Enfâl Sûresi 35. Ayet

وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ اِلَّا مُكَٓاءً وَتَصْدِيَةًۜ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ  ٣٥

Onların, Kâ’be’nin yanında duaları ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Öyle ise (ey müşrikler) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 كَانَ değildir ك و ن
3 صَلَاتُهُمْ onların namazları ص ل و
4 عِنْدَ yanındaki ع ن د
5 الْبَيْتِ Beyt(ullah) ب ي ت
6 إِلَّا başka
7 مُكَاءً ıslık çalmadan م ك و
8 وَتَصْدِيَةً ve el çırpmadan ص د ي
9 فَذُوقُوا O halde tadın ذ و ق
10 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
11 بِمَا dolayı
12 كُنْتُمْ olmanızdan ك و ن
13 تَكْفُرُونَ inkar ediyor(lar) ك ف ر
 

Mekke döneminde indiği de rivayet edilen bu iki âyette müşriklerin Kâbe ile ilişkileri, ibadetleri ve taassupları hakkında önemli açıklamalar yapılmaktadır. Çok eski zamanlardan beri var olan bu kutsal mekân ve bina, insanları hem dinî hem de ticarî sebeplerle kendine çekiyor, birçok insanî ilişkiye zemin teşkil ediyordu. Her şeyden önce bir mâbed olan Beytullah’ı ziyarete gelenler burada özel ibadetler yapıyorlar, müşrikler Kâbe’nin içine koydukları putlarına tapınıyorlar, adaklar adayıp bunu yerine getiriyorlardı. Hz. İbrâhim için olduğu kadar onun neslinden gelen Hz. Muhammed aleyhisselâm ve müslümanlar için de kutsal ve mübarek bir mekân olan Kâbe’de müslümanlar da namaz kılmak, dua etmek istediler. Müşrikler, bu durumun insanları etkileyeceğini, müslüman olmalarını teşvik ve telkin edeceğini düşünerek yasak koydular, Hz. Peygamber dahil birçok müslümana burada ibadet ediyor diye işkence ve hakaret ettiler. Kâbe’nin bakım ve yönetim sorumlusu (âyet metnindeki karşılığına göre velîsi) olmak büyük bir mazhariyet ve şerefti; ancak İslâm’a göre buna lâyık ve ehil olmanın şartı takvâ sahibi olmaktı, Allah’ın cezasından korkmak, O’nun kullarına eziyet etmemek ve O’nun evinde kendisine ibadet edenlere mani olmamaktı. Müşrikler Allah’tan korkmadan, O’nun rızâsını gözetmeden müminleri ibadetten menederek Kâbe’ye hizmet şerefine lâyık olmadıklarını ortaya koydular.

 

 Müşrikler, Kâbe mescidinde özellikle Hz. Peygamber ve müminler ibadet ederken ıslık çalıp el çırparak Beytullah’ın çevresinde dolaşmaya başlıyorlar, kendileri de ibadet yapıyorlarmış görüntüsü vererek müminlerin ibadetlerini sabote edip huzurlarını bozuyorlardı. Benimsediğimiz bu yoruma göre onların yaptıkları ibadet değil, ibadet görüntüsü içindebir engelleme hareketi idi (İbn Kesîr, III, 593-594).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 2 Sayfa: 688

 
صدي Sadeye : صَدَى vurulan bir yerden kişiye geri dönen ses (aksi sedâ, yankı) demektir. Bu ayeti kerimede geçen تَصْدِيَةٌ e gelince kendisinde terennüm namına hiçbir şey olmayan faydasız her türlü söze denir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sadâ, (aksi) sadâ ve sadettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ اِلَّا مُكَٓاءً وَتَصْدِيَةًۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

صَلَاتُهُمْ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ  mekân zarfı  صَلَاتُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir.  الْبَيْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  مُكَٓاءً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  تَصْدِيَةً  atıf harfi  وَ ’la  مُكَٓاءً ‘e matuftur.

 

   فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

 

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن كانت هذه طبيعة صلاتكم فذوقوا (Dualarınızın özelliği, tabiatı buysa, tadın) şeklindedir.

ذُوقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harfi ceriyle  ذُوقُوا  fiiline mütealliktir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur.  تَكْفُرُونَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.

تَكْفُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

 

وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ اِلَّا مُكَٓاءً وَتَصْدِيَةًۜ

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Nefiy harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّٓا  ile oluşan kasır cümleyi tekid etmiştir. Kasır,  كَانَ ’nin ismi ve haberi arasında, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.  صَلَاتُهُمْ , maksur / mevsûf, haber olan   مُكَٓاءً وَتَصْدِيَةً  , maksurun aleyh / sıfattır.

Nefî ve istisnâ şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir.

الْبَيْتِ ‘den kasıt Kabe’dir.  عِنْدَ الْبَيْتِ  izafeti muzafın şanı içindir.

Temasül nedeniyle birbirine atfedilen müsnet konumundaki  مُكَٓاءً - تَصْدِيَةً  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

مُكَٓاءً - تَصْدِيَةً  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ اِلَّا مُكَٓاءً وَتَصْدِيَةً  Kur’an’ın üslubundaki bu parlak ifadeyi bir düşünün. Zira, müşrikler ıslık ve el çırpmayı, Beytullah’ta eda edilmesi gereken namaz yerine koydular. 

مَا كَان ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

Böylece, ibadetin manasını anlamayan ve Allah’ın evlerinin hürmetini tanımayan hayvanlar gibi oldular. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu hareketleri Peygamber efendimiz Kabe’de namaz kılmak istediği zaman kafasını karıştırmak için yaptıkları da söylenmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Islık çalıp el çırpma işi, namaz cinsinden olan birşey değildir. Binaenaleyh, onları, salat lafzından istisna etmek nasıl caiz olabilir? denilise, biz deriz ki:

Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

a) Onlar, ıslık çalıp el çırpma işinin namazın cinsinden olduğuna inanıyorlardı. Böylece bu istisna da onların bu inançlarına göre yapılmıştır.

b) Bu ifade tıpkı senin,  وددت الأمير فجعل جفائي صلتي  [Ben Emîri sevdim amma onun bana olan bağışı, bana zulmetmek oldu.] Yani  أقام الجفاء مقام الصلة فكذا ههنا [İhsan yerine zulümü koydu.]  denilmesi kabilindendir.

c) Bundan maksat şudur: "Namazı ıslık çalmak ve el çırpmak olan kimsenin namazı yoktur."  Nitekim Araplar, "Onun kusuru ve ayıbı, sadece cömertliktir" manasını kasdederek, demektedirler. Daha sonra Cenab-ı Hak. "(Ey kâfirler), devam edegeldiğiniz o küfrünüzden dolayı artık tadın azabı" buyurmuştur. Yani, "Bedir Günü'ndeki kılıç azabını tadınız " demektir. Buna, "(Ahirette onlara), küfretmeniz sebebiyle, azabı tadın!" manası da verilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

Ayette geçen  مُكَٓاءً  kelimesi, öfke ile köpürmek, melemek, ağlamak, feryat etmek gibi çeşitli sesleri bildiren mastar grubundaki kelimelerden birisidir. Birisi ağzıyla ıslık çaldığı zaman یمْكُو, مكَا denilir.  تَصْدِیَةً  kelimesi ise alkışlamak, el çırpmak anlamında hava akımının iki elin arasında çarpma ile meydana getirdiği sestir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

  فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

 

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri  إن كانت هذه طبيعة صلاتكم (Dualarınızın özelliği, tabiatı buysa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَذُوقُوا الْعَذَابَ [Azabı tadın!] tehekkümî istiaredir. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Azabın korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir. Câmî, hissetmektir.

Zevk almak, tadılan şeyin künhünü anlamak bakımından hissetmenin en son noktasıdır. Azabı tatmak şeklinde Kur’an'da çok kullanılmıştır. Aslında Kur’an'da  ذُقْۙ ۚ  ذُقُوا , فذُوقُوا  ُkelimeleri sadece azap kastedildiğinde kullanılmıştır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.162)

Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyledir. Âlûsî de emrin ihane için olduğunu söyler. Zemahşerî şöyle der: Tadın emri, Allah’ın vaat ve vaîdiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasınadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sılası olan  كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ , nakıs fiil  كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)

صَلَاتُهُمْ  ve  فَذُوقُوا  arasında gaipten muhataba geçiş şeklinde güzel bir iltifat sanatı vardır.

فَذُوقُوا الْعَذَابَ  [Öyleyse azâbı tadın.]  ifadesinde kastedilen Bedir savaşında öldürülmeleri ve esarete maruz kalmalarıdır. Bir görüşe göre ise, bu azap âhiret azabıdır. O zaman lâm'in ahd için olma ihtimali vardır, ahd de  ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ  [bize acıklı azâbı getir.] (Enfâl/32) cümlesinde ismi geçen azaptır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayette  تَكْفُرُونَ  olarak A’raf suresinde ise  تَكْسِبُونَ  şeklinde ifade edilmiştir. Çünkü burada bahsedilen azap küfür sebebiyledir. A’raf suresinde ise bahsedilen, dalalet ve küfürden dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)