وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟ ٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِمَّا | ve eğer |
|
| 2 | تَخَافَنَّ | korkarsan |
|
| 3 | مِنْ |
|
|
| 4 | قَوْمٍ | bir kavmin |
|
| 5 | خِيَانَةً | hiyanet etmesinden |
|
| 6 | فَانْبِذْ | sen de davran |
|
| 7 | إِلَيْهِمْ | onlara |
|
| 8 | عَلَىٰ |
|
|
| 9 | سَوَاءٍ | aynı şekilde |
|
| 10 | إِنَّ | çünkü |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 14 | الْخَائِنِينَ | hainleri |
|
Bir topluluğun sözleşmeyi bozarak müslümanlara karşı hareket etmeleri ihtimali her zaman mevcuttur. Yalnızca bu ihtimal sebebiyle sözleşmeyi bozmak gerekmez. “Endişe edersen” şeklinde çevirdiğimiz fiilin kökü olan havf “korkmak” demektir ve burada korkudan maksat, zayıf ihtimale, delilsiz zanna, kuruntuya bağlı korku değil, gerçek haber ve istihbarata dayanan korkudur, gerçekleşme ihtimali çok güçlü olan tehlikedir. Böyle bir durumda düşmanın sözleşmeyi bozarak saldırmalarını beklemek zararlı olabileceği için müslümanların önce davranarak antlaşmayı bozmalarına izin verilmiş, ancak bu da bir şarta bağlanmıştır. Meâlde “apaçık” diye tercüme edilen şart, “adalete riayet ederek, belli bir süre vererek” şeklinde de anlaşılmıştır (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, II, 872).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 702
وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ
وَ atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.
Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.
و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا lafzında, şart harfi olan اِنْ harfi, مَا ‘ya idgam edilmiştir. مَا zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki نَّ da fiili tekid etmektedir.
Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa اِنْ kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا daki اِنْ şartıyedir, مَا ise ona tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki sonuna fiili tekid eden نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, İsra/23)
اِمَّا ; yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının tahyîr ve ibâha, haberî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. ( Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi) )
تَخَافَنَّ şart fiili olup fetha üzere mebni muzari fiildir. Fail ise müstetir zamir أنت ’dir.
مِنْ قَوْمٍ car mecruru خِيَانَةً ‘in mahzuf haline müteallıktır. خِيَانَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. انْبِذْ sükun üzere mebni emir fiildir. Fail ise müstetir zamir أنت ’dir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt) ف ‘si gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ‘si gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ‘si gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَيْهِمْ car mecruru انْبِذْ fiiline müteallıktır. عَلٰى سَوَٓاءٍ car mecruru failin veya mef’ûlun haline müteallıktır. Takdiri; حال كونكم مستوين معهم أو حال كونهم مستوين معكم (Siz onlarla aynı durumda veya onlar sizinle aynı durumda) şeklindedir.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki عَلَى harf-i ceri mecazî istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. ٱللَّهَ lafza-i celâli, إِنَّ ’nin ismi olup lafzen mansubdur.
لَا يُحِبُّ fiili إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ merfû muzari fiildir. Fiilin faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
الْخَٓائِنٖينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler ي ile nasb olurlar.
الْخَٓائِنٖينَ kelimesi sülâsî mücerred olan خون fiilinin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerred manasını ifade eder.
وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte اِمَّا , şart harfi إنْ ve tekid ifade eden zaid ما ’dan oluşmuştur.
Şart cümlesi olan وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Fiil nun-i sakile ile tekid edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. خِيَانَةً ‘in mahzuf haline müteallik مِنْ قَوْمٍ car mecruru konudaki önemine binaen hal sahibine takdim edilmiştir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَوْمٍ kelimesindeki nekrelik, muayyen olmayan cinse işaret eder.
Mef’ûl olan خِيَانَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً ifadesinde istiare sanatı vardır. تَخَافَنَّ fiili ilim manasında müsteardır. İhanet korkulan bir şeye benzetilmiştir. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen خِيَانَةً kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın , Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
اِمَّا daki إنْ şartıyyedir, مَّا ise tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki fiilin sonuna tekid نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, İsra Suresi, 23)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
انْبِذْ fiilinin takdiri olan mef’ûlü mahzuftur.
عَلٰى سَوَٓاءٍۜ car mecruru mahzuf mef’ûl ve fiilin failin mahzuf haline mütealliktir. Mef’ûlün ve halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍ ifadesinin lafzın kısalığına rağmen manalarının çokluğu dolayısıyla Kur’an’ın îcâzından olduğu söylenmiştir. “Aranızdaki antlaşmayı çöz ve bunu onlara bildir ki onlarla eşit seviyeye gelin” demektir.
Bütün ihanet eden kavimlerle alakalı muamele hakkındaki umumi hüküm, amellerinden vefasızlıkları belli olduğu için ihanet alametlerinin görüldüğü belirli kavimler hakkında verilen hususi hükme atfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şart siyakında قَوْمٍ kelimesinin nekre gelmesi umum ifade eder. Yani ‘hıyanet etmesinden korktuğunuz bütün kavimler’ demektir. Hıyanet emanetin zıddıdır. Burada ahdi bozmak manasındadır. Çünkü emanet; ahdi yerine getirmek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
انْبِذْ fiili, إلى ile müteaddi olarak tazmin manası kazanmıştır. ‘’Anlaşmayı bozduğunu onlara bildir’’ manasındadır. Burada anlaşılan mana şudur; anlaşmanın devam etmemesi, tuzaklarının gerçekleşmemesi içindir. Bu durumda Resulullah (s.a.fv) hain olmaz. Çünkü anlaşmayı bozmak ihanetin olmadığını gösterir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
النَّبْذِ veya النّابِذِ kelimesinin aynı şekilde olmak ile vasfedilmesi, eğrilik olmayan bir yolda yürüyen kimsenin hali olarak temsil edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada عَلٰى mecazî istila içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَلٰى سَوَٓاءٍ mahzuf bir masdarın sıfatıdır. Yani ‘aynı şekilde atmak’ demektir. Veya انْبِذْ fiilindeki zamirden haldir. Yani ‘aynı halde’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَانْبِذْ “Ahitlerini dosdoğru bir şekilde ve açıkça yüzlerine fırlatıp atıver.”
نَبْذ : Lügatte, bir şeyi kaldırıp atıvermektir. Şeriat dilinde ise bir devletin antlaşma yaptığı başka bir devletle ilişkilerini kestiğini haber verip ilan etmesidir. Yani öyle korkulacak bir hıyanetin alamet ve belirtilerini görüp anladığın takdirde antlaşmanın geçersizliğini, aranızdaki ilişkiyi kestiğini ciddiyet ve doğrulukla ve açıkça kendilerine resmen bildir. Böylece antlaşmanın geçersizliği taraflarca resmen ve eşit olarak bilinsin de ona göre hareket edilsin. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2) Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.
3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟
Ta’lil hükmünde müstenefe cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh, لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟ cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
اِنَّ ‘nin haberi olan لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟ cümlesi menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
خِيَانَةً - الْخَٓائِنٖينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah'ın hainleri sevmediği cümlesi, ahdi atma emrinin sebebini açıklar. Burada iki anlam söz konusu olabilir: Ahdi atmakla beraber, savaşı başlatmamak gerekir.
Bu takdirde kelamın amacı, Resulullah'ı hıyanet sayılan savaşı başlatmaktan sakındırmaktır.
Ahdi atmakla beraber hemen arkasından savaşı başlatmak gerekir.
Buna göre ise kelamın amacı Peygamber’i önce ahdi atmaya ve sonra da onlarla savaşmaya teşvik etmektir. Bu takdirde sanki şöyle denilmiş olur:
“Resulüm, eğer bir kavmin ahde hıyanetini kesin olarak tespit edersen, ahdi onların üzerine at; sonra da onlarla savaş. Çünkü Allah Teâlâ, hainleri asla sevmez ve onlar da hainlerdir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.