Enfâl Sûresi 33. Ayet

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ  ٣٣

Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا oysa
2 كَانَ değildi ك و ن
3 اللَّهُ Allah
4 لِيُعَذِّبَهُمْ onlara azab edecek ع ذ ب
5 وَأَنْتَ ve sen
6 فِيهِمْ onların içinde bulundukça
7 وَمَا ve
8 كَانَ değildi ك و ن
9 اللَّهُ Allah
10 مُعَذِّبَهُمْ onlara azab edecek ع ذ ب
11 وَهُمْ ve onlar
12 يَسْتَغْفِرُونَ istiğfar ederlerken غ ف ر
 

Müşrikler Kur’an’ın gerçek bir vahiy ürünü ve Allah’ın kitabı olmadığı konusundaki iddialarını, kitabın dili, içeriği veya –farzımuhal– varsa hatalarını ortaya koyarak kanıtlamak yerine, Allah’ın kanunlarına ve âdetine aykırı taleplerde bulunma yolunu seçtiler. Planlarına göre bu talepleri yerine gelmezse kitabın Allah’tan gelmediği, dinin de hak olmadığı ortaya çıkmış olacaktı.

 Allah İslâm’ı, kıyamete kadar bütün insanlığa son bir çağrı olarak göndermişti. İnsanların, inanmadıkları takdirde helâk olma korkusundan değil, mâkul buldukları ve ihtiyaçlarına cevap verdiği için ona iman etmelerini istemişti. Bu ilâhî irade müşriklerin isteklerine ters düşüyordu, dilekleri hemen kabul edilemezdi. Bu genel ilke dışında kısmen veya toptan imha eden felâketlerle cezalandırmayı iki şey daha engellemekteydi: 1. Hz. Peygamber’in içlerinde, aynı topluluk ve şehir içinde olması. 2. Müşriklerin inatlarından vazgeçerek tövbe etmeleri, hak dini kabul ederek bağışlanmayı dilemeleri. Hz. Peygamber’in dünyadan ayrılmasından sonrada ya kâfirlerin imana gelip tövbe etmeleri veya bunların çocuklarının hidayete ermesi ihtimali açık bulunduğundan âyetteki istiğfar, fiilen yapılanın yanında “devamlı olan istiğfar ihtimali” olarak da anlaşılmış, bu doğrultudaki bazı rivayetlere dayanılarak felâketlerle cezalandırmanın hiç olmayacağı ileri sürülmüştür (İbn Kesîr, III, 589-590; Elmalılı, III, 2398-9). Ancak müşriklerin gökten taş yağması veya kendilerini toptan imha edecek bir felâket gönderilmesi dışında kısmen imha edecek felâketlerle veya başka şekillerde cezalandırılmaları hem bu âyete hem de ilâhî irade ve âdete aykırı değildir. Peygamberimiz Medine’ye göç edince müşrikler birinci güvenceyi kaybetmiş oldular. Geriye iman ve tövbe kaldı, buna sarılanlar kurtuldular; inkârlarında ısrar edenler ise dünyada yenilerek, esir düşerek, yaralanıp ölerek cezalandırıldılar, âhirette de cehenneme girerek ceza göreceklerdir.

 Bütün bu açıklamalar peşin hükümle zihinleri perdelenmemiş insanları şu sonuca götürmektedir: Kur’an Allah katından gelmiştir, bunu ispat etmek için gökten taş yağdırmaya gerek yoktur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

 

Cilt: 2 Sayfa: 687-688

 

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ’nin ismi olup damme ile merfûdur.

يُعَذِّبَ  fiiline dahil olan  لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  

يُعَذِّبَ  fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَاَنْتَ ف۪يهِمْ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِمْ  car mecruru  mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette iki cümledede isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُعَذِّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

  وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. مُعَذِّبَهُمْ  kelimesi,  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَسْتَغْفِرُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَسْتَغْفِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يَسْتَغْفِرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi غفر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

مُعَذِّبَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lam-ı cuhudun dahil olduğu  لِيُعَذِّبَهُمْ  cümlesi masdar teviliyle  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal و ’ıyla gelen  وَاَنْتَ ف۪يهِمْ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

ف۪يهِمْ  car-mecrurunun müteallakı olan haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

ف۪يهِمْ ‘deki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen insan topluluğu, mazruf mesabesindedir. Çünkü insan topluluğu zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu ifadede tecessüm sanatı da vardır..

Bu cümle; onların azabı hakettiğinden kinayedir ve Resulullah’ın (s.a.v) kerametini ilan eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfî  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Hal و ’ıyla gelen وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. 

Ayet-i kerimede yer alan  وَمَا كَانَ اللّٰهُ  ibarelerinde reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

Son iki cümle de benzer yapıda gelmiş, güzel bir simetri oluşmuştur.

لِيُعَذِّبَهُمْ - مُعَذِّبَهُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle, istiğfar etmezlerse azaba uğramalarının yakın olduğuna tarizdir. Ayet istiğfarın faziletine, bereketine delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayette kendilerine Kur’an ayetleri okunan kâfirlerin sergiledikleri davranışlar anlatılmaktadır. Kendilerine davet ulaşan kâfirler ayetler hakkında “Bunlar eskilerin masalıdır, istesek biz de aynını söyleriz.” demişlerdir. Bu sözleri ile kalmamışlar ve [“Ey Allahım, eğer şu (Kur’an) Senin katından inmiş hak ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir.”] demişlerdir. Zikredilen ayette onların bu isteklerinin neden olmadığı ifade edilmiştir. Ayette onların dualarının kabulu iki şeye bağlanmıştır. Ayette aynı kökten ve aynı babtan iki farklı kalıp vardır.  Allah, istedikleri azabın iki durumdan birinde bulundukları takdirde onların başına gelmeyeceğini ifade etmiştir. Bunlardan istiğfar etmelerini ifade ederken muzari fiil kalıbı kullanılmıştır. Çünkü fiil kalıbı değişken olup, sabit olmayan bir durum için kullanılmaktadır. İsim kalıbı ise sabit bir durum için kullanılmaktadır.  يَسْتَغْفِرُونَ  fiili kalıbının kullanılması istiğfarın onlarda sabit ve kalıcı bir sıfat olmamasını ifade etmektedir. Eğer isim kalıbı kullansaydı azap olmamaları için hepsinin devamlı ve sabit bir şekilde istiğfar etmeleri gerektiği anlaşılırdı. Fiil kalıbının kullanılması ile onlar ara sıra veya bazılarının istiğfar etmeleri ile istiğfar onlarda sabit bir sıfat olmadığı halde azaptan kurtulmuşlardır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, et-Ta’biru’l Kur’ani, s. 26)

Lafız, her ne kadar umumi ise de bu umum lafızla onların bir kısmı kastedilmiştir. 

Onların mağfiret talebinde bulunmalarını istemektir. Yani “Onlar, eğer mağfiret talebinde bulunmuş olsalardı, Allah onlara azap etmezdi.” demektir. İşte bu sebepten dolayı bazı kimseler burada zikredilen istiğfarın, “Müslüman olmak” manasına geldiğini söylemişlerdir. Buna göre mana, “Allah’ın ilm-i ezelîsine göre onların içinde, Müslüman olacak bir kavim bulunduğu müddetçe...” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İbni Abbas da şöyle demiştir: "Onlar hakkında iki eman bulunuyordu: a. Allah'ın nebisinin onların arasında bulunması; b. Onların mağfiret talep etmesi. Nebî, gelip geçti; mağfiret talebi ise kıyamete kadar bakidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)