurmuştur.. Bu ifade, Allah’ın isimleri hakkında mülhid olan (dinden çıkmış) kimseler için bir tehdit, bir vaiddir (cezadır). Mutezile, “Bu ayet, fiilin kula ait olduğuna; ilâhi cezanın da kulun ameli ve fiiline göre olduğuna delalet eder.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمِمَّنْ خَلَقْنَٓا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ۟ ١٨١
İnsanlar arasında aklını ve duyu araçlarını olumlu yönde kullanmadıkları için gerçek anlamda insanlık değerini kaybederek cehenneme atılmayı hak edenler olduğu gibi hakkı tanıyan ve hak ölçüsüne göre adaletli davranan bir ümmet, bir kesim de her zaman vardır. İlk zümredekilerin aksine bu ikinciler için âyette ümmet kavramının kullanılması ilgi çekicidir. Çünkü birden fazla dalâlet yolları olduğu için o yollara sapanlar ortak inançlar ve değerler etrafında uyumlu bir birlik ve bütünlük oluşturamazlar. Halbuki hak ve hidayet yolu sadece bir tanedir. Böyle olunca âyette buyurulduğu şekilde, başkalarını hakka yönelttiği gibi kendileri de hak kaygısı taşıyarak adalet ölçüsüne uyanlar; dolayısıyla duygu, düşünce ve eylemlerinde doğruluk ve adalet ölçülerini esas alanlar bu temel ölçüler etrafında bir birlik ve bütünlük oluştururlar. Âyette bu birlik ve bütünlüğü oluşturan topluluk ümmet kelimesiyle ifade edilmiştir. Böylece hak ve adalet kavramlarının, İslâm ümmetini birleştirip bütünleştiren temel değerler, kurucu ögeler olarak gösterilmesi son derece anlamlıdır. Hak kavramı varlığın bilgisine ve inanç alanına, başka bir deyişle ontolojik alana, adalet ise ahlâk alanına ait bir kavramdır. Başka bir âyette bizzat Allah’ın sözü de (kelime) “doğruluk” (sıdk) ve “adalet” (adl) kavramlarıyla nitelenmiştir. Buradan, müslüman ümmetin hem bilgi ve inançta gerçeğe ulaşmış hem de ahlâk alanında iyiye ve güzele yönelmiş bir topluluk olduğu yahut olması gerektiği anlamı çıkmaktadır. 179. âyette ise düşündüklerini doğru düşünmek, gördüklerini doğru görmek, işittiklerini doğru işitip anlamak suretiyle doğruluk ve adalet gibi temel değerleri kavrayıp zihin, kalp ve amel dünyalarını buna göre düzenleyecek bir yol izlemedikleri için inkârcılar cehenneme lâyık görülmüştü. Çünkü hak (ve sıdk) kavramı her türlü inkârcı anlayışlarla birlikte bâtıl inançları, cahilliği ve yanlış bilgileri, hurafeleri vb. zihinsel sapmaları dışladığı gibi adalet kavramı da Kur’an’daki deyimiyle “ahsen-i takvîm”i bozan yani insan olmanın ölçülerinden sapan, bundan dolayı da Kur’ân-ı Kerîm’de yer yer zulüm kavramıyla nitelenen ahlâka aykırı davranışları dışlar.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 634-635
وَمِمَّنْ خَلَقْنَٓا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقْنَٓا اُمَّةٌ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
خَلَقْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
اُمَّةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. يَهْدُونَ cümlesi, اُمَّةٌ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَهْدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْحَقِّ car mecruru يَهْدُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. بِه۪ car mecruru يَعْدِلُونَ۟ fiiline mütealliktir.
يَعْدِلُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِمَّنْ خَلَقْنَٓا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمَّةٌ muahhar mübtedadır.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan خَلَقْنَٓا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
خَلَقْنَٓا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
يَهْدُونَ بِالْحَقِّ cümlesi اُمَّةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُمَّةٌ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
Aynı üslupta gelen وَبِه۪ يَعْدِلُونَ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِه۪ car-mecruru ihtimam için, amili olan يَعْدِلُونَ۟ ‘ye takdim edilmiştir.
Ümmetin özelliklerinin, hakka sarılmak, doğru yolu göstermek ve hak ile adaleti gerçekleştirmek olarak sıralanması taksim sanatıdır.
الْحَقِّ; müşterek lafızdır. Birçok manası vardır. Burada hangi manada olduğu tartışılabilir. İslam, Kur’an, esma-i hüsnanın doğru anlamları vb. manalarını ifade ediyor olabilir.
يَهْدُونَ - يَعْدِلُونَ۟ - الْحَقِّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayet, icmanın sıhhatine açıkça delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۚ ١٨٢
“Adım adım yıkıma götürürüz” şeklinde çevirdiğimiz fiilin masdarı olan istidrâc kelimesi, sözlükte “derece derece yükseltmek veya alçaltmak, azar azar toplamak, katlamak” gibi anlamlara gelir. Bu kelime zamanla, “Allah’ın bazı insanlara, kötü niyetlerinin ve davranışlarının ardından, onların daha da şımarmaları, günahlarını daha da arttırmaları sonucunu doğurabilecek maddî veya mânevî imkân ve fırsatlar vermesi” anlamında terim haline gelmiştir. Meselâ peygamberlerde görülen olağan üstü hallere “mûcize”, velîlerde görülene “keramet” denirken inancı veya yaşayışı bozuk kimselerin zâhiren mûcize veya keramete benzer olaylar sergilemelerine istidrâc denmektedir. “Cezalandırma” diye çevirdiğimiz keyd kelimesi ise aslında “tuzak” mânasına gelmekle birlikte, Allah için kullanıldığında İslâmiyet ve müslümanlar için bazı tuzaklar kurmaya ve onları çökertmeye çalışan inkârcıların bu planlarını boşa çıkaran Allah’ın kusursuz, adaletli ve hikmetli planını ifade eder. Burada yüce Allah, âyetlerini yalanlayan ve böylece onları etkisiz kılmaya çalışan inkârcıları, güçlü ve şaşmaz planı uyarınca hemen cezalandırmayıp onlara mühlet verdiğini, bazı imkân ve fırsatlar tanıdığını, bu suretle onları derece derece yıkıma doğru götürdüğünü veya alçalttığını ifade buyurmaktadır. Allah’ın onlara önce mühlet verip sonra da helâk etmesi zâhiren tuzak kurmaya benzediği için âyette buna “keyd” denmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 636
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَنَسْتَدْرِجُهُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiilin başındaki س harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. نَسْتَدْرِجُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ حَيْثُ car mecruru سَنَسْتَدْرِجُهُمْ fiiline mütealliktir. لَا يَعْلَمُونَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
حَيْثُ mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
سَنَسْتَدْرِجُهُمْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İstif’âl babındadır. Sülâsîsi درج ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tahkir ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf بِاٰيَاتِنَا izafetinde, azamet zamirine muzâf olan بِاٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
كَذَّبُوا fiili تفعيل babındandır. تفعيل babının en yaygın anlamı teksirdir.
سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ cümlesi الَّذ۪ينَ için haberdir. İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. سَ harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.
سَنَسْتَدْرِجُهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
س lafzının dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzının ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يَعْلَمُونَ cümlesi, mekân zarfı حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir.
Muzari fiiller hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا “Ayetlerimizi yalan sayanları…” buyurmuştur. Bu, bütün yalan sayanları içine alan bir ifadedir. İbn-i Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre o, bu ayetle Mekkeli müşriklerin kastedildiğini söylemiştir. Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü umumi olan ifadenin özelliği, kendisinden bir istisna olduğuna delalet eden bir delil bulunmadığı müddetçe, (manasına dahil olan) her şeyi kapsamasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِسْتِدْرَاج fiilindeki س ve ت harfleri talep (istek) içindir. Yani ondan yukarı veya aşağı gitmesini istemektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
درِج , اسْتدْرِاج kelimesinden istif’âl babında türetilmiş olup derece derece yükseltmek ya da alçaltmak anlamındadır. سَنَسْتَدْرِجُهُمْ ifadesi, “Biz onları kendilerini helak edip cezalarını kat kat artıracak olan şeye, hiç bilmedikleri bir yerden” -yani kendileri hakkında ne murad edildiğini bilmeksizin- azar azar yaklaştıracağız anlamındadır. Bu da azgınlıkta iyice dalıp gitmişken Allah’ın nimetlerini onlara art arda göndermesi şeklinde olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Yaklaştırılacak şey zikredilmemiştir. Bunun için farklı tefsirler yapılmıştır.
Cenab-ı Hakk’ın سَنَسْتَدْرِجُهُمْ [Onları derece derece helake yaklaştırırız.] buyruğuna gelince bu kelime, “derece derece yükselmek” veya “derece derece inmek” manasında olan “derece” masdarının, “istifâl” veznindeki fiilidir. Çocuk yavaş yavaş yürümeye başladığı zaman söylenen دَرَجَ الصَّبِىُّ ifadesi; birisi kitabı sayfa sayfa dürdüğü zaman söylenen اَدْرَجَ الكِتَابَ tabiri; “Birbiri peşinden ölüp gittiler.” manasında دَرَجَ القَوْمُ tabiri, bu köktendir. Bu kelimenin, bir şeyi “bükmek, parça parça dürmek (toplamak)” manasında olan دَرْجًا masdarından olması da muhtemeldir.
Bunun böyle olduğunu iyice kavradığında, bu ayetin manası, “Biz onları, kendilerini helak edip yok edecek şeye yaklaştırır ve onların cezasını, kendilerinden ne murad edildiğini bilmemeleri bakımından kat kat arttırırız.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kelam, bir kimsenin durumunu hissettirmeksizin bir başka hale değiştirmeye niyet eden kişinin halini; bir başkasının bir mertebeden başka hiç bir şekilde ulaşamayacağı başka bir mekâna ulaştıracak bir mertebeye inmesini isteyen kişinin haline benzeten bir temsildir. Bu, pek çok teşbih içeren harika bir temsildir. Çünkü iyi hal mekânın yüksekliğine, zıddı ise mekânın alçaklığına benzetilmiştir. Karîne, maksadın daha iyi veya daha kötü bir duruma geçmek olduğunu açıklar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ ١٨٣
ملي Meleye : إمْلاءٌ imlâ aslen uzatmak demektir. Bu anlamdan hareketle uzun müddet ve süreye مَلِيٌّ مِنْ الدَّهْرِ ve مَلاوَةٌ مِنْ الدَّهْرِ denmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli imlâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
متن Metene: مَتْنانِ kelimesi belin iki yanı demektir. مَتَنَ fiili sırtı sağlamlaştı ve güçlü oldu manasına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece isim olarak مَتِينٌ şeklinde 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri metin ve metânettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُمْل۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. لَهُمْ car mecruru اُمْل۪ي fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَيْد۪ي kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَت۪ينٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
اُمْل۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ملو ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ
Ayet atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki سَنَسْتَدْرِجُهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سَنَسْتَدْرِجُهُمْ cümlesindeki azamet zamirinden اُمْل۪ي ’deki müfred mütekellim zamirine iltifat sanatı vardır.
اُمْل۪ي (mühlet veriyorum) sözü, devenin çayırda kaldığı süreyi uzatmak manasından mecaz veya istiare olarak gelmiş bir darb-ı meseldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَهُمْ sözündeki lam harfi lam-ı tebyindir. Bunun gizli olan bir çok kullanım şekli vardır. Kaynağı da şudur: bu harf, ilişkisinin gizli olduğu amiline, dahil olma maksadını açıklar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَاُمْل۪ي لَهُمْ ifadesi 182. ayetteki سَنَسْتَدْرِجُهُمْ ifadesine matuftur ve ilk ifadenin başındaki سَ ’nin kapsamına bu ifade de dahildir (yani onlara mühlet vereceğim); (ama Benim tuzağım da gerçekten sağlamdır!) Bunun tuzak olarak isimlendirilmesinin sebebi, görünüşte ihsan gibi olduğu halde hakikatte mahrumiyet olması açısından tuzağa benzemesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cenab-ı Allah, وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ “Ben onlara mühlet veririm. Benim (keydim) tuzağım çetindir.” buyurmuştur. Arapçada أَمْلَي, mühlet vermek, mühleti uzatmak demek olup zıddı أَجَل masdarındandır. مَلِي de uzun zaman manasındadır.
Cenab-ı Hakk’ın; لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجَرْنِى مَلِياًّ “(Babası): ‘Eğer vazgeçmezsen andolsun seni taşlatırım; şimdi uzun bir süre gözüme görünme!’ dedi.” (Meryem Suresi, 46) ayetinde de kelime bu manadadır. Nitekim “uzun bir müddet” manasında, مِلْوَةً مِلْوَةً ve مَلَاوَةً kelimeleri kullanılır. Buna göre ayetteki, وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ tabiri, “Onlara mühlet veririm ve günahlarını sürdürüp gitsinler diye ömürlerini uzatırım. Tövbe edip hakka dönsünler ve günahtan sıyrılsınlar diye isyanlarının cezasını hemen vermem.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ
Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittsâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin izafetle marife olması, veciz ifade ve tazim içindir.
كَيْد۪ي izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan كَيْد۪ , şan ve şeref kazanmıştır.
اِنَّ ’nin haberi olan مَت۪ينٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
كَيْد۪ ve مكر , ikisi de hile demektir ama aralarında fark vardır.
مكر : مَكْر bir hüner, hile ya da kurnazlıkla bir başkasını amaçladığı/yöneldiği şeyden döndürmek/çevirmektir. Bu da iki çeşittir: Biri övülmeye değer mekrdir. Kişi bunu yaparken güzel bir fiili yerine getirmeyi amaçlamaktadır. Diğerine gelince; yerilecek mekrdir. Kişi bunu yaparken çirkin bir fiili gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.
كيد : Tuzak, düzen, kurnazlık ve hile anlamına gelen كَيْد sözcüğü bir çeşit kandırma demektir. Bu kendi içinde mezmum/yerilmiş ve memduh/övülmüş olarak iki kısma ayrılmakla beraber daha çok yerilen şeyler için kullanılır. Kur'ân-ı Kerim'de her iki şekilde de zikredilmiştir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
كَيْد۪ي ifadesinde müşakele sanatı vardır. كَيْد۪ , Allah için kullanıldığında, tasarlanmış bir entrikayı hiç ummadığı bir yerden bozup tuzağı yapanın başına geçirme anlamı vardır. Allah tuzak kurmaz, tuzak kuranın başına o tuzağı geçirir.
إنَّ كَيْدِي مَتِينٌ cümlesi ta’lil konumundadır. Onları yavaş yavaş yaklaştırmak ve mühlet vermenin tuzak olduğunu belirtir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ١٨٤
“Aralarından biri olan o peygamberde…” şeklinde çevirdiğimiz “bi-sâhibihim” sözü müşriklerin Resûlullah’ı çocukluğundan beri yakından tanıdıklarını, hatta vaktiyle onu sayıp sevdiklerini, dolayısıyla kendisine delilik isnat etmelerinin haksızlık olduğunu çok iyi bilmeleri gerektiğini anlatır. Gerek burada gerekse başka âyetlerde (bk. Hicr 15/6; Mü’minûn 23/70; Sebe’ 34/8, 46) bildirildiği üzere Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed’e yönelttikleri en yaygın itham ve iftiralardan biri de onda delilik bulunduğu iddiası idi. Eski dönemlerde diğer bazı peygamberler hakkında da aynı suçlamanın yapıldığına bakılırsa (meselâ bk. Mü’minûn 23/25; Şuarâ 26/27; Kamer 54/9) bunun, tarihin çeşitli dönemlerinde inkârcıların Allah yolunun davetçilerini susturmak için kullandıkları müşterek bir taktik ve iftira şekli olduğu anlaşılmaktadır. Âyette müşriklerin bu iddiaları reddedilirken “düşünmediler mi?” sorusunun sorulması ilgi çekicidir. Çünkü bir insanın akıllı veya deli olduğu, onun davranışlarıyla, ortaya koyduğu fikirlerin doğru ve tutarlı olup olmadığı ile ölçülebileceği gibi böyle birinin düşünce, görüş ve inancını ölçebilmek için de doğru ve tutarlı düşünebilmek gerekir. Bir insanın ortaya koyduğu inanç ve fikirleri (dolayısıyla peygamberin tebliğ ettiği ilkeleri) çürütmenin yolu, o insanı (ve peygamberi) deli diye suçlamak olamaz. Çünkü bu suçlama boş, içeriksiz, dayanaksız bir iddiadır. Doğru dürüst düşünenler bunun böyle olduğunu bilir. Şu halde Hz. Muhammed’i deli diye suçlayan müşrikler bu yargıya doğru düşünmek suretiyle varmış değillerdi. Gerçekte onların bu tutumlarının arkasında inatçılık, gurur ve kibir, düşmanlık duyguları, çıkar hesapları gibi sübjektif sebepler vardı. İşin aslı şu idi: Hz. Peygamber onların gerek inançları gerekse yaşayışları bakımından yanlış yolda olduklarını söylüyor, zulümlerine ve haksızlıklarına karşı çıkıyor, bu yoldan dönmemeleri halinde dünya ve âhirette başlarına nelerin geleceğini bildirerek onları kesin ve açık seçik beyanlarla ikaz ediyordu; onlar ise bu söylenenlerin doğruluğu ve haklılığı üzerine düşünüp taşınacakları yerde onu delilikle itham ediyorlardı. Halbuki onu çocukluğundan beri tanıyor ve takdir ediyorlardı. Ne zaman ki Hz. Peygamber onlara gerçekleri tebliğ etmeye başladı, o zaman onların tutumları da değişti. Sonuç olarak âyet-i kerîmede, insanların bir düşünceyi kabul veya reddederken duygularını,menfaat ve sempatilerini veya antipatilerini değil, yine düşüncelerini kullanmaları gerektiğine işaret edilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 637-638
اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍۜ
Fil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَتَفَكَّرُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا بِصَاحِبِهِمْ cümlesi, يَتَفَكَّرُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. بِصَاحِبِهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. جِنَّةٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
يَتَفَكَّرُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
İsim cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. نَذ۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ kelimesi نَذ۪يرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklnddedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍۜ
Ayetin ilk cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. وَ , atıf, hemze inkârî istifham harfidir. Cümle, mukadder müstenefeye atfedilmiştir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olduğu istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması )
لَمْ , muzariyi maziye çeviren, لمّا ’nın aksine istikbali kapsamayan nefy edatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا fiilinin mef’ûlü konumundaki مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede, takdim-tehir ve icaz-ı hazif sanatları vardır. بِصَاحِبِكُمْ mahzuf mukaddem habere mütelliktir. مِنْ جِنَّةٍ lafzen mecrur, mahallen merfû olarak muahhar mübtedadır. مِنْ harfi, zaiddir.
مِنْ جِنَّةٍ ’deki tenvin, kıllet ifade eder. مِنْ harfi kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır. Menfi siyakta nekre, umum ve şümule işarettir. مِنْ harfinin istiğrak anlamı vardır. En ufak bir cinnet bile söz konusu değil demektir.
ما بِصاحِبِهِمْ مِن جِنَّةٍ sözündeki ما nefydir. ما nefy harfin devamında مِن gelmesi istiğrak (umum) manasını tekid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Zaid مِنْ ekseriyetle nefy, nehiy veya istifham edatlarıyla birlikte kullanılır. Cer ettiği kelime nekre olur. مِنْ çoğunlukla fail, mef’ul ve mübtedanın başına zaid olarak gelir. Manaya yeni bir anlam katmaz sadece tekid için gelir. Bu tür tekid, Kur’ân’da değişik şekillerde gelmektedir. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
الصّاحِبُ kelimesi; aslında yolculuk ve benzeri bir durumda başkasına eşlik eden kişi demektir. Allah Teâlâ’nın Yusuf Suresi 39. ayetindeki يا صاحِبَيِ السِّجْنِ sözündeki gibi. Zevce de sahip olarak isimlendirilmiştir. Mecazen yanındakiyle birlikte büyük bir olay ve haber olan kişi için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur’an’daki ziyade harfler; müradifler ve tekrarlar bulunduğu gibi bazı yanlış fikirlerin reddinin de delilidir. Kur’an’da “zaid” dedikleri şeylerin belâğî, tefsîrî ve te’vîlî önemleri vardır. Müradif olduğu zannedilen şeyler, aynı değil benzer manadadır. “Tekrar” dedikleri şey ise tefennün (çeşitlendirme) babındandır. (Hâlidî, Vakafât, s.148)
Ayetin lafzında bir hazif vardır ve takdiri, “Onlar düşünüp de anlamadılar mı ki arkadaşları Muhammed’de delilikten hiç bir eser yoktur.” şeklindedir. جِنَّةٍۜ “Cinnet” kelimesi جِلْسَة (oturuş) ve رِكْبَة (biniş) kelimelerinin vezninde olduğu gibi “bir çeşit delilik” demektir. Bunun başına مِنْ harf-i cerinin getirilmiş olması, Hz. Peygamberde (s.a.v) deliliğin hiçbir çeşidinin olmadığını gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Nefy siyakında nekre, umum ve şümula dalalet eder. (Halidi, Vakafat, s. 88)
صَاحِبِ müşterek lafızdır. Onlar Peygamber Efendimize “sahip” dedikleri için ayette de bu isim geçmiştir.
اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
Beyanî istînaf olarak gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ mevsuf/maksûr, نَذ۪يرٌ sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Resul sıfatlarını uyarı ve beyana hasreder. Bu izafî kasrdır. Kasr-ı kalptir. Yani onların zannettikleri gibi mecnun olmayan apaçık bir korkutucu demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مُب۪ينٌ kelimesi نَذ۪يرٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُب۪ينٌ - نَذ۪يرٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۙ وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ ١٨٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمْ |
|
|
| 2 | يَنْظُرُوا | bakmadılar mı? |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | مَلَكُوتِ | melekutuna |
|
| 5 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 6 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 7 | وَمَا | ve |
|
| 8 | خَلَقَ | yarattığı |
|
| 9 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | شَيْءٍ | şeylere |
|
| 12 | وَأَنْ | ve |
|
| 13 | عَسَىٰ | belkide |
|
| 14 | أَنْ |
|
|
| 15 | يَكُونَ | olabileceğine |
|
| 16 | قَدِ | muhakkak |
|
| 17 | اقْتَرَبَ | yaklaşmış |
|
| 18 | أَجَلُهُمْ | ecellerinin |
|
| 19 | فَبِأَيِّ | peki hangi |
|
| 20 | حَدِيثٍ | söze |
|
| 21 | بَعْدَهُ | bundan sonra |
|
| 22 | يُؤْمِنُونَ | inanacaklar |
|
“Egemenlik” diye çevirdiğimiz melekût kelimesi, yüce Allah’ın gökler üzerindeki mutlak yönetimini, hükümranlığını ifade eder (ayrıca bk. En‘âm 6/75). Bir önceki âyette Hz. Peygamber’in risâletinin hak olduğu, onun üstün kişiliği kanıt gösterilerek ifade edilirken burada da insanların, yüce Allah’ın evren üzerindeki mükemmel yönetimine bakıp düşünerek bundan Hz. Peygamber’in öğretisinin gerçek olduğuna dair deliller çıkarmaları istenmektedir. Göklerin düzeninde olduğu gibi Allah’ın yarattığı diğer bütün şeylerde de –ibretle ve insafla bakılırsa– Allah’ın varlığına, birliğine inanıp Hz. Muhammed’in bildirdiklerini tasdik etmeye götüren kanıtların bulunduğu görülür. Ayrıca âyet, Hz. Peygamber’in tebliğlerine karşı direnmeyi sürdürdükleri takdirde,–benzer şekilde davranan eski inkârcı kavimler gibi– müşriklerin de sonlarının geleceği uyarısında bulunmaktadır. Onları gökler ve diğer yaratılmışlar üzerinde zihin yormaya, kendi âkıbetlerini düşünmeye çağıran bu sözler; yahut Hz. Peygamber’in uyarıları, açıklamaları, başta Kur’an âyetleri olmak üzere onun ağzından çıkan bütün sözler insanlar için böylesine hayırlı ve yararlı uyarılardır. Şu halde insanlar bu sözlere inanmayacaklarsa başka hangi söze inanacaklar? Allah’ın ve resulünün sözlerinden daha doğru, daha hayırlı ve yararlı başka bir söz olabilir mi?
Burada asıl muhatap Hz. Peygamber’in dönemindeki müşrik Araplar olmakla birlikte, âyetin hükmü ve uyarısı, ilâhî yasaları tanımayan bütün âsi topluluklar için geçerlidir. Bütün bu uyarıların amacı da insanları hidayete, yani inançta, yaşayışta, insanlıkta en doğru ve en güzel olana ulaştırmaktır. Fakat eğer insanlar Hz. Peygamber’in bu yoldaki çağrısını iyi niyetle karşılayıp üzerinde düşünmek yerine koyu bir inkâr psikolojisiyle bunları peşinen reddederlerse Allah da onları dalâlet çukuruna düşürür. Allah’a rağmen hiçbir şey yapılamayacağı için bunları içine düştükleri bu çukurdan, bu sapkınlıktan kurtarıp doğru yolu bulmalarını sağlayacak bir güç de asla yoktur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 638
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۙ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَنْظُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي مَلَكُوتِ car mecruru يَنْظُرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ’la مَلَكُوتِ ‘ye matuftur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْ شَيْءٍ car mecruru مَا ’nın temyizi olarak mahallen mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَنْ tekid ifade eden muhaffefe أَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri; أنه şeklindedir. عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ cümlesi, muhaffefe اَنْ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
عَسٰٓى nakıs, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَسٰٓى ‘nın faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. يَكُونَ ‘nin ismi olan şan zamiri mahzuftur. قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْ cümlesi, يَكُونَ ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur.
قَدِ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. اقْتَرَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَجَلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hafifletilmiş olan اَنْ aynı اَنَّ gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamiru’ş - şan) olarak alır.
Hafifletilmiş olan اِنْ cümle başında gelebileceği gibi, hafifletilmiş olan اَنْ cümle ortasında gelir. Hafifletilmiş olan اَنْ ’ in haberi her zaman cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise, edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz.
Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.
Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)
Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا) Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker.
Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اقْتَرَبَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi قرب ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.
بِاَيِّ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline müteallik olup, cer alameti يِّ ‘dir. Aynı zamanda muzâftır. حَد۪يثٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بَعْدَهُ zaman zarfı يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. Muzafı mahzuftur. Takdiri; خبره أو نزوله (Haberi veya indirilmesi) şeklindedir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُؤْمِنُونَ cümlesi, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.Takdiri ; هم يؤمنون şeklindedir.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۙ وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ
Bu cümle atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki … اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Hemze inkârî istifham harfi, لَمْ , muzariyi maziye çeviren, لمّا ’nın aksine istikbali kapsamayan nefy edatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve taaccüb anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olduğu istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
يَنْظُرُوا fiilinde istiare sanatı vardır. Bilmek, anlamak manasında müstear olmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde الْاَرْضِ ‘ın semavata atfı, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat Allah’ın, kainattaki hükümranlığını mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Kainattaki şeyler, sanki bir kabın içinde muhâfaza edilmektedir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
السَّمٰوَاتِ ve الْاَرْضِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
Burada dikkatlerin göklere ve yere çekilmesi o büyük hükümranlığın onlarda açıkça belli olmasındandır.
مَلَكُوتِ ’ye matuf olan ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ شَيْءٍ car-mecruru, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
شَيْءٍ ’deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.
وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْ cümlesi, masdar teviliyle ف۪ي مَلَكُوتِ ’ye, وَ ’la atfedilmiştir. Bu cümleye dahil olan اَنْ muhaffefe اَنَّ ’dir ve şan zamiri mahzuftur. Takdiri, اَنْهُ ’dur. Şan zamirinin hazfi dolayısıyla îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Tekit ve masdar harfi اَنْ ‘nin dahil olduğu اَنْ يَكُونَ cümlesi masdar tevilinde عَسٰٓى fiilinin faili konumundadır.
Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tekid içindir. Tahkik ifade eder. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Onların düşünmesi istenen şeylerin, ‘göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizam, Allah’ın yarattığı her şey, ecellerinin yaklaşmış olabileceği’ şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
عَسٰٓى kelimesi kendisinden sonra gelen hususların vukuunun beklenilmesine delalet eder. Bununla birlikte Allah Teâlâ hakkında bir şeyi ummak/olmasını beklemek tasavvur edilemez. Zira O, olmuş ve olacak her şeyi bilmektedir. Dolayısıyla عَسٰٓى burada tahkik ifade etmektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
Resullerinin haline bakmaktan yüz çevirme hallerini inkâr ve taaccübden, bundan daha açık ve umum olan, üzerinde düşünmekten yüz çevirme hallerini inkâr ve taaccübe, terakkidir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الأجَلُ yalanlayanlara ait zamire muzâf olmuştur. Ümmetin eceli demektir. Fertlerin eceli değildir. Çünkü kelam bilinmeyen bir ecel ile tehdit etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
النَّظَرِ fiili zarf harfi olan ف۪ي ile tadiye olmuştur. Çünkü murad tedebbür ile teemmüldür ki buna tefekkür denir. Zariyat suresi 21. ayette وفِي أنْفُسِكم أفَلا تُبْصِرُونَ geçtiği gibi. Bunun gibi نَظَرْتُ في شَأْنِي (İşime baktım) denir. Zarf harfi bu tefekkürün derin olduğunu ve her türlü varlığa nüfuz ettiğini gösterir. Bu zarfiyet mecazîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ [Ve belki ecellerinin yaklaşmış olduğuna…] buyurulmuştur. Bu ifadenin başında bulunan اَنْ edatı, şeddeli olan أنّ’den tahfif yapılarak اَنْ haline getirilmiş olup, takdiri وَ أنّهُ şeklindedir. Bu ayetteki zamir şan zamiridir. Buna göre mana, “Belki de onların ecelleri yaklaştı. Böylece onlar, küfürleri üzere helak olup cehenneme varacaklardır. Bu ihtimal her zaman söz konusu olduğuna göre, aklı olan kimsenin, kendisini bu derece korkudan ve de büyük olan böyle bir tehlikeden kurtarmak hususunda gayret sarfetmesi için çabucak bu fikre doğru koşması ve hemen onu benimsemesi gerekir.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Onlar göklerin ve yerin delalet ettiği büyük hükümranlığa ve sonsuz kudrete tefekkür gözüyle bakmadılar mı? Yine onlar, Allah Teâlâ'nın yarattığı herhangi bir şeye bakmazlar mı? Allah Teâlâ'nın muazzam hükümranlığına delalet noktasında bütün yaratıklar müşterek olduğu için bu tamim (umumileştirme) yapılmıştır. Ayette göklerden ve yerden sonra her şeyin zikredilmesi, bu delaletin sadece büyük yaratıklarda değil küçük yaratıklarda da mevcut olduğunu ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri إذا لم يؤمنوا بهذا الحديث (Eğer bu söze inanmıyorlarsa) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Muzari fiil sıygasında gelen cevap cümlesi olan فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mecrur mahaldeki istifham ismi بِاَيِّ حَد۪يثٍ başındaki harf-i cerle يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِاَيِّ حَد۪يثٍ car-mecruru istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle, amili olan يُؤْمِنُونَ ‘e takdim edilmiştir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı بَعْدَ , ihtimam için amili olan يُؤْمِنُونَ fiiline takdim edilmiştir. Bu izafet, gayrının tahkiri içindir.
بَعْدَهُ ’nun muzâfının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; خبره أو نزوله (Haberi veya indirilmesi) şeklindedir.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بِ sebep içindir. Müteallakı يُؤْمِنُونَ fiilidir. بَعْدَ kelimesi burada غَيْرَ manasında müstear olarak gelmiştir. Çünkü uzaklık ve ayrılığa delalet eden zarflar tam tersi manasında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الحَدِيثِ kelimesinin hakiki manası haber ve yeni kıssadır. Zâriyât suresi 24. ayette هَلْ أتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إبْراهِيمَ geçtiği gibi. Mecazen yeni husule gelecek bir olay için kullanılır. Bu hakiki manasından daha umumidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۜ وَيَذَرُهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ١٨٦
مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۜ
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يُضْلِلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
هَادِيَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. لَهُ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضْلِلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَذَرُهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَذَرُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي طُغْيَانِهِمْ car mecruru يَعْمَهُونَ fiiline mütealliktir. يَعْمَهُونَ cümlesi, يَذَرُهُمْ ’deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَهُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki يُضْلِلِ اللّٰهُ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsned, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen فَلَا هَادِيَ لَهُ şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden لَا ‘nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
هَادِيَ , cinsini nefyeden لَا ‘nın ismidir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. لَهُ car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ (Allah kimi saptırırsa) ifadesinde sebebe isnad şeklinde bir mecaz-ı mürsel vardır. Sapma fiilini kullar tercih etmiş, Allah da sonucu yaratmıştır.
يُضْلِلِ - هَادِيَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Şartın cevabı isim cümlesi olarak geldiği için cevabın başına فَ harfi gelmiştir.
وَيَذَرُهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
وَيَذَرُهُمْ ifadesi bir istînaf cümlesi olmak üzere merfû olup, kendisinden önceki ifade ile bir ilgisi yoktur. (Yani onun üzerine atfedilmiş değildir.) (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Âşûr ise önceki cümleye matuf olduğunu söylemiştir. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de sapkınlıklarının devam edeceğine işaret vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَعْمَهُونَ cümlesi نَذَرُهُمْ fiilinin mef’ûlunden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümlesi muzari fiil olduğu zaman başında و bulunmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ف۪ي طُغْيَانِهِمْ car-mecruru konudaki önemine binaen, amili olan يَعْمَهُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
ف۪ي طُغْيَانِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla طُغْيَانِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü طُغْيَانِ hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Bu istiareyle, içinde bulundukları durumun şiddetli kötülüğü, tuğyanın, onları kapalı bir mekan gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır.
طُغْيَانِهِمْ izafeti, hem muzâfı hem de muzâfun ileyhi tahkir içindir.
طُغْيَانِ - يُضْلِلِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ١٨٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَسْأَلُونَكَ | sana soruyorlar |
|
| 2 | عَنِ |
|
|
| 3 | السَّاعَةِ | sa’at(in)den |
|
| 4 | أَيَّانَ | ne zaman (diye) |
|
| 5 | مُرْسَاهَا | gelip çatması |
|
| 6 | قُلْ | de ki |
|
| 7 | إِنَّمَا | ancak |
|
| 8 | عِلْمُهَا | onun bilgisi |
|
| 9 | عِنْدَ | yanındadır |
|
| 10 | رَبِّي | Rabbimin |
|
| 11 | لَا |
|
|
| 12 | يُجَلِّيهَا | Onu açığa çıkaramaz |
|
| 13 | لِوَقْتِهَا | tam zamanında |
|
| 14 | إِلَّا | başkası |
|
| 15 | هُوَ | O’ndan |
|
| 16 | ثَقُلَتْ | O ağır gelmiştir |
|
| 17 | فِي |
|
|
| 18 | السَّمَاوَاتِ | göklere de |
|
| 19 | وَالْأَرْضِ | yere de |
|
| 20 | لَا |
|
|
| 21 | تَأْتِيكُمْ | O size gelmez |
|
| 22 | إِلَّا | ancak |
|
| 23 | بَغْتَةً | ansızın |
|
| 24 | يَسْأَلُونَكَ | sana soruyorlar |
|
| 25 | كَأَنَّكَ | sanki sen |
|
| 26 | حَفِيٌّ | biliyormuşsun |
|
| 27 | عَنْهَا | onu |
|
| 28 | قُلْ | de ki |
|
| 29 | إِنَّمَا | muhakkak |
|
| 30 | عِلْمُهَا | onun bilgisi |
|
| 31 | عِنْدَ | yanındadır |
|
| 32 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 33 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 34 | أَكْثَرَ | çoğu |
|
| 35 | النَّاسِ | insanların |
|
| 36 | لَا |
|
|
| 37 | يَعْلَمُونَ | bilmezler |
|
Saat kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de belli bir zaman dilimini belirten sözlük anlamı yanında, sık sık kıyametin kopacağı vakti ifade etmek üzere de kullanılmaktadır. Kaynaklarda ansızın gelip çattığı, amellerin hesabı çabuk olduğu veya uzun sürdüğü ya da süresi uzun olmasına rağmen Allah Teâlâ bakımından insanların hesabındaki bir saatlik süre kadar kısa sürdüğü için kıyamete saat denildiği belirtilir (Zemahşerî, II, 107; Şevkânî, II, 311; M. Reşîd Rızâ, IX, 425). Bir açıklamaya göre saat, birinci sûr çalınca bütün canlıların ölmesi sürecini, kıyamet ise ikinci sûr çalınca yeniden dirilmeyi ve sonrasında olup bitenleri ifade eder; böylece âhiret hayatı başlamış olur.
Bazı hadislerde müslümanların da Resûlullah’a kıyametin zamanıyla ilgili sorular sordukları bildirilmekle birlikte (meselâ bk. Buhârî, “Fezâ’ilü ashâbi’n-nebî”, 6; “İlim”, 2; “Ahkâm”, 10; Müsned, II, 361; III, 322, 326), bilhassa müşriklerin Hz. Peygamber karşısındaki yaygın tavırlarından biri, kıyameti inkâr etmek veya Resûlullah’ı güç durumda bırakmak maksadıyla bu konuda sorular sormaktı. Bu âyette de onların böyle bir sorusundan ve –aslında bu sorunun arkasında kötü niyet bulunmasına rağmen– Resûlullah’ın, aydınlatma görevinin bir gereği olarak bu soruyu ciddiye alıp cevap vermesinden söz edilmektedir. Bazı tefsirlerde buradaki sorunun yahudiler tarafından sorulduğuna dair rivayetler yer almaktaysa da (Zemahşerî, II, 107), A‘râf sûresi Mekke’de indiğinden bu görüş isabetli görülmemektedir. Soru kimden gelirse gelsin, Hz. Peygamber kıyametin vaktiyle ilgili bütün sorulara karşı bunu bilmediğini ifade etmiş, meselâ Cebrâil tarafından yöneltilen, “Kıyamet ne zaman kopacak?” şeklindeki bir soruyu, “Bu hususta sorulan sorandan daha bilgili değildir” cevabını vermiştir (Buhârî, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 1, 5, 7; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 17).
Kıyamet vaktinin “göklere de yerlere de ağır gelmesi” dünyanın kozmolojik düzeninin bozulacağına, Kur’an’ın ifadesiyle (İbrâhîm 14/48) “yerin başka bir yere, göklerin de başka göklere dönüştürüleceği” esnada vuku bulacak olayların dehşetine; “Sizi ansızın yakalayacaktır” ifadesi de insanoğlunun, kıyamet saati hakkındaki bilgisizliğinin son ana kadar süreceğine işaret etmektedir (Râzî, XV, 81).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 640
Riyazus Salihin, 1841 Nolu Hadis
Ebû Hureyre şöyle dedi:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bir yerde sahâbîlerle konuşurken bir bedevî çıkageldi ve:Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözünü kesmeden konuşmasına devam etti. Bunun üzerine sahâbîlerden biri:
Bedevînin sorusunu duydu, fakat soruyu beğenmedi, dedi. Bir başkası da:
Hayır, soruyu duymadı, dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasını bitirince:
“Kıyamet hakkında soru soran nerede?” buyurdu. Bedevî:
Buradayım, Yâ Resûlallah! dedi.
“Emanet zâyi edildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu. Bedevî:
Emanet nasıl zâyi olacak? diye sordu. Resûl-i Ekrem de:
“Emanet ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu.
(Buhârî, İlim 2, Rikak 35. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 361)
Peygamber Efendimiz kıyametin ansızın kopacağını bazı ifadelerle anlatmıştır, “ devesini sağan bir adam daha süt kabını ağzına götürmeden, elbise alışverişi yapan iki kişi daha alışverişi tamamlamadan, havuzunu tamir eden biri daha işini bitirmeden “ kıyametin kopacağını söylemiştir.
(Buhari ,Rikâk 40; Müslim ,Fiten 140)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ
Fiil cümlesidir. يَسْـَٔلُونَكَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنِ السَّاعَةِ car mecruru يَسْـَٔلُونَكَ fiiline mütealliktir. اَيَّانَ مُرْسٰيهَا cümlesi, السَّاعَةِ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur.
اَيَّانَ istifham harfi, zaman zarfı olarak mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُرْسٰيهَا muahhar mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُرْسٰيهَا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
عِلْمُهَا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. رَبّ۪ي muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. (https://islamansiklopedisi.org)
لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ
Cümle, عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪ي ‘dan bedel olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُجَلّ۪يهَا fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِوَقْتِهَٓا car mecruru يُجَلّ۪يهَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. Munfasıl zamir هُوَ fail olarak mahallen merfûdur.
يُجَلّ۪يهَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi جلو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.
ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ
Fiil cümlesidir. ثَقُلَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru ثَقُلَتْ fiiline mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَأْت۪يكُمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. بَغْتَةً hal olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ
Fiil cümlesidir. يَسْـَٔلُونَكَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنِ السَّاعَةِ car mecruru يَسْـَٔلُونَكَ fiiline mütealliktir. كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا cümlesi, يَسْـَٔلُونَكَ ’deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.
كَاَنَّ harfi اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre de gibi cümleyi tekid eder.
كَ muttasıl zamiri كَاَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. حَفِيٌّ kelimesi, كَاَنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. عَنْهَاۜ car mecruru حَفِيٌّ ‘e mütealliktir.
حَفِيٌّ kelimesi sıfatı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
عِلْمُهَا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَـٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لَـٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
أَكۡثَرَ kelimesi لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
‘İstemek’ manasındaki سْـَٔل fiili, عَنِ harfi ceriyle kullanıldığında, sormak anlamına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
السَّاعَةِ kelimesi, bu ayette kıyamet gününden kinayedir. Kur’an-ı Kerim’de belli bir zaman dilimini belirten sözlük anlamı yanında, sık sık kıyametin kopacağı vakti ifade etmek üzere de kullanılmaktadır.
اَيَّانَ مُرْسٰيهَا cümlesi, السَّاعَةِ ‘den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsim cümlesi formunda gelmiş, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. İstifham ismi اَيَّانَ , zaman zarfı olarak mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُرْسٰيهَا , muahhar mübtedadır.
İstifham harf ve isimlerinin sadaret hakkı (lafzın, sözün başında gelme özelliğine sahip olması) vardır.
اَيَّانَ مُرْسٰيهَا cümlesi istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, mütekellimin amacının alay etme olması sebebiyle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
اَيَّانَ ; normal bir soru değil, şaşma ve alay etme ifadesidir.
اَيَّانَ azamet ve vehameti gerektiren yerler dışında kullanılmaz. Bu ayette olduğu gibi kıyamet ve yeniden diriltilme gibi hep azamet ve vehamet içeren konular için kullanılmıştır. (Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
مُرْسٰيهَا bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
السَّاعَةِ kelimesi burada marife gelerek Kur’an ıstılahında çoğunlukla bu dünyevi alemin yok olup uhrevi aleme girişi ifade eden ba’s veya kıyamet gününü ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Necm kelimesinin, genel olarak her yıldız için kullanılıp elif lamlı geldiğinde ise “Süreyya Yıldızı” anlamı taşıması gibi; saat kelimesi de elif lamlı geldiğinde kıyamet anlamında kullanılır. Bunlar “esmâ-i gâlibe”dendir. Kıyamet; ya ansızın geleceği için bu ismi almıştır yahut bütün mahlukatın muhasebesi, tek bir saatte ifa edileceği için yahut da uzun bir zaman olmasına rağmen canlılar nezdinde tek bir saat gibi geleceği için bu adla, “saat” adıyla adlandırılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مُرْسٰيهَا (yani “gelip çatması” diye çevirdiğimiz demirleme, gerçekleşme) kelimesi, ارْسٰيهَاۜ ya da وَقْت ارْسٰيهَاۜ anlamındadır ki kıyametin kopma ve gerçekleşme zamanı demektir; çünkü ağır olan her şeyin sebat ve istikrarını ifade etmek için رسو (demirleme) kelimesi kullanılır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مُرْسٰيهَا kelimesindeki مُرْسٰي lafzı, أَرْسَى (demir atmak, gelip dayanmak) manasında bir masdardır.
أَرْسَى , “sabit kılmak, sağlamlaştırmak” demektir. Nitekim bir şey sabitleşip iyice kuvvetlendiğinde رَاسَا - يَرْسُو denilir. Cenab-ı Hakk da وَالجِبَلَ اَرْسَيهَا “Dağları da (sapasağlam) çaktı.” (Naziat Suresi, 32) buyurmuştur. Bundan dolayı الرَّسْوُ kelimesi, mutlak manada sebatın, durmanın ismi olmayıp aksine ağır olan bir şeyin sabit olması, durması için kullanılan bir isimdir. Mesela: اِرْسَاءُ السَّفِينَةِ اِرْسَاءُ الجَبَلِ “dağı dikmek ve sabitleştirmek” ve “gemiye demir atmak, onu sabitleştirmek” tabirleri bu manadadır. Cenab-ı Hakk’ın, “O göklere de, yere de ağır basmıştır.” buyruğunun delaletiyle canlılara en ağır gelen şey kıyamet olunca pek yerinde olarak Cenab-ı Hakk, kıyametin vuku bulmasını ve sübutunu أَرْسَى kelimesiyle ifade etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Muhakkik (gerçeği araştıran) alimler şöyle demektedirler: “Kıyametin, insanlara gizli bırakılmasının sebebi şudur: Kullar, kıyametin ne zaman kopacağını bilmedikleri zaman bu hususta sürekli olarak tedbirli davranırlar; böylece bu husus onları daha fazla itaatte bulunmaya sevkedip, günahtan da o nispette alıkoymuş olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
أيّانَ istifham için haber-i mukaddemdir. ومَرْساها muahhar mübtedadır. O aslında آنَ in muzâfun ileyhidir. Aslı, أيُّ آنٍ آنُ مَرْسى السّاعَةِ şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَرْسى kelimesi بِسْمِ اللَّهِ مَجْراها ومُرْساها (Hûd Suresi, 41) ayetinde olduğu gibi geminin dalgaları yararak gitmesinden sonra bir yerde karar bulmasıdır. Burada الإرْساءَ bir olayı, bir yayanın karada veya denizde istediği yere ulaşmayı ümit ettiği veya bu konuda mütereddit olduğu bir olaya benzetmek için istiare olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ
Cümle, beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ cümlesi, اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عِلْمُهَا mübtedadır, عِنْدَ رَبّ۪يۚ izafetinin müteallakı olan haber mahzuftur.
İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. عِلْمُهَا , sıfat/maksûr, عِنْدَ رَبّ۪ي , mevsûf/ maksûrun aleyhtir. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Ayetin sonunda müştakının zikredildiği عِلْمُهَا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Veciz ifade kastıyla gelen müsned عِنْدَ رَبّ۪ي izafetinde hem muzâf hem de muzâfun ileyh Rab isminden ötürü şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca Hz. Peygambere teşvik ve destek ifade eder.
Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Enam/57)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tazim ifade eder.
Haber tazim veya teşrîf ifade eden bir kelimeye muzâf olursa; müsnedün ileyhin tazimine de delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri)
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Ancak bunun aksi durumlarda da اِنَّمَا ile kasrın yapıldığı görülmektedir. Yani muhatabın inkâr ettiği durumlarda inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. Ancak bu harf ile yapılan kasrlarda sıfat ve mevsûfu tespit etmek zordur. Aslında bunun lafzî bir karinesi yoktur. Siyaktan tespit edilmesi gerekir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الرَّبِّ kelimesinin marife olarak gelişi ve mütekellim zamirine izafesinde saatin ilminin resule değil Cenab-ı Hakk’a mahsus olduğuna ve onların bu konudaki şüphelerinin doğru olmadığına ima vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Saatin bilgisi, sorudan da anlaşılacağı gibi, vaktini belirleme bilgisidir. Bu ilmin saate ait zamire isnad edilmesi bir muzâf takdiri dolayısıyladır. Yani, عِلْمُ وقْتِها demektir. Masdarın mef’ûlune izafesidir. عِنْدَ zarfı bu vaktin Allah'ın ilmine bağlı olduğu manası için mecazen kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ
Fasılla gelen cümle, عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪ي cümlesinden bedeldir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir.
Bedel; Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılmasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000)
Muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. يُجَلّ۪يهَا , maksur/sıfat, هُوَۜ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani müsned, bu faile hasredilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لِوَقْتِهَٓا , ihtimam için faile takdim edilmiştir.
لِوَقْتِهَٓا - السَّاعَةِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Daha sonra Cenab-ı Hak, bu manayı tekid ederek, لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَ “Onun vaktini, kendisinden başkası açıklayamaz.” buyurmuştur. تَجْلِيَة kelimesi, bir şeyi ortaya koymak, تَجَلِّي ise o şeyin kendiliğinden ortaya çıkmasıdır. Buna göre mana, “O kıyametin muayyen olan zamanını sadece Allah Teâlâ ortaya çıkarır.” şeklinde olur. Yani “Onun, belirli ve muayyen vaktini bildirmek ve haber vermek suretiyle izhar etmeye, sadece Cenab-ı Hakk kadir olabilir.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لِوَقْتِهَٓا kelimesindeki لِ vakit içindir. Vakitlendirme manasındadır. عِنْدَ manasına benzer. Aslı şöyledir: Bu mana ihtisas lâmından kaynaklanır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle hakiki kasrdır. Çünkü bu mana asıldır ve قُلْ إنَّما عِلْمُها عِنْدَ اللَّهِ cümlesinden sonra gelmiştir. İzafî kasr manasını ve daha fazla manayı ifade eder. Zira saatin ilmini tespit etmek Allah Teâlâ’ya hasredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لِوَقْتِها car mecruru يُجَلِّيها fiilinin failine takdim edilerek müferrağ istisna olarak gelmiştir. Bunun sebebi, vakti gelince kıyametin vuku bulacağı konusunda uyarmaktır. Çünkü o aniden gelecektir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle, kıyamete kadar bu ilmin yalnız Allah katında kalacağını beyan eder. Teşriî hikmet bunu gerektirir. Çünkü kıyamet vaktinin gizli tutulması, itaate daha teşvik edici ve günahlardan daha fazla caydırıcıdır. Nitekim insanın ne zaman öleceğini bilmemesi de böyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Vakafat, S.107)
السَّمٰوَاتِ ’den sonra الْاَرْضِۜ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Semavat ve arz, içine girilmeye müsait şeyler değildir. Fakat kıyametin şiddeti ve korkunçluğunu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere yer ve gök, kıyameti içine alan bir kaba benzetilmiştir.
الثِّقَلُ (ağırlık), büyüklük ve azamet gibi, meşakkat-zorluk manasında müstear olarak gelmiştir. Çünkü nefs üzerindeki etkisinin şiddeti ve zorluğu nedeniyle, kişiye ağır bir şey taşıdığını hissettirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Saati ağır olarak nitelendirmek, içinde yaşanan olaylar dolayısıyladır. Bu şekilde vasıflanması mecâzi aklîdir. Karinesi açıktır. Bu ağırlık, şiddet manasındadır. Zaman için değil olaylar için sıfat olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.
Hal konumundaki بَغْتَةًۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille hal arasındadır. تَأْت۪يكُمْ , maksur/sıfat, بَغْتَةًۜ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf. Yani müsned, bu hale hasredilmiştir.
لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ ifadesinde istiare vardır. تَأْت۪يكُمْ fiilinin kıyamete isnad edilmesiyle kıyamet, kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Kıyamet gününün korkunçluğu, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.
يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber, ibtidaî kelamdır.
يَسْـَٔلُونَكَ fiilin mef’ûlünden hal olan كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا cümle, teşbih ve tekid harfi كَاَنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. كَ zamiri كَاَنَّ ’nin ismi, حَفِيٌّ haberidir.
حَفِيٌّ ; ısrarla istemekte veya bir şeyi öğrenirken yapılan araştırmada acele etmek demektir. Aslı; hayvanı yalın ayak bırakmak yani toynağını soymaktır. Müfredat bu kelimeyi “herhangi bir şeyi bilen” olarak tarif etmiştir. Burada “bilmekte ısrarcı olmak” manasında gelmiştir. Sanki Peygamber Efendimiz (s.a.) kıyameti merak ediyor da onun peşinde olup öğrenmeye uğraşıyormuş gibi, sana habire “kıyamet ne zaman” diye soruyorlar buyurulmuştur.
Bu ibare mürsel mücmel bir teşbihtir. Teşbih edatı zikredilmiş, vech-i şebeh hazfedilmiştir.
يَسْـَٔلُونَكَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetteki عَنْهَا kelimesi ile ilgili olarak da şu iki izah yapılmıştır:
a. İfadede bir takdim-tehir söz konusu olup, ayetin takdiri, يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ بِهَا şeklindedir. Daha sonra söz uzayacağı ve bir de hazfedilmesi sebebiyle herhangi karışıklığa sebebiyet vermeyecek şekilde malûm olduğu için buradaki بِهَا sözü hazfedilmiştir.
b. Ayetin takdirinin, يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ بِهِمْ “Sanki sen onlara itaat ediyormuşsun gibi sana soruyorlar.” şeklinde olmasıdır. Çünkü حَفَا fiili, bazen بِ harf-i ceriyle, bazen de عَنْ harf-i ceriyle müteaddî olur. Bu izahı, İbni Mesud’un كَاَنَّكَ حَفِيٌّ بِهَا şeklindeki kıraati de destekler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَفِيٌّ, bir şeyi bilenden kinayedir. Çünkü soruların çoğu, sorulan şey hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ
Cümle, istînâfiyye olarak önceki cümleyi tekid sadedinde gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavl olan اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ cümlesi اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. عِلْمُهَا, sıfat/maksûr, عِنْدَ رَبّ۪يۚ mevsuf/maksûrun aleyhtir. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ sözü kasr-ı hakikidir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekan zarfı عِنْدَ اللّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan عِنْدَ şan ve şeref kazanmıştır.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tazim ifade eder.
Haber tazim veya teşrîf ifade eden bir kelimeye muzâf olursa; müsnedün ileyhin tazimine de delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)
İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, Rab isminden sonra, Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi ıtnâb ve iltifat sanatıdır. Allah isminin zikredilmesinde tecrîd, ayrıca Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِنَّمَا edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
قُلْ - اِنَّمَا - عِلْمُهَا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Cenab-ı Hakk’ın, “Kıyametin sübutunun ne zaman olduğunu sana sorarlar.” buyruğu, kıyametin ne zaman kopacağı hakkında bir soru; ikinci olarak da “Tam manasıyla biliyormuşsun gibi onu sana sorarlar.” buyruğu ise kıyametin ağırlığının, şiddetinin ve heybetinin künhü (aslı) ile alakalı bir sorudur. Dolayısıyla bu ifadelerin tekrarlanmış olduğu söylenemez. Cenab-ı Hakk, bu iki sorudan birincisine, “Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır.” ikincisine de “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” diyerek cevap vermiştir. Bu iki şekil arasındaki fark şudur: Birinci soru, kıyametin ne zaman kopacağı ile ilgili bir sorudur. İkincisi ise kıyametin şiddet ve heybetinin ne kadar olduğuyla alakalı bir sorudur. Allah’ın, heybet ve azamet bakımından isimlerinin en büyüğü, en fazla heybet ve celâle delalet eden ismidir ki bu da Lafzatullah (اللّٰهِ) olup, bu, kıyametin şiddetinin ne kadar olacağı sorusuna karşı verilen cevapta zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Ayetin son cümlesi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
İstidrak manasındaki لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ ’nin haberi olan لَا يَعْلَمُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar anlamları katmıştır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَـٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474)
İstidrak, '' önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اَكْثَرَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
عِلْمُهَ - لَا يَعْلَمُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ cümlesiyle اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
“Bilmeme” keyfiyetinin onlardan çoğuna tahsisi, bazılarının hakikati bilmelerine rağmen kibir ve inatları yüzünden bilmezden gelmeleri sebebiyledir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Sana soruyorlar” ve “Onunla ilgili bilgi Allah katındadır.” ifadelerinin tekrarının sebebi tekiddir, ayrıca ikinci ifadede “sanki sen biliyormuşsun gibi” ifadesi de ilave edilmiştir. Nitekim mahir alimlerin kitaplarındaki tekrarlar da faydadan hāli değildir. Fakat insanların çoğu kıyametin vaktini sadece Allah’ın bildiğini, bu ilmin O’na mahsus olduğunu bilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
İstersin ki görüp görebileceğin en güzel manzaraya, huzurun bozulmadan bakasın. Ne yırtıcı hayvanlar yanaşsın, ne de taşlar çarpsın. Halbuki çoğu zaman hayat; dikkatini dağıtan bu imtihanlarla huzursuzlanıp, manzaraya huzurla baktığın anların geri gelmesini beklemektir.
Manzaranın renkleri içinde kaybolursun. Sanki o huzur hiç dağılmayacakmış gibi. Sonra birden başında yakıcı bir acı hissedersin. Çığlığı basarsın. Elini başına götürüp kanadığını farkettiğinde, çığlık atmaya, tepinmeye devam edersin. Başını öne eğip bağıra bağıra ağlarsın. İnsanlar toplanır. Taşı ve yaranı gösterirsin. Sarılırlar, avuturlar. Biraz toparlanır gülümsersin. Fakat koca taşı gördükçe, başındaki koca yarayı hissettikçe, tekrar en başa dönersin.
Bir süre sonra bir iki kişinin dışında herkes gider. İnsanların dikkatini çekmek için ayağa kalktığında, senden adeta kaçarlar. Yanlarına gideyim derken, ayakların taşlardan yara içinde kalır. Üstüste geliyor acılar diye çıldıracak gibi hissedersin.
Kim var yanımda diye koşuşurken korktuğun kayaları farkedersin. Kimi kayanın altından kalkamamış ezilenler, kimi kayayı yüklenmiş gülümseyenler. Başını yaran taşa baktığında utanırsın. Taşı tutan elini, arkanda saklamaya çalışırsın. Kayaların yaklaştığını görünce panikle elinle kanını silersin, ayaklarını toprağa sürüp temizlersin, taşı ağzına alıp yutarsın. Yuttuğun taşın yemek borunu yırtarcasına aşağıya indiğini an be an hissedersin. Yutman kolaylaşsın diye başını kaldırdığında manzaranla gözgöze gelirsin.
Taştan dolayı karnın ağrır, miden bulanır, biraz terlersin, başın ve ayakların hala acır ama bilirsin geçecek. Çünkü manzara hala önünde ve sen hala hayattasın.
Allahım! En güzel isimler Senin’dir. Ya Rahim, Ya Rahman, Ya Fettah. Senden gelene elhamdulillah. Verdiğinde de, vermediğinde de vardır benim bilmediğim nice hayır. Ya Selam, Ya Melik, Ya Aziz. Ne güzeldir, hz. Ali’nin duası, üzerine olsun Allah’ın selamı: “Allahım! Gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle. Hakkımda hayırlı olanı, gönlüme razı eyle.” Ya Latif, Ya Mevla, Ya Kayyum. Geldim, Sana teslim oldum. Zikrinle, sevginle, huzurunla ve imanınla coştur gönlümü.
Anlayanlardan, görenlerden ve işitenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
Dünya hayatı özetlensin denilse, belki de şöyle bir cevap verilebilir: İnsanın sahip olduğu veya daha geniş bir ifadeyle bulunduğu anın içindeyken elinin altındaki her şeyi Allah rızası için kullanması gerektiği ve bu amaçla geçici olarak bulunduğu yerdir. Duygularının yansıtılması, zamanının değerlendirilmesi, sosyal ilişkilerinin düzenlenmesi, mesleğinin seçimi gibi birçok örnek sayılabilir. Bunların dışında belki akla gelen bütün örnekleri de kapsayan; sahip olduğu uzuvlarını doğru kullanmak yer alır.
Bu yüzden de hayat devamlı tetikte mücadeleye hazır olmaktır. Odaya giren saygın birinin varlığıyla kendisine çekidüzen verilmesi gibi hep Allah’ı anarak iç ve dış halinin kontrol edilmesidir. Aksi takdirde, Allah’ın yasakladıklarına yaklaşmak ve günah işlemek kolaylaşır. Bu, internet ortamında güvenli dolaşmak için aniden çıkan reklamlara veya bir başka yere yönlendiren içeriği belirsiz adreslere basmama çabasına da benzetilebilir. Yoksa çeşitli kayıplar vererek bulaşan virüsten temizlenmek vakit alır.
Gözlerin, kulakların, ellerin, ayakların ve diğer organların da bir tür hafızası vardır. Yanlış kullanıma alıştırılmış bir uzvun algı kimyasıyla beraber ahlak anlayışı ve alışkanlıkları da o yönde değişir. Yaptıkları kolaylaşır ve artık kendisini, değerlenecek fırsatları seçerken veya onlara denk gelirken bulur. Basit bir örnek olarak hırsızlığa alışan bir elin, hızlı ve emin hareketleriyle çalınabilecek eşyaların arayışında olması gösterilebilir. Doğru seçimler yaparak çabalamadığı sürece bu kısır döngüden kurtuluşu zordur.
Ey Allahım! Bizi Senin rızan için yaşadığının farkında olanlardan ve Senin yolunda çabalayanlardan eyle. Sahip olduğu her uzvunu haramdan koruyanlardan ve rızanı kazanacak şekilde yani yaratıldıkları amaç doğrultusunda kullananlardan eyle. İşlediğimiz günahları ve düştüğümüz hataları; rahmetin ile affeyle. Affını dilediklerimizi tekrarlamaktan muhafaza eyle. Ahlaklarımızı güzelleştir. Kalplerimizi, yüzlerimizi ve ayaklarımızı Sana çevir. İman ile yaşat, iman ile öldür ve iman ile dirilt.
Amin.